30 Aralık 2013 Pazartesi

BEKLEME…BEKLEDİKÇE GELMEYECEK…



Beklemek ne zordur. Ama her insanın hayatı aslında bir beklemeler manzumesi değil midir? Siz söyleyin mesela neyi bekliyorsunuz şu anda? Yeni bir yılın iyi geçmesini mi, ülkenin istikrar kazanmasını mı, maaşınızın artmasını mı, mesleki itibar ve tatmin mi, bir ev alma hayali mi, yoksa evlenmek mi ya da ayrılmak mı beklediğiniz? Çocuk sahibi olmak mı, çocuklarınızın biran önce büyüyüp sizi özgür kılacakları zamanlar yaşamak mı? İş yükünüzün azalması, daha güzel bir yerde çalışmak, başbelası iş arkadaşınzdan kurtulmak, sevdiklerinize kavuşmak mı? Yoksa hayattan tek beklediğiniz sağlığınıza kavuşmak mı? Karşısında çaresizleştiğimiz ama insanları eşitleyen tek şey olan ölüm mü beklediğiniz, ölümün önünden kaçmak çabası mı? Nedir beklediğiniz? 

Ya da beklemeden geçirdiğimiz bir an var mı hayatta? Atanmayı bekleyen bir öğretmensiniz belki.Otuzlu yaşlarda sigara parasını babasından almak zorunda kalan, üniversitede geçirdiği yıllarına acıyan, gençliğini yaşayamayan bir çaresiz mi? 

Yoksa yolun yarısını geçmiş ve hayallerinin uzağında olduğunu fark ederken artık çok geç kaldığını anlayan bir insan mı? Hergün aldığı ölüm haberleri ile sıranın kendisine geleceği korkusuyla tansiyonu çıkan bir yaşlı mısınız? 

Hergün beklentileri değişir insanın.Yaşam boyu tek değişmeyen şey beklemektir. 

Bugünlerde Tatar Çölü’nün sayfaları arasında dönüp duruyorum. Bekliyorum bir şeyleri. Bildiğim tek gerçekse, hayat devam ettikçe gerçekleşse de gerçekleşmese de başka bekleyişlerin sarmalına gireceğim. 

Tatar Çölü’nü yayınevi şöyle tanıtmış: “2. Dünya Savaşı sonrasında parlayan modern İtalyan edebiyatının ilk ve en usta ürünlerinden biri, çağdaş dünya edebiyatında da önemli yer edinmiş bir eser. Genç ve hevesli bir teğmenin, ilk görev yerini çevreleyen uçsuz bucaksız çölle “savaşı”. Çöl, hem teğmenin muhtaç olduğu düşmanı ondan esirger hem bizzat “düşman”ın yerini tutar, hem de gizemli, tarifsiz varlığıyla genç teğmeni cezbeder. Gerçek-dışı, soyut bir mekanda, zamanda, zeminde, olaysızlığın ortasında insana ilişkin en can alıcı sorular...”

Bu kitap tam bir bekleyiş romanı…Çocukken yavaş akan gençlikte geçmeyecek sanılan zamanın geri dönülmeyecek noktasına geldiğinde bıraktığı hayatta unutulmuşluğunu, seçtiği hayatta beklediklerini bulamayışını, çalışmalarının karşılığını alamayışını ve bu süreçteki ruh salınımlarına yer verilen romanı okumanızı tavsiye ederim. 

Sonuçta insanda “amannnn her şey boş, süper fmle coş, duygusu ya da hayatı daha da ciddiye alıp dört elle sarılma ve beklemekten vazgeçip harekete geçme” duygularından birini bırakıyor geride. Bu artık sizin karakterinize göre şekillenecek. Ama bana hayatın öğrettiği tek şey bekledikçe, istedikçe arzularınızın bizden uzaklaştığı. Ne zaman gönlünden düşerse arzusu, o zaman yerine geliyor insanın dileği. Öyleyse vazgeçmeli beklemenin stresinden ve akışa teslim etmeli kendini.

Beklemek üzerine çok şeyler söylenebilir ama sözü şairlere bırakmanın vakti. Değişmeyen tek şey değişim gerçeğinin bir sonucu olan beklemek dünyanın da kaderidir. Ve dolayısıyla şairlerin de dilinden düşürmediği bir konu olmuştur. Hatta Necip Fazıl hem Bekleyen’e ve hem Beklenen’e şiirler yazmıştır. 

Sonunda da ,
“Geçti istemem gelmeni,
Yokluğunda buldum seni;
Bırak vehmimde gölgeni,
Gelme, artık neye yarar?“diyerek beklemekten vazgeçmiştir. 

Abdurrahim Karakoç da, 

“Sarıcadüzü’nde bir yığın toprak 
Sulanır her sabah göz yaşlarımla 
Mihriban, Mihriban uyan da bir bak! 
Hasret düğüm düğüm ak saçlarımda 
Ardıçlı ağaçlarda gene ay doğar… 
Akasya gölgeleri delik – deşik… 
Bir pınar ağlar sabahtan akşama dek 
Yapraklar sallanır, ışıklar söner 
Büyüdükçe büyür içimde bir dert 
BEKLEMEK…” demiştir.

Aziz Nesin de bir şiirinde beklemeyi şöyle anlatmış:

“Gözler önünde işte 
Gittikçe arınıyorum kendimden 
Her giden güzelleşir 
Gidiyorum güzelleşmek için 
Unutulsun diye çirkinliklerim 
Gelecek birisi güzeldir 
Gelince güzel değil 
Hele gelmişse çirkin 
Yaşam, ölüm gelecek diye güzel 
Ey güzeller güzeli beklediğim 
Kaç saatim, kaç dakikam ya da saniyem 
Artık ne gelmek ne de gitmek 
Yaşamın en zor yanı beklemek 
Hiçbirimiz beklemedik doğmayı, 
Doğduğumuzdan beri beklediğimiz 
ÖLMEK “


HANDAN KILIÇ  









29 Aralık 2013 Pazar

“İKİMİZİ DE AŞAR O KAPININ ARDINDAKİ MASAL”(*)




Ter içinde uyandı. O kadar çok rüya birden görmüştü ki, hangisinde ne vardı ilk anda bir türlü anımsayamadı.
Elini yüzünü yıkadı, aynada uykusuzluktan kanlanmış gözlerini gördü
Ardından gözbebeklerinde çakılı duran gülümsemeye baktı, bu resim hala burada mı duracaktı?
Çatı katındaki evin denizi gören mutfağında, kendine kahvaltı hazırlamaya koyuldu.
Hava alabildiğine sıcaktı.
Deniz, üzerine turkuaz bir çarşaf serilmişcesine sakindi bugün de.
Kahvaltılıkları balkon masasına taşırken komşu evin demir bahçe kapısı gıcırtıyla açıldı.Gözünü kapıya çevirdiği o anda, zihnine, bir türlü hatırlayamadığı rüyadan resimler doluşmaya başladı .
Masaya oturdu,bir yandan kahvaltı ediyor bir yandan zihnine gelen resimleri diziyordu sıraya.
Bir kapı görmüştü düşünde, tahta, boyası eskimiş ve kapalı bir kapı.
Mavi bir geceydi, dolunayın ışığı ile aydınlanmıştı kapının önü.
Siyah kapı kolunu hatırladı sonra, özel bir kilidi yoktu kapının, sanki kolayca açılacaktı, bir merak sardı ruhunu, acaba bu kapının ardında ne vardı?

Oraya doğru yürürken birden bir taşa takıldı ayağı sendeledi, yere düştü, elleri ve dizleri kanamaya başladı.
Ağlıyordu, tıpkı çocukken düştüğü her vakit ona uzanan şefkat elini bekliyordu. Ama ne gözünün yaşını silip onu öpen, dizlerine pansuman yapan babası, ne de “ yavrummm…” diye yetişip bağrına basan annesi vardı yanında. Onlar artık rüyasında bile çok uzaklarda.
Kendi kendine doğrulmaya çalıştı hal böyle olunca. O sırada büyük bir gürültüyle beyaz bir kepenk indi tahta kapının önüne . 

Tam da kapıyı açmak için elini uzatacaktı. Ama şimdi,uzansa, kapıyı açsa bile arada geçit vermez engeller vardı, eli metalin soğukluğunda, yüreği kapının sıcacık kolunda öylece kalakaldı.

İnsan zihninin nasıl da muhteşem ve hızlı çalıştığını düşündü önce.Tek bir uyaran zihnindeki resimleri dizmişti gözünün önüne. Çayını yudumlarken bir kez daha, hayran kaldı insanı dizayn edene.

Günlerdir uykusuzdu.
Uykusuz, umutsuz, aşık…
Nasıl geçerdi bu hal, bilmiyordu. İlk kez böylesi derinden sarsılmıştı yüreği. Otursa oturamıyor, açık havada bile nefes alamıyordu.
Baksa göremiyor, nereye gitse, bir başka yerde rahatlayacağı hissiyle sıkılıyor, hasılı kelam yüreği kabına sığmıyordu.

Uzun bir uğraş sonrası daldığı uykularında da karışık rüyalarla boğuşuyordu. Gündüzlerdeki bu sağa sola yalpalayan, benliği ve ruhu arasındaki düşünce harbleri zihni yoruyor, gece de rahat bırakmıyor olmalıydı.

Sofrayı topladıktan sonra,b u gün çokça şiir okumalıyım dedi kendi kendine. Kitaplığına yaklaştı, gözüne ilişen ilk iki kitabı aldı eline. Cezmi Ersöz ‘le Necip Fazıl dı bu gün bahtına çıkan hediye.

Elinde kitaplar terastaki şezlonga uzandı.
Hafif bir meltem de başlamıştı.
Rastgele bir yeri açtı, şiirin başlığı, “Acıyla Erir Yüzüne Aşık Çocuk”tu.

“Ne zaman yüzüne baksam, yalnızlığın o mutlu gerilimi
O öksüz göl hızla derinleşir,
biliyorum, acılarım hiç bitmeyecek, bu öyle bir yeşil “

Durdu burada, gerçekten acılar hiç bitmez miydi bu hayatta, engellerin biri bitse yenisi mi gelirdi peşinden ?

Sevenler hiç kavuşmaz mıydı, ya kavuşurlarsa, birbirlerini sevmeye devam ederler miydi aynı aşkla?

Sorumlulukların yırtıcı pençesinden kurtarıp sevdalarını beslerler miydi mesela ?

Yoksa yaklaştığınca, yaklaştığından ayrı mı düşerdi insan?
Kelimelerin kalplerde açtığı tuzaklar mıydı romanlardaki, masallardaki aşklar, yoksa hayat başlı başına mı tuzaktı?

Yakınlık aslında bir turnosol kağıdı mıydı, Necip Fazıl’ ın
“Neye yaklaşsam, sonu uzaklık ve kırgınlık,
Anla ki, yok Allah’tan başkasıyla yakınlık…”mısralarını ispat için kullanılan.

Ya yalnızlık? Mutlu bir gerilim mi doğururdu sancılarından, yoksa mutluluk mu insanı yalnızlaştırır, koparırdı bezgin kalabalıklardan.

Sahi insanlar isterler miydi bir diğerinin mutluluğunu, yoksa kıskançlık mı kaplardı ehlileştiremediği egosunu, diye düşündü zihninin kayalarına çarpan bu mısraları okuyunca biran .

Bir psikologtan duymuştu, insanın, kendi halinden daha iyi bir halde olmasını isteyeceği tek varlık evladıymış, bu doğru muydu?

İnsan ruh ve benlikten müteşekkildi. Zamanında kontrol altına alınmazsa benliğin hırsları ruhunu sarardı önce, hayatını alırdı insanın elinden,  hatta insanı, avcıyı gördüğünde uçamayan ama gövdesi dışarıdayken başını kuma sokan bir devekuşuna çevirirdi. 

Benliğini sağıltamamış, tüm hırs ve arzularına yenilmiş insan kimsenin mutluluğunu arzulamayan, kendine de dünyaları zindan kılan bir yaratığa dönüşürdü.

Ama zordu işte benliğin dizginlerini ele geçirmek.
Belki ömür boyu sürecek bir köşe kapmacaydı insanı bekleyen.

Benlik kimi zaman, karşısına çıkan bir silüeti atardı zihnin odalarına, büyütürdü onu içsel bir fısıltıyla.

Kimi zaman “vucutsuz bir hayal” peşine salardı ruhunu, oyalardı derin bir heyecan dalgasıyla.

Bazen de açılması imkansız kapılar önüne getirirdi insanı, şimdi içinde olduğu gibi bir halin içine salardı.

Ruh, atardı kendini benliğin önüne, vicdanı çağırırdı ikna etsin zihni diye. Demirden kepenkler indirirdi, yeter ki benliğin sürüklediği kapının önünde ele geçirmesin insanı diye. Yine de yılmazdı. Kepenkin boşluklarından zihne attığı tohumları sessiz ve derinden büyütürdü sabırla, ruhun zayıf düştüğü ilk anda mahsulünü toplardı büyük bir gururla.

Dizginleme hedefine yaklaştıkça insan, baskısını artırırdı benlik.
Her taşın altından çıkar, şeytanın akıl hocalığında, insanı saldığı her bakışta, diline düşürdüğü her anışta ve sonuçta her batışta sevinç çığlıkları atardı.Tabi anlık lezzetler de sunardı insana, kanacağı ama hepsi kısacık, yakıcı, kan kaybını arttırıcı.

Benlik önce en kuvvetli olduğu kişilerin, şairlerin ilhamına karışırdı usulca, oradan kolayca yayılırdı tüm insanlığın kanına. Ama ruh da en kuvvetlisiyle bulunurdu o satırlarda. Belki de şairlerin dillendirdiği hep bu kavga. Devam etti şiiri okumaya:

“Ne zaman gözlerinin içine baksam, biliyorum
ikimizi de aşar, o kapının ardındaki masal
bense yüreğimin bu hallerinden korkar, kalırım
bir hız trenine bindirilmiş küçük bir çocuk gibi
geçip giden yüzlerine bakar kalırım “

Ne güzel yazmıştı şair. Ne kadar da az kelimeyle ne derin yaralar açıyorlar şairler, diye düşündü.

İçinin ateşini söndürmeliydi, uzandığı şezlongdan kalktı. Buzdolabına doğru yürüdü. Kafası dağılsın diye okuduğu şiir onu daha derin dehlizlere bırakmıştı. Dolabı açtı, soğuk bir bardak su doldurdu, oturdu, kana kana içti .

İçindeki kavga sürüyor, sesleri beynine kadar geliyordu. Şişeyi dolaba geri koyacaktı ki birden elinden kayıveren şişe oracıkta tuz buz oluverdi. Bu sahne zihnine birden yeni bir pencere daha açtı. Sözü şaire bıraktı;

”Ömrün kısalığı çarpar camlara, ateş yayılır içerilere…
Akşam olur, evler dolar boşalır, acıyla erir, yüzüne aşık çocuk
Ne zaman gözlerinin içine baksam, biliyorum
İkimizi de aşar, o kapının ardındaki masal (*)CEZMİ ERSÖZ”

Etrafa dağılan cam parçalarını toplarken yerden, benliğinin ruhuna batırdığı parçaları da çıkardı tek tek yerinden, akan kanlara aldırış etmeden. Başka bir şair yetişti imdada hemen; 

“Ne sen varsın, ne ben, ne yar, ne kimse O var!
Bütün sevdiklerin elden gittiyse, O var!
Kalacak kim var ki, dost tomarından? O var!
Sana daha yakın şahdamarından, O var!
Arama ilaç yok eczahanede! O var!. NECİP FAZIL”

Gecesini gece, gündüzünü gündüz yapan dermanı hatırlayınca yeniden rüyasındaki kapıyı da siliverdi zihninden.Geriye sadece gözbebeklerindeki resim kalmıştı ki, onu da zamana havale etti, artık merak etmesi gerekmezdi.

Derin bir huzur kapladı ruhunu birdenbire.
Bugünkü oyunda kaybeden benlik olmuş, ruh köşesine kurulmuştu sevinçle.
Elleri ile beraber yüz çizgileri de çevrilmişti göğe, şükretti en güzel şekliyle.
Ve bir dilekte bulundu, benliğin kaybettiği günler daha fazla olsun, hayat serüveninde.

HANDAN KILIÇ  

29 Kasım 2013 Cuma

KAVANOZ DİPLİ DÜNYA:)





"Beni bu güzel havalar mahvetti" dediği gibi şairin, beni de bu gri havalar düşürdü bir kuyunun içine. 

Mevsimsel bir geçiş midir yaşadığım yoksa kişisel bir devinim mi yoksa düpedüz depresyon mu bilmiyorum ama halim bir kuyunun içine hapsedilmiş ve çıkmak için hiçbir çaresi olmayan bir canlı kadar acıklı. Sesimi duyan, bir el veren, hadi diyenim yok. İçim çığlık çığlık ama sesim en  yakınlarımın bile duyamayacağı cılızlıkta çıkıyor.

Dün haberlerde su içmek için yaklaştığı kuyuya düşen bir merkebi gösterdiler. Bu mevsimde girilmeyen bir bahçede kim bilir kaç gündür aç susuz bekleyen merkep yaramazlık peşindeki bir grup çocuğun dikkatini celbetmiş de bahçe sahibine gidip söylemişler, onlar da itfaiyeyi çağırıp hayvancağızı tek parça kurtarmışlar. Önüne suyu koymuşlar, zavallım nasıl kana kana içiyordu.

Yumurtaya can veren, bir küçük merkebi kuyulardan çıkarmaya çocukları vesile eden Allah’ım  beni de elbet çıkaracaktır kuyudan diye umut belirdi içimde…  

Ama işte nasıl hızla giden bir uçak öylece duruyor gibi gelir ya içindeki yolcuya biz de beklemek denen esaretin içinde geçiriyoruz ömrümüzü. Bu konuda TATAR ÇÖLÜ diye bir roman okumuştum. Kitabı anlatıp ne sizin okuma heyecanınız ne de yazarın okunma arzusunun önüne geçmek istemiyorum. Ancak kesinlikle herkese tavsiye ederim, bir hayat, bir bekleyiş romanı…    

Laf lafı açıyor dedikleri bu olsa gerek zihnim o kadar dolu ki bir türlü söylemek istediklerime odaklanamıyorum.

Bir arkadaşıma kendimi çok yorgun, umutsuz, çaresiz hissediyorum dedim. Günümüz Türkçe’siyle depresyonun dibi hali.(Nasıl bir dejenerasyonsa bu jenarasyonun dili bana da sirayet etti :)Ne de olsa yapmak zor, yıkmak kolay)  
Can dostum da, her zaman ki rahatlığıyla, akışına bırak dedi:)
Akmıyor ki dedim…
Akar akar dedi ( Billur tuz değil ki hayat akar akar deyince aksın:) - Tamam kötü bir espiri buradan varın düşünün halimi:(-

Bazen kavanozda kıvamı çok koyu bir marmelatı kendiliğinden bir kaba boşaltamazsın ama kavanozu ters çevirip biraz unuttuğunda öyle olmadığını görürsün ya işte öyledir hayat… Bekleme hiçbir şeyi ne gelirse gelecek. Beklentiye girme sen oyuncusun senaryo senin değil, diziden her an kovulabilirsin, dizi bitebilir vesaire, benim gibi bir arkadaşın var hala mutlu değilsin pesssss:) dedi tüm mütevazılığıyla… Bunu söyleyen çok geniş bir insan olsa umursamam, çünkü kumaşımız farklı derim, geniş biri değilim olamam. Ama işte arkadaşım hayatı tesbih yapmış sallıyor moduna gelmiş, benim gittiğim yollardan dönen biri olduğundan umursuyorum her lafını…

Ve bir süre unutmak üzere kavanozu ters çeviriyorum:) 
İzninizle dosyalarıma dönüyorum:)    

 HANDAN KILIÇ  

24 Kasım 2013 Pazar

DOSTUM, SANA…




Dostum,
Sana yazmayalı öyle çok oldu ki…
Boynuna sarılıp yakınlığının mis kokusunu duymalı yıllar var.

Aramızda aşılmaz dağlar...

Uzak ülkelere giderken, gemileri yakanlardan değildin… Ama sonra bir gün martılar kulağıma, bu yalnızlar ülkesine dönmeyeceğini fısıldadılar. Kederlerimi bırakmaya geldiğim kordonda, bir yumru oturdu boğazıma o an, beni nefessiz bırakan.

Ne yöne döneceğimi, nasıl yürüyeceğimi bilemeden durdum bir süre, güneşin pılını pırtısını toplayıp denize gömüldüğü sahilde.

Farklıydı bizim hikayemiz seninle: Kimliğimize iliştirilmiş etiketlerimiz aynı düzlemde buluşmaya engelse de dostluk öyle güçlü bir anafordu ki, çekti bizi içine, bir sonbahar gününde, İzmir’de.

Göz göze geldiğimiz o ilk an yaşamıma bambaşka bir pencerenin açıldığını hissetmiştim.

Gözbebeklerinden gülücükler atmıştın içeri. Havada yakalamıştı yüreğim yüreğini.

Bu içsel güvenle çıktığımız yolculukta, zaman hükmünü kaybetmiş, saatler senelerle yer değiştirmiş, kırk yıllık dost kılmıştı bizi.

Sevinçlerin, koluna taktığı acılarını kucağıma bıraktığında henüz onbeş yaşındaydım.

Yaşanmışlıklarında aysbergleri tanımış, suyun altını görebilmeyi öğrenmiştim.

Kelimelerin hakikati perdelemeye çalıştığı yerde, satır aralarını okumaya başlamış, güçlülerin de acizler kadar şefkate ihtiyaçları olduğunu anlamıştım.

Beraber büyütmüştük içimizin başaklarını, beraber göğüslemiştik kımıl zararlılarının bünyedeki hasarlarını.

Paylaşmıştık yaralarımıza merhem ettiğimiz kitaplarımızı.

Her buluşmamızda muhabbetle doyurmuştuk ruhlarımızı. 

Gözlerim hasret kaldığında gözlerine, girer olmuştum rüyaların imgesel alemine.

Ve ne gördüyse gözlerim gecelerde, karşılığı vardı yüreğinin dalgalı denizinde.

Ne zaman kafam karışık otursam yeşil bahçelerde, kelimeleri boy sırasına sokmak çabasında olsa dilim , hemen uzanırdı elin. Zihnimdeki soru işaretlerini ayıklar, ne bilmek istiyorsam cevaplardı sözlerin.

”Dünyanın en büyük, küçük mucizesi çok gençken iyi bir öğretmene rastlamaktır.”diyordu bir kitapta. İşte ben bu küçük mucizeyle karşılaşan şanslılardan olmayı dilerken, daha da fazlasını bulmuştum, seninle daldığım edebiyatın derin denizlerinde.

Yanında tüm coşkumla, hesapsızca sesli düşünebildiğim, arkamı döndüğümde sırtıma yiyebileceğim hançerin gölgesini hissetmediğim ilk hemcinsimdin sen.

İlk hayat hocam, yokuşta yoldaşım, gözyaşlarımda sırdaşım, sığınılacak vatanımdın.

Canımdın… Bu kelimenin nasıl da değerli olduğunu anlatmıştı bana varlığın.

Ulu orta, adını hatırlamadığı her insana bu sıfatla seslenen insanlar gördüm senden sonra.

Öyle kolay söylüyorlardı ki, şaşırdım buna. Arkama bakmadan uzaklaştım, duramadım orada.

Gönül kapımdan dost vizesini alıp da geçebilen belki de bir avuç insan var bugün belleğimde.

Onların da çoğu ya uzaklarda ya da göze alamadığımız yakınlıklara hapsolmuş oracıkta durmakta. Gönül telefonumsa her daim sevdiklerimden haberler taşıyor, başları sıkıştıkça onları hatırlamamı isteyen dostlarım rüya kapımın önünde sıraya giriyor. Kimi zaman da ben misafir oluyorum onların düşlerine, kalpleri unutmasın dostluğun büyüsünü diye.

Ama yine de, yıllar, yollar, yaralar bindikçe üst üste yüzündeki tebessümü, yüreğindeki daima umut tazeleyen sabah güneşini daha da çok özlüyorum.

Bir sabah uyandığımda yürek dilinde canım diyen sesini duymayı bekliyorum.

Not: Yıllarca önce lisedeki edebiyat öğretmenim için yazmış olduğum bu yazıyı vesile kılarak tüm öğretmenlerin "Öğretmenler Günü" nü kutluyor, öğrencilerinin hafızalarında her dem taze kalacak bir meslek yaşamları olmasını diliyorum... 

HANDAN KILIÇ  

19 Kasım 2013 Salı

DUYULARIN ZİRVESİ "DOKUNMA"K ÜZERİNE






Kitaplar vazgeçilmez yaşam yoldaşlarımızdır. Onlar olmadan bir hayat tasavvur edemiyorum. Benliğimizi inşa sürecinde referans yazarlarımızın sevdiğimiz eserleri yanında genelde ilgilerimiz doğrultusunda destekleyici okumalarımız da vardır.

Bir de benim şahsen karşılaşma kavramına olan inancımdan da kaynaklı olarak bir seçim türüm vardır: Kitabevlerine gittiğimde bir sürü reklam ve medya pohpohlamasından kurtulmama da yarayan bu yöntem sayesinde herkesin en çok okuduğu, en çok satan yalanı ile yanıltıldığı noktada sadece hislerime güvenirim. Aradığım esaslı kitaplar haricinde ihtiyacım olan kitap mutlaka bana rafından göz kırpacaktır, mutlaka çağıracaktır yanına. Ve ben o çağrı ile girdiğim dünyadan başkaca dünyalara açılacak, kim bilir ne zaman, yazarca benim için yazılmış ve bir şişe içinde okyanusa bırakılmış mektubumu alacak, kader yolunda ilerlerken ona tutunacağımdır.

Aslında sadece nesnelerle değil insanlarla da ilişkilerimizin böyle olduğunu düşünürüm. Hiçbir şeyin rastlantı ile açıklanamayacağı bir dünyada yollarımız kesişir sürekli birileriyle.
Hayatlarımıza girenler bazen bizden bir şeyler götürürler giderken, bazen de güneş gibi doğarlar içimize, baharlar sunarlar kimi zaman varlıklarıyla. Sonuç ne olursa olsun yaşanması gerekmektedir ve olanda da olacak olan da da hayır vardır dediği gibi bilgelerin mutlaka bizi zenginleştirir ilişkilerimiz…Kitaplarımız…Filmlerimiz… Sonuca ulaşmak çoğu zaman irademizi aşan bir çok etkene bağlı iken önemli olan yolda olmaksa, bir yolcuysak bu dünyada, önümüze çıkan mektupları okumalıyız her fırsatta.

Ankara’da bir bahar akşamı film festivalinden çıkmış seyrettiğim Nar Ağaçları  isimli enfes Filistin filminden sonra Konur Sokak’ta rastladım bu kitaba. Adı “Dokunma” idi. Filmde, işgalci yönetimin hukuksuz uygulamalarına maruz kalıp düğününden bir kaç gün sonra hapse atılan genç bir adam ve sevdiği kadının hikayeleri anlatılıyordu. “Yokluğunda her şey kokusunu kaybediyor”, dedi kadın, o unutulmaz sahnede ve ben orada o sahnede çakılı kaldım film boyunca. Sinemadan çıktığımda, “Yokluğunda her şey kokusunu kaybediyor”  diye diye yürüyordum ağır ağır. Bir yandan da algılarımızı değiştiren kavramlar üzerine düşünmeye başlamıştım ki, karşıma bu kitap çıktı. Filmde “dokunamamak” imgeyken dokunma duyusu üzerine bir kitapla karşılaşmak biranda çok heyecanlandırmıştı beni.
Dokunma kitabının yanına birkaç psikanaliz-sinema ve araştırma kitabı daha alıp eve geldim. Yoğunluklarım sebebiyle epeydir kitaplığımdan göz kırpsa da bana, okuma fırsatına yeni kavuştum ve hemen burada yazarak sizlerle paylaşmak istedim.   
   
Kitabın yazarı Gabriel Josipovici olup kendisi Oxford Üniversitesi’nde karşılaştırmalı edebiyat dersleri de veren bir İngiliz Edebiyatı profesörüdür.
Ayrıntı Yayınları’ndan 1997 yılında çıkan kitabın çevirisi akıcı bir üslupla Kemal Atakay tarafından yapılmıştır.
Elimdeki kitap  “Dolu olup olmadığını anlamak için her şişeye parmağını sok, en emin yol budur, çünkü hiçbir şey dokunmanın yerini tutamaz. J.Switft”  şeklindeki sözle başlıyor. Gerçekten de dokunmak tüm duyularımızla farkındalığına eriştiğimiz nesnenin varlığının sağlaması gibi.
Dokunma denen kavramı, vücut yüzeylerinin dış ortamdaki çeşitli etkenlerle ilişkisini sağlayan duyarlılık diye tanımlıyor sözlükler.


Tabi diğer dört duyumuzu da kapsayan ve bir bütüne ulaşmamızı sağlayan bu duyumuz üzerine çok şey söylenebilir.

Kişisel ilişkilerde de fiziksel ya da duygusal temasın doğal sonucudur dokunmak.

Kitabın arka kapak yazısında şöyle denmiş:
'Dokunma yoluyla kendi kişisel tarihimizden daha uzun ve daha geniş bir tarihte yer alıyor olduğumuz duygusunu yaşarız.' Dokunma, beden-dünya iletişimi sorgulamasında görme ve dokunma duyularını karşı karşıya koyar: Her ne kadar görme baktığımız şeylere sahip olduğumuz duygusunu veriyorsa da, yaşadığımız dünyanın bir parçası haline gelmemiz için uzaklıkları bedenimizle aşmamız, Yalnızca birer gözlemci değil, dokunan bireyler haline gelmemiz gerekir. Gerçekliğe egemen olduğumuz hissini veren görme duyusunu temel aldığımızda yaşamın belirsizlerinden ve acılarından kaçabiliriz, ama yaşamla bire bir etkileşimimizi de yitirmiş oluruz.
Seçkin bir edebiyat düşünürü olan Gabriel Josipovici, Charlie Chaplin'in Sahne Işıkları'ndan Proust'un Kayıp Zamanın İzinde'sine, spor dünyasından bağımlılık duygusuna, Sophokles'in bir oyunundan Ortaçağ hac yolculuklarına, büyükanne ve büyükbabasının düğün fotoğrafından Chardin'in gizemli resimlerine uzanan yolculukta dokunma duyusunun yaşamdaki yeri üzerine ilginç ve önemli yorumlar getiriyor. Josipovici kitaplardan, filmlerden, kültür tarihinden ve kendi deneyimlerinden hareket ederek ancak dokunma duyusunu öne çıkardığımızda ve uzaklığa saygı duyup gene de onu yenmeye çalıştığımızda dünyayla daha rahat iletişim kurabileceğimizi ortaya koyuyor.

Ona göre, bakmak hiçbir şeye mal olmaz, oysa dokunmak hem bir seçimi hem de bir bedeli içerir. Akıcı bir dille, geniş bir hayal gücüyle yazılmış olan Dokunma, farklı okumalara açık, beden-dünya ilişkisine yeni bir açıdan bakmamızı sağlayacak bir kitap... “

Kitaptan bazı alıntılar da aktarmak istiyorum:
Şiir, duygunun gel-git’i hakkındadır, ben ile yerin karşılıklı ilişkisi hakkındadır. Bellek, imgelem ve insanın çevresindeki dünya şiire esin kaynağı olup şiir de buna karşılık imgelemi harekete geçirdiğinde ve imgelem ödüllendirilip ödüllendirdiğinde, duygunun dumura uğraması ile duygunun geri dönüşü hakkındadır.”
Aynaların getirdiği zorluk çok fazla şey göstermeleridir. Normal yaşam akışı içinde bedenimi aynada gördüğüm gibi görmem. Bedenim aynada olduğu gibi bakışıma açık bir nesne değildir; bakan, hisseden, hareket edendir. Benim açımdan dünya, onu gördüğüm için değil, onun bir parçası olduğum için vardır…Aynaların kendilerine özgü dehşeti ve çekiciliği, bize dünyayı normalde yaşadığımız şekliyle değil, bakışımıza açık, buna karşın ulaşım alanımızın sonsuza dek ötesinde olarak sunmalarında yatar. Dünya ile olan günlük ilişkilerimizde, çerçevelere rastlamayız ve bakmayız. Bir arkadaşımla konuşurken, dikkatimi canlı tutan şey, onun yüzü ya da bedeni değil, yalnızca kendisidir. Birisiyle el sıkıştığımda, etten ve kemikten bir eli sıkmakla olduğumun değil, birisiyle karşılaşmış olduğumun bilincindeyimdir. Konuşmada da aynı şey olur. Ne söylediğini anlamak için arkadaşımın sözlerini tahlil etmem, yalnızca kastettiği şeyi kavrarım. Bir kitap okuduğumda, sözcükleri okumam, kitabı okurum…”

Kitapta ilginç bir bakış açısı da var: İnsanın bir başkasına dokunmakla azaltabileceği bir yoksunluk duygusu ile dolu olduğunu, bunun da asıl aleminden koparılarak bu dünyaya gönderilmesi ile oluşan özlemin giderilmesi amacını taşıdığını söylüyor yazar. Bu nedenle insan bir kadını arzularken bile kadının vereceği zevki düşünmez, çünkü insan kendini düşünmez, yalnızca kendinden kaçmayı düşünür diye ilave ediyor. Bu nedenle insanın çeşitli bağımlılıklar geliştirdiğini, sigaranın da bunlardan biri olduğunu, zararları arzulanmasa da yalnızlığın, koparılmışlığın getirdiği yoksunluğun yittiği hissini yüklediğimiz sürece asla sigaranın bırakılamayacağını ifade ediyor.

Yunan tragedyasında seyirci kahramanın öldüğünü görmez, bir ulak gelip kendisinin tanıklık ettiği ölümü anlattığında onu dinler.” diyor bir başka konuda da.
Dokunmanın iyileştiriciliği ve Hz.İsa’nın bu konudaki mucizeleri ile Hristiyanların hac yolculuklarında yaşadıkları dokunma konusuna da değiniliyor. 


Alıntılara devam edersek ; “Neye hazırlanacaktır sanatçı? Elbette, geriye baktığımızda, büyük bir sanatçının kariyerinde genellikle bir örüntü görebiliriz. Proust’ un 1897 ile 1907 arasında birbirini izleyen bitmemiş yapıtlarının Kayıp Zamanın İzinde’ye doğru bir ilerleme olduğunu görebiliriz.

Sadece bu alıntı bile bize, hayatta hiçbir şeyin anlamsız ve tesadüfi olmadığını hatta şu anda bu yazıyı okuyor olmanızın bile hayat döngünüzde anlamlı bir kilometre taşı olduğunu hatırlatmaya yeter. Ve bazen sadece bu gerçeği fark edebilmek için bile bir kitabı okumaya değer. 

Orijinal adı TOUCH olan bu kitapta yazar bazı sessiz filmlerden ve dünyaca ünlü edebiyat klasikleri üzerinden ve tabi dininin referanslarını da kullanarak dokunma kavramını inceliyor. Tabi bir değerlendirme kitabı olması nedeniyle bahsedilen filmleri, kitapları, kahramanları bilmek alacağınız verimi artırıyor. Ama bunları bilmeyen için de durup düşünmeye sevk edecek güzel bir kitap olduğunu belirtmeliyim. Özellikle psikoloji-sinema ve edebiyatın ayrılmaz üçlü olduğunu düşünüyorsanız mutlaka okumalısınız.

Her gün kullandığımız kavramların üzerine kafa yormak, sözlük manaları dışında yaşamlarımıza düşen anlam gölgelerini keşfetmek hayatı anlamlandırma yolculuğunda kaptanımız olacaktır. Böylece içte derinleşme sağlanacak, okuduklarımız ve seyrettiklerimiz içindeki imgeler dünyasının anahtarı elde edilecektir.

O anahtarla ise herkes kendi birikimi ve tercihleri doğrultusunda kendine bir yol çizecektir. Aynı kapıdan geçse, aynı kitabı da okusa herkes farklı bir tad alacak, başka başka mecralara doğru akacaktır. Hani müzik için bilgelerin söylediği bir söz vardır: Müzik nötrdür, kişinin kalbinde ne varsa onu güçlendirir diye. Aynen her kitap düştüğü gönülde farklı izdüşümler bırakır.

Bizi iyiliğe ve güzelliğe taşıyacak, kişisel gelişim serencamımızda önemli yapıtaşlarından olacak kitaplar ve insanlarla karşılaştırılmamız dileğiyle… Herkese iyi okumalar.

HANDAN KILIÇ  

17 Kasım 2013 Pazar

İNCELİKLER YÜZÜNDEN...



Bazı insanlar, henüz onları tanımadan, sadece hayattaki duruşlarıyla bile bizi etkiler. Dinginlik ve mütevazilik günümüzde pek rağbet görmese de işte bu duruşu en sağlam kılan hasletlerden olup benim üzerimde çekici bir etkisi vardır. İnsanlara isimlerinin tınısının da sirayet etiği söylenir ya, işte “Selim “ ismi de bana hep öyle naif bir ruhu hissettirmiştir ki hani bugün bir oğlum olsa adını Selim koyarım diyecek kadar sevdiğim bir isimdir. 

İsminin yanında uslubunu da sevdiğim bir yazar olan Selim İLERİ’yi  bu sabah “Yaşasın Haftasonu” adlı programda İclal Aydın’ın zarif sunumu ile beraber izleme şansını yakaladım, ki Selim İLERİ öyle sıkça televizyona çıkan biri değildir.

Selim ileri sırf duruşunu çok sevdiğim bir yazardır, ki dilinin gücü de tartışmadan varestedir. Kendisini, yağmurlu bir günde, yalnız başıma gittiğim İstanbul’da küçük çaplı bir organizasyonda canlı olarak dinlemiş, kısa bir sohbet imkanından sonra “Annem İçin” adlı kitabını imzalatmış, ardından zarafetinden etkilenerek yüzümde kocaman bir gülümsemeyle Çemberlitaş’in sokaklarında yağmurun elleri üzerimde uzun uzun yürümüştüm.

Bugünkü programda aslında önceden böyle bir duruşu olmadığını, hatta kibirli bir insan olduğunu söyleyen yazar değişimini şöyle anlattı: “Ancak annemin 1970’lerde alzheimer hastası olması ve çocuğu konumunda olduğunuz insanın birden sizin çocuğunuz haline gelmesi üzerine ilişkimizin birbirimizi kırmak yerine anlamak üzerine gelişmesiyle çok değiştim. 1980 de annemi de kaybedince kavgaların gereksizliğine inandım.Edebiyatta kavgalı olduğu söylenen yazarları birileri bir araya getirip konuştursaydı kavgalarına devam edeceklerini de sanmıyorum doğrusu. Hatta ben de Kerime Nadir için çok gençken bir yazımda çok kötü bir romancı diye yazmışım, daha sonra Kerime NADİR’in bir başka kitabını okurken çok sık adımın geçtiğini görünce o zamanki telefon rehberlerinden numarasını bulup aradım. Ne istiyorsunuz diye sert bir sesle cevap verdi. Onu ne kadar kırdığımı anlayınca telefonda ağlamaya başladım ve ardından sohbet etmeye başladık sonrasında sıkı bir dostluğumuz oldu. Ancak bir kez bile buluşamadık çünkü ona kanser teşhisi konmuştu ve bu süreçte sık sık telefonla görüşsek de iyileşeceğim o zaman görüşeceğiz dediğinden yanına gidemedim. Ancak iyileşemedi ve bana da cenazesine gitmek nasip oldu. “dedi.

Hukuk Fakultesini kendini tamamen yazıya vermek için bırakan Selim ileri faturalarını ödeyebilmek için başladığı yemek yazıları sonrasında okurlardan aldığı dönüşlerden duyduğu memnuniyeti de programda şöyle anlattı: ”En çok etkilendiğim olaylardan biri de sevdiğim şekerlemeleri yazdığım yazıdan sonra o zamanlarda yurt dışında bulunan bu şekerlemeyi Fransa'dan bir okurum bulup göndermişti, bunu hiç unutamadım.”

Bu anısını paylaşan yazar, beni biranda hatıraların kollarına fırlattı. Epey gerilere giderek sevdiğim bir yazarı hatırladım. Bundan 10-12 yıl önceydi. Değerli yazarım bir zamanlar yaşadığı şehir olan İzmir’e kitap fuarı münasebetiyle imza günü için gelecekti. Bir yazısında Hisarönü'nün en eski pastahanelerinden olan MENNAN’ın tatlılarını çok sevdiğini yazmıştı. Ben de Basmane'deki Fuara gitmeden önce Konak’a gidip Mennan’ı bulmuş yazarımın yanında belki arkadaşları da vardır diyerek birkaç paket keşkül ve kazandibi almış, fuara öyle gitmiştim. Oldukça sakin olan fuarda yayınevinin stand sorumlusu ile oturup muhabbet eden yazarımın yanına yaklaşıp selamlaşmış, konuşup arkadaşlarım için kitap imzalatmış ve keşkül ile kazandibi paketini takdim etmiştim. Alıp tezgah altına koymuştu, yiyip yemediğini ya da Selim İLERİ gibi hafızasında bir yer edip etmediğini bilmiyorum. ( Daha sonraki karşılaşmalarımız ve sohbetlerimizden edindiğim izlenim hatırlamadığı yönünde idi, yazarların hayranların artması ya da çok fazla yere gidiyor oluşları ya da herkesin hassas olduğu konuların farklı oluşu buna sebep olabilir, olsun... )

Selim İLERİ'nin pazar günüme bir bir ferahlık katan sohbetinden bir nebze olsun buraya yansıtmak istedim. 

Edebiyat bana hep zarafeti anımsatmıştır. Şiire, yazıya ilgisi olan insanların genelde kabalıkları ya da çevrelerine zararları yoktur. İnsan ruhunu incelten bir etkisi vardır, kökü edepten gelen ruh sızıntılarının…


Dilerim karşınıza kalbinizi anlayacak incelikte insanlar çıkar ve edebiyatla edebe riayet eder hale getirdikleri ruhları ile muamele ederler sizlere… Yoksa halimiz harap oluyor bu  incelikler yüzünden…     

HANDAN KILIÇ  

15 Kasım 2013 Cuma

S U S ( M A )

Not: Şarkının eşliğinde okunması tavsiye edilir:))

Gün pılını pırtısını toplamış çekilirken zamandan yerini akşamın kızıllığına bırakmaktaydı. “Bir harmanım bu akşam” diye mırıldanmaya başladı. Ev çok kalabalıktı. Teyzeler, kuzenler, dayısı, yengesi, yeni gelinler, damatlar, ailenin büyükleri, herkes bir aradaydı. Yüzünde bir gülümseme, sus(ma) arzusunu dizginleyip hal- hatır fasıllarında epey bir kelime sarf etmişti.

Konuşulan konular, dönüp dolaşan muhabbetin kısırlığı bir süre sonra onu ortamın sıcağından alıp buz kesen yalnızlığına fırlattı. Sessizce yerinden kalktı, masanın kenarına oturdu. Çantasını açtı, çantası her zamanki gibi çok doluydu, gülümsedi, sanki her an ıssız bir adaya düşecekmişcesine tedbirliydi. Sonunda aradıklarına ulaştı. Bir elinde kalem bir elinde defter gözleri duvar kağıdının yorgun çehresinde kendini içinde çalan şarkının ritmine bıraktı: “Sorum yok soranım yok/Yolum yok yordamım yok/ Bir çıkmaz sevdadayım/ Çekip vuranım yok “

Boş bir sayfa açtı, birkaç kelime yazdı, ama sonra beğenmeyip karaladı. Hala şarkıyı mırıldanıyordu: “Çektiğim acıların demindeyim bu akşam/Pişman desem değilim/Bir harmanım bu akşam”
Sayfayı iyice karaladığını farkettiğinde yazamayacağını anlayıp defterini karıştırmaya başladı. Ne zaman not ettiğini hatırlamadığı bir sayfada durdu:

“Her ben, dolaylı şekilde bir seni anlatış, bir senden yakınıştır; çünkü benim yerim sen’le onun arasındadır. Ve o değildir bana yakın olan sensin. Ben, ben olsam, dilbilgisi kitaplarındaki tekil şahıs zamirlerini şu sıraya göre düzenlerdim: Sen, ben, o! Başta sen gelir; çünkü ben diye bir şey yok, sen olmadıkça. Her ben, benliğini senle anlar. Anlar da ne olur? Bu benlikten olmamak için direnmeye, dayatmaya kalkar ve sonunda yenik düşer, zira ona yine sendir değer veren. Tek başına ben istediğince değerli saysın kendini, hava!
Bir başına ben yok, ama sen de yok. Ama ikisi karşı karşıya geldiler mi de tehlike. Ama benle onun durumu öyle değil, onların durumu biraz daha zararsız; çünkü o, her zaman uzak olandır. Ve arada mesafe oldukça insan bir hayli tedbir alabilir.” ( Behçet Necatigil)

Mesafe, yani ara, uzaklık… Zıttı, yakınlık… “Mesafe” kavramının da anlam kayması yaşadığı bir zamandayız diye düşündü. Bazen gözlerinizin içine bakarken sesinizi duymazken yanı başınızdaki, kalbinizin en ince tellerine dokunabiliyor gözlerinizi bir kez bile görmemiş biri diye geçirdi içinden.

Mesela şu anda bir oda dolusu insanla beraberdi ama zaman, mekan, yıllar ve yollar ayrı düşürmüş olmalıydı ki, bu dünya üzerinde kendini yapayalnız hissetti. Tek tek baktı sevdiklerinin yüzüne hepsinde bir gülümseme miktarı dinlendi. İçinde çalan şarkıyı biri duysun, elini tutsun, eşlik etsin istedi ama heybesini dolduran hayal kırıklığından başkası değildi.

Kalkıp pencerenin kıyısına geldi, güneşin batışını izlemeye koyuldu: “Günüm yok güneşim yok/Uykum yok düşlerim yok/ Kın olmuş susuyorum/ Bir tek sırdaşım yok” diye mırıldanırken yanına bir zamanlar her anını beraber geçirdiği kuzeni geldi, hayırdır der gibi kısa bir bakış fırlatsa da, zamanım yok, aman düşünme bu kadar demeyi de ihmal etmedi gözleri. Ama sıcak ve mis kokan bir kahve fincanı tutuşturup eline onu bıraktı kendinle.

Mesafe diyordu içinden zaman da mesafe koyuyor ilişkilere. Susarak da mesafe büyür bazen, konuşarak da. Şarkı devam etmekteydi: “Her gecenin sabahı/Her kışın bir baharı/ Her şeyin bir zamanı/ Benim dermanım yok- Fikret Kızılok”

Birden sevdiği o şiir geldi zihnine:

“Gözlerimizi uzaklıklar değil ki yalnız
 Göze alamadığımız yakınlıklar da acıtır
 ve gözleri ancak gözler bağışlayabilir,
 öyle acıyor ki gözlerim kim bağışlayacak,
 
 gözlerimiz birbirine değmiyor gecenin iki şehrinde
 Kimsenin kimseye gözü değmiyorsa şiir niye?" (Haydar Ergülen)

Kimsenin kimseye değmiyor gözleri işte, dedi. Kimse kimseyi dinlemiyor yeterince, ne istiyor sormuyor, saygı dolu bir sürü sözcük dökülüyor dilinden, konuştukça mesafe büyüyor bazen. Sonra susuyor insan, mesafenin azalmadığını gördüğünden. Susuyor ve dolaşmaya başlıyor içinin balta girmemiş ormanlarında, ben, sen, o üçgeninde kayboluyor sonra.

Üşüyor vakit ilerlediğinde, ısınmak istiyor bir ateş yakmak, başında oturmak, odunların kül oluşunu seyretmek, sevmek, sevilmek, diye yazıyor defterine. Bir ön sayfayı çevirdiğinde şu satırları okuyor yine:

“Sevginin en çok çağrıştırdığı: istek ve özlem. Bir insana, bir canlıya, bir nesneye, bir olaya yönelmek; bu yönelişi, öz varlık bakımından değerli ve önemli diye algılayıp yaşamak, bu varlıksal ilişkiyi yitirmemek kaygısıyla hiçbir özveriden geri durmamak var bu istek ve özlemde. Sevgi bu, netsen toparlayamazsın. Gel, sen, başı sonu görünmeyen sevgi çayırlarına sal duygu düşünce atlarını, deli dingin yayılsınlar her yana… ( Nermi Ugur)

Gülümsüyor, bir arkadaşının, “Ne zaman içinin atlarının dizginlerini bıraksan elinden, bir iş gelir başına!” dediği geliyor aklına. Hatta arkadaşı okuduğu bir makaleden bahsetmişti bir defasında, şöyle diyordu yazar “İnsan eskisinden çok daha fazla sayıda insanla, çok daha süreli, daha yüzeysel ilişkiler kurma eğilimindedir. Bu, soğuk bir günde karşılaşan bir grup kirpinin öyküsüne benzer. Kirpiler ısınabilmek için birbirlerine sokulurlar, ama dikenleri birbirine batar. Birbirlerinden ayrıldıklarındaysa soğuktan rahatsız olurlar. İleri geri hareket ederek sonunda dikenlerini batırmadan birbirlerini ısıtabilecekleri en uygun uzaklığı bulurlar. Çağdaş toplumlarda incinmek ve diğerlerini incitmek eskiden olduğundan daha kolay. İnsanlar birbirleriyle eskiye oranla daha çeşitli biçimlerde ilişki kuruyorlar. Bunun sonucu kendimizi koruyacak savunma sistemleri geliştiriyoruz, incinmemek için diğer insanlara tereddütle yaklaşıyoruz. Diğer insanlara zarar vermemek için onlarla ilgilenmemek, her insanın kendi başının çaresine bakmasını gerektiriyor. (Engin Geçtan, insan olmak)

Kirpi! O yazıda en çok bu örnek ilgisini çekmişti, bir sürü dikenden mütevellit iki varlığın üşümemek için birbirine sokulması kaçınılmaz olarak dikenlerin batması sonucunu doğuruyordu. Uzaklaşsalar araya giren mesafe donmalarına sebep olurken, yaklaştıklarında canları acıyordu. Bir yakınlaşıp bir uzaklaşarak o mesafeyi bulmaya çalışıyorlardı, tıpkı birbirine derman olmaya çalışan iki yaralı insan gibi, diye düşündü. “İki karanlık orman birbirini sevse ne olur sevmese…C.Ersöz”

Yaralı insanlar tanırlar birbirlerini uzaktan ve anlarlar yaraların derinliğini kelimeleri kullanmadan. İyi edeyim onu derken bazen daha da kanatırlar yaralarını, daha fazla yakarlar canlarını. Ama uzaklaşınca da taşıdıkları gülücük maskesinden sıkılıp en yalın acılarıyla düşerler yine birbirlerinin kalp kapılarının önüne.

Bu gel-gitlerin ritmi değişir her seferinde, ne kadar geri çekilirlerse o kadar şiddetle sarılırlar birbirlerine. Aslında her ayrılık daha arzulu bir kavuşmayı emzirir acılarından, diye yazdı sayfanın sonuna.

Devam etmek istemedi sonra ve defterini kapadı. Çekirdek çitleyerek vatan kurtarılan sohbetlere döndü yeniden. Ama bir türlü nereden lafa gireceğini kestiremedi, vatan kurtarmak ona mı kalmıştı, kendisini kurtaramamışken! Sonra en küçük kuzeni geldi yanına ve seninle konuşmam lazım diyerek elinden tutup çekti birden. Birlikte terasa çıktılar kimseye sezdirmeden.

Henüz üniversite öğrencisi olan kuzeni söze nerden başlayacağını bilemeyince anladı durumu, evet anlat dinliyorum, kime aşıksın bakalım diyerek açtı söz yumağının ucunu. Kime olduğunu boş ver abla dedi, önemli olan aşkın kendisi değil mi, o üçüncü bir varlık değil mi “sen” ve “ben” arasında dedi gözlerinden saçılan ışıkla. Ve sonra uzun uzun anlattı onu, her güzel kelimenin ardına eklediği isimden bahsettikçe aşkının arttığını hissetti, sevdiğini andıkça muhabbet gelişir dedikleri bu olsa gerekti.

Canı çok yanacak dedi, içinden. Ama umudunu da kırmak istemedi, zaten ne söylese duyacak durumda değildi. Danışmak istediği bir şey de yoktu aslında, sadece taşan duygularını alacak bir kap arıyordu kuzeni, aşkın bu en tatlı safhasında. Biliyorum dedi kız, o da beni seviyor ama açılamıyor işte, aşk cesaretse eğer ben açılacağım ona dedi biranda heyecanla.

Durdu ve yapma dedi, bazı kelimelerin geri dönüşü yoktur; belki de bunların en acıtıcısı, “Sana aşığım!”dır. Bu söz öyle ağırdır ki, karşındaki yürek bunu taşıyamayacaksa oracıkta yere düşer, paramparça olur ellerinle sunduğun kalbin. Bu söz karşısında suskun geçen her saniye seni metrelerce derinlikteki pişmanlık kuyusuna atar da, bir daha aşığım dediğin kalp bile uzatsa elini sana çıkaramaz karanlığından asla. Bir gün görsen bile güneşi, aynı parlaklıkta değildir gönül haritanda.

Onun için sus dedi genç kıza, sus(ma) diyen kalbine inatla. Oysa sadece korumak istiyordu onu, ama korurken belki de bir aşkın önüne barikat kuruyordu.

O geldi aklına, “Aşığım galiba sana!” demişti hiç beklemediği bir anda. Susmuştu, başını önüne eğmiş, bir şeyler söylemek istemiş ama gururuna yenilmişti o anda. Ve birbirlerine dikenleri batan iki kirpi gibi uzaklaşmışlardı bir anda.

Önünde geçit vermez bir çıkmaz sokağın sarmaşıklarla kaplı duvarına bakarak dudaklarını ısırmıştı kadın kanatırcasına. Adam yüreğinin düşüp parçalandığı o sokaktan cam kırıklarının üstüne basa basa uzaklaşmıştı hızla. Kadın dizlerinin üzerine çökmüş, gözü duvardaki sarmaşığın dirençli tavrında, gitmek zor, biliyorum, peki ya kalmak, kolay mı sanıyorsun diye ağlamıştı pişmanlıkla. Sisli bir gündü, hayallerin arasından sıyrılıp gelen, acı dolu bu veda.

Gözlerini uzaklara diktiğini fark eden kuzeni, ama abla dinlemiyorsun sen beni diye tutup kolundan sarsınca, efendim canım diyerek dönmüştü kıza. Boşver abla ya ben bakarım başımın çaresine, hele gel sen bir yüzünü yıka demişti kız dolu dolu olan gözlerine baktığında. Şarkı hala çalıyordu içinin kuytularında: “Sorum yok soranım yok/Yolum yok yordamım yok/ Bir çıkmaz sevdadayım/ Çekipvuranım yok “

Zaman, sus(ma)lar, konuşmalar, gitmeler, kalmalar mesafeleri koysa da araya şiirin kuytularında buluşabiliyordu ruhlar, hayalen de olsa, aksa da hayatları ayrı mecralarda. Ne kadar özlese de onu, bir daha aynı sıcaklığı sunmadığını da unutmamıştı uzattığı kalbi tut(a)madığında.

Son sözü “Hüzünkar”ın dilinden olmuştu; ve ardından susmuştu bir daha konuş(ma)macasına:

“Mutluluk bana yakışmaz sevgilim!
 Dolu dolu ağlayamayışım, haykıramayışım,
 Bir eylül günü dünyaya merhaba dememden
 Belliymiş meğer.
 Meğer her sonbahar yakama yapışıp dört mevsim
 Örseleyen hüzün,
 Nice bir ayrılığın hasılasıymış.
 Ben zararına mutluluklar dağıtan bir hüzünkârım
 Sevgilim!
 Yanlış hesaplar, kara sevdalar, platonik aşklar, yetim
 Bırakılmışlıklar, terk edilmişlikler,
 Uykusuz geceler topluyorum.
 Ben açık, apaçık bir yanlışlığın ortasında
 Kalakalmışım.
 Vadesi yok ömrümün biliyorum.
 Biliyorum, çünkü ölüme rehin bıraktım birazını
 Dostluk hatırına
 Harcadım birazını bir kuru sevda uğruna.
 Sevgilim, mutluluk bana yakışmaz, uğraşma boşuna.
 Hem dilim ketumdur benim bahardan yana.
 Yüreğimde gizli bir yara, saçlarımda gizli aklar
 Taşıyorum.
 Beni seversen eylül yüzlü, temmuz saçlı çocuklar
 Kalır sana.
 
 Bütün katalogları taradım.
 Görmedim ve inanmadım kirlenmemişliğine
İnsanlığın.
 Kuru sözlerde uçuşan sevdalar gördüm,
 Vefasına çiy düşmüş dostluklar, hamiline yazılmış
 Aşklar, sahte gözyaşları, çıtkırıldım eğrisi nezaketler.
 Merhaba melankolika, merhaba insanlık eksizleri.
 Ve gördüm gözyaşıyla kuru ekmeği
 Hamurlaştıranları
 Terk edilişlerin yüreklerde kayalaştırdığı o
 Ağlanmamışlıkları
 Yalnızlıkların kahreden o sorgu maratonlarını.
 Beni kendime bırak sevgilim.
 Ben gırtlağıma kadar kahrolmuşluk doluyum
 Kısa gün hasılası, yaşanmışlık hatırası kıyametler
 Biriktiriyorum.
 Yüreğim yara, silme cürüm ceplerim.
 Ben zararına mutluluklar dağıtan bir hüzünkârım
 Mutluluk bana yakışmaz sevgilim!
 E. İbrahim”

HANDAN KILIÇ