27 Ekim 2013 Pazar

“Aşk en güzel bahanesidir şiirin” Kelebeğin Rüyası



Bugün bir çılgınlık yaptım ve çalışmadım. (Ne kadar çılgınım değil mi:)) Geçen haftalarda işin yükü yetmezken bir de çocuğu kurslarına götürme getirme işi de bana kalınca epey bunalmış, şimdi değil, biraz sen idare et diye telefonda eşimle konuşurken, odasında oturduğum ve on yıldır benim yeni başladığım işi yapan tecrübeli meslektaşım ben telefonu kapayınca bana baktı ve "Bu işin yoğunluğunun geçeceğini sanıp hayatınızı ertelemeyin, bu işle beraber hayatınızı da idame ettireceğiniz bir düzen kurun kendinize."dedi. Sonra yıllar geçer, çocuklar büyür, eşler birbirinden uzaklaşır ama işler bitmez, siz yapabildiğiniz kadarını yapın ve hayatınızda yapmak istediklerinizi de günlük plana dahil edin ve hepsi için kendinizi parçalamak yerine olduğu kadarını kabul edin. Yoksa herşey için çok geç olabilir manasına gelen sözlerle devam etti konuşmasına. Ben de o günden beri küçük pencereler açıyorum yaşadığım güne, selam veriyorum kendime. 

Bu hayatta insanın bedenini olduğu kadar hatta belki de daha fazla ruhunu beslemesi gerekiyor. İşte ruhu da besleyen, büyüten en önemli gıdalar; kitaplar, filmler, bilge ve içten dostlarla çıkarsız muhabbetler... Şu tempolu işte uzun uzun kitaplara gömülemediğimden olsa gerek film seyrederek doyurmaya çalışıyorum ruhumu. Hani bazı çocuklar yemek yememek için direnir de siz arkanızı dönünce saksılardan aldığı toprağı yer, siz de doktora götürdüğünüzde bazı mineralleri eksik çıkar ya, ben de ruhumdaki öykü eksikliğini filmlerle tamamlıyor olabilirim. Canım sadece film seyretmek istiyor ki, psikoljik olmadan çok sarmadan film seyreden, vizyon filmler peşinde her hafta sinemalara giden biri değilimdir. Ama bazen işte ihtiyaç hasıl olunca böylesi bir açlıkla uyku yerine film alıyorum bu ara damardan:)

İşte bu bağlamda bugun geçen yıl vizyona giren ama yalnızım diyerek gitmediğim bu yıl da çocuklayım diyerek ertelediğim bir filme KELEBEĞİN RÜYASI'na çocuğu kursa bırakıp pasivize ettikten sonra gittim. Yılmaz Erdoğan'ın filmlerini çok muhteşem bulmasam da iki şairin gerçek yaşam öyküsünden uyarladığı film bence çok güzel olmuş, hatta en başarılı yapıtı diyebiliriz. Edebi ve kültürel birikimine güvendiğim bir iş arkadaşım geçen hafta bu filmi üç kez seyrettiğini ve çok beğendiğini söylemişti ki haklıymış, bir kez daha izlemek isterim. Çünkü yüreğime değen çok güzel mısralar uçuştu film boyu gönlümün göğünde. Ve çıkışta filmin kritiğini yaptığımızda aslında her filmi, insanın kendi bakışı üzerinden değerlendirdiğini, her sahnenin her insanda başka bir etki yaptığını farkettim. Bu nedenle şuanda vizyonda olan filme dair çok da fazla bir şey yazmak, his dünyanızı kısıtlamak istemiyorum. Film çıkışı bir kaç eleştiri yazısı da okudum ancak bunların takılamayacak kadar basit şeyler olduğunu gördüm. Unutuluşun soğuk duvarları arasında kalmış nice şair, yazar ve fikir adamı için keşke böylesi yapıtlar çoğalsa da bizler de bu hız çağında okuyamadığımız onca insanın hikayelerine şahit olsak. 

Kelimelerin büyüsüne inanan biriyim. Ancak iyi kelimelere sahip olmak da, bunu iyi biçimde yazıya aktarmak da, yayınlanmasını bekleyip gönüllere ulaşmasını arzulamak da oldukça çileli bir süreç. Ama işte kendisi de şair olan, filmde Behçet Necatigil'i canlandıran Yılmaz Erdoğan'ın filmin bir repliğinde söylediği gibi "Bizim işimiz tutanak tutmak, gerisi hükm-ü mutlak". Yaprakların bile kaderle düştüğü bu dünyada filmde yeralan şairlerin şiir kitapları yeniden basılmış filmin ardından. Onların parlaması için ölmeleri ve üzerinden neredeyse yetmiş yıl geçmesi gerekiyormuş, kaderleri böyle çizilmiş ve şiirleri bugün sahiplerine ulaşmış. 

Yazan insanlar da biraz bu motivasyonla yazarlar, hani filmlerde kullanılan klişe bir sahne vardır; okyanusa bırakılan bir şişe içine yazılan sahipsiz mektuplar nasıl bir gün sahibini buluyorsa her yazılan mutlaka bir gün bir kalbe değer. Bunu gören şair- yazar azdır, genelde yokluklarla mücadele içinde yazarlar, çile çekerler lakin çile olmadan acılardan geçmeden bulunmaz ki yüreğe değecek kelimeler... 

Çok geniş yer tutacağı için filmin teknik detaylarına girmiyorum. Dönem filmi olduğundan, 1940 lı yılları yansıtması, çıkarılan kanunlarla halka yapılan eziyet, toplumun genelinin yokluğa ve dolayısıyla vereme maruz kalması ve ölmesine rağmen devrin nasıl zengin olduğu bilinmeyen önde gelenlerinin yaşamı, yani toplumsal kesimler arasındaki farkı göstermesi ve bunu yazan yönetenin de aynı sosyal sınıf içinden gelmesine rağmen perdeye yansıtma başarısı da takdire şayan. Ben filmin şairlerinden, şiirlerinden, dramatik örgüsünden etkilensem de sosyolojik açıdan seyreden gözlerin tahlilleri de önemli yer tutabilir ve bunun üzerine sayfalarca yazılabilir.

Sırf ülkenin ne günlerden geçtiğini ve nerelere geldiğini görmek için bile seyredilebilecek bu filmi herkese tavsiye ediyorum. 

FİLMDEN  GÜZEL SÖZLER
  • Unutmak en iyisi. Ama unutmak zor gelir insana. Hatırlamamak daha iyi. Unutmakla hatirlamamak ayni sey degil nasil olsa! 

  • ‘Belki bir kelebek o kadar memnun ki rüyasından, uyanmak istemiyor uykusundan’ 
  •  
  • Yolcu vazgeçmeyi bilecek.. Yoksa gölgesi boyunu aşar.. 

  • “Aşk en güzel bahanesidir şiirin” 

  • Kız şiirden anlıyorsa beni seçer. Anlamıyorsa zaten senin olsun.”

  • “Sevgili şair, belki de sen haklısın. susmak en iyisi.unutmak değil de belki hatırlamamak mümkündür…”

  • “Bir güzele güzelliğini hatırlatmak isterdim.Aynalardan evvel.”

  • “Ne kucak açar hatıralar, ne de dönerler gemiler bir daha.”
  • “Bin bir zahmetle ciğerlerinizi iyileştirmeye çalışıyoruz. Bir de başımıza kalp işi çıkarmayın ” 

  • “Sen çok güzelsin, sebepsiz de gülebilirsin…”
Ve filmin şairlerinden tadımlık şiirler...


ÖLDÜKTEN SONRA


Diyecekler ki arkamdan
Ben öldükten sonra
O, yalnız şiir yazardı
Ve yağmurlu gecelerde
Elleri cebinde gezerdi
Yazık diyecek
Hatıra defterimi okuyan
Ne talihsiz adammış
İmanı gevremiş parasızlıktan  (Muzaffer Tayyip Uslu)



MEMNUNİYET

Benden zarar gelmez
Kovanındaki arıya
Yuvasındaki kuşa;
Ben kendi halimde yaşarım
Şapkamın altında.
Sebepsiz gülüşüm caddelerde
Memnuniyetimden;
Ve bu çılgınlık delicesine
İçimden geliyor.
Dilsiz değilim susamam
Öyle ölüler gibi
Bu güzel dünyanın ortasında  (Rüştü Onur)


 HANDAN KILIÇ    

24 Ekim 2013 Perşembe

SORULARA TALİP OLMAKLA BAŞLAR DEĞİŞİM...



Geçenlerde zaping yaparken bir programda rastladığım Tarık Tufan şöyle diyordu: "Soru sormak alacağınız cevaba göre sizi dönüştürür; cevaba göre arif, alim, şair, meczup olunabilir. Ancak soru sormak talip olmaktır" 

Güzel düşünceler... Soru sormadan yaşayan var mıdır diye düşündüm bir an. Sorulacak sorulara talip olmayanlar vardır belki de. Soruları unutmak için kendini uyuşturanlar kadar sorulara yani çileye talip olmadan gününü gün edenler de vardır ve günümüzde böylesi vur patlasın çal oynasın düşüncesindeki insanlar çoğunluktadır. 

Geçen bir filmde katile nasıl uyuyorsun geceleri sen diye soruyordu onun birini su içme rahatlığında öldürdüğünü gören bir kadın ve adamın cevabı tüyler ürperticiydi; "akşam yediden sonra kahve içmiyorum" İnsanı böyle bir hale getiriyor sanırım soru sormamak, cevap aramamak. Bu hal de dönüştürüyor olmalı hem de geri dönüşü olmayacak kadar gaddar bir hale sokuyor. 

Gerçek hayatta hiç bir katille karşılaştınız mı bilmem, ben mahkeme ifadesinde bulundum. İlk cinayetiydi, çok donuk bir insandı hayatımda onun kadar boş bakan bir çift siyah göz görmedim, taş gibi duruyordu, sanki insan değildi, sanırım bu ruhsuz ifade trafikte önüne atladığı arabadan inen 17 yaşındaki gence 7 bıçak saplarken yüzüne gelmiş oturmuştu. Kendisi de 17 yaşındaydı, mahkeme zaptına suça sürüklenen çocuk diye geçiyor, devlet avukatını veriyor, mevzuat gereği hakim şüpheden yararlandırmak zorunda kalıyordu, aşırı derecede alkollüydü, ölen çocuğun ailesi perişandı, oğlunun katiline bakamıyordu annesi, yüzüne hiç geçmeyecek bir keder oturmuştu, o ise çok soğukkanlıydı, anası-babası yok muydu diye düşündüm, babası ve amcası da cinayetten içerde dediler, aile işi gibi babadan oğula geçiyor demek ki ruh inceliği gibi talan edilmiş ruh hali dedim kendi kendime. Allah hiçbirimizi böyle insanlıktan çıkmış, sorularını kaybetmiş insanlarla karşılaştırmasın. Ama işte bu sorusuz insanlar aramızda yaşıyor ve sorunsuz da değiller. Bu nedenle önce kendi çocuklarımızdan başlayarak ve sonra da ulaşabildiğimiz tüm insanları içine alacak şekilde çerçevemizi geniş tutarak çevremizin soruları olan, cevaplarını arayan insanlar haline gelmelerini sağlamalıyız yeniden. Belki de en önce kendimizden başlamalıyız, neden geldik yeryüzüne, akan zamana dur diyemezken aptal saptal televizyon programları ve yarışmalarla neden kaybediyoruz vaktimizi... Her gün yeni bir sendroma girmeden hayatın akışı üzerine düşünelim beş dakika... Belki bir soru buluruz bizi kurtaracak... Kim bilir talip olunca soruyu sorduran cevabı da içinde gönderebilir, soru sormanın zor olduğu çağımızda soruyu alana cevap bedava olabilir, sen yeter ki iste, sen buna değersin...  

HANDAN KILIÇ  

20 Ekim 2013 Pazar

ZEBERCET...




Epeydir film izlemeye fırsat bulamıyordum.Bu gece de uykumdan çalayım ve bir şeyler izleyeyim dedim, kafa izni yaptım anlayacağınız. 

Bir terabayt film yüklenmiş harddiskten bula bula ANAYURT OTELİ'ni buldum:) Gece gece seyredilecek film olmasa da kısa olması nedeniyle tercih ettim.

Daha bu yaz kitabını tekrardan okumuş olduğum ancak filmini hatırlamadığım bu psikolojik eser yalnızlığın yıpratıcılığını anlatıyordu.1980 darbesinden sonra çekilen filmde siyasi temalardan uzaklaşan Türk sineması    insanın iç alemine yönelmişti. 

Dışarıdan bakıldığında oldukça sakin, sabırlı güvenilir bir beyefendi imajı çizen eser kahramanı ZEBERCET'in aslında içinde fırtınalar kopan bir insan olduğunu anlatıyor film. Önce annesini, sonra da babasını kaybeden hayatta kimsesi olmayan bu insanın rutine sıkışıp kaldığı hayatında geldiği nokta ise hiç de iç açıcı değil.                                          
                               

Geçen yaz Hacırahmanlı kasabasına yolum düştüğünde Yusuf Atılgan'ın yaşadığı bu kasabayı çok sevmiştim. Sıcak, insanı içine çeken bir düzeni vardı, girişinde yer alan çam ağaçları belki de bana çocukluğumu hatırlattığı için sevmişimdir, bilemiyorum. Ama uzun süre yaşaması oldukça sıkıcı olurdu sanırım, hem de bundan 30-40 sene önce, çiftçilik yaparak tam otuz yıl memleketi olan bu kasabada yaşayan yazarın hayat hikayesinde de yalnızlık epey yer tutmuş olmalı.

Bu arada böyle serbest çağrışımlı yazılarda içimden geldiği gibi yazarken zihnimdeki denetçi ösym sorularında vardır ya hani, hangi cümle paragraftaki fikir akışını bozmaktadır kalıbı işte aynı oradaki gibi yazı akışını bozan paragrafı çıkarmamı söylüyor lakin kulağımı tıkıyorum o sese ve akışa bırakıyorum kendimi :)) 

Tekrar filme dönecek olursak eserin sonunda da hayatına kendi elleri ile son veren kahramana film boyunca hem acıyor hem kızıyorsunuz. Bu yazarının bir başarısı olmalı, kahramanı hem mazlum hem zalim, hem suçlu hem masum, hem fail hem de kader kurbanı gösterebilmiş.Hayatta böyle değil midir zaten, "Masum değiliz hiçbirimiz" dediği gibi şarkının, herkesin iyi ve kötü yanları vardır. 

Hayatta önümüze çıkan olaylara verdiğimiz tepkiler sonucunda iyi ve kötü hanelerine yeni çentikler atılır ve hangisi fazlaysa insan oradaki etiketle anılır; iyi insan, zarif insan, kötü kalpli, kıskanç, hırslı gibi. İnsanda her duygu mevcut, beslediğiniz taraf gelişirken diğer yanlar kadük kalabiliyor.Öyleyse insan yalnızlığını da, kalabalıklarda kendinden uzağa düşüp yaşadığı kimsesizliğinde de dikkatli olmalı ve iyi yanlarını besleyerek ruhuna iyi bakmalı ki, Zebercet'in yaşadığı sona yaklaşmasın.

Yalnızlıklarınız, kötü beraberliklere tercih edilecek zamanlarda ve ruhunuzu besleyecek şekilde sizinle olsun. 

HANDAN KILIÇ  

13 Ekim 2013 Pazar

BULDUM...BULDUMMMM



"Fırın küreği düzeldiğinde ekmek yapacak hamur bitermiş, insanın işi tam düzeldiğinde ömür bitermiş"

Bu söz kimindir bilmiyorum, Facebookun faydaları işte, orada rastladım ve belli ki kaybolan yılların ardından bilgeleşmiş kişilerce söylenmiş anonim bir söz olarak faceten face'e destan gibi yayılmış, duymamız lazımmış ki, bize de ulaşmış .

Her gün ayrı dertle boğuşup İstanbul'daki köprü trafiğini anımsatan iş yükümüz karşısında "n'apacaz biz" bunalımını yaşarken odadaki arkadaşlardan biri Arşimetvari bir çıkışla buldum ben çözümü; bu dosyalardan zevk alacağız dedi. Önce hepimiz güldük bu fikre ancak biraz düşününce iyi çözümlerin hep kolay yollardan olduğunu farkedip ona hak verdik.Geriye nasıl zevke dönüşecek sorusunu yanıtlamak kaldı:) Anlayacağınız sorun bayağı bir çözülmüş durumda:)

Yıllar önce birlikte çalıştığımız bir arkadaşım vardı. O zamanlar da ayrı bir iş yükü altında eziliyorduk, (neymiş demek ki rahmetli anneannem haklıymış, iş dediğin mezarda biter, orada dinleniriz artık derdi, işiniz, derdiniz yoksa ölmüş olabilirsiniz.)  İşte bu arkadaşım hayat üstüne üstüne geldikçe işi mizaha vurmayı becererek nefes alan güçlü bir yapıya sahipti. Dışarısı soğuksa içeride olmanın şansının farkında, her haline şükrederdi. Hayattan küçük zevkler almasını bilir, belirli aralıklarla işe ara verir, sonra daha konsantre biçimde dönerdi işinin başına. Misal dışarıda bardaktan boşanırcasına yağmur yağarken hemen pencere kenarına koşar, eline de mis kokan bir kahve fincan alır, bu harikulade tabiat olayını bir keyfe dönüştürmeyi becerirdi. Galiba zor bir hayattan gelen insanlar bunu başarıyor. Küçük şeylere üzülmüyor, çünkü çok daha büyük imtihanlardan geçerek bir üst basamağa geçmişler. Ama küçük şeylerden zevk almayı da biliyorlar ki bu durum onları ayakta tutuyor, enerji veriyor, çevrelerine de pırıl pırıl bir ışık saçmalarına sebep oluyor.

Güçlü insanlarla birlikte olmak da insana motivasyon sağlıyor. Sürekli işinden, evinden şikayet eden insanlar, Vasfiye Teyze misali enerji vampirleri yani, hayatımızı ele geçirdiğinde ne çektin be sen diyerek insanı ümidin bahar soluğundan yeisin karanlık kışına atıveriyor.

Çevrenizde size enerji veren, bahar denince sonbaharı değil de ilkbaharı hatırlayan, hatırlatan insanlarınız bol olsun ki, her sabah güneşin yeniden doğuşundaki umut, uyku ile tam şarj olarak başladığınız gün içinde hiç eksilmesin.  

En iyisi biz işimizi sevelim, kim bilir belki bir gün o da bizi sever:)) Hatta bir bakarsınız günün birinde Evreka, Evraka diyen bir madalya gelip sizin boynunuza sarılmış, bir ömür seni aradım sonunda buldum diyerek coşkusunu sunmuş olur.Geride hoş bir seda bırakarak yaşayacağımız güzel günler hepimizin olsun.

HANDAN KILIÇ  

9 Ekim 2013 Çarşamba

DÜNYA DÖNÜYOR SEN NE DERSEN DE...

Dünyanın en değişmez kanunu dönmek üzerine kurulu. Her şey kendi içinde dönüyor. Gece yerini gündüze, karanlık aydınlığa bırakıyor. Mevsimler bir sıcak bir soğuk bizi yoklarken dönüş sırasını bozmuyor. Hatta milletlerin de kaderleri, döngüleri var, bazen inişe geçiyor bazen tırmanışta oluyor.  İnsanların kaderleri de böyle neşe ile keder belli aralıklarla yer değiştiriyor. İnsana da bu tabiat kanunu bilip mevsimine göre giyinmek kalıyor. Gelen sele dur denemediği gibi, güzel güneşli bir güne de kimse hayır diyemiyor, hatta özlemle o günler bekleniyor. İşte bu döngüsel yazgıyı farkedip  duygu ve düşünce bazında içselleştirenler ayakta kalmayı başarıyor. Aksi halde insan hep mutsuz oluyor, bir sıcaktan bir soğuktan şikayet ediyor ve günün güzelliklerini yaşayamıyor.

Buraya  kadar yazdıklarım hepimizin bildiği ancak “şimdi bize kaybolan yıllarımızı verseler” cümlesindeki kaybolan yılların bedeli olarak ancak idrak edebildiği gerçekler. Lakin kaybetmek ve kazanmak kavramı da göreceli ve kaderin döngüsünde o da bu değişmez kurala tabi. Çünkü günler de insanlar arasında döndürülen nimetlerden.Hani bir süre her şey yolunda gider, hani siz yürüyorsunuzdur ve önünüze çıkan kapılar AVM’lerdeki elektronik kapılar gibidir ve daha siz gelmeden açılır, güzel ve akıcı günler yaşanır. Siz böylesi huzurlu  ve mutluyken bir yakınınız, arkadaşınız zor günler yaşıyor olabilir. Sonra gün olur devran döner ve bu sıkıntı devresi size geçer, kapıların önünde beklersiniz açılmaz hatta önünde kazılmış hendekler vardır, göremediğiniz, içine düşersiniz, kimse sesinizi duymaz, çırpınırsınız kendinizce ama nafile. Gün yeniden dönene kadar beklemeniz ve beklerken de bağırıp çağırarak enerjinizi tüketmemeniz gerekir.



Günler insanlar arasında döndürülür lakin döngünün süresi her seferinde değişir, kıtlık ve bolluk süreleri bazen yedi yıldır, bazen yedi ay, bazen de yedi gün. Ama tek gerçek günün döneceğidir, sizin gününüz bitebilir, ama günlerin insanlar arasındaki döngüsü bitmez. Ve sanırım önemli olan doğru zamanda doğru bekleyişi sürdürmek… Hayatın döngüsüne karışabilmek, akışa kendini bırakmak… Tıkanan noktalarda da akıntıya karşı kürek çekmek yerine günün döneceği vakti beklemek… 
    
Ünlü yönetmen Tarkovski,  “Kurban” adlı filminde bir karaktere şunları söyletirken ne de haklı:
 “Neden her şeyin tam tersini yapıyoruz? Her zaman! Bir erkeği sevmiştim, başkasıyla evlendim. Neden? Sanırım, şimdi anlıyorum. Hiç kimseye bağımlı olmak istemiyoruz. İki insan birbirini sevince eşit sevmiyorlar. Biri daha güçlü diğeri zayıf oluyor. Ve zayıf olanı düşünmeden seviyor. Hesapsızca. Bir rüyadan uyanmış gibiyim. Sanki başka bir hayatı artık geride bıraktım. Nedendir bilmem, her zaman direndim. Bir şeylerle savaştım. Kendimi savundum. Sanki içimde başka bir ben vardı. Bana, “Kendini bırakma.” diyordu. Kendini hiçbir şeye teslim etme. Yoksa ölürsün. Yüce Allah’ım, ne kadar da aptalız!”

HANDAN KILIÇ  





5 Ekim 2013 Cumartesi

SEVGİ HER DERDE ÇARE, GRİBE BİLE:))


         Özlem duyduğumuz insanları görmenin güzelliği kelimelere sığmaz. Sanırım uzun zamandır  görmediğimiz sevdiklerimizle buluşabilecek olmanın heyecanını yaşamak  bile insana iyi geliyor, hatta hastalıktan kaldırıyor. Hayatın bizi rutine sıkıştırıp nefes alamaz hale getirdiği zamanlarda dostlarımızın sıcak bir gülümsemesi bile bize gökyüzünü görecek bir pencere açarken sohbetiyle nefeslenmek adeta insanı yeniliyor. Sevgi insanın üzerindeki pası, kiri gideren, onu tekrar ışıldar hale getiren güçlü bir duygu. Dertlerle okside olup rengi değişen ruhumuzu arada parlatmak gerekiyor. Bunun yolu da sevdiklerimizle beraber olmaktan, bize ayna olabilecek dostlar bulmaktan geçiyor, sırtını dönebileceğin dostlar ki, malum böyleleri ile günümüzde pek karşılaşılmıyor.

Bu hafta iş yoğunluğunun artmasına mevsim değişiminin hediyesi gribal enfeksiyon da eklenince  çok kötü bir haleti ruhiye içine girmişken ama dinlenmeye de fırsatım yokken epey zamandır göremediğim dostlarımın geleceği aklıma ve dahi kalbime düşünce ayağa fırlamış, bir enerji patlaması ile hayata tutunmuştum. Önce dün öğlen akademiden dostlarımızla buluşmuş, dertlerimizi paylaşıp manen azaltmıştık. Sonrasında koşa koşa eve gelmiş, akşam gelecek dostlarımı görmenin heyecanına kapılmıştım. Rüzgar gibi geçse de dostlarla hemhal olmak ilaç gibi gelmiş, gribimden bile eser kalmamıştı. Bugün de onlarla geçen vakitlerimde gayet neşeli ve huzurlu iken onları uğurlayıp arkalarından el sallayınca içine düştüğüm hüzün kuyusunda karşıma yine gribim çıkıverdi, hapşırmalar, burun akıntıları geri geldi. Oysa iki gündür ne hastalıktan ne de yorgunluktan eser vardı. Galiba bütün hastalıkların ilacı moral ve sevgiymiş, gribin bile.

Ancak işte her güzel şeyin çabuk bitmesi gerçeği üzerime devrildi, hayat beni tekrar rutin yoğunluk dişlileri arasına aldı. Enerjim el salladığım yerde kaldı ve ben üşüme, titreme, hüzün hallerine geri döndüm. Kısa da olsa bana iyilik yaşatan dostlarıma teşekkür ediyor, ara ara bu ziyaretleri tekrarlamalarını diliyorum.

Araya zaman, mekan, insanlar, dertler, tasalar girse de insanın dostunu bıraktığı yerden bulması, kalbin kalbi yakalaması ise dostluğun en güzel yanı olmalı. Siz siz olun böylesi dostlarınızı bırakmayın. 

Lafı Cem Mumcu'nun bugünün twiti diyebileceğim bir sözü ile bağlayalım; "Ne nedenle ve ne bağlamda olursa olsun sizin için ağlama  eğilimi olmayan kimseye bırakmayın kendinizi" Daima sizin için ağlayabilecek lakin sizi güldürmeyi de beceren dostlarınız olsun hayatınızda.

Ve unutmayın, bir şehirden geriye kalan bir kaç dosttur çoğu zaman. Şehrinize ve kendinize hele de dostlarınıza iyi bakın:) 

HANDAN KILIÇ  

3 Ekim 2013 Perşembe

TOMBUL YÜREK



Hayatın temeli sevgidir. Herkes yüreğine eş bir yürek arar bu dünyada. Çünkü mayasında vardır sevmek, sevilmek duygusu. Ve “insan çocukluğudur” der bilgeler. En çok şefkate ve sevgiye ihtiyaç duyulan zaman belki de çocukluktur. Allah o nedenle şefkat dolu kalpleriyle evlatlarına kendilerini adayan kadınları yani anneleri yavruların maddi manevi doyurulmasında görevlendirmiş, kalplerine kendi şefkatinden esintiler sunmuştur.

Bu nokta gözden kaçırılırsa toplumda çözülmeler ve mutsuzluklar başlar. Ailelerinden yeterli sevgi ve ilgiyi göremeyen çocuklar yanlış mecralara daha kolay sürüklenebilir. Bu nedenle aile bağlarını güçlendirmek, sevgiyi artırmak için bu olguları çeşitli ritüellerle göstermek anne babaların birinci görevi olmalıdır.

Ancak günümüz dünyasında maalesef ki aileler, çalışma hayatının yoğunluğu sebebiyle ne kendileri ne birbirleri ne de çocukları ile yeterli derecede ilgilenebilmektedir. Dolayısıyla yalnız bireyler kadar  “yalnız çocuk”lar da çoğalmakta ve bu durum bir sürü  problemi beraberinde getirmektedir. Vaktinde verilemeyen zaman ve sevgi daha sonra binbir zahmet ve maddi-manevi yıpranmalar arasında  verilmeye çalışılmakta, sorunlar katmerleştikçe psikologların, diyetisyenlerin kapıları aşındırılmaktadır.

Bu nedenlerle bu gün size tanıtacağım eseri çocuk kitapları arasından seçtim. Adı: TOMBUL YÜREK
Yazarı da “Yüreğinin Götürdüğü Yere Git” kitabını da kaleme alan, Susanna Tamaro. 

Kitabın arka kapak yazısı şöyle:
“Michele şişman bir çocuktur, ya da en azından onu ne olursa olsun zayıflatmaya karar vermiş olan annesi böyle düşünmektedir. Zavallı Michele'nin yaşamı bitip tükenmek bilmeyen cezalar ve diyetlerle geçmektedir. Onun en yakın arkadaşı olan evin buzdolabı Buzz, Michele'ye şövalyelik ünvanı verir ve onu Şövalye Tombul Yürek, Muhallebi ve Simit Markisi olarak adlandırır. Annesinin zoruyla Sıska Hamsiler Kliniği'nde kalmak zorunda olan ve buranın şişman çocuklar için bir hapishane olduğunu anlayan Michele, bu şövalyelik ünvanını kullanarak klinikten kaçar. Anneannesinin evine giden yolu ararken ormanda yolunu yitiren tombul çocuk, konuşan bir Sansarcık ve sahibi Bay Kakkolen ile karşılaşır. Başarısız bir mucit olan Bay Kakkolen Michele'nin bir kahraman olmasını ve şövalyelik ünvanını gerçekten hak etmesini sağlar.” 
İşte konusu kısaca özetlenen bu kitapta önemli sorunlara parmak basılmakta, olaylara sekiz yaşındaki yalnız bir çocuğun gözünden bakılmaktadır.
Mesela kitabın bir yerinde şu ifadeler geçmektedir: “Şu dünyada esrarlı mı esrarlı bir durum vardır da en önemlisi şudur: Çocuklar, büyüklerin ne istediklerini her zaman anlarlar; ama büyükler, çocukların ne istediklerini hemen hemen hiçbir zaman anlayamazlar. Daima çocukların şunu ya da bunu istediklerini düşünürler, oysa bu doğru değildir. Çocuklar sadece nazik davranmak için onlara boyun eğerler, ya da boyun eğmiş gibi yaparlar.”

Kitabın üzerindeki 7+(kız-erkek) uyarısına aldanıp bu kitabın sadece çocuklara yazıldığını zannetmeyin. 

Hayallerini ve rüyalarını kaybeden insanların, yetiştirdikleri çocuklardaki problemlerin çözümü için adres olarak anne-babaların normalleşmesini gösteren kitabı mutlaka her anne baba okumalı, hatta içindeki çocuğa sarılmak, insanı anlamak isteyen herkes talibi olmalı diye düşünüyorum.

Çünkü kitaptaki şu tespit çok yerinde: “Hiçbir ana baba çocuğundan hoşnut değil. Kimi çok yiyor, kimi çok aç, kimi çok konuşuyor, kimi suskun, kimi bulutları seyretmekten hoşlanıyor, kimi gözlerini bir kez bile yukarı çevirmiyor. Anlayacağın bugünün dünyasında yolunda giden hiçbir çocuk yok.”

Bu kitabı okuyup bitirdiğim gün üzerine de BAŞLANGIÇ adlı sinema filmini izlemiştim. Kitap ve film öyle güzel zihin yap-boz'umda yerini buldu ki, dünyada tesadüf diye bir şeye rastlanmayacağını, yaşadığımız her hadisenin, içine sürüklendiğimiz her olayın bir öncekinin sonucu, bir sonrakinin başlangıcı olduğunu anladım.

Sevgi, emek ister ya, kalbi dolduracak gerçek sevgiye giden yolda kendi sevgi depolarımızı dolu tutalım, hayallerimizin peşinden koşmayı ihmal etmeden, güzel rüyalardan güzel sabahlara uyanalım ki, sevgi dolu nesiller yetiştirebilelim.

Sevgi duygusunu yaşayan bir toplum için tek yol, başta kendimizi, içimizdeki çocuğu sevmek, sonra da kendi çocuklarımızdan başlayarak tüm çocukları bağrımıza basmaktır.


Gönlümüzü gereksiz hırslardan, üzüntülerden arındırıp sevelim, sevilelim…Kimseye kalmıyor dünya bilelim…    

HANDAN KILIÇ