19 Kasım 2013 Salı

DUYULARIN ZİRVESİ "DOKUNMA"K ÜZERİNE






Kitaplar vazgeçilmez yaşam yoldaşlarımızdır. Onlar olmadan bir hayat tasavvur edemiyorum. Benliğimizi inşa sürecinde referans yazarlarımızın sevdiğimiz eserleri yanında genelde ilgilerimiz doğrultusunda destekleyici okumalarımız da vardır.

Bir de benim şahsen karşılaşma kavramına olan inancımdan da kaynaklı olarak bir seçim türüm vardır: Kitabevlerine gittiğimde bir sürü reklam ve medya pohpohlamasından kurtulmama da yarayan bu yöntem sayesinde herkesin en çok okuduğu, en çok satan yalanı ile yanıltıldığı noktada sadece hislerime güvenirim. Aradığım esaslı kitaplar haricinde ihtiyacım olan kitap mutlaka bana rafından göz kırpacaktır, mutlaka çağıracaktır yanına. Ve ben o çağrı ile girdiğim dünyadan başkaca dünyalara açılacak, kim bilir ne zaman, yazarca benim için yazılmış ve bir şişe içinde okyanusa bırakılmış mektubumu alacak, kader yolunda ilerlerken ona tutunacağımdır.

Aslında sadece nesnelerle değil insanlarla da ilişkilerimizin böyle olduğunu düşünürüm. Hiçbir şeyin rastlantı ile açıklanamayacağı bir dünyada yollarımız kesişir sürekli birileriyle.
Hayatlarımıza girenler bazen bizden bir şeyler götürürler giderken, bazen de güneş gibi doğarlar içimize, baharlar sunarlar kimi zaman varlıklarıyla. Sonuç ne olursa olsun yaşanması gerekmektedir ve olanda da olacak olan da da hayır vardır dediği gibi bilgelerin mutlaka bizi zenginleştirir ilişkilerimiz…Kitaplarımız…Filmlerimiz… Sonuca ulaşmak çoğu zaman irademizi aşan bir çok etkene bağlı iken önemli olan yolda olmaksa, bir yolcuysak bu dünyada, önümüze çıkan mektupları okumalıyız her fırsatta.

Ankara’da bir bahar akşamı film festivalinden çıkmış seyrettiğim Nar Ağaçları  isimli enfes Filistin filminden sonra Konur Sokak’ta rastladım bu kitaba. Adı “Dokunma” idi. Filmde, işgalci yönetimin hukuksuz uygulamalarına maruz kalıp düğününden bir kaç gün sonra hapse atılan genç bir adam ve sevdiği kadının hikayeleri anlatılıyordu. “Yokluğunda her şey kokusunu kaybediyor”, dedi kadın, o unutulmaz sahnede ve ben orada o sahnede çakılı kaldım film boyunca. Sinemadan çıktığımda, “Yokluğunda her şey kokusunu kaybediyor”  diye diye yürüyordum ağır ağır. Bir yandan da algılarımızı değiştiren kavramlar üzerine düşünmeye başlamıştım ki, karşıma bu kitap çıktı. Filmde “dokunamamak” imgeyken dokunma duyusu üzerine bir kitapla karşılaşmak biranda çok heyecanlandırmıştı beni.
Dokunma kitabının yanına birkaç psikanaliz-sinema ve araştırma kitabı daha alıp eve geldim. Yoğunluklarım sebebiyle epeydir kitaplığımdan göz kırpsa da bana, okuma fırsatına yeni kavuştum ve hemen burada yazarak sizlerle paylaşmak istedim.   
   
Kitabın yazarı Gabriel Josipovici olup kendisi Oxford Üniversitesi’nde karşılaştırmalı edebiyat dersleri de veren bir İngiliz Edebiyatı profesörüdür.
Ayrıntı Yayınları’ndan 1997 yılında çıkan kitabın çevirisi akıcı bir üslupla Kemal Atakay tarafından yapılmıştır.
Elimdeki kitap  “Dolu olup olmadığını anlamak için her şişeye parmağını sok, en emin yol budur, çünkü hiçbir şey dokunmanın yerini tutamaz. J.Switft”  şeklindeki sözle başlıyor. Gerçekten de dokunmak tüm duyularımızla farkındalığına eriştiğimiz nesnenin varlığının sağlaması gibi.
Dokunma denen kavramı, vücut yüzeylerinin dış ortamdaki çeşitli etkenlerle ilişkisini sağlayan duyarlılık diye tanımlıyor sözlükler.


Tabi diğer dört duyumuzu da kapsayan ve bir bütüne ulaşmamızı sağlayan bu duyumuz üzerine çok şey söylenebilir.

Kişisel ilişkilerde de fiziksel ya da duygusal temasın doğal sonucudur dokunmak.

Kitabın arka kapak yazısında şöyle denmiş:
'Dokunma yoluyla kendi kişisel tarihimizden daha uzun ve daha geniş bir tarihte yer alıyor olduğumuz duygusunu yaşarız.' Dokunma, beden-dünya iletişimi sorgulamasında görme ve dokunma duyularını karşı karşıya koyar: Her ne kadar görme baktığımız şeylere sahip olduğumuz duygusunu veriyorsa da, yaşadığımız dünyanın bir parçası haline gelmemiz için uzaklıkları bedenimizle aşmamız, Yalnızca birer gözlemci değil, dokunan bireyler haline gelmemiz gerekir. Gerçekliğe egemen olduğumuz hissini veren görme duyusunu temel aldığımızda yaşamın belirsizlerinden ve acılarından kaçabiliriz, ama yaşamla bire bir etkileşimimizi de yitirmiş oluruz.
Seçkin bir edebiyat düşünürü olan Gabriel Josipovici, Charlie Chaplin'in Sahne Işıkları'ndan Proust'un Kayıp Zamanın İzinde'sine, spor dünyasından bağımlılık duygusuna, Sophokles'in bir oyunundan Ortaçağ hac yolculuklarına, büyükanne ve büyükbabasının düğün fotoğrafından Chardin'in gizemli resimlerine uzanan yolculukta dokunma duyusunun yaşamdaki yeri üzerine ilginç ve önemli yorumlar getiriyor. Josipovici kitaplardan, filmlerden, kültür tarihinden ve kendi deneyimlerinden hareket ederek ancak dokunma duyusunu öne çıkardığımızda ve uzaklığa saygı duyup gene de onu yenmeye çalıştığımızda dünyayla daha rahat iletişim kurabileceğimizi ortaya koyuyor.

Ona göre, bakmak hiçbir şeye mal olmaz, oysa dokunmak hem bir seçimi hem de bir bedeli içerir. Akıcı bir dille, geniş bir hayal gücüyle yazılmış olan Dokunma, farklı okumalara açık, beden-dünya ilişkisine yeni bir açıdan bakmamızı sağlayacak bir kitap... “

Kitaptan bazı alıntılar da aktarmak istiyorum:
Şiir, duygunun gel-git’i hakkındadır, ben ile yerin karşılıklı ilişkisi hakkındadır. Bellek, imgelem ve insanın çevresindeki dünya şiire esin kaynağı olup şiir de buna karşılık imgelemi harekete geçirdiğinde ve imgelem ödüllendirilip ödüllendirdiğinde, duygunun dumura uğraması ile duygunun geri dönüşü hakkındadır.”
Aynaların getirdiği zorluk çok fazla şey göstermeleridir. Normal yaşam akışı içinde bedenimi aynada gördüğüm gibi görmem. Bedenim aynada olduğu gibi bakışıma açık bir nesne değildir; bakan, hisseden, hareket edendir. Benim açımdan dünya, onu gördüğüm için değil, onun bir parçası olduğum için vardır…Aynaların kendilerine özgü dehşeti ve çekiciliği, bize dünyayı normalde yaşadığımız şekliyle değil, bakışımıza açık, buna karşın ulaşım alanımızın sonsuza dek ötesinde olarak sunmalarında yatar. Dünya ile olan günlük ilişkilerimizde, çerçevelere rastlamayız ve bakmayız. Bir arkadaşımla konuşurken, dikkatimi canlı tutan şey, onun yüzü ya da bedeni değil, yalnızca kendisidir. Birisiyle el sıkıştığımda, etten ve kemikten bir eli sıkmakla olduğumun değil, birisiyle karşılaşmış olduğumun bilincindeyimdir. Konuşmada da aynı şey olur. Ne söylediğini anlamak için arkadaşımın sözlerini tahlil etmem, yalnızca kastettiği şeyi kavrarım. Bir kitap okuduğumda, sözcükleri okumam, kitabı okurum…”

Kitapta ilginç bir bakış açısı da var: İnsanın bir başkasına dokunmakla azaltabileceği bir yoksunluk duygusu ile dolu olduğunu, bunun da asıl aleminden koparılarak bu dünyaya gönderilmesi ile oluşan özlemin giderilmesi amacını taşıdığını söylüyor yazar. Bu nedenle insan bir kadını arzularken bile kadının vereceği zevki düşünmez, çünkü insan kendini düşünmez, yalnızca kendinden kaçmayı düşünür diye ilave ediyor. Bu nedenle insanın çeşitli bağımlılıklar geliştirdiğini, sigaranın da bunlardan biri olduğunu, zararları arzulanmasa da yalnızlığın, koparılmışlığın getirdiği yoksunluğun yittiği hissini yüklediğimiz sürece asla sigaranın bırakılamayacağını ifade ediyor.

Yunan tragedyasında seyirci kahramanın öldüğünü görmez, bir ulak gelip kendisinin tanıklık ettiği ölümü anlattığında onu dinler.” diyor bir başka konuda da.
Dokunmanın iyileştiriciliği ve Hz.İsa’nın bu konudaki mucizeleri ile Hristiyanların hac yolculuklarında yaşadıkları dokunma konusuna da değiniliyor. 


Alıntılara devam edersek ; “Neye hazırlanacaktır sanatçı? Elbette, geriye baktığımızda, büyük bir sanatçının kariyerinde genellikle bir örüntü görebiliriz. Proust’ un 1897 ile 1907 arasında birbirini izleyen bitmemiş yapıtlarının Kayıp Zamanın İzinde’ye doğru bir ilerleme olduğunu görebiliriz.

Sadece bu alıntı bile bize, hayatta hiçbir şeyin anlamsız ve tesadüfi olmadığını hatta şu anda bu yazıyı okuyor olmanızın bile hayat döngünüzde anlamlı bir kilometre taşı olduğunu hatırlatmaya yeter. Ve bazen sadece bu gerçeği fark edebilmek için bile bir kitabı okumaya değer. 

Orijinal adı TOUCH olan bu kitapta yazar bazı sessiz filmlerden ve dünyaca ünlü edebiyat klasikleri üzerinden ve tabi dininin referanslarını da kullanarak dokunma kavramını inceliyor. Tabi bir değerlendirme kitabı olması nedeniyle bahsedilen filmleri, kitapları, kahramanları bilmek alacağınız verimi artırıyor. Ama bunları bilmeyen için de durup düşünmeye sevk edecek güzel bir kitap olduğunu belirtmeliyim. Özellikle psikoloji-sinema ve edebiyatın ayrılmaz üçlü olduğunu düşünüyorsanız mutlaka okumalısınız.

Her gün kullandığımız kavramların üzerine kafa yormak, sözlük manaları dışında yaşamlarımıza düşen anlam gölgelerini keşfetmek hayatı anlamlandırma yolculuğunda kaptanımız olacaktır. Böylece içte derinleşme sağlanacak, okuduklarımız ve seyrettiklerimiz içindeki imgeler dünyasının anahtarı elde edilecektir.

O anahtarla ise herkes kendi birikimi ve tercihleri doğrultusunda kendine bir yol çizecektir. Aynı kapıdan geçse, aynı kitabı da okusa herkes farklı bir tad alacak, başka başka mecralara doğru akacaktır. Hani müzik için bilgelerin söylediği bir söz vardır: Müzik nötrdür, kişinin kalbinde ne varsa onu güçlendirir diye. Aynen her kitap düştüğü gönülde farklı izdüşümler bırakır.

Bizi iyiliğe ve güzelliğe taşıyacak, kişisel gelişim serencamımızda önemli yapıtaşlarından olacak kitaplar ve insanlarla karşılaştırılmamız dileğiyle… Herkese iyi okumalar.

HANDAN KILIÇ  

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder