30 Eylül 2013 Pazartesi

AYNA AYNA SÖYLE BANA VAR MI KENDİNDEN BAŞKASINI SEVEN BU DÜNYADA?


Sevgi hepimizin hayatında en önemli duygu olarak yer alıyor. Olmazsa olmazımız. Yokluğunda dünya düşman gözüküyor insanın gözüne. Hiçbir şeyin tadı kalmıyor, yaşam anlamını yitiriyor. Varlığı ile bir güneş gibi doğuyor içimize, gülücükler dağıtıyoruz çevremize. 

Hatta sevgiyi zirvede yaşadığımızda bulutların üzerinde geziyor adına da aşk diyoruz. Günümüz dünyasında herkesin gözü o zirvede. Öylesi sevgilere layık olacak insanları bulma gayretinde.

Dostluk da yine sevginin cisimleşmiş hali olarak çıkmıyor mu önümüze! Peki insan nasıl dostları, nasıl aşkları çekiyor kendine?

Sevdiklerimizi niçin severiz? 

İlk aklıma gelen anlaşılmak olur hep. Aynaya bakar gibi, kendini görür gibi bir haldir sevdiğin biri ile birlikte zaman geçirmek. Hatta biz buna halleşmek de deriz. Bu duygu yoğunluğunu bize yaşatanlara karşı bir çekim hissederiz. Bazen bu çekim çok da tanımadan gerçekleşebilir. İşte o durumda ruhlar halleşmiştir, mutlaka bir ruh akrabalığı vardır. 

Yani biz kendimizi bulduklarımıza sevgi duyarız. Bizim gibi hissedeceğini düşündüğümüz kişiye açılır, onunla dertleşiriz. Eğer aynı frekansta yaşayan birini bulmuşsak aynadaki suretimize eş bir siret bizi onunla hemhal olmaya çağırır. Bize benzeyen biri yüzümüzde gerçek bir gülümseme hasıl eder. Gözlerinin içi gülmek deyimi işte burada yerini bulur. Gözleri gönlümüze değen insanlar girdiği o tahta kısa sürede kurulur. Bizi anladığı, bizi dinlediği sürece de yerini korur. 

Bize benzeyeni seviyorsak en çok kendimizi seviyor değil miyiz? Ona söylediklerimiz belki de ondan duymak istediklerimizdir! Ve zaman içinde ayna tozlandığında, kırıldığında nasıl gösteremezse seni sana olduğun gibi, duymak istediklerini söylememeye başlayınca karşımızdaki azalmaz mı sevgi ? Başka gönüllerde aramaz mı insanlar anlaşılmanın dayanılmaz hafifliğini? 

Peki bu durumda gerçekte sevdiğimiz kimdir? Konunun zihnimi meşgul eden yanı işte burası; insanların çok sevdiklerini, hatta sevdiklerince çok sevildiklerini de sandıkları hallerde aslında sevdiklerinin kendileri olup olmadığı hususu. 

Öyleyse bütün sevgiler sahte, bütün duygular gelip geçici. Herkes bir ayna peşinde, orada kendinin güzel yönlerini görme sevdasında, iyiliğini, haklılığını işitme hasretindeyse ve bir süre sonra bunlar doğal olarak azaldığında başka gönüllere yelken açacaksa söyleyin bana kişinin gerçekten sevdiği tek insan kendisi değil mi? 

Öyleyse insan belki de daha az "yara"lanmak için aynada kendini görmeli, sevmeli, kendindekilerin farkındalığı ile Sanatçı'sını sevmeli değil mi?

 "Leyla'dan geçme faslı"niye bu kadar uzun sürüyor ki?    

HANDAN KILIÇ  

29 Eylül 2013 Pazar

"Ne içindeyim zamanın, Ne de büsbütün dışında..."


Herkesin ayrı bir hikayesi vardır bu hayatta. Hatta belki de yaşadığı, yaşamak istediği, yaşayamadığı bir çok hikayesi. Diğerlerinin hikayeleri ile kesişim noktaları, pişmanlıkları, özlemleri, gitmeleri, kalmaları, gidememeleri, gitmiş gibi, bitmiş gibi yapmaları... Zamanın ilerlemesi ile de durumu kanıksayarak yeni hikayesine alışmışlıkları...

"Ne içindeyim zamanın,

Ne de büsbütün dışında.
Yekpare, geniş bir ânın
Parçalanmaz akışında." dediği gibi Tanpınar'ın, nerdeyim ne yapıyorum, ne yapmalıyımı bile düşünemeyecek kadar yoğun bir tempoda çalışıyor, parça başı yevmiye alan işçiler gibi sipariş gününe verilen parçaları bitiriyor, yenilerini alıyor, düşünmeden onları yetiştirme telaşına düşüyor, arada ezber bozan bir parça çıkarsa şablon arıyor, yani eserimi bir kalıba girmeye zorluyorum. 

Dolayısıyla ortaya çıkan bir eser değil parça oluyor ve bu durum beni mekanikleştiriyor, ara sıra duygularım olduğunu hatırlamak ve başkaca şeyler yapmak istiyorum. Ancak yaptığım her şey parçalarımı siparişe yetiştirmeden alıkoyamayacağından mecburen uykumdan çalıyorum, zira hayatımda 3-5 saatlik uyku dışında bana ait bir zaman yok, bunu ben mi istedim, kader ağlarını ördü diyelim ve olana şükredip daha önce sinemada izlediğim bir filmi bu akşam televizyonda izleyip epeyce ağladıktan sonra dağıttığım mı topladığım mı belli olmayan kafamla bir kaç şey yazmak istediğim "Uzun Hikaye" filmine döneyim:

Bu film bir kitap uyarlaması, günümüz hikayecilerinden en kolay en akıcı yazan yani en zor şeyi başaran bir ustanın, Mustafa Kutlu'nun aynı adlı kitabından senaryolaştırılmış bir eser. Filmin eleştirilecek yanları da olabilir ancak vermek istediği duyguyu kaliteli oyuncu seçimi ile veren bir çalışma olduğu çok net. Bulgaryalı Sosyalist Ali'nin hikayesi, sevdası, vefası, umudu...

Filmi seyreden bütün kadınlar ve dahi erkeklerin özeneceği bir aşkın kahramanı Ali, umut dolu, aşk dolu gülüşü ile kadınının gönlünün fatihi. İçten yanmalı motor gibi motivasyonu kendinden insanlardan Ali. (Bu göçmenlerin genel karakteridir aslında, hareketli, üreten, çalışkan insanlardır göç edenler. Yaşama tutunmak için geldikleri yerde herşeye yeniden başlayıp kısa zamanda oranın yerlisinin bile takdir ettiği bir kısmının da kıskanacağı duruma gelirler. Çalışana Allah veriyor dedikleri gerçeğinin en somut halidir, göçmenlerin hayat enerjilerinin getirileri. )

Tekrar filme dönersek; Ali ve karısının aşkı öyle kuvvetli, öyle derindi ki hayatın şaşmaz kuralı devreye girdi ve onları birbirinden ayırdı. Her ne kadar, filmde güzel bir replikte "sevdanın kanununda şöyle yazar, sevenleri kimse ayıramaz, ölüm bile" dese de ne vakit sevda başkaca faktörlerin çözemeyeceği kadar kuvvetli ise mutlaka devreye ölüm girip aşkın kalpte bir sızı olarak kalmasını sağlardı. 

Filmde de öyle oldu ve daha hikayenin başında Ali'nin gözünün içine bakmaya kıyamadığı karısı öldü. Bu sahnede babaannem aklıma geldi. Çok severek 16 yaşındayken evlendiği kocası henüz 24 yaşındayken 3 kızı ve karnında oğlu varken ani bir kalp krizi sonucu ölmüş, ardından babasının ayrılığına dayanamayan iki kızını da altı ay içinde kaybetmiş. Altı yedi yıl bir başına idare etmeye çalışıp sonrasında çok da genç olmasından dolayı, kendisine aşık bir adamla, dedemle evlenmişti. Dedem çok iyi, çok ilgili bir insan olduğundan onu da çok severdi babaannem ama sanırım ilk kocasına olan aşkını hiç kaybetmedi kalbinde. Ben küçükken hep anlatırdı, sekiz yıl yaşadık bir kere bana sesini yükseltmedi, bir kez olsun kalbimi kırmadı. Hatta bir gün nohut yapmıştım, henüz yemek yapmayı bilmediğimden nohutu akşamdan ıslatmadan pişirmişim, tadına bakmadan tabağına koymuştum. Çocuk ağlayınca ben başlayamadan yemeğe, bizim bey bitirmişti bile tabağındakileri, ben bir kaşık aldım ne göreyim taş gibi nohutlar, hemen bıraktım yemeği ve döndüm ona sen nasıl yedin bu yemeği diye, sen yapmıştın, yemem için bu sebep yeterdi demişti. İşte böylesi, şimdilerde ancak filmlerde, kitaplarda kalan aşklardandı onlarınki ve sonu ölümle nihayetlendi.

... hayat dediğin nedir ki ? Anlaşılmaz bir sır. Kurduğumuz düzen hep öyle sürüp gidecek sanırız. Birden ip kopar, ışık söner, her şey darmadağın olur. Uzun Hikaye sf:12  "  

İşte o darmadağın olma anlarında insanın tekrar toparlanmasını sağlayan nedir, sevdiğini toprağa verdiğinde nerede yanlış yaptığının muhasebesini mi yapar insan yoksa neden sorusunun bataklığına mı girer, kişiden kişiye değişse de kaderin cilvesi değişmiyor, neyi çok severseniz o elinizden alınıyor, neyi çok isterseniz o sizden uzaklaşıyor, ta ki gerçekten kalben istemeyi bırakana kadar... 

Galiba kalp, gerçek sahibinden başka bir şeyin sevgisi ile dolunca alarm veriyor ve gönül çalan(çelen) uzaklaştırlıyor ki, insanın Sahiplik üzerine düşünme şansı artsın... 

Çünkü bizler her şey yolundayken, bütün sevdiklerimiz bizimleyken düşünen, akleden bir tür değiliz...

  

Gönül yolculuklarımızın kayıplar ve kazançlar duraklarına her rastladığımızda bize kalan hep kazanç, hep umut, hep sevgi olsun...  
     
 HANDAN KILIÇ  



       

26 Eylül 2013 Perşembe

Ne düşünüyorsan o oluyorsun bu hayatta...



İnsan kendisi hakkında ne düşünürse çevresinden de öyle muamaele görürmüş. Düşünce kalıplarımızın oluştuğu ilk gençlik yıllarından öncesinde yani çocuklukta bilinçaltımız herşey hakkında kodlamalar yapıp, böyleyse şöyle diye sonuçlara varırmış. Kendimiz hakkında da kodlamaları varmış. Babamız annemizi bir konuda eleştirse bunu eleştirilen konu kötüdür şeklinde kodlarmış.Misal benim babam yemeğe çok düşkün bir boğa olduğundan en fazla yemek yapımına önem verirdi. Gayet güzel yemek yapan annem sabah kahvaltısından kalkarken günün yemeğini hazır ederdi ki babam endişelenip bağrınmaya başlamasın. Babam hep iyi yemek yapmayı öğret bu kızlara da geri getirmesinler derdi. O sıralarda mahallemizden bir komşumuzun yeni evlenen kızı boşanıyordu. Yemek yapmıyormuş, ortalığı toplamıyormuş diye kocası ile araları bozulmuş, kız iyi derecede dil öğreten güzel bir liseden mezun olmuş ve kendinden 10 yaş büyük tipsiz ama zengin bir adamla evlendirilmiş çok güzel bir kızdı. Bir çocuğu da olmuştu. Neymişmiş eve geldiğinde hole attığı çoraplar aynı yerde duruyormuş, kız ne temizlik yapıyormuş ne yemek... Ancak süslenip oturuyormuş, güzele kırk günde doyuluyormuş, artık karnının doymasını istiyormuş, bir sürü bahanelerle adam kadından boşandı. O zamanlar İzmir'de bile boşanma bu kadar yaygın değildi ve boşanan kadına vebalı muamelesi yapılıyordu. Kadın İzmir'de daha fazla duramadı ve İstanbul'da THY yurt dışı uçuşlarında iş bulup hostes oldu. Sonrasında da kızı ile beraber ABD' ye yerleşip orada bir yabancı ile evlendi. 18 yaşında bir kızdan yemek yapmadığı için boşanan adam ve babamın yemek konusundaki bağırınmalarının zihnimde çizdiği tablo "bir kadın çok iyi yemek yapmalıdır, geri kalan vasıfları önemli değildir" oldu. Oysa hukuk fakültesine geldiğimde neredeyse hiçbir kızın yemek yapmayı bilmediğini gördüm hatta bırakın öğrencilik hayatını evlendiğim çevrede de yemek yapmayı bilen yoktu. Zaman içinde öğrenenler oldu tabi ama bugün bilmeyenlerin daha şanslı olduğunu düşünüyorum. Çünkü sanırım kainatın dengesi olsa gerek Allah sizde olan bir özellikten eşinize vermiyor. Böylece işler yürüyor.

Babam haklı çıkmamıştı. Yemek yapmayı bilmeyenleri geri getiren yoktu. Bilakis mutfağa girip harika sofralar kuran erkeklerle evlenmişlerdi, bense yumurta kırmayı bile bilmeyen, mutfağa girdiğinde üç-beş bardak çanak kırmadan çıkmayan bir adamla:)) Bilinçaltı kalıbıma takılıp kendimi geliştirdiğim tüm konular bana yük olarak geri döndü bu hayatta. Handan yapar, Handan bilir, Handan yazar, Handan uğraşır... Bilmeyenler yan gelip yatarken ben hep bir uğraşın peşindeyim, işim hiç bitmiyor... Nitelikleriniz arttıkça imtihanınız artıyor. Ona da Allah dağına göre kar verir deyip keyiflerine bakan çevremdekiler ben uğraşırken keyiflerince yaşıyor. 

Sanırım, doğru ile yanlışın birbirine karıştığı bir çağdayız ve ben artık herşeyi sorguluyorum. Bu satırları da sanırım bu yüzden yazıyorum. Siz siz olun zihin kalıplarınızı temizlemeden önemli kararlar almayın. 

Laf bitmedi bugün ...Beş dakika demiştim ama kaç beş dakika oldu. Ama en azından bekletmedim kendimi, buradaydım. Ne yazmayı planlamıştım ne çıktı :) 

Aslında bir kabusla uyandım: Biri beni ilçeye ilkokul öğretmeni olarak atamak istiyordu, ben öğretmen değilim diyordum, hele de ilkokul çocukları ile hiç uğraşamam. Yok yok iyi olur biraz dinlenirsin bu iş çok yorucu diyordu. Korkuyla uyandım. Oysa hep öğretmen olmayı istemiştim ama babamın hatrı kalmasın diye araya yazdığım hukuk denk gelince eli mahkum okumuş ve bu alanda çalışmıştım, halen de devam ediyorum. Demek babam haklıymış, öğretmenlik falan yapamazmışım ki kabus olarak bunu görüyorum. Teşekkürler baba, beni bunca koruduğun için... Ve ah baba neden bu kadar çok şey bilmemi sağladın ki, hep yorulan ben olayım diye mi? 

Yorgunum dostlarım, yorgunum artık vefasız yıllara dargınım artık... Neyse, çok iş var yapılacak...Hoşça bakın zatınıza:)   

     HANDAN KILIÇ     

22 Eylül 2013 Pazar

SAHİPLİK...NEREYE KADAR, KİME GÖRE...



İnsanın sahiplik duygusu ne kadar kuvvetli. Hiçbir şeye malik değilken buna gücümüz yetmezken ne de çabuk bağlanıyoruz hayatımızın konularına, konuklarına. Oysa herşey bir emanet, zaman içinde elimizden kayıp giden ömrümüz gibi.

Bu hafta telefonun çalmasından korkar oldum, hep kara haberler düştü gönlümüze. Önce yengemin vefatı, dönem arkadaşımızın oğlunun geçirdiği elem verici kaza, evladının başında bekleyişe tepki gelmemesi, on yıldır bebek hasretiyle yanan eltimin sonunda yedinci aya girdiği gün erken doğum yapması, 800 gr doğan kızının ciğerlerinin gelişmemesinden dolayı dün küvezdeyken ciğerinde başlayan kanamanın durduralamayarak bebeğin yaklaşık 12 saatlik dünya hayatının sona ermesi...

Bunca koşuşturma arasında, şehir bizi birbirimizden ve belki de kendimizden uzağa düşürmüşken, hayat devam etmesi gerekiyorken bu haberlerin zihnimde ve kalbimde açtığı yaralar uykularımı kaçırdı. Uykusuz, huzursuz, elimdeki dosyaların zihnen uzağında ama bitirmek zorunda olmanın verdiği bilinçle acı çekiyorum masa başında. Ne dosyaya ne hayata devam edebiliyorum, "ölüm var!" gerçeği her gün bir başka olayla kendini hatırlattıkça.

Sonra da sahiplik üzerine düşünmeye başlıyor zihnim; neye sahibiz, nereye kadar  elimiz erişiyor, ne kadar koruyabiliyoruz sahip olduklarımızı? Sahibi miyiz gerçekten hayatımızın? 

En çok sahiplendiğimiz şefkatimizden evlatlarımız oluyor. Bir kaplan kesilebiliyor bir anne tehlikelere karşı zihninde. Sonra dışarısı giriyor hayatımıza ve bizi aşan sebepler zarar veriyor sevdiklerimize, hiç bir şey yapamıyoruz. Annelerin sahiplik duygusunu daha iyi anlıyorum; dokuz ay her gün onunla nefes almak, kanından kan canından can verilmesine sebep olduğun bir varlığa bağlanmak en doğalı, onu hissetmek en güzel şey, tecrübeyle sabit onu kaybetmenin de acısının tarifi mümkün değil, karnınızdayken bile. 

Yengem ellili yaşlardaydı annesi onu gömerken seksen yaşında babası seksenbeş yaşında ve sağlıklı idiler. Annesi demiş ki; annemi, babamı, kardeşimi, arkadaşımı, dostlarımı kaybettim ancak böyle bir acı hissetmedim, evlat bambaşkaymış.   

Dün bir psikolog gördüm televizyonda, kıskançlık üzerine konuşuyordu. İnsanın içsel sürecini tamamlayamamasındandır kıskançlık diyordu. Elinde olanı, sahip olduklarını kabul edememiş, verilen nimetin farkında değil ki, daha iyileri gözünde. Oysa kıskançlık hastalığının tek çaresi sahip olduklarının farkındalığını geliştirmek, onlara da sahip olamayanların varlığını bilmek. 

Kıskançlık ve sahip olmak... Kıskançlık günümüzde en çok canımızı yakan durumlardan. Kimse kimsenin kendinden daha iyi olmasını istemiyor. İyi bir şeye sahip olan onun keyfini gönlünce süremiyor üzerindeki gözlerden. Yapılan eleştiriler hep diğerini yermek kendini öne çıkarmak adına yapılıyor ve bunların temelinde kıskançlık yatıyor. Mesleki açıdan kıskançlıklar da zirvede. Herkesin gözü diğerinin yerinde. Oysa her insan farklı sahipliklerle imtihan ediliyor. Veriliyor, alınıyor, verilmiyor arattırılıyor, veriliyor verilenden zulum görülüyor. Herkesin derdi verilen nimetle denk büyüklükte oluyor. Eskiler demiş ya; azıcık aşım, kaygısız başım diye. Aynen öyle, verilen her şey bedel istiyor.

Dilerim her birimiz sahip olduklarımızın emanetçisi olduğumuzun bilinciyle değerlerini biliriz, verilene razı olup kendi kaşığımızdaki yağı dökmeden bitiş çizgisine varabiriliriz, hem başkalarının kaşıklarından bize ne... Bize sorulacak olan kendi sahiplik alanımızdakiler... Belki de bunların az oluşu, geri alınışı, verildiğinden daha büyük bir nimettir bizim için... 

Kaldırabileceklerimizden fazlasıyla sınanmamak duasıyla...  

 HANDAN KILIÇ        

18 Eylül 2013 Çarşamba

"Sanatın amacı, insanı ölüme hazırlamaktır"

Her ölüm erken ölümdür derler. Bugün bir ölüm haberi ile daha sarsıldım. Dayım çok sevdiği eşini kanserden kaybetti. Yaklaşık 4 yıldır her günü umut dolu bir savaşı birlikte verdiler ancak sayılı nefesi buraya kadarmış yengemin.Ölüm için ne bir dakika önce olur, ne bir dakika sonraya kalır dedikleri gibi vakti gelen gidiyor, sırayla değil yazıyla. İnsan böyle anlarda sadece gidenin bir boşluğa düşmediğini başka bir aleme geçtiğini ve orada bir gün herkesin tekrar buluşacağını düşünerek, buna inanıp dua ederek dayanıyor ölümün soğuk yüzüne. 

Elbette ateş düştüğü yeri yakıyor, kaybınızın hayatınızdaki yeri kadar büyük bir boşluk beliriyor  yanı başınızda. Böyle anlarda insan gurbette olmanın zorluğunu bir daha yaşıyor. Uzakta olanlara en geç haberler ulaşıyor, ölen kişinin çocukları bile hastanızı görün diyerek çağırılıyor cenazeye. Memlekete gidenler bir acıyı hep beraber kucaklarken gurbette bir başına olanlar o acıları yalnız başına omuzluyor kah yükün altında kalıyor kah boğazında bir yumruyla yaşamayı öğrenmeye çabalıyor.Ve hayat bazen çok isteseniz de olmak istediğiniz yerde bulunmanıza fırsat vermiyor, sorumluluklarınız sizi bağlıyor.Ve yalnızlık ölümün soğukluğunu da alarak yanına kalbinize çöreklenen gri bulutları bırakıp içinizde başka yerlere gidiyor, gözünüzde yağmura dönüştüğünde.

Zaman her şeyin ilacı deseler de insan zamanla acısı soğurken hayatındaki boşluğun büyüdüğünü farkettiğinde, taziyeler sona erip gelen gidenin ayağı kesildiğinde anlıyor kaybının büyüklüğünü. 

On sekiz yıldır gurbette olan bir insan olarak çok ölüm haberi aldım. Her biri ayrı sarstı. Hatta bir gün memleketimde hiç tanımadığım bir belediye başkanı öldüğünde ve bunu haberlerde seyredip de ağlamaya başladığımda bir gerçeği anladım; insan her cenazede kendi ölümüne ağlıyor, hasta, yaşlı ne olursa olsun kimse ölümü kendine yakıştıramıyor ama hayatından akıp giden her cenaze ona bu gerçeği hatırlatıyor. Hatta sözün bittiği yer neresidir denirse, ölüm diyerek susmak en doğru cevap oluyor. Ölüm geldiğinde her şey anlamını yitiriyor, üzüldüklerimiz ne kadar saçma şeyler olarak karşımıza dikilirken sevinçlerimizin basitliği de bizi sükuta itiyor. 

Büyük sinemacı  Tarkovsky MÜHÜRLENMİŞ ZAMAN adlı eserinde,"... sanatın amacı, daha çok, insanı ölüme hazırlamak, onu iç dünyasının en gizli köşesinden vurmaktır. " diye bitirdiği paragrafın başında şöyle diyor: "Güzel gerçeğin peşinden koşmayanlardan kendini gizler. Sanatın anlamı ve varlık nedeni hakkında düşünmeye yanaşmadan onu ele alıp değerlendirmeye kalkanların ruhsuzluğu ne yazık ki, sık sık, kaba bir şekilde basite indirgenmiş birtakım sözlere neden olur: “Bunu hiç beğenmedim!”, “Hiç de ilginç değil!” Bunlar çok iddialı savlar, ama ne yazık ki gökkuşağını tanımlamaya çalışan doğuştan kör bir adamın savlarından hiç farkı yok! Bu kör insan, bir sanatçının edindiği deneyimlerden doğan gerçeği başkalarına açıklayabilmek uğruna çektiği acılara karşı tamamen duyarsızdır.
...
Yaşam, varolmak için kendine koyduğu hedeflere uygun bir ruh geliştirmesi için insana tanınmış bir süreden başka bir şey değildir ve insan gelişimi gerçekleştirmek zorundadır...
Sanıldığının aksine, sanatın işlevsel amacı, düşünmeyi teşvik etmek, bir düşünce iletmek ya da bir örnek oluşturmak değildir. Hayır, sanatın amacı, daha çok, insanı ölüme hazırlamak, onu iç dünyasının en gizli köşesinden vurmaktır "

 İnsanlar farklı yaradılışta olduğundan herkesin bamteline dokunan bir sanat dalı illa ki vardır. Sözlü kültürün yerleşik olduğu coğrafyamızda insanlar hayatın her aşaması için türküler yakıp ağıtlar tutarak kişisel menkibelerini yaşayıp geliştirme yoluna gitse de sinemadan edebiyata müzikten resime her sanat insanın ruhunu geliştirmek için var olmuştur. Ve yaşam da bu geliştirme sürecinde elimize bırakılmış, davranışlarımız konusunda özerklik tanınmış ancak sınırlı olduğunu bilsek de biteceği zamanı bilmediğimiz  hediye olarak sunulmuş her birimize.

Bu yaşam sürecinin en güzel yanı da ne biliyor musunuz tek rakibiniz kendiniz, geçmek zorunda olduğunuz kimse yok. Hayatınıza her giren çıkan bir figüran, sizin tepkilerinizi ölçmek için yolunuza dikilmiş birer imtihan. Bu sınavı geçince ikiniz de kazanabiliyor, takılınca ikiniz de ruhen gerileyebiliyorsunuz. En acı kayıpları yaşarken en fazla kazanan da olabiliyorsunuz.   

Dilerim hepimiz, ölüm bizi bulana kadar ruhumuzun gelişimini tamamlayıp ödül olarak sunulmuş bu yolculuğun hakkını verebiliriz.  

Bu gün yitirdiğim yengeme rahmet diliyor, hayat arkadaşını kaybeden dayıma ve sevgili kuzenlerime sabırlar diliyorum.  

HANDAN KILIÇ  


15 Eylül 2013 Pazar

HOŞ GELDİK, HOŞ KALALIM...


Geldiğiniz yerde iyi karşılanmak gibisi yok. Geçen hafta mesleğimizin yeni kulvarında kurumumuz bizi bir hoşgeldin programı ile karşıladı.Önce kurum kültürü anlatıldı, aralarda mini kokteylerle sorunlarımız konusunda dinlemeler yapıldı, yemekler yendi, bilgisayar konusunda kullanacağımız ağ üzerinden anlatımlar yapıldı. Öğleden sonraları da kişisel gelişimimize yönelik verilen seminerler oldukça faydalı geçti. İlki öfke kontrolu ve stres üzerineydi. Konusunda uzman doktorasını bitirmiş bir klinik psikolog bize yeni pozisyonumuza alışma konusunda tüyolar verirken karşılaşabileceğimiz olumsuz durumlarda kriz yönetimi becerimizi artıracak tavsiyelerde bulundu. 

Programa gitmeden önce "akış"ı okuyunca kurum kültürünü alıp, öfkemizi kontrol etmemiz ve beden dilimizle bunu olumluya çevirmemiz gerektiği hissine kapıldım ve kendimi akışa bıraktım. Önce yaptığımız işin zorluğu, kutsallığı üzerinden yapılan konuşmalara hak vererek herkesin bulunduğu yerde işini en iyi şekilde yaparak vatanperverliğini göstermesi gerektiğine olan inancımı pekiştirdim.  

Psikolog hanımım gösterdiği resimler üzerinden bakış açılarımıza yaptığı vurgu ile hayata uyum konusunda kilit noktanın kendimiz olduğu farkındalığımı tazeledim:) 

Aslında hayatta her şeyi bizim bakış açımız belirlermiş. Ben iyi isem ve bunun bilincindeysem karşımdakinin kötü olduğumu ima eden eleştirel tavırlarından etkilenmemem gerekirmiş. Misal bir büyüğümüzün hiç övgü dolu sözler söyleme ya da teşekkür etme alışkanlığı yoksa bu benim yaptığım işin, aktardığım sunumun kötü olduğunu göstermezmiş. Hatta öyle birinden övgü dolu sözler beklemek su satan bir dükkanın önüne gidip karnının doymasını istemeye benzermiş. Aklımda kalan en belirgin örnek bu oldu nedense:)) 

Böyle bir örneği klinik psikolog olan bir başka tanıdığım da anlatmıştı. O da doktorasını bitirmiş iyi bir hastanede hatırı sayılır maaşlarla çalışmaktaydı. Okuldan kankisi olan biri bayan biri erkek arkadaşı ile otururken erkek olan, biri boşanmış biri hiç evlenmemiş sınıf arkadaşları bayanlara "sizin gibi hayatı ıskalayan kadınlar" la başlayan bir cümle söylemiş ve muhabbet öylece devam etmiş. Bu kişi ayrıldıktan sonra iki bayan aralarında konuşmuşlar neden tepki vermedin diye birbirlerine sormuşlar ve ikisinin de cevabı ben hayatı ıskaladığımı düşünmüyorum, alternatiflerim oldu ancak kah isteyerek kah istemeyerek tercihler yaptım ve sonuçta bulunduğum noktada mutsuz değilim, onun beni böylesi eleştirmesi ile mi üzüleceğim diyerek gülüşmüşler. 

Bu olayda kendini kurban konumunda hisseden bir noktada olsalardı bu sözle kendilerine acıma hissi daha da fazlalaşacaktı muhtemelen ama belki de herkes bu dünyaya ayrı bir misyonla gelmiştir, kimi üç çocuk yetiştirip faydalı olma gayretindeyken kimi yüzlercesinin annesi, öğretmeni olacaktır. Kimi kitaplar yazacak, kimi de onları okuyup anlatarak belki yazandan daha çok insana ulaşacaktır. Demek ki neymiş bakış açısı herşeyi değiştirirmiş:)) 

Üç haftadır hafta içi-hafta sonu demeden kesintisiz çalıştım bugün de çalışmak üzere dosyalarımla beraberim ancak biraz kafa tatili verdim ki, devrelerim yanmasın, bakış açım kararmasın:) Bu süreçte ara sıra çığlık atasım gelse de sukunetimi korudum çok şükür:) Tabi bunda klinik psikologumuzun etkisi büyük özellikle de su dükkanı önünde doymayı beklememek örneği üzerinden bakışımı ayarlayınca işimi elimden geldiğince iyi yapma gayretindeyim, fazlası beni aşan bir konu. Onu da akışına bıraktım, evrene olumlu mesajlar gönderelim:) Her olumlu mesaj yerine ulaşmıyor olabilir:) Akışı kesen virüslere dikkat:)  


Stresle başa çıkmanın çok yolu var bunları google'a sorar öğreniriz anında ama zor olan stresi kontrol altında tutmak, iyice gailesiz olunca da sıkıntı çünkü:) Psikologumuz tatilde ve stres altındayken kan hücrelerinin mikroskobik halini de gösterdi bize slaytları ile; tıkalı damarla açık damar arasındaki fark gibiydi, insan stres altında nefes alamaz ya doğru kanın içinde gezincek yer kalmamış bırakın nefeslensin:( 

Öyleyse yukarıdaki ilk resimdekinden yaptırabiliriz masa altlarımıza ne dersiniz:) Üstte dosyalar altta alabildiğine yeşil kırlar, yüzümüzde ölçülü bir gülümseme, kanımızda neşeli bir akış, hadi gülümseyin, bu sizin elinizde :))

Bir de şu hususu unutmadan geçmeyelim: Ne demişti beden dili eğitmenimiz Acar Acartürk "  Nezaket; maliyeti olmayan ancak satın alma gücü en yüksek bir değerdir"  

Çevreniz nazik, içten gülümseyen, kalbindeki kin, kıskançlık gibi virüsler için antivirüs programını sık sık güncelleyen güzel insanlarla dolsun, İlhan İrem'in dediği gibi en kötü günlerimiz hep böyle olsun:))   

HANDAN KILIÇ  

   

13 Eylül 2013 Cuma

GİDECEK YERİMİZ Mİ VAR BU DÜNYADAN BAŞKA!



Zaman hızla akıyor, bizi de önüne katıp getirdiği yerde hergün yeni bir imtihanla sınıyor. Önceki gün altına girdiğimiz ağır yükün farkındalığı ile ilk resmi sunumumu yaptım. Adrenalin tavan yaptığından olsa gerek öncesinde uyku tutmadı ardından da öyle bir ağırlık çöktü ki üzerime sanki bir buldozerin altında kalmıştım. Oysa topu topu yarım saat süren ve her hafta tekrarlanacak bir süreçti bu. Ama yine de herşeyin ilki bir heyecan barındırıyor bünyesinde. Ve belki de insan hergün yaşadığı böylesi önemli ilklerin ve sonların verdiği heyecanla hayata bağlanıyordur. 

Bir şeyler başlarken bir şeyler de bitişe gider ya dün mesleğimin yeni versiyonundaki ilk günümde bir kayıp da yaşadım. Bir haftadır ağrı yapan ve kabir azabı diye nitelendirilen bir acıyla beni dünyadan soğutan yirmilik dişim çekildi. Dişçilere sık yolu düşen biri olsam da ilk kez bir dişimi kaybetmenin hüznünü yaşadım. Bununla beraber müthiş bir rahatlama da oldu. Bu durum beni bir sürü çağrışımın ortasına attı. Bazen sahip olduklarımız bir yük haline gelip bizim hayat konforumuzu, kafa sağlığımızı ve belki de en çok korumamız gereken kalbimizi bozuyor olabilir. O vakit o yüklerden kurtulmayı bilmek gerekir.Ama bu benim diye inat edersek kurtulmadığımız o şeylerin altında kalabiliriz. Ve belki de sonunda kendimizi kaybeder, yaşam enerjimizi yitiririz.

Her seçiş bir kaybediştir diye bir laf vardır ya kimi zaman sahip olduklarımızdan kurtulmak da ferahlatabilir hayatımızı. Nefeslenecek yeni bir pencere açabilir. Ve bazen insan bir küçük pencereden süzülen ışıkla tükenen umudunu şarj edebilir. Öyleyse yaşadığımız yeniliklerin mevcut konforumuzu bozan heyecanlarını da kayıplarımızın hayatımızda oluşturduğu boşlukla beraber nefeslenecek bir alan açıyor oluşunu da gözardı etmeyelim. İzin verelim de yeni sebepler olsun hayatımızda ve bunlarla tutunalım yaşama, ta ki vakit dolana kadar.

Elveda yirmilik dişim, hoşgeldin heyecan dolu çarşambalarım:)) 

HANDAN KILIÇ  

12 Eylül 2013 Perşembe

12 Eylül ...




Geçen yıl bu zamanlarda bir gün vizyona giren filmlerin de çokluğuna bakıp nasılsa güzel bir film bulurum diyerek sinemaya gittim ve başlayacak olan ilk filme girdim. Sabah ilk seans olduğundan koca salonda yalnız başımaydım. Sonradan gelip en arka köşeye geçen genç çiftle beraber bize özel gösterimin başlamasını beklerken heyecanlıydım. Film konusunda önyargım olmasın diye her zamanki gibi yazılan çizilenleri okumadan sinemaya gitmiştim.

Film, “BU SON OLSUN” ismindeki yeni başlayan hukuki süreci sebebiyle gündemden düşmeyen 1980 darbesine dair komedi olarak tasarlanmış. Kara komedi denebilirse de bu konuda dengenin tutturulamadığını belirtmeliyim. Film boyunca tamam şimdi ayarlayacak dozu, konunun ağırlığına uygun bir bakış açısı ile toplayacak filmi diye bekledim ama sonuç hayal kırıklığı oldu.

Yönetmen, filmin alt yapısını kurarken kulaktan dolma bilgilerle hareket edip senaryoyu baştan savmış da gişe yapar diyerek konjonktüre uygun bir film mi tasarlamış yoksa darbeci zihniyetle seyircinin anlayamayacağı bir dil kullanarak dalga mı geçmiş, yakın tarihini bilmeyen gençler hedef alınıp ciddi bir konu sulandırılarak başka amaçlara mı hizmet edilmiş tam olarak kestiremedim.
(Filmin konusu internet sitesinde şöyle izah edilmiş)

Film bana epey uzun ve eğlenceli geldi. İnsanın darbe iyi ki yapılmış evsizler başını sokacak bir dam bulmuş, karınları doymuş, insanlar da tutuklanarak kardeşlik tesis edilmiş, epey kaynaşmışlar diyesi geliyor. Öyle ki, hapishanedekiler birlikte güzel vakit geçirmiş, maçlar yapmış bazıları bir iki kere tokat yiyerek hırpalanmış, o kadar kusur kadı kızında da olur, darbe darbe dedikleri bu muymuş dedirtiyor izleyene. Hele en sonunda sokakta yaşayan bir adamın yaptığı planla müdürü katakulliye getirmesi ve tüm tutukluların elini kolunu sallaya sallaya hapishaneden kaçması var ya mutlu son bu olmalı diyor insan. Tabi senarist bu toplum mutlu sonları çabuk unutur, ajitasyonu da sever mantığı ile film içinde pek yer vermediği drama unsurunu son sahnede öne çıkarıyor. Hapishaneden çıkanlardan darbeden önce birlikte yaşayan ve evlilik hayali kuran sevgililerin ölüm haberini Cumhuriyet Gazetesinin manşetinden perdeye yansıtarak epey eğlendirdiği seyirciye bir darbe indirip devreye Cem Karaca’yı sokuyor ve o muhteşem ses “Bu gün sen çok gençsin yavrum” diyerek şarkıya giriyor. Parçanın yorum başarısıyla bu son olsun diye diye salondan çıkarken türü komedi olan filmden size boğazınızda bir yumru kalıyor.

İşte ben de eminim her seyircinin diline dolanacak “Bu son olsun, bu son” diye mırıldanarak filmden çıkmış yürürken aklıma Yusuf Atılgan’ın, “AYLAK ADAM” adlı eserinde geçen sinemadan çıkan insanı anlattığı satırlar geliyor: “ İki saat sonra kalabalığın içinde, sinemadan dar sokağa çıkan sanki başka birisiydi. Düşünüyordu;” Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. Sinemadan çıkmış insan. Gördüğü film ona bir şeyler yapmış. Salt çıkarını düşünen kişi değil. İnsanlarla barışık. Onun büyük işler yapacağı umulur. Ama beş-on dakikada ölüyor. Sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu; asık yüzleri, kayıtsızlıkları, sinsi yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar, eritiyorlar… Eve gidip okusam. Bunları kurtarmanın yolunu biliyorum. Kocaman sinemalar yapmalı. Bir gün dünyada yaşayanların tümünü sokmalı bunlara. İyi bir film görsünler. Sokağa hep birlikte çıksınlar. Kafasından geçenlere güldü…”  diye devam ediyordu satırlar. Ben de güldüm, dilimdeki Cem Karaca Şarkısı eşliğinde hızlıca yürüdüm ve içimdeki sinemadan çıkmış adam ölmeden birkaç satır yazmak için bir kafeye oturdum. 

Tabi bu arada bir şeyin farkına vardım; yazar bu muhteşem tespiti kitabına yazdığında yıl 1959 olduğundan henüz AVM’ler ve buraya monte edilmiş ticari sinemalar icat edilmediğinden bu yaratık daha uzun ömürlüydü sanırım. Şimdi ise bol ışıklı ortama düşüyor sinemadan çıkan insan. Etrafındaki binlerce uyaranın gönderdiği oklarla pek çabuk yere yıkılıyor, bırakın herkesi kurtarmayı kendisini bile koruyamıyor. Ve filmin tesiri hızla azalıyor, her yerden ayrı bir müzik yükseliyor, sizi sizinle bırakmıyor ki, düşünüp akıl edesiniz. Mağazaların camlarında “yüzde yetmiş indirim, tek fiyatlar, yetişen alıyor” yazıyor. Mis gibi kebap kokuları yükseliyor, fast food dükkânları menüleri ile gençleri tavlıyor, çocuklar jetonlu oyuncaklarda sallandığını zannedip gülümsüyor. Ailesi ile nitelikli vakit geçirdiğini düşünen baba muzaffer bir kumandan edasıyla karısının alışveriş paketlerini taşıyor. İlla ki oyuncakçıya girilip sinemada izlenen animasyonun oyuncağı alınıyor, yetmiyor yemeyeceği menüde hediye olarak verilen minik oyuncaklar isteniyor, kitapçıya benzeyen yerlere girilip film karakterlerinin adını taşıyan dergiler alınıyor. Bu kitapçılarda niye iyi kitaplar bulunmaz diye kimse düşünmüyor, çok satan diye önüne konanlar arasından bir kaç tane seçip kendine epey süre yetecek kitabı alan aile mensupları okuyor ve seyrediyor olmanın dayanılmaz hafifliği ile ellerinde bir sürü poşet çıkışa doğru ilerliyor ve sonuçta filmin adından başka bir şey hatırlanmıyor. Üşenmeyenler film sitelerine yorum yazıp fragmanını sosyal paylaşım ağlarında beğeniye sunuyor, bir nevi filme karşı vefa borcunu ödüyor ya da başkalarını kurtarmak adına, sakın gitmeyin yazıp insanları uyarma vazifesini eda edip günlük iyilik limitini dolduruyor. Bir dahaki haftaya onlarca film yeniden vizyona gireceğinden önümüzdeki maçlara bakacağız deyip internet sitelerinde yeni eğlencelik filmler arıyor. Sinema ile kurulan ilişki, modernleşme sürecini fikri açıdan oturtmadan şeklen yaşamına aktaran bizim gibi toplumlarda bireyi böylesi bir kısır döngünün içine alıyor, sıradanlaştıryor. Belki de kapitalizm hız çağının da etkisiyle tüm dünyada tatmin olmaz, düşünmez, akletmez insanlar oluşturmak için sinemayı yem olarak kullanıyor.        

Bu yazı da daldan dala atlayan çağrışımlar arasında “Bu son olsun” filmine benzedi ama işte böylesi önemli ve acı bir mevzuyu ele almamızı engelleyen şartlar, günümüzün hızlı, karmaşık kapitalist düzeni utansın. Sonuçta hepimiz bir şekilde bu oltaya geliyor, sistemin çarkları arasında eziliyoruz.
Tekrar filme dönersek, oyunculukların gayet iyi olduğu filmde, görselliğin de başarılı olduğunu belirtmek gerek. Üniforma üstünlüğünün kabullenildiği o günler de bir hapishane müdürü ve oraya atanan asker üzerinden iktidar mücadelesi, kraldan çok kralcı tavırların gardiyanlara kadar sirayeti perdeye güzel yansıtılmış. Ama eksik olan bir şeyler var filmde; mizah –drama dozunun ayarlanmamış olması belki de bu eksikliklerin en önemlilerinden.

 1980 Darbesinde henüz bebeklik devresinde idim. Dolayısıyla olayların pek fazla farkında değildim. Ancak ( çok şükür bin yıl sürmese de) darbelerin etkisi epeyce bir zamanı ülkeden çaldığından olsa gerek ilkokula başladığım yıllarda hala herkesin korku içinde olduğunu anımsıyorum. Evimizin balkonunda ayağımda bebeğimi sallarken elinde pankartlarla bağıra bağıra gençlerin yürüdüğünü, annemin korkuyla gelip bir serseri kurşun isabet etmesin diye beni içeri aldığını hatırlıyorum. Erkenden öğrendiğim okuma sayesinde karşımızdaki üniversite binasının duvarlarında DEV-GENÇ  yazdığını, bir sürü kurşun deliği olduğunu, mahallelinin kitaplarını bizim bahçemizdeki eski zeytin kuyusuna saklaması için babama getirdiğini, babaannemin çok korktuğunu, o zaman lise çağlarında olan erkek kuzenlerimi hiçbir şeye karışmaması için uyardığını, gizli gizli kitap okuduklarını görse solcu, arkadaşları ile buluşup kitap okusalar, namaz kılsalar sağcı olacakları korkusuyla sosyalleşmelerini engelleme gayretini anımsıyorum. Bu toplum niye kitap okumuyor veryansınlarında sözlü gelenekten gelen tarihi yapımızın yanında büyüklerin bu tavrının da etkili olduğunu düşünüyorum. Bu darbelerin insanlık dışı zulmüne bizzat maruz kalmamış ama ara ara topluma çekilen ayarlarla, post modern darbelerle postal korkusu diri tutulmuş günümüz nesillerinin, insanı aktive eden kitaptan çok pasif durumda tutan sinemaya ilgi göstermesi nedeniyle bu konuları işleyen filmleri faydalı buluyorum.          

Ancak bu kadar ciddi bir konunun bahsi geçen filmdeki kadar karikatürize tipler üzerinden ele alınmasını konunun güncelliği üzerinden rant elde etme amacı şeklinde gördüğümü söylemeliyim. Bu film bir ilk film. Tabi ki bunun acemiliklerini barındırıyor; en basitinden amiyane tabirle ucuz solculuk yapıyor. Yakışlı, bilgili, kültürlü, merhametli, insancıl karakterler solcu iken tipsiz, cahil, kimisi aptal, kimisi menfaatçi, uyanık, bir nevi çapulcu tipler sağcı daha doğru ifadesi ile ülkücü gösteriliyor. Oysa hepimiz biliyoruz ki, bu kötü niteliklere haiz, hatta darbelerden sonra davasını satıp plazalarda çalışan, zengin olan ve fakiri hiç de umursamayan bir sürü solcu olduğu gibi, yakışlı, bilgili, kültürlü, hala davasına sahip çıkan milli manevi değerlerine bağlılığının getirisi ile merhameti karakter edinmiş bir çok ülkücü genç-yetişkin var bu ülkede. Bir hiç uğruna oyuna getirilip birbirine kırdırılan, sağ kalanlarının da beslemektense asıldığı bir sürü genç var bu ülkede.
Adalet olsun diye bir sağdan astık, bir soldan diyen zihniyetin ölüme götürdüğü nice isimsiz kayıp var bu ülkede. Hapishanelerde çektiklerini bir dikey yükseliş sağlar duygusu ile dillendirmeyen ama beraat ettiğinde bile o travmanın gölgesinde yaşayan hareketli mezarlar kadar, asılan gencecik oğlunun naaşını bile alamayan, resimlerine bakıp gözyaşına boğulan bir anne gördüm mesela 2011 yazında, bir köyde. İçine düşen ateşin otuz yıldır en canlı haliyle gözlerinde durduğu yaşlı kadın ne zaman bitecek bu acılar diyor, darbecilerin yargılanacağını söylemek için arayan gazetecilere ana yüreği duygusallığı ile bu saatten sonra oğlum geri gelecek mi, ahirette iki elim yakalarında olacak onların diyordu. Oğlu öleli onları her yaz arayıp soran “insan” siyasetçinin de yakın zamanda bir helikopter kazasına(!) kurban gittiğini söyleyen ajansı kapatıp bütün iyi insanları öldürüyorlar işte diyordu. Klişeleşmiş, ezberlenmiş replikler, nasihat ya da dava kaygısı gütmeden sırf o annenin gözlerinden ilham alarak bir film yapılmalıydı. Böylesi darbenin acısını göstermek, o gençleri ölüme karşı korkusuz hale getiren düşünceleri yansıtmak, sokakta geçen mücadeleden çok daha etkili olurdu ama sağcılar zamanında yatırım yapmadıkları bir alanda bugün bir türlü var olamıyorlardı.

Tabi bunun birçok sebebi vardı: Roman sanatının batı toplumuna özgü olması gibi belki de sinema da doğu gelenekleri ile örtüşmüyordu. Kolun kırılıp yen içinde kaldığı, bütün hesapların ahirete bırakıldığı, sessizliğin tevekküle denk tutulduğu bir toplumda göstermek üzerine kurulu bir sistemin, sinemanın gelişmiş olması beklenemez. Henüz emekleme aşamasında olan Türk Sinemasında da solculuğu hayatına hayat kılmasa da sözlü bir gelenek üzerinden daha çok solcu senarist ve yönetmenlerce filmler yapıldığı düşünülürse sağcıların yetersiz insan tiplemeleri üzerinden perdeye yansıtılması tarafsızlığın olmadığı dünyada kaçınılmaz oluyor. Nitekim hayat boşluk kabul etmiyor.

Darbelerin daha nitelikli senaryolarla ele alınıp doğru aktarılması ve sadece filmlerde kalması temennisiyle…


HANDAN KILIÇ  

10 Eylül 2013 Salı

TIKANDIKÇA...




Dün hastane sırasında beklerken güzel bir öykü okudum. Sevinç Çokum’un  Al çiçeğin Moru adlı son öykü kitabından Buluşma isimli bir öyküydü. Aynı cami avlusundan aynı anda kaldırılan ve birbirini tanımayan biri kadın biri erkek mevtaların geçtikleri yeni alemde tanışıp konuşmaları, cenazeye katılanlar üzerinden hayatlarının muhasebelerini yapmaları ve pişmanlık paydasında buluşmalarını anlatan öykü oldukça etkileyiciydi. Hikaye dilinin zenginliği, yazarın Türkçe’sinin güzelliğini bir kez daha  ortaya koyuyor, bir ustanın kelimeleri arasında dolaştığınızı hatırlatıp keyifli bir okuma süreci sunuyordu.  
  "Hiç yanlış yapmadığını sanarak geride bırakılan doğrular kümbeti bir yaşanmışlık çıkını. Deşse neler çıkacaktı içinden, tıkanmış bir boru gibi... Çünkü doğruları öğretmişlerdi ve o, onların dediklerini tek tek kabullenmişti"-Buluşma aldı öyküden alıntıladığım bu cümledeki tespitler çok sarstı önce kalbimi sonra zihnimi.

“Tıkanmış boru gibi…” Neler biriktiriyoruz içimizde öyle değil mi? Sonra dilimizden dökülen, içim çok sıkılıyor oluyor. Söylediklerimizden, söylemediklerimizden, söyleyemediklerimizden… Ve bir noktaya geliyor ki insan artık hissizleşiyor. İyi şeyleri de fark edemiyor. Tıkanıklık açılmadan da bir rahatlık olmuyor.
Aslında kimse kimseyi anlamıyor, bunun için çaba göstermiyor, gösterse karşısındaki bunu fark etmiyor. Kimse kimseyi dinlemiyor, dinlese de hissedemiyor. Kimse kimseye yardım etmiyor, etse mutlaka karşılık bekliyor.
Herkes kendi yörüngesinde ilerleyen bir gezegen gibi, yalnız, başkaca bir dünyaya ait.
Seviyor, sevdiği kadar sevilmediğini görüyor. Bir başka kişi onun sevgisi ile inlerken o yanlış kapının önünde bekliyor. Kapı açılmıyor, açılmayacak biliyor, bu daha da çok yaralıyor.
Seveni, onun kendisini sevdiği gibi sevemiyor, bu seveni yıkıyor.
Herkes koca koca enkazlar olarak dolaşıyor. Ve bu enkazlardan bir şehir çıkmıyor. Yıkıntılarda yaşayanlar, gönlü mamur edememiş kişiyi daha da yaralıyor. Üzerindeki molozlardan silkinip yeniden inşa edemiyor kendini ve öylece yaşayıp gidiyor. Sonra bir gün dönülmez akşamın ufkuna geldiğinde onca pişmanlık kamburu sırtında bu dünyadan göçüyor.
Bir yanımız hep eksik kalıyor, tamamlanmamışlık hissi sarmalıyor. Tıkanan boru, artıkları tuttukça içinde hayat suyu akmıyor.  
 Giderek daha fazla canımız acıyor, kimsesizlikten.
En çok da kendimizden uzağa düştüğümüzden.
Aslında kimse kalbi alakaya değmiyor, batıp gidenleri, bir görüp bir kaybolanları hiçbir gönül sevmiyor.
Kimse kimseyi önemsemiyor, istisnaen önemseyen de aynı oranda önemsenmediğini gördükçe içine kapanıyor, bir tıkaç daha birikiyor boruda.   
“Kimsece önemsenmeyişimi sana şikayet ediyorum !” diyor sonra içine düştüğü hali anladıkça. Yakarış… Var mı başka çıkar yol tıkanıklıkları açmaya, içindekileri aşmaya…

HANDAN KILIÇ  

2 Eylül 2013 Pazartesi

EYLÜL KURTULUŞUMDUR BENİM :)



"Kader; yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir. Güzergah bellidir. Ama... tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. Öyleyse, ne hayatın hakimisin, ne de hayat karşısında çaresiz..." (Şems-i Tebrizi)

Eylül geldi, hayat yine hızlandı. Tatiller bitti, herkes işine, okuluna başladı. 

Kim bilir bu yıl bizi neler bekliyor?  Umarım güzelliklerle gelir bu yıl. Eylüle hüzün ayıdır derler. Mevsimin rengi döner. Yeşil yapraklar yavaş yavaş rengini değiştirir, mevsimin sonunda da dallarını terkeder. Ankara'nın en güzel zamanıdır sonbahar, misal ben AOÇ'nin çevresinden geçmek, o muhteşem, sarı, kırmızı yaprak şölenini görmek için bahaneler üretirim kendime. 

Hayata nasıl bakarsanız o da size öyle bakar derler. Eylüle hüzün değil kurtuluş mevsimi olarak bakarım ben. Çünkü İzmir'liyim. İzmir'in kurtuluşu 9 Eylüldür ve ben bu kurtuluş kelimesine bilinçaltımın verdiği değer nedeni ile her 9 eylül'ü hayırlı bir kurtuluşa vesile şeklinde yorumlarım. Fakültede genelde bütünlemelerden kurtulduğum vakit olurdu eylül ve genelde güzel başlangıçlar eylülde olurdu hayatımda.

Bu Eylül itibariyle mesleğimin farklı bir kulvarına geçtim ve yine güzel bir başlangıcın eşiğinde olduğum hissini taşıyorum. Kaderin getirdiği bu yerde yeni ve güzel kapıların açılarak her zorluğun içindeki kolaylığın beni bulmasını diliyorum. 9 Eylülde başlayacak maraton koşusunda istikrar ve umudun yanımda olmasını temenni ediyorum. Başkaca beklediğim güzel haberlerin de gelmesini hayırlısıyla bu eylülde diliyorum.

Hoşgeldin Eylül, gönlüme, şehrime, içime...Kurtuluşuma vesile olmana ihtiyacım var, bana umudu, renkleri müjdele...   


HANDAN KILIÇ