29 Kasım 2013 Cuma

KAVANOZ DİPLİ DÜNYA:)





"Beni bu güzel havalar mahvetti" dediği gibi şairin, beni de bu gri havalar düşürdü bir kuyunun içine. 

Mevsimsel bir geçiş midir yaşadığım yoksa kişisel bir devinim mi yoksa düpedüz depresyon mu bilmiyorum ama halim bir kuyunun içine hapsedilmiş ve çıkmak için hiçbir çaresi olmayan bir canlı kadar acıklı. Sesimi duyan, bir el veren, hadi diyenim yok. İçim çığlık çığlık ama sesim en  yakınlarımın bile duyamayacağı cılızlıkta çıkıyor.

Dün haberlerde su içmek için yaklaştığı kuyuya düşen bir merkebi gösterdiler. Bu mevsimde girilmeyen bir bahçede kim bilir kaç gündür aç susuz bekleyen merkep yaramazlık peşindeki bir grup çocuğun dikkatini celbetmiş de bahçe sahibine gidip söylemişler, onlar da itfaiyeyi çağırıp hayvancağızı tek parça kurtarmışlar. Önüne suyu koymuşlar, zavallım nasıl kana kana içiyordu.

Yumurtaya can veren, bir küçük merkebi kuyulardan çıkarmaya çocukları vesile eden Allah’ım  beni de elbet çıkaracaktır kuyudan diye umut belirdi içimde…  

Ama işte nasıl hızla giden bir uçak öylece duruyor gibi gelir ya içindeki yolcuya biz de beklemek denen esaretin içinde geçiriyoruz ömrümüzü. Bu konuda TATAR ÇÖLÜ diye bir roman okumuştum. Kitabı anlatıp ne sizin okuma heyecanınız ne de yazarın okunma arzusunun önüne geçmek istemiyorum. Ancak kesinlikle herkese tavsiye ederim, bir hayat, bir bekleyiş romanı…    

Laf lafı açıyor dedikleri bu olsa gerek zihnim o kadar dolu ki bir türlü söylemek istediklerime odaklanamıyorum.

Bir arkadaşıma kendimi çok yorgun, umutsuz, çaresiz hissediyorum dedim. Günümüz Türkçe’siyle depresyonun dibi hali.(Nasıl bir dejenerasyonsa bu jenarasyonun dili bana da sirayet etti :)Ne de olsa yapmak zor, yıkmak kolay)  
Can dostum da, her zaman ki rahatlığıyla, akışına bırak dedi:)
Akmıyor ki dedim…
Akar akar dedi ( Billur tuz değil ki hayat akar akar deyince aksın:) - Tamam kötü bir espiri buradan varın düşünün halimi:(-

Bazen kavanozda kıvamı çok koyu bir marmelatı kendiliğinden bir kaba boşaltamazsın ama kavanozu ters çevirip biraz unuttuğunda öyle olmadığını görürsün ya işte öyledir hayat… Bekleme hiçbir şeyi ne gelirse gelecek. Beklentiye girme sen oyuncusun senaryo senin değil, diziden her an kovulabilirsin, dizi bitebilir vesaire, benim gibi bir arkadaşın var hala mutlu değilsin pesssss:) dedi tüm mütevazılığıyla… Bunu söyleyen çok geniş bir insan olsa umursamam, çünkü kumaşımız farklı derim, geniş biri değilim olamam. Ama işte arkadaşım hayatı tesbih yapmış sallıyor moduna gelmiş, benim gittiğim yollardan dönen biri olduğundan umursuyorum her lafını…

Ve bir süre unutmak üzere kavanozu ters çeviriyorum:) 
İzninizle dosyalarıma dönüyorum:)    

 HANDAN KILIÇ  

24 Kasım 2013 Pazar

DOSTUM, SANA…




Dostum,
Sana yazmayalı öyle çok oldu ki…
Boynuna sarılıp yakınlığının mis kokusunu duymalı yıllar var.

Aramızda aşılmaz dağlar...

Uzak ülkelere giderken, gemileri yakanlardan değildin… Ama sonra bir gün martılar kulağıma, bu yalnızlar ülkesine dönmeyeceğini fısıldadılar. Kederlerimi bırakmaya geldiğim kordonda, bir yumru oturdu boğazıma o an, beni nefessiz bırakan.

Ne yöne döneceğimi, nasıl yürüyeceğimi bilemeden durdum bir süre, güneşin pılını pırtısını toplayıp denize gömüldüğü sahilde.

Farklıydı bizim hikayemiz seninle: Kimliğimize iliştirilmiş etiketlerimiz aynı düzlemde buluşmaya engelse de dostluk öyle güçlü bir anafordu ki, çekti bizi içine, bir sonbahar gününde, İzmir’de.

Göz göze geldiğimiz o ilk an yaşamıma bambaşka bir pencerenin açıldığını hissetmiştim.

Gözbebeklerinden gülücükler atmıştın içeri. Havada yakalamıştı yüreğim yüreğini.

Bu içsel güvenle çıktığımız yolculukta, zaman hükmünü kaybetmiş, saatler senelerle yer değiştirmiş, kırk yıllık dost kılmıştı bizi.

Sevinçlerin, koluna taktığı acılarını kucağıma bıraktığında henüz onbeş yaşındaydım.

Yaşanmışlıklarında aysbergleri tanımış, suyun altını görebilmeyi öğrenmiştim.

Kelimelerin hakikati perdelemeye çalıştığı yerde, satır aralarını okumaya başlamış, güçlülerin de acizler kadar şefkate ihtiyaçları olduğunu anlamıştım.

Beraber büyütmüştük içimizin başaklarını, beraber göğüslemiştik kımıl zararlılarının bünyedeki hasarlarını.

Paylaşmıştık yaralarımıza merhem ettiğimiz kitaplarımızı.

Her buluşmamızda muhabbetle doyurmuştuk ruhlarımızı. 

Gözlerim hasret kaldığında gözlerine, girer olmuştum rüyaların imgesel alemine.

Ve ne gördüyse gözlerim gecelerde, karşılığı vardı yüreğinin dalgalı denizinde.

Ne zaman kafam karışık otursam yeşil bahçelerde, kelimeleri boy sırasına sokmak çabasında olsa dilim , hemen uzanırdı elin. Zihnimdeki soru işaretlerini ayıklar, ne bilmek istiyorsam cevaplardı sözlerin.

”Dünyanın en büyük, küçük mucizesi çok gençken iyi bir öğretmene rastlamaktır.”diyordu bir kitapta. İşte ben bu küçük mucizeyle karşılaşan şanslılardan olmayı dilerken, daha da fazlasını bulmuştum, seninle daldığım edebiyatın derin denizlerinde.

Yanında tüm coşkumla, hesapsızca sesli düşünebildiğim, arkamı döndüğümde sırtıma yiyebileceğim hançerin gölgesini hissetmediğim ilk hemcinsimdin sen.

İlk hayat hocam, yokuşta yoldaşım, gözyaşlarımda sırdaşım, sığınılacak vatanımdın.

Canımdın… Bu kelimenin nasıl da değerli olduğunu anlatmıştı bana varlığın.

Ulu orta, adını hatırlamadığı her insana bu sıfatla seslenen insanlar gördüm senden sonra.

Öyle kolay söylüyorlardı ki, şaşırdım buna. Arkama bakmadan uzaklaştım, duramadım orada.

Gönül kapımdan dost vizesini alıp da geçebilen belki de bir avuç insan var bugün belleğimde.

Onların da çoğu ya uzaklarda ya da göze alamadığımız yakınlıklara hapsolmuş oracıkta durmakta. Gönül telefonumsa her daim sevdiklerimden haberler taşıyor, başları sıkıştıkça onları hatırlamamı isteyen dostlarım rüya kapımın önünde sıraya giriyor. Kimi zaman da ben misafir oluyorum onların düşlerine, kalpleri unutmasın dostluğun büyüsünü diye.

Ama yine de, yıllar, yollar, yaralar bindikçe üst üste yüzündeki tebessümü, yüreğindeki daima umut tazeleyen sabah güneşini daha da çok özlüyorum.

Bir sabah uyandığımda yürek dilinde canım diyen sesini duymayı bekliyorum.

Not: Yıllarca önce lisedeki edebiyat öğretmenim için yazmış olduğum bu yazıyı vesile kılarak tüm öğretmenlerin "Öğretmenler Günü" nü kutluyor, öğrencilerinin hafızalarında her dem taze kalacak bir meslek yaşamları olmasını diliyorum... 

HANDAN KILIÇ  

19 Kasım 2013 Salı

DUYULARIN ZİRVESİ "DOKUNMA"K ÜZERİNE






Kitaplar vazgeçilmez yaşam yoldaşlarımızdır. Onlar olmadan bir hayat tasavvur edemiyorum. Benliğimizi inşa sürecinde referans yazarlarımızın sevdiğimiz eserleri yanında genelde ilgilerimiz doğrultusunda destekleyici okumalarımız da vardır.

Bir de benim şahsen karşılaşma kavramına olan inancımdan da kaynaklı olarak bir seçim türüm vardır: Kitabevlerine gittiğimde bir sürü reklam ve medya pohpohlamasından kurtulmama da yarayan bu yöntem sayesinde herkesin en çok okuduğu, en çok satan yalanı ile yanıltıldığı noktada sadece hislerime güvenirim. Aradığım esaslı kitaplar haricinde ihtiyacım olan kitap mutlaka bana rafından göz kırpacaktır, mutlaka çağıracaktır yanına. Ve ben o çağrı ile girdiğim dünyadan başkaca dünyalara açılacak, kim bilir ne zaman, yazarca benim için yazılmış ve bir şişe içinde okyanusa bırakılmış mektubumu alacak, kader yolunda ilerlerken ona tutunacağımdır.

Aslında sadece nesnelerle değil insanlarla da ilişkilerimizin böyle olduğunu düşünürüm. Hiçbir şeyin rastlantı ile açıklanamayacağı bir dünyada yollarımız kesişir sürekli birileriyle.
Hayatlarımıza girenler bazen bizden bir şeyler götürürler giderken, bazen de güneş gibi doğarlar içimize, baharlar sunarlar kimi zaman varlıklarıyla. Sonuç ne olursa olsun yaşanması gerekmektedir ve olanda da olacak olan da da hayır vardır dediği gibi bilgelerin mutlaka bizi zenginleştirir ilişkilerimiz…Kitaplarımız…Filmlerimiz… Sonuca ulaşmak çoğu zaman irademizi aşan bir çok etkene bağlı iken önemli olan yolda olmaksa, bir yolcuysak bu dünyada, önümüze çıkan mektupları okumalıyız her fırsatta.

Ankara’da bir bahar akşamı film festivalinden çıkmış seyrettiğim Nar Ağaçları  isimli enfes Filistin filminden sonra Konur Sokak’ta rastladım bu kitaba. Adı “Dokunma” idi. Filmde, işgalci yönetimin hukuksuz uygulamalarına maruz kalıp düğününden bir kaç gün sonra hapse atılan genç bir adam ve sevdiği kadının hikayeleri anlatılıyordu. “Yokluğunda her şey kokusunu kaybediyor”, dedi kadın, o unutulmaz sahnede ve ben orada o sahnede çakılı kaldım film boyunca. Sinemadan çıktığımda, “Yokluğunda her şey kokusunu kaybediyor”  diye diye yürüyordum ağır ağır. Bir yandan da algılarımızı değiştiren kavramlar üzerine düşünmeye başlamıştım ki, karşıma bu kitap çıktı. Filmde “dokunamamak” imgeyken dokunma duyusu üzerine bir kitapla karşılaşmak biranda çok heyecanlandırmıştı beni.
Dokunma kitabının yanına birkaç psikanaliz-sinema ve araştırma kitabı daha alıp eve geldim. Yoğunluklarım sebebiyle epeydir kitaplığımdan göz kırpsa da bana, okuma fırsatına yeni kavuştum ve hemen burada yazarak sizlerle paylaşmak istedim.   
   
Kitabın yazarı Gabriel Josipovici olup kendisi Oxford Üniversitesi’nde karşılaştırmalı edebiyat dersleri de veren bir İngiliz Edebiyatı profesörüdür.
Ayrıntı Yayınları’ndan 1997 yılında çıkan kitabın çevirisi akıcı bir üslupla Kemal Atakay tarafından yapılmıştır.
Elimdeki kitap  “Dolu olup olmadığını anlamak için her şişeye parmağını sok, en emin yol budur, çünkü hiçbir şey dokunmanın yerini tutamaz. J.Switft”  şeklindeki sözle başlıyor. Gerçekten de dokunmak tüm duyularımızla farkındalığına eriştiğimiz nesnenin varlığının sağlaması gibi.
Dokunma denen kavramı, vücut yüzeylerinin dış ortamdaki çeşitli etkenlerle ilişkisini sağlayan duyarlılık diye tanımlıyor sözlükler.


Tabi diğer dört duyumuzu da kapsayan ve bir bütüne ulaşmamızı sağlayan bu duyumuz üzerine çok şey söylenebilir.

Kişisel ilişkilerde de fiziksel ya da duygusal temasın doğal sonucudur dokunmak.

Kitabın arka kapak yazısında şöyle denmiş:
'Dokunma yoluyla kendi kişisel tarihimizden daha uzun ve daha geniş bir tarihte yer alıyor olduğumuz duygusunu yaşarız.' Dokunma, beden-dünya iletişimi sorgulamasında görme ve dokunma duyularını karşı karşıya koyar: Her ne kadar görme baktığımız şeylere sahip olduğumuz duygusunu veriyorsa da, yaşadığımız dünyanın bir parçası haline gelmemiz için uzaklıkları bedenimizle aşmamız, Yalnızca birer gözlemci değil, dokunan bireyler haline gelmemiz gerekir. Gerçekliğe egemen olduğumuz hissini veren görme duyusunu temel aldığımızda yaşamın belirsizlerinden ve acılarından kaçabiliriz, ama yaşamla bire bir etkileşimimizi de yitirmiş oluruz.
Seçkin bir edebiyat düşünürü olan Gabriel Josipovici, Charlie Chaplin'in Sahne Işıkları'ndan Proust'un Kayıp Zamanın İzinde'sine, spor dünyasından bağımlılık duygusuna, Sophokles'in bir oyunundan Ortaçağ hac yolculuklarına, büyükanne ve büyükbabasının düğün fotoğrafından Chardin'in gizemli resimlerine uzanan yolculukta dokunma duyusunun yaşamdaki yeri üzerine ilginç ve önemli yorumlar getiriyor. Josipovici kitaplardan, filmlerden, kültür tarihinden ve kendi deneyimlerinden hareket ederek ancak dokunma duyusunu öne çıkardığımızda ve uzaklığa saygı duyup gene de onu yenmeye çalıştığımızda dünyayla daha rahat iletişim kurabileceğimizi ortaya koyuyor.

Ona göre, bakmak hiçbir şeye mal olmaz, oysa dokunmak hem bir seçimi hem de bir bedeli içerir. Akıcı bir dille, geniş bir hayal gücüyle yazılmış olan Dokunma, farklı okumalara açık, beden-dünya ilişkisine yeni bir açıdan bakmamızı sağlayacak bir kitap... “

Kitaptan bazı alıntılar da aktarmak istiyorum:
Şiir, duygunun gel-git’i hakkındadır, ben ile yerin karşılıklı ilişkisi hakkındadır. Bellek, imgelem ve insanın çevresindeki dünya şiire esin kaynağı olup şiir de buna karşılık imgelemi harekete geçirdiğinde ve imgelem ödüllendirilip ödüllendirdiğinde, duygunun dumura uğraması ile duygunun geri dönüşü hakkındadır.”
Aynaların getirdiği zorluk çok fazla şey göstermeleridir. Normal yaşam akışı içinde bedenimi aynada gördüğüm gibi görmem. Bedenim aynada olduğu gibi bakışıma açık bir nesne değildir; bakan, hisseden, hareket edendir. Benim açımdan dünya, onu gördüğüm için değil, onun bir parçası olduğum için vardır…Aynaların kendilerine özgü dehşeti ve çekiciliği, bize dünyayı normalde yaşadığımız şekliyle değil, bakışımıza açık, buna karşın ulaşım alanımızın sonsuza dek ötesinde olarak sunmalarında yatar. Dünya ile olan günlük ilişkilerimizde, çerçevelere rastlamayız ve bakmayız. Bir arkadaşımla konuşurken, dikkatimi canlı tutan şey, onun yüzü ya da bedeni değil, yalnızca kendisidir. Birisiyle el sıkıştığımda, etten ve kemikten bir eli sıkmakla olduğumun değil, birisiyle karşılaşmış olduğumun bilincindeyimdir. Konuşmada da aynı şey olur. Ne söylediğini anlamak için arkadaşımın sözlerini tahlil etmem, yalnızca kastettiği şeyi kavrarım. Bir kitap okuduğumda, sözcükleri okumam, kitabı okurum…”

Kitapta ilginç bir bakış açısı da var: İnsanın bir başkasına dokunmakla azaltabileceği bir yoksunluk duygusu ile dolu olduğunu, bunun da asıl aleminden koparılarak bu dünyaya gönderilmesi ile oluşan özlemin giderilmesi amacını taşıdığını söylüyor yazar. Bu nedenle insan bir kadını arzularken bile kadının vereceği zevki düşünmez, çünkü insan kendini düşünmez, yalnızca kendinden kaçmayı düşünür diye ilave ediyor. Bu nedenle insanın çeşitli bağımlılıklar geliştirdiğini, sigaranın da bunlardan biri olduğunu, zararları arzulanmasa da yalnızlığın, koparılmışlığın getirdiği yoksunluğun yittiği hissini yüklediğimiz sürece asla sigaranın bırakılamayacağını ifade ediyor.

Yunan tragedyasında seyirci kahramanın öldüğünü görmez, bir ulak gelip kendisinin tanıklık ettiği ölümü anlattığında onu dinler.” diyor bir başka konuda da.
Dokunmanın iyileştiriciliği ve Hz.İsa’nın bu konudaki mucizeleri ile Hristiyanların hac yolculuklarında yaşadıkları dokunma konusuna da değiniliyor. 


Alıntılara devam edersek ; “Neye hazırlanacaktır sanatçı? Elbette, geriye baktığımızda, büyük bir sanatçının kariyerinde genellikle bir örüntü görebiliriz. Proust’ un 1897 ile 1907 arasında birbirini izleyen bitmemiş yapıtlarının Kayıp Zamanın İzinde’ye doğru bir ilerleme olduğunu görebiliriz.

Sadece bu alıntı bile bize, hayatta hiçbir şeyin anlamsız ve tesadüfi olmadığını hatta şu anda bu yazıyı okuyor olmanızın bile hayat döngünüzde anlamlı bir kilometre taşı olduğunu hatırlatmaya yeter. Ve bazen sadece bu gerçeği fark edebilmek için bile bir kitabı okumaya değer. 

Orijinal adı TOUCH olan bu kitapta yazar bazı sessiz filmlerden ve dünyaca ünlü edebiyat klasikleri üzerinden ve tabi dininin referanslarını da kullanarak dokunma kavramını inceliyor. Tabi bir değerlendirme kitabı olması nedeniyle bahsedilen filmleri, kitapları, kahramanları bilmek alacağınız verimi artırıyor. Ama bunları bilmeyen için de durup düşünmeye sevk edecek güzel bir kitap olduğunu belirtmeliyim. Özellikle psikoloji-sinema ve edebiyatın ayrılmaz üçlü olduğunu düşünüyorsanız mutlaka okumalısınız.

Her gün kullandığımız kavramların üzerine kafa yormak, sözlük manaları dışında yaşamlarımıza düşen anlam gölgelerini keşfetmek hayatı anlamlandırma yolculuğunda kaptanımız olacaktır. Böylece içte derinleşme sağlanacak, okuduklarımız ve seyrettiklerimiz içindeki imgeler dünyasının anahtarı elde edilecektir.

O anahtarla ise herkes kendi birikimi ve tercihleri doğrultusunda kendine bir yol çizecektir. Aynı kapıdan geçse, aynı kitabı da okusa herkes farklı bir tad alacak, başka başka mecralara doğru akacaktır. Hani müzik için bilgelerin söylediği bir söz vardır: Müzik nötrdür, kişinin kalbinde ne varsa onu güçlendirir diye. Aynen her kitap düştüğü gönülde farklı izdüşümler bırakır.

Bizi iyiliğe ve güzelliğe taşıyacak, kişisel gelişim serencamımızda önemli yapıtaşlarından olacak kitaplar ve insanlarla karşılaştırılmamız dileğiyle… Herkese iyi okumalar.

HANDAN KILIÇ  

17 Kasım 2013 Pazar

İNCELİKLER YÜZÜNDEN...



Bazı insanlar, henüz onları tanımadan, sadece hayattaki duruşlarıyla bile bizi etkiler. Dinginlik ve mütevazilik günümüzde pek rağbet görmese de işte bu duruşu en sağlam kılan hasletlerden olup benim üzerimde çekici bir etkisi vardır. İnsanlara isimlerinin tınısının da sirayet etiği söylenir ya, işte “Selim “ ismi de bana hep öyle naif bir ruhu hissettirmiştir ki hani bugün bir oğlum olsa adını Selim koyarım diyecek kadar sevdiğim bir isimdir. 

İsminin yanında uslubunu da sevdiğim bir yazar olan Selim İLERİ’yi  bu sabah “Yaşasın Haftasonu” adlı programda İclal Aydın’ın zarif sunumu ile beraber izleme şansını yakaladım, ki Selim İLERİ öyle sıkça televizyona çıkan biri değildir.

Selim ileri sırf duruşunu çok sevdiğim bir yazardır, ki dilinin gücü de tartışmadan varestedir. Kendisini, yağmurlu bir günde, yalnız başıma gittiğim İstanbul’da küçük çaplı bir organizasyonda canlı olarak dinlemiş, kısa bir sohbet imkanından sonra “Annem İçin” adlı kitabını imzalatmış, ardından zarafetinden etkilenerek yüzümde kocaman bir gülümsemeyle Çemberlitaş’in sokaklarında yağmurun elleri üzerimde uzun uzun yürümüştüm.

Bugünkü programda aslında önceden böyle bir duruşu olmadığını, hatta kibirli bir insan olduğunu söyleyen yazar değişimini şöyle anlattı: “Ancak annemin 1970’lerde alzheimer hastası olması ve çocuğu konumunda olduğunuz insanın birden sizin çocuğunuz haline gelmesi üzerine ilişkimizin birbirimizi kırmak yerine anlamak üzerine gelişmesiyle çok değiştim. 1980 de annemi de kaybedince kavgaların gereksizliğine inandım.Edebiyatta kavgalı olduğu söylenen yazarları birileri bir araya getirip konuştursaydı kavgalarına devam edeceklerini de sanmıyorum doğrusu. Hatta ben de Kerime Nadir için çok gençken bir yazımda çok kötü bir romancı diye yazmışım, daha sonra Kerime NADİR’in bir başka kitabını okurken çok sık adımın geçtiğini görünce o zamanki telefon rehberlerinden numarasını bulup aradım. Ne istiyorsunuz diye sert bir sesle cevap verdi. Onu ne kadar kırdığımı anlayınca telefonda ağlamaya başladım ve ardından sohbet etmeye başladık sonrasında sıkı bir dostluğumuz oldu. Ancak bir kez bile buluşamadık çünkü ona kanser teşhisi konmuştu ve bu süreçte sık sık telefonla görüşsek de iyileşeceğim o zaman görüşeceğiz dediğinden yanına gidemedim. Ancak iyileşemedi ve bana da cenazesine gitmek nasip oldu. “dedi.

Hukuk Fakultesini kendini tamamen yazıya vermek için bırakan Selim ileri faturalarını ödeyebilmek için başladığı yemek yazıları sonrasında okurlardan aldığı dönüşlerden duyduğu memnuniyeti de programda şöyle anlattı: ”En çok etkilendiğim olaylardan biri de sevdiğim şekerlemeleri yazdığım yazıdan sonra o zamanlarda yurt dışında bulunan bu şekerlemeyi Fransa'dan bir okurum bulup göndermişti, bunu hiç unutamadım.”

Bu anısını paylaşan yazar, beni biranda hatıraların kollarına fırlattı. Epey gerilere giderek sevdiğim bir yazarı hatırladım. Bundan 10-12 yıl önceydi. Değerli yazarım bir zamanlar yaşadığı şehir olan İzmir’e kitap fuarı münasebetiyle imza günü için gelecekti. Bir yazısında Hisarönü'nün en eski pastahanelerinden olan MENNAN’ın tatlılarını çok sevdiğini yazmıştı. Ben de Basmane'deki Fuara gitmeden önce Konak’a gidip Mennan’ı bulmuş yazarımın yanında belki arkadaşları da vardır diyerek birkaç paket keşkül ve kazandibi almış, fuara öyle gitmiştim. Oldukça sakin olan fuarda yayınevinin stand sorumlusu ile oturup muhabbet eden yazarımın yanına yaklaşıp selamlaşmış, konuşup arkadaşlarım için kitap imzalatmış ve keşkül ile kazandibi paketini takdim etmiştim. Alıp tezgah altına koymuştu, yiyip yemediğini ya da Selim İLERİ gibi hafızasında bir yer edip etmediğini bilmiyorum. ( Daha sonraki karşılaşmalarımız ve sohbetlerimizden edindiğim izlenim hatırlamadığı yönünde idi, yazarların hayranların artması ya da çok fazla yere gidiyor oluşları ya da herkesin hassas olduğu konuların farklı oluşu buna sebep olabilir, olsun... )

Selim İLERİ'nin pazar günüme bir bir ferahlık katan sohbetinden bir nebze olsun buraya yansıtmak istedim. 

Edebiyat bana hep zarafeti anımsatmıştır. Şiire, yazıya ilgisi olan insanların genelde kabalıkları ya da çevrelerine zararları yoktur. İnsan ruhunu incelten bir etkisi vardır, kökü edepten gelen ruh sızıntılarının…


Dilerim karşınıza kalbinizi anlayacak incelikte insanlar çıkar ve edebiyatla edebe riayet eder hale getirdikleri ruhları ile muamele ederler sizlere… Yoksa halimiz harap oluyor bu  incelikler yüzünden…     

HANDAN KILIÇ  

15 Kasım 2013 Cuma

S U S ( M A )

Not: Şarkının eşliğinde okunması tavsiye edilir:))

Gün pılını pırtısını toplamış çekilirken zamandan yerini akşamın kızıllığına bırakmaktaydı. “Bir harmanım bu akşam” diye mırıldanmaya başladı. Ev çok kalabalıktı. Teyzeler, kuzenler, dayısı, yengesi, yeni gelinler, damatlar, ailenin büyükleri, herkes bir aradaydı. Yüzünde bir gülümseme, sus(ma) arzusunu dizginleyip hal- hatır fasıllarında epey bir kelime sarf etmişti.

Konuşulan konular, dönüp dolaşan muhabbetin kısırlığı bir süre sonra onu ortamın sıcağından alıp buz kesen yalnızlığına fırlattı. Sessizce yerinden kalktı, masanın kenarına oturdu. Çantasını açtı, çantası her zamanki gibi çok doluydu, gülümsedi, sanki her an ıssız bir adaya düşecekmişcesine tedbirliydi. Sonunda aradıklarına ulaştı. Bir elinde kalem bir elinde defter gözleri duvar kağıdının yorgun çehresinde kendini içinde çalan şarkının ritmine bıraktı: “Sorum yok soranım yok/Yolum yok yordamım yok/ Bir çıkmaz sevdadayım/ Çekip vuranım yok “

Boş bir sayfa açtı, birkaç kelime yazdı, ama sonra beğenmeyip karaladı. Hala şarkıyı mırıldanıyordu: “Çektiğim acıların demindeyim bu akşam/Pişman desem değilim/Bir harmanım bu akşam”
Sayfayı iyice karaladığını farkettiğinde yazamayacağını anlayıp defterini karıştırmaya başladı. Ne zaman not ettiğini hatırlamadığı bir sayfada durdu:

“Her ben, dolaylı şekilde bir seni anlatış, bir senden yakınıştır; çünkü benim yerim sen’le onun arasındadır. Ve o değildir bana yakın olan sensin. Ben, ben olsam, dilbilgisi kitaplarındaki tekil şahıs zamirlerini şu sıraya göre düzenlerdim: Sen, ben, o! Başta sen gelir; çünkü ben diye bir şey yok, sen olmadıkça. Her ben, benliğini senle anlar. Anlar da ne olur? Bu benlikten olmamak için direnmeye, dayatmaya kalkar ve sonunda yenik düşer, zira ona yine sendir değer veren. Tek başına ben istediğince değerli saysın kendini, hava!
Bir başına ben yok, ama sen de yok. Ama ikisi karşı karşıya geldiler mi de tehlike. Ama benle onun durumu öyle değil, onların durumu biraz daha zararsız; çünkü o, her zaman uzak olandır. Ve arada mesafe oldukça insan bir hayli tedbir alabilir.” ( Behçet Necatigil)

Mesafe, yani ara, uzaklık… Zıttı, yakınlık… “Mesafe” kavramının da anlam kayması yaşadığı bir zamandayız diye düşündü. Bazen gözlerinizin içine bakarken sesinizi duymazken yanı başınızdaki, kalbinizin en ince tellerine dokunabiliyor gözlerinizi bir kez bile görmemiş biri diye geçirdi içinden.

Mesela şu anda bir oda dolusu insanla beraberdi ama zaman, mekan, yıllar ve yollar ayrı düşürmüş olmalıydı ki, bu dünya üzerinde kendini yapayalnız hissetti. Tek tek baktı sevdiklerinin yüzüne hepsinde bir gülümseme miktarı dinlendi. İçinde çalan şarkıyı biri duysun, elini tutsun, eşlik etsin istedi ama heybesini dolduran hayal kırıklığından başkası değildi.

Kalkıp pencerenin kıyısına geldi, güneşin batışını izlemeye koyuldu: “Günüm yok güneşim yok/Uykum yok düşlerim yok/ Kın olmuş susuyorum/ Bir tek sırdaşım yok” diye mırıldanırken yanına bir zamanlar her anını beraber geçirdiği kuzeni geldi, hayırdır der gibi kısa bir bakış fırlatsa da, zamanım yok, aman düşünme bu kadar demeyi de ihmal etmedi gözleri. Ama sıcak ve mis kokan bir kahve fincanı tutuşturup eline onu bıraktı kendinle.

Mesafe diyordu içinden zaman da mesafe koyuyor ilişkilere. Susarak da mesafe büyür bazen, konuşarak da. Şarkı devam etmekteydi: “Her gecenin sabahı/Her kışın bir baharı/ Her şeyin bir zamanı/ Benim dermanım yok- Fikret Kızılok”

Birden sevdiği o şiir geldi zihnine:

“Gözlerimizi uzaklıklar değil ki yalnız
 Göze alamadığımız yakınlıklar da acıtır
 ve gözleri ancak gözler bağışlayabilir,
 öyle acıyor ki gözlerim kim bağışlayacak,
 
 gözlerimiz birbirine değmiyor gecenin iki şehrinde
 Kimsenin kimseye gözü değmiyorsa şiir niye?" (Haydar Ergülen)

Kimsenin kimseye değmiyor gözleri işte, dedi. Kimse kimseyi dinlemiyor yeterince, ne istiyor sormuyor, saygı dolu bir sürü sözcük dökülüyor dilinden, konuştukça mesafe büyüyor bazen. Sonra susuyor insan, mesafenin azalmadığını gördüğünden. Susuyor ve dolaşmaya başlıyor içinin balta girmemiş ormanlarında, ben, sen, o üçgeninde kayboluyor sonra.

Üşüyor vakit ilerlediğinde, ısınmak istiyor bir ateş yakmak, başında oturmak, odunların kül oluşunu seyretmek, sevmek, sevilmek, diye yazıyor defterine. Bir ön sayfayı çevirdiğinde şu satırları okuyor yine:

“Sevginin en çok çağrıştırdığı: istek ve özlem. Bir insana, bir canlıya, bir nesneye, bir olaya yönelmek; bu yönelişi, öz varlık bakımından değerli ve önemli diye algılayıp yaşamak, bu varlıksal ilişkiyi yitirmemek kaygısıyla hiçbir özveriden geri durmamak var bu istek ve özlemde. Sevgi bu, netsen toparlayamazsın. Gel, sen, başı sonu görünmeyen sevgi çayırlarına sal duygu düşünce atlarını, deli dingin yayılsınlar her yana… ( Nermi Ugur)

Gülümsüyor, bir arkadaşının, “Ne zaman içinin atlarının dizginlerini bıraksan elinden, bir iş gelir başına!” dediği geliyor aklına. Hatta arkadaşı okuduğu bir makaleden bahsetmişti bir defasında, şöyle diyordu yazar “İnsan eskisinden çok daha fazla sayıda insanla, çok daha süreli, daha yüzeysel ilişkiler kurma eğilimindedir. Bu, soğuk bir günde karşılaşan bir grup kirpinin öyküsüne benzer. Kirpiler ısınabilmek için birbirlerine sokulurlar, ama dikenleri birbirine batar. Birbirlerinden ayrıldıklarındaysa soğuktan rahatsız olurlar. İleri geri hareket ederek sonunda dikenlerini batırmadan birbirlerini ısıtabilecekleri en uygun uzaklığı bulurlar. Çağdaş toplumlarda incinmek ve diğerlerini incitmek eskiden olduğundan daha kolay. İnsanlar birbirleriyle eskiye oranla daha çeşitli biçimlerde ilişki kuruyorlar. Bunun sonucu kendimizi koruyacak savunma sistemleri geliştiriyoruz, incinmemek için diğer insanlara tereddütle yaklaşıyoruz. Diğer insanlara zarar vermemek için onlarla ilgilenmemek, her insanın kendi başının çaresine bakmasını gerektiriyor. (Engin Geçtan, insan olmak)

Kirpi! O yazıda en çok bu örnek ilgisini çekmişti, bir sürü dikenden mütevellit iki varlığın üşümemek için birbirine sokulması kaçınılmaz olarak dikenlerin batması sonucunu doğuruyordu. Uzaklaşsalar araya giren mesafe donmalarına sebep olurken, yaklaştıklarında canları acıyordu. Bir yakınlaşıp bir uzaklaşarak o mesafeyi bulmaya çalışıyorlardı, tıpkı birbirine derman olmaya çalışan iki yaralı insan gibi, diye düşündü. “İki karanlık orman birbirini sevse ne olur sevmese…C.Ersöz”

Yaralı insanlar tanırlar birbirlerini uzaktan ve anlarlar yaraların derinliğini kelimeleri kullanmadan. İyi edeyim onu derken bazen daha da kanatırlar yaralarını, daha fazla yakarlar canlarını. Ama uzaklaşınca da taşıdıkları gülücük maskesinden sıkılıp en yalın acılarıyla düşerler yine birbirlerinin kalp kapılarının önüne.

Bu gel-gitlerin ritmi değişir her seferinde, ne kadar geri çekilirlerse o kadar şiddetle sarılırlar birbirlerine. Aslında her ayrılık daha arzulu bir kavuşmayı emzirir acılarından, diye yazdı sayfanın sonuna.

Devam etmek istemedi sonra ve defterini kapadı. Çekirdek çitleyerek vatan kurtarılan sohbetlere döndü yeniden. Ama bir türlü nereden lafa gireceğini kestiremedi, vatan kurtarmak ona mı kalmıştı, kendisini kurtaramamışken! Sonra en küçük kuzeni geldi yanına ve seninle konuşmam lazım diyerek elinden tutup çekti birden. Birlikte terasa çıktılar kimseye sezdirmeden.

Henüz üniversite öğrencisi olan kuzeni söze nerden başlayacağını bilemeyince anladı durumu, evet anlat dinliyorum, kime aşıksın bakalım diyerek açtı söz yumağının ucunu. Kime olduğunu boş ver abla dedi, önemli olan aşkın kendisi değil mi, o üçüncü bir varlık değil mi “sen” ve “ben” arasında dedi gözlerinden saçılan ışıkla. Ve sonra uzun uzun anlattı onu, her güzel kelimenin ardına eklediği isimden bahsettikçe aşkının arttığını hissetti, sevdiğini andıkça muhabbet gelişir dedikleri bu olsa gerekti.

Canı çok yanacak dedi, içinden. Ama umudunu da kırmak istemedi, zaten ne söylese duyacak durumda değildi. Danışmak istediği bir şey de yoktu aslında, sadece taşan duygularını alacak bir kap arıyordu kuzeni, aşkın bu en tatlı safhasında. Biliyorum dedi kız, o da beni seviyor ama açılamıyor işte, aşk cesaretse eğer ben açılacağım ona dedi biranda heyecanla.

Durdu ve yapma dedi, bazı kelimelerin geri dönüşü yoktur; belki de bunların en acıtıcısı, “Sana aşığım!”dır. Bu söz öyle ağırdır ki, karşındaki yürek bunu taşıyamayacaksa oracıkta yere düşer, paramparça olur ellerinle sunduğun kalbin. Bu söz karşısında suskun geçen her saniye seni metrelerce derinlikteki pişmanlık kuyusuna atar da, bir daha aşığım dediğin kalp bile uzatsa elini sana çıkaramaz karanlığından asla. Bir gün görsen bile güneşi, aynı parlaklıkta değildir gönül haritanda.

Onun için sus dedi genç kıza, sus(ma) diyen kalbine inatla. Oysa sadece korumak istiyordu onu, ama korurken belki de bir aşkın önüne barikat kuruyordu.

O geldi aklına, “Aşığım galiba sana!” demişti hiç beklemediği bir anda. Susmuştu, başını önüne eğmiş, bir şeyler söylemek istemiş ama gururuna yenilmişti o anda. Ve birbirlerine dikenleri batan iki kirpi gibi uzaklaşmışlardı bir anda.

Önünde geçit vermez bir çıkmaz sokağın sarmaşıklarla kaplı duvarına bakarak dudaklarını ısırmıştı kadın kanatırcasına. Adam yüreğinin düşüp parçalandığı o sokaktan cam kırıklarının üstüne basa basa uzaklaşmıştı hızla. Kadın dizlerinin üzerine çökmüş, gözü duvardaki sarmaşığın dirençli tavrında, gitmek zor, biliyorum, peki ya kalmak, kolay mı sanıyorsun diye ağlamıştı pişmanlıkla. Sisli bir gündü, hayallerin arasından sıyrılıp gelen, acı dolu bu veda.

Gözlerini uzaklara diktiğini fark eden kuzeni, ama abla dinlemiyorsun sen beni diye tutup kolundan sarsınca, efendim canım diyerek dönmüştü kıza. Boşver abla ya ben bakarım başımın çaresine, hele gel sen bir yüzünü yıka demişti kız dolu dolu olan gözlerine baktığında. Şarkı hala çalıyordu içinin kuytularında: “Sorum yok soranım yok/Yolum yok yordamım yok/ Bir çıkmaz sevdadayım/ Çekipvuranım yok “

Zaman, sus(ma)lar, konuşmalar, gitmeler, kalmalar mesafeleri koysa da araya şiirin kuytularında buluşabiliyordu ruhlar, hayalen de olsa, aksa da hayatları ayrı mecralarda. Ne kadar özlese de onu, bir daha aynı sıcaklığı sunmadığını da unutmamıştı uzattığı kalbi tut(a)madığında.

Son sözü “Hüzünkar”ın dilinden olmuştu; ve ardından susmuştu bir daha konuş(ma)macasına:

“Mutluluk bana yakışmaz sevgilim!
 Dolu dolu ağlayamayışım, haykıramayışım,
 Bir eylül günü dünyaya merhaba dememden
 Belliymiş meğer.
 Meğer her sonbahar yakama yapışıp dört mevsim
 Örseleyen hüzün,
 Nice bir ayrılığın hasılasıymış.
 Ben zararına mutluluklar dağıtan bir hüzünkârım
 Sevgilim!
 Yanlış hesaplar, kara sevdalar, platonik aşklar, yetim
 Bırakılmışlıklar, terk edilmişlikler,
 Uykusuz geceler topluyorum.
 Ben açık, apaçık bir yanlışlığın ortasında
 Kalakalmışım.
 Vadesi yok ömrümün biliyorum.
 Biliyorum, çünkü ölüme rehin bıraktım birazını
 Dostluk hatırına
 Harcadım birazını bir kuru sevda uğruna.
 Sevgilim, mutluluk bana yakışmaz, uğraşma boşuna.
 Hem dilim ketumdur benim bahardan yana.
 Yüreğimde gizli bir yara, saçlarımda gizli aklar
 Taşıyorum.
 Beni seversen eylül yüzlü, temmuz saçlı çocuklar
 Kalır sana.
 
 Bütün katalogları taradım.
 Görmedim ve inanmadım kirlenmemişliğine
İnsanlığın.
 Kuru sözlerde uçuşan sevdalar gördüm,
 Vefasına çiy düşmüş dostluklar, hamiline yazılmış
 Aşklar, sahte gözyaşları, çıtkırıldım eğrisi nezaketler.
 Merhaba melankolika, merhaba insanlık eksizleri.
 Ve gördüm gözyaşıyla kuru ekmeği
 Hamurlaştıranları
 Terk edilişlerin yüreklerde kayalaştırdığı o
 Ağlanmamışlıkları
 Yalnızlıkların kahreden o sorgu maratonlarını.
 Beni kendime bırak sevgilim.
 Ben gırtlağıma kadar kahrolmuşluk doluyum
 Kısa gün hasılası, yaşanmışlık hatırası kıyametler
 Biriktiriyorum.
 Yüreğim yara, silme cürüm ceplerim.
 Ben zararına mutluluklar dağıtan bir hüzünkârım
 Mutluluk bana yakışmaz sevgilim!
 E. İbrahim”

HANDAN KILIÇ  

12 Kasım 2013 Salı

SEN SUS ŞİİRLER KONUŞSUN...




"Bir güzel susmak geliyor içimden." dedi.

Susma dedim, konuşalım… Takas edelim yalnızlığı…

Öyle çok, öyle derin ki, "Hangi cebini karıştırsan yalnızlık." (Turgut Uyar) dedi.

Hangimizin öyle değil ki, dedim, bir yerden başla anlatmaya iyi gelir belki.

"Senin de kıyılarını/ elinden aldılar mı" (İbrahim Tenekeci) dedi, uzaklara dikti gözlerini.

Almazlar mı? Bazen kıyılarıma ulaşamadan çaldılar hayallerimi kelimeleri dökülünce dilimden, desene "Biz her çağda kızılderili/ Biz her yerde hep yerdeyiz."( Hüseyin Atlansoy) değil mi?, dedi.

"Nerelisin yeğenim? / Hüzünlüyüm dayı." derdim bir zaman memleketimi sorana, sonra hüzün gelip otağını kurdu kalbimin tam ortasına. "Hüzün ceketimin iç cebinde bir tütün yaprağı gibi" (Cafer Turaç)

Benimse "Gelmiyor içimden hüzünlenmek bile/ Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün." (E. Cansever) dedim.

"Yaşamak deriz -Oh, dear- ne kadar tekdüze." (İ. Özel) dediği gibi şairin, aynı düzlemde gidiyoruz işte, bir hayalin peşinde koca bir aldanmışlık sarmış evrenimizi, sarmalamış bizi gölgeler misali dedi.
  
“Yok bu şehr içre senin vasfettiğin dilber Nedîm

Bir perî-sûret görünmüş bir hayâl olmuş sana” diyorsun yani diye ilave etti…

Elbette, öyleyse ne gerek var, her şeyi dert etmeye, dedim…"Halbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta/ Her şey naylondandı o kadar." Diyebiliriz değil mi dedim acı bir tebessümü iliştirip dudağımın kenarına…

Aynen öyle, her şey sahte…“Korkuların karanlıktan doğmadığını anladım – korkular da yıldızlar gibi – hep oradadırlar ama gün ışığı onları gizler...” dese de Nietzche, korku da bir ezberlenmiş bir replik sadece. Bir dekorda yaşıyoruz, rolümüzü oynuyoruz vakti gelince. Figüranlar gibi girip çıkıyoruz birbirimizin sahnelerine diyerek sığındı sessizliğe.

"Biraz aklınız karışacak galiba efendimiz. Bilmem ki. Karışsın Olric. Bugüne kadar boş bir kağıt gibi temiz kaldı. İyi koruduk uzun süre. Biraz da zorlansın. Saflığını kaybetsin biraz. Aklımız, maceralardan korkmasın biraz. Ne demek biraz? Hiç korkmasın. Hiç yorulmadan mı ölelim istiyorsun? Sonra Oblomov gibi erken ölürüz. İyiyi kötüden ayırmasını öğrenmek istiyorum. Uğraştı da beceremedi desinler. Biraz heyecanlanıyorum; bilmediğim, görmediğim hayallerin baskısını hissediyorum, efendimiz. Sizin için korkuyorum. Belki, çok önceden hazırlığa girişmeliydiniz efendimiz. Gülünç olurum diye mi korkuyorsun Olric? Zarar yok, gülünç olalım. Bir yere varalım da ne olursak olalım. İyi aklıma getirdin Olric: Don Kişot'u da almalıyız. Çok iyi niyetli bir ihtiyardır. Aklın macerası önemli Olric. Ben de okumadığım kitaplardan en iyi anlayan insanım bu dünyada." diyor ya TUTUNAMAYANLAR’da Oğuz Atay, gülünç olmak da dahil korkulardan kurtulup yürüyelim hayatın içinde, aşkın izinde dedim bir doz heyecan katıp orta şeker keyfime.

Bak dedi; "Bizim gibiler... Kadın ve erkek fark etmiyor: yapayalnızlar: sizi aşka götüren yolda, kim ve ne olursanız olun, sonsuza dek yapayalnız. Kadınlığınız, erkekliğiniz işe yaramaz. Aşk ya yıkıp geçer ya da sizi yapayalnız bırakır." demiyor mu Selim İleri, Yarın Yapayalnız’da. Haklı değil mi söyle bana diye ısrarla sorunca şiirden bir dal uzattım ona:

Lale Müldür ne diyor biliyorsun: “Ormanda bir kuş hızla dönüyordu. Aşık olduğumuz zaman yürek denen ormanda bir kuş anormal bir hızla döner ve kaçmamız gerektiğini söyler bize çünkü her şey çok fazladır kendi etrafında nefes kesici bir biçimde dönen bir kuş kendini ve etrafındakileri yaralar tehlikedir onun adı… “Tehlikeden sıyrılmak mı zordur, kendini aşkın sularına bırakmak mı bilinmez ama aşka kapısını aralamalı insan. “Aşkta ölüm gibi habersiz gelir” dese de şair açmayınca gönlünü aşkın frekansına geleni de duymuyor insan, kendini de tanımıyor bir başkasını kendine ayna kılmayınca dedim ümitvar bir tavırla.
  
“ Her seven Sevilenin boy aynasıdır. Sevmek Sevilenin o aynaya bakmasıdır.” der ya, Özdemir ASAF diye ekleyince, evet tam da bunu demek istemiştim: Bırakmalı insan kendini mutluluğa götürecek sevgiye. Emek vermeli, sevdiklerine, diyorum işte.
  
“Yorgunum. Açılan her kapının ardında gülümseyen bir yüz arıyorum." (Melek Paşalı) Anlıyor musun beni, yorgunum deyiverince atıldım hemen:

Yorulmak yok…Yürü ve vardığın duraklarda dinlen, konuk ol gönlünü açan talibe ve gülümse, bunca söz bunca kelime işte bu hakikati anlatmak için değil de nedir söyle?, hadi neşelen biraz, gül, gülümse…

"Harflerin gülüştüğünü senin adında gördüm!" (H. Ergülen) deyince, ne güzel bir mısra bak isteyince oluyormuş geçmek, hüzünden neşeye diyerek gülümsedim yüzüne.
  
O da gülümsemişken gözlerime, birden bire yüzü bulutlandı, “Korkuyorum yaklaşmaktan, yakınlaşmaktan” diye mırıldandı. “Hepimiz bazen birileriyle o kadar yakınlaşırız ki dostluğumuzu ya da kardeşliğimizi hiçbir şey engellemiyormuş gibi görünür; bizi ayıran küçücük bir köprü vardır, hepsi o kadar. Ama tam sen bu köprüye adım atacakken sana şu soruyu sorsam: “Bu köprüyü geçip bana gelir misin?” işte o anda artık bunu istemeyiverirsin; sorumu tekrarlasam öylece suskun kalırsın. O andan itibaren aramıza dağlar ve azgın nehirler girer; bizi ayıran ve birbirimize yabancılaştıran duvarlar bitiverir önümüzde ve bir araya gelmek istesek de artık yapamayız. Ama o küçücük köprüyü düşündüğünde, sözcüklere sığmayacak kadar büyüyüverir gözünde; yutkunur ve şaşar kalırsın.”( Irvın yalom-köprü) diye ekledi, korkusuna gerekçe gösterircesine.
  
"Benim harcım değil bir yâr sevmek gizliden." (İsmet Özel) diye de ekledi, şairden ödünç aldığı kelimelerle.Aşk gizlenemez ki, dedim. Senden başka herkes görür bazen ışığı, insanın kendini görmesini engeller gözünün menziline giremeyen kör noktaları. Bu nedenle bir ayna önünde durmalı insan, yüreğine eş yüreğin sularına kendini bırakmalı…
  
“Bir bozuk saattir yüreğim hep sende durur." dedi, yüzünde muzip bir gülümsemeyle. Aşka düşünce baktığın, gördüğün zaten hep o olur. Ve ondan sonra, aşığın kalbi ancak kavuşunca sükun bulur, deyince ben, orada dur bakalım dedi. Aşka geldiyse konu, evvel yükseklerden uçup şimdilerde düze inen gönlümün diyecek sözü çok:

“Ben pırıl pırıl bir gemiydim eskiden. İnanırdım saadetli yolculuklara. Adalar var zannederdim güneşli, mavi, dertsiz. Bütün hızımla koşardım dalgalara. O zaman beni görseydiniz.
  
Ben pırıl pırıl bir gemiydim eskiden.

Beni o zaman görseydiniz

Siz de gelirdiniz peşimden.
  
Ama simdi şu akşam saatinde

Son liman kendim, bu döndüğüm,

Bilmiş, bulmuş, anlamış.

Hatırımda, bir vakitler güldüğüm.

Yoluna can serdiğim o kaçış.

Şimdi, şu aksam saatinde

Dönüyorum görmüş, geçirmiş, atlatmış,

Gözlerin doymayan sahilinde.
  
(Özdemir Asaf)” diyor ya şair, “Bir kere yanlış trene bindiyseniz; koridordan ters tarafa yürümenin hiçbir faydası yoktur “ dediği gibi Niechtze’nin, bazen yanlış limanlara sığınıyoruz. Sonra bir fırtına çıkıyor, kırılıyor dalgakıranları gönlümüzün, batıyoruz denizin dibine, sözü bırakıyoruz yine şaire:

“O günden sonra kuracak güzel bir cümlem olmadı hiç dünya için. Rüyalarım tüller ve silahlardan bu yana sisli.

Kıvrılıp giden dargın bir yol, yolda eski bir taş, Limanda bağlı bir tekne, yosunlu bir halat gibi durdum.

Uzağımda açık denizdi o yürüdü gitti. Ben kıyıda ıssız bir ev, ince boğazda gıcırdayan tahta iskele, iskelede bir lastik, az ilerde turuncu bir şamandıra, İçimde kuzeyden bir hatıra aksiyle durgun suya vurdum.”

“Okyanusta ölmez de insan, gider bir kaşık ''sevda'' da boğulur” dedikleri doğru demek ki. Yine de emek vermeli insan, aşka uğramış gönlü, onu bilmezlere tercih etmeli. Ne diyor Halil Cibran:
  
“Yeryüzüne birlikte geldiniz ve sonsuza dek birlikte yaşayacaksınız,

Ölümün ak kanatları günlerinizi bölene dek birlikte olacaksınız,

Tanrı'nın suskun anıları katına eriştiğinizde bile birlikte olacaksınız,

Ama bırakın da bunca beraberliğin arasında biraz boşluklar olsun,

Ve Tanrısal alemin rüzgarları esip dolanabilsin aranızda,

Birbirinizi sevin, ama sevginin üzerine bağlayıcı anlaşmalar koymayın,

Bırakın yüreklerinizin sahilleri arasında gelgit çalkalanan bir deniz olsun Sevgi

Birbirinizin kadehini onunla doldurun ama aynı kadehe eğilip içmeyin,

Ekmeğinizi bölüşün, ama aynı lokmayı dişlemeye kalkmayın,

Şarkı söyleyin, dans edin, eğlenin birlikte ama ikinizin de birer Yalnız olduğunu unutmayın,

Çünkü lavtadan dağılan müzik aynı, ama nağmeleri çıkaran teller ayrıdır,

Yüreklerinizi birbirine bağlayın ama biri ötekinin saklayıcısı olmasın,

Çünkü ancak Hayat'ın elidir yüreklerinizi saklayacak olan,

Hep yan yana olun, ama birbirinize fazla sokulmayın,

Çünkü tapınağı taşıyan sütunlar da ayrıdır,

Çünkü bir selvi ile bir meşe birbirinin gölgesinde yetişmez “.... Bireyliğini kaybetmeden bir olmayı becerebilmeli, başarırsan bunu, dünyada yaşarsın cennet gibi dedim ısrarla.

Hayat bir muamma, bunu unutma dedi, en ciddi, en mütevekkil ifadelerinden birini takıp yüzüne, artık geldiği gibi yaşıyorum, ne sağımdan solumdan esen rüzgara aldırıyorum, ne de neden ben diye soruyorum, sadece seyrediyorum, vardır bunda da bir hayır diyor, gözümü bir sonraki sahneye dikiyorum:
  
''Şiirler söylenir, şiirler biter

Biz bu sevdayı neresine sakladıktı sen ona bak da

Kahverengi avuçlarına mı gözlerinin

Tam oradan mı kahverengi yağan bir aydınlığa.''Kısa bir öyküdür hayat

Uğruna upuzun acılar çektiğimiz

Kısa bir türküdür

Bir kez daha söylemek için delirdiğimiz (Yılmaz Odabaşı)” diye söylemiş ya şair, bak ne diyor bir başkası:“Yüzgörümlüğü selamı gözlerin alır ancak müntehir bir şairin dudaklarından. Düşleri erken çalınan çocukların masalında bir varsın bir yoksun evvel zaman içinde, sol memenin altındaki cevahir, dövüldükçe uslanmayan bir çocuk gözlerin için. Kalbim kendi masalında kendi kahraman bir gladyatördür.

Anla sevgili! Kahraman bir aşkı olmalı insanın, kahraman bir hüznü ve ağlayan bir gözü olmalı. En çok ağlamayı becerebilen bir göz gözdür ve taşan bir pınardan içilen su ab-ı hayat suyudur. Kaldır gözlerindeki demir perdeyi ve gözlerinde demir taraklarla taranmış gövdeleri, aşk ehli raks etsin, cezbeye dursun kalpleri.Kör olsun ışığa meydan okuyan dağlar, aşka geçit vermeyen demir kör olsun. (Nevzat ONMUŞ)”İyi diyorsun hatta, Cezmi Ersöz’ün

 “Artık şimdi o karanlık denizde
 'binlerce hiç kimseyim'
 İki karanlık orman birbirini sevse ne olur, sevmese..." dediği noktadasın. Ve ekliyorsun, 

"Yalnız aşkı vardır aşkı olanın
 Ve kaybetmek daha güç bulamamaktan"

Dahası var: Söz Atilla İlhan’ın:
“Hayır sanmayın ki beni unuttular
Hala ara sıra mektupları gelir
Gerçek değildiler birer umuttular
Eski bir şarkı belki bir şiir
Ne kadınlar sevdim zaten yoktular
Böyle bir sevmek görülmemiştir” 

Başta söylemiştim sana, dünya sadece bir hayal… Bizi saran, sarmalayan, yıkan, her türlü duygu sanal… 
“Halbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta/ Her şey naylondandı o kadar."

HANDAN KILIÇ