10 Ağustos 2014 Pazar

KÖRLÜK BULAŞICIDIR...AYDINLANMAK DA ÖYLE...


İnsanoğlu, bana, sureten insan olarak gönderildiği bu alemde kendini inşa edecek kelimeleri toplayarak yarışmanın sonunda insan olmayı başarması beklenen bir yarışmacı gibi geliyor çoğu zaman. 

Oyun ve eğlenceden ibaret olduğu kutsal metinlerde betimlenmiş bir oyunun içindeyiz hepimiz. Kazanmak istediğimiz bir yarışın içinden koşuyoruz ölüme. Herkes dikkati, feraseti ölçüsünde önüne çıkan kelimeleri okuyup atıyor heybesine. Kaçırdıklarının farkında olmadan ileriliyor bitiş çizgisine. 

Bir arkadaşımın önerisi ile aldığım 1998 yılı Nobel Edebiyat Ödülünü kazanan KÖRLÜK kitabını henüz okumadan, 2008 yılında çekilmiş bir filmi olduğunu öğrenince merakıma yenilerek önceliği filme verdim. 

Uyarlama filmler genelde kitabı okuyanlar tarafından beğenilmez. Filmi beğenenler de kitaba yönelir ama onlar da farklı bir eserle karşılaşınca hayal kırıklığı yaşarlar. Oysa sorun bellidir, kardeş sayılan bu iki sanat dalının kullandıkları enstrümanlar farklıdır. Dolayısıyla çıkan eserler ayrı telden çalacaktır. Kitaplar kelimelerden örülürken, filmlerin ana unsuru görüntülerdir. Bazen uzun uzun anlatılmış bir betimleme tek bir karede verilecektir. Bazen de öyle sahneler çekilecektir ki, binlerce kelime yan yana gelse o etkiyi yapamayacaktır. Sonuçta önemli olan kitabın, görüntü dilini iyi kullanan bir yönetmenin eline düşmesidir ki, Körlük bu alanda farklı dili ile ünlenmiş bir yönetmence çekilme şansını yakalamış. Oyunculukların da çok başarılı olduğunu belirtmeliyim. 

Bu sarsıcı film bittiğinde karanlık bir kuyuda kalmış, öylece, boşlukta sallanır vaziyetteydim. Bir süre oturduğum yerde kalakaldım. Sonra kelimelere tutunayım istedim, onlarla kuyudan çıkmak, körlükten kurtulmayı diledim. 

O sırada diğer sekmeden facebooku açtım ve akan bildirimler içinde başka bir arkadaşımın bu paylaşımına rastladım ve gülümsedim: Kant aydınlanma nedir sorusuna şöyle cevap veriyor: "Aydınlanma insanın kendi suçu ile düştüğü ergin olmayış durumundan kurtulup aklını kullanmaya başlamasıdır."  Ve filmin ana fikrini söyleyen Kant'a teşekkür ettim.  

Dedim ya, hayat bir nevi heybemize dolduracağımız kelimelerle var edeceğimiz bir benlik inşa alanı. Siz yeter ki, talip olun kelimeler bir çalının arkasından, bir gülümsemenin yaydığı ışıktan, sessizliğin içindeki huzurdan el sallıyor size.

Körlük filmini uzun uzadıya anlatacak değilim elbette; izlemek, yönetmenin diline kulak vermek hakkını sizden almak istemem. 

Ama kısaca bahsetmek gerekirse şöyle diyebilirim: Kırmızı ışıkta bekleyen bir adam aniden kör olur. Trafiği kitleyince ne olduğunu anlamaya çalışan insanlardan biri ona yardım etmek ister ve adamı evine götürür, ancak körlüğünü fırsat bilip arabasını çalar. Karısına göremediğini söyleyen adam telaşlanan eşiyle beraber göz doktoruna gider ve muayenede gözünde herhangi bir sıkıntı olmadığını söyleyen doktora "Her şey bembeyaz, bu sanki süt gölünde yüzmeye benziyor" diyerek körlüğünü tanımlar.

 Körlüğün karanlığa gömülmek olduğunu düşünen doktor sorusunu yineler." Biri ışığı kapatmış gibi değil mi?" diye ancak adam  ısrarla "Hayır biri ışığı açmış gibi" der. Akşam evde bu ilginç vakıayı eşine anlatan doktor sabah uyandığında dehşetle bağırır, çünkü görmüyordur, onun da gözünün önünde ışık açılmış gibidir. Durumun bulaşıcı olduğunu düşünerek karısının kendisine dokunmasını istemez. Ancak karısı ilgili birimlere haber verip gelen ambulansa kendisinin de görmediğini söyleyerek biner. Şehirde doktorla temas eden hastaların kendi çevrelerine bulaştırmasıyla hızla yayılan bu körleşmeye karşı hükumet karantina amaçlı koğuşlar oluşturur ve bireyleri hapishane mantığı ile buralara yerleştirir. Ancak bir süre sonra buradakiler unutulmuşcasına yalnız bırakılır. 

Birden bire görmeyen ve bunun şokuyla ilkelleşen yüzlerce insan hayatta kalabilmek için mevcut yiyecekleri dağıtmak amacıyla çeşitli yollar arar. İlk koğuşun temsilcisi doktor, adil bir şekilde dağıtım için düzen kurarken koğuşların artması ile gelen zorbalar krallığını ilan eder ve yiyecek vermek için her gün bir başka keyfi uygulamaya başlar. Baş zorbanın yanında ona yol gösteren doğuştan kör ve zalim bir adam daha vardır ki, bu zamana kadar görmediğinin hıncını tüm insanlardan alırcasına saldırgandır.  

Demokrasinin, adaletin, ahlak kurallarının hiçe sayıldığı isteklerle insanlara zulmeden bir düzen tutturan, bu zorbalıkları kabul edemeyen gören kadının topluluğun selameti için zorbayı öldürmesi ile film hareketlenir. Bu bir savaşın başlangıcı olacak diye düşünen bir başka kadın, doğuştan kör olan adamın bulunduğu koğuşu ateşe verir. Yangın ile beraber başkaldırma yaşanır ve koğuşların dışına bu vesileyle çıkan, göremeyen onca insan yüksek duvarlarla kaplı bu hapishaneden duvarda açılan gediği kullanarak çıkar. 

Ancak gördükleri manzara büyük bir felaketle karşı karşıya olduklarının resmidir: Körlük tüm şehre yayılmıştır. Her yer yağmalanmış ve pislikten yaşanmaz hale gelmiştir. Ölenlerin yol üzerinde kaldığı, hatta köpeklerce parçalanıp yendiği bir ortam doğmuştur. Bunları gören ise körlük kendisine bulaşmamış olan doktorun karısıdır. Koğuşlarda adaletli bir düzen sağlamak için çabalayan ve tek başına herkese yardım etmeye çalışan bu kadın, bir süre sonra kimseye yetememenin ızdırabını duymaya başlamıştır. Evet kendisi kör olmamıştır ama ortalık o kadar bozulmuştur ki, bunu düzeltememek, tek başına olmak, hatta çok sevdiği eşinin bile sürekli yardıma muhtaç halde olup karısına yük olduğunu düşünmesiyle ondan uzaklaşıp, göremeyen bir kadınla, karısının gözü önünde beraber olması gibi bir sürü yükü sırtına almıştır. 

Filmin başında doktor henüz körleşmemişken karısı körlük kelimesi ile cahillik, inanç yoksulluğu kavramlarının latincede aynı kökten geldiğini vurguladığını da gözden kaçırmadan filmi izlediğimde dünyanın hali geldi gözümün önüne. 

Özellikle yakın coğrafyalarımızda baş göstermiş savaşların, işgallerin, insanların bir hiç uğruna öldürülmesinin televizyonlardan canlı canlı verildiği günümüzde herkes körleşmiş gibi duyarsız. Dünya gibi, dünya vatandaşı olduğunu iddia eden ülkemiz halkı açısından da durum farklı değil. Herkes kendisine dokunmadıkça yılanlar bin yaşasın felsefesiyle, kaosu, kirliliği, yok saymayı büyütüyor bahçesinde. Bir gün gelip mutlaka pisliğin kendine de dokunacağını bilmeden, ya da bilmezden gelerek yılanların başını küçükken ezmemenin cezasını çekeceğini öngörmüyor. 

Ortak bir yaşama zemininde ortak bir dil geliştirmenin, üst normlar oluşturup herkesin kayıtsız şartsız uyacağı bir sistemi kuramamanın, her devirde birilerinin zenci kabul edilmesinin, kervanların yolda düzülmesinin, hala medenileşememiş, göçebe bir toplum gibi sadece karnını doyurmanın peşinde koşarken gözü gören insanların ızdırab içinde kıvrandığı görülüyor.

Körlere bir şey anlatmanın zorluğunu yaşamadan bilemez kimse. Ama herkes gerçeklerini kimseye izah edemediği ve kendisini çok yalnız hissettiği zamanlar yaşamıştır. Bu nedenle körlüğü bir üst kavram gibi ele alarak her türlü yoksunluğa uyarlamak mümkün. Tabi aynı yoksunluğu yaşayanların birbirine yakınlaşmaları da anlaşılabilir bir durum. 

Koğuşa ilk yerleştiklerinde körlerden birinde radyo olduğunu duyunca hepsi o sesin etrafına toplanıp cızırtılı bir şarkının paydasında birleşirken, içinde bulundukları çaresiz durumun kabullenme aşamasını geçmeye çalışıyorlardı.

Filmin anlatıcısı şeklinde verilen dış sesin, senaryonun bir edebiyat eseri olduğunu hatırlatan cümlelerini de es geçmemek gerek, işte onlardan bazıları: "Ve bir şarkı boyunca körler krallığı bir kısa dalganın duyulduğu alan kadar küçüldü...Gözyaşlarının mutluluktan mı, hüzünden mi aktığı neden sorulur? Mutluluk ve hüzün su ve zeytinyağı gibi değildir. Birlikte var olabilirler " 

Esaretten kurtulup şehre dağıldıklarında herkesin körleştiğini görerek acısı artan ve kör olmayan tek insan olan doktorun karısı, kader birliğinin yakınlaştırdığı bir avuç insan için çabalamaya film boyunca devam ediyor. Sığınacak yer ararlarken büyük bir katedral görüp içeri girdiklerinde Hz İsa dahil tüm heykellerin de gözlerinin bir bağla bağlı olduğunu gören kadın, din görevlisinin, Hz İsa'nın da aynı bu insanlar gibi aniden körleştiğini, bunun doğal olduğunu anlattığını duyuyor ve beraberindekilerle oradan da çıkıyor. 

Doktorun karısı en sonunda bir marketin deposundan beraber oldukları insanlar için yiyecek buluyor, ancak markette körleştikleri için yiyecekleri bulamayan insanlar gıda kokusunu alınca kadının üzerine saldırıp elindekileri yağmalaya çalışıyor. Eşinin de desteğiyle insanların elinden kurtulan kadın yiyeceklerle beraber eşinin kader ortaklarını evine götürüp temizliyor, her şeyini paylaşıyor. 

Normal şartlarda bir araya gelip dostluk kuramayacak insanlar bu körlük illeti ile yakınlaşıp görmek dışındaki duyularını güçlendirerek hislerinin uyanmasına izin veriyor ve kardeşçe yaşamayı öğrenince kör olan o ilk adamın gözlerinin açılmasıyla kendileri için de umut olacak bu durumu büyük bir sevinçle karşılayıp kucaklaşıyorlar. 

Haftalar içinde sırayla görme yetilerini kazanan ama görmeden de bir gönül bağı kuran ve bunu "insan ailemiz" olarak nitelendiren bu insanlar yollarına beraberce devam etme kararı alıyorlar.

Sonra yine o dış ses devreye giriyor ve :" Kim bu körlük örtüsüne tutunacak kadar ürkek olabilir ki! Kim içtenliğin yok olabileceğinden korkacak kadar aptal olabilir ki" diyerek sureten insan olarak geldikleri dünyada insan olmayı başaran, görmenin ötesinde bağlarla birleşen ve herkesin ancak kendisiyle yarıştığı bu hayat oyununda vazifesini hakkıyla yerine getiren insanları ve kendilerine rehber edindikleri gören kadının özgürleşmesini çok güzel imgelerle beyaz perdeye yansıtıyor. 

Göremeyenlerin de gözlerindeki fazla ışığın çekilerek o zamana kadar göremediklerini idrak etmeleri ile biten film her seyredene, ben yarışımın neresindeyim sorusunu sordurtacak kadar güzel. 

Anlatmayacağım diyerek tüm filmi anlattın demeyin, çünkü bir çok noktayı gizli bıraktım ki seyrederken herkes kendi heybesine koyacağı kelimenin peşinde geçirsin dakikaları:)) iyi seyirler... 

5 yorum:

  1. Filmi ben de izledim, işleniş tarzı fena değildi ama kitabının daha iyi olduğuna eminim. Körlük meselesini günümüz dünyasına dökersek şöyle bir yorum yapabiliriz diye düşünüyorum: 1. Grup: Gözleri görenler, 2. Gözleri görmeyip bunun farkında olmayanlar 3. Gözleri görmeyip bunun farkında olanlar ve elini tutacak bir klavuz arayanlar. Üzerinde düşünülmesi gereken bu gruptur diğer ikisi için birşey yapmaya gerek yoktur. 3. Gruptakiler doğru kişinin elinden tuttukları sürece sorun yoktur. Ama yanlış kişinin klavuzluğu onu felakete sürükleyecektir. Bu noktada 3. grubu bir daha ikiye ayırmak gerekir; irfan sahibi olanlar ve olmayanlar.

    YanıtlaSil
  2. Ayrıca konunun anlatım ve edebi yönden ele alınış tarzı 10 numara :)

    YanıtlaSil
  3. teşekkürler özgür bey:) bu üç grubu çok güzel vurgulamışsınız yazıdaki eksiği tamamlamışsınız varolun

    YanıtlaSil
  4. Sıralama şöyle oldu.
    1. Filmden bu yazı sayesinde haberdar oldum.
    2. Yazıyı okumadan filmi seyrettim.
    3. Şimdi yazıyı okudum.
    Çok güzel analiz etmişiniz filmi. Yüreğinize, dimağınıza sağlık.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. zihni bey siz de sağolun iyi filmdi

      Sil