20 Aralık 2014 Cumartesi

PAMUKTAN BİR KALP…


Eski bir kitabın sayfaları arasında dolaşırken rastladığım iki fotoğraf beni anıların kucağına bıraktı bu gece. Birbirine ters mizaçlarda oldukları için iyi anlaşan iki kadın vardı resimlerde; babaannem ve anneannem… Genetiğimizle getirdiğimiz özelliklerin, gördüğümüz davranış modelleri ile karakterimiz haline gelmesine sebep olan, varlık sebebimiz iki insanın anneleri, yani bir nevi kara kutularımız. 

Kendimi anlamaya niyetlendiğim zamanlarda en çok sığındığım anılarımın pamuk kalpli baş rolleri… Babaannesinin huyunda olduğu için, zıtlar birbirini çeker kuralının canlı örneği olarak, anneannesine daha düşkün bir çocuktum ben. Pamuk kalpli, yumuşaklardan yumuşak anneannem gibi dünyadan kaç insan geçmiştir bilmiyorum. Ama belki de herkes bu dünyaya gelirken tertemiz ve pamuk gibi yumuşak geliyordur da, rastladığı mevsimler onun yapısını bozuyor, kimi zaman güneş bağrını yakıyor, kimi zaman da toprak istediklerini vermiyordur. Hele de pamuğun en sevmediği yağmurlara denk geliyorsa daha meyveyken bozuluyor, yaşamın işlenme koşullarından geçse bile istenen kaliteyi veremiyordur. 

Alüvyonlu ve güçlü toprakları seven pamuk bitkisinin derin sürülmüş ve iyi gübrelenmiş topraklara da ekildiğini düşünürsek hayatsal döngünün birbirinin modellenmesiyle oluştuğunu da kabul ederek pamuk kalpli olabilmek için gereken şartların da pamuk bitkisinin yetişmesine benzediğini fark ederiz.

Anneannem daha bebekken annesini kaybetmiş, babası ve üvey annesinin sevgi dolu emekleri ile ailenin en küçük kızı olarak büyütülmüş. Ancak “anne” dendiğinde hatırlamadığı ve kokusuna hasret yaşadığı kadının özlemiyle yetmişli yaşlarda bile gözleri dolan anneannemi pamuk kalpli kılan da sanırım en çok ihtiyacı olan şefkati kişiliğine bir elbise gibi geçirmiş olmasıydı. Hani derler ya, insan en çok ihtiyacı olduğu şekilde davranır, istediğini istekleri ile yansıtır. Şanslıysa karşısına çıkanlar onun davranışlarını yansıtan bir ayna gibi olur ve kalp yumuşaklığını muhafaza eder. İşte anneannem de öyle güzel bir yumuşaklık, öyle sarıcı bir sevgi sunardı ki size, kucağından kalkmak, yanından ayrılmak istemezdiniz. Saflıkta ve her şeye olumlu bakmakta polyannacılıktan doktoralı olan anneannem, ömrünce dış etkenlerden koruduğu kalbinin ekmeğini yedi; sevdi, sevildi, istendi, verdi, aldı, yetiştirdi, yetiştirdikleriyle sevindi.

Babaannemse daha sert bir mizaca sahipti. Otoriter, güçlü,dediği dedik bir kadındı. Popülerlik seviyesi, hayata bakışındaki mizah dozunun yüksekliği, hitabetindeki güçlülük ve tek başına ayakta durmanın özgüveniyle kimi zaman anneannemi geçse de babasız büyüyen bir kız çocuğu olarak, severek evlendiği adamı ve hemen ardından küçük kızını da kaybetmesiyle pamuk kalbi kaderin yağmurlarına maruz kalıp sertleşmişti.


Pamuk çok değerli bir bitki ve hayatımızın vazgeçilmezlerinden biri iken yavaş yavaş hayatımızdan çıkarılmaya başlandı. Zamanla pamuğun yerini alan sentetikler her yeri kuşattı ve bizleri sahicilikten, sahteciliğe götüren yolu açtı. Nasıl bugün yüzde yüz pamuktan yapılmış bir ürün bulmak zor ve erişmek pahalıysa, kalbi pamuk insanlara rastlamak da zorlaştı.

Pamuk, gerek yetiştirilmesi, gerek toplanması, gerek saklanması, üretimi ve sonrasında bakımı masraflı bir ürün olduğundan her şeyin “miş gibi” yapıldığı günümüze uygun değildi. Eskiden kalpler gibi, yataklarımız da pamuktandı ve havalar güzelleştiğinde ilk iş bahçelere yayılan temiz çarşaflar üzerine dökülen pamuklar havalandırılır ve hallacın gelmesi beklenirdi. Babaannemle de, anneannemle de pamukların atılışını çok kez izledim. O incecik sertleşmiş yatakların, yastıkların nasıl da kabardığını, hallacın pamukları ditmesiyle aslına döndüğünü gördüm. 

Şimdi düşününce yaşamın vazgeçilmezi havanın her şeyin hayat kaynağı olduğunu fark ediyorum. Pamuk bir yatağın da, pamuk bir kalbin de arada hallacın eline bırakılması ve hücrelerine havanın girmesine müsaade etmesi gerektiğini anlıyorum. Hele de babaannem gibi yağmurlarda ıslanmış, kurumasına fırsat verilmeden hayatın çetin şartlarında preslenmiş, anneannem gibi şefkatin temsilcisi anne yokluğu ile büyümüşse insan, havaya ekmekten sudan daha çok ihtiyacı vardır.

Havalanmak tabiri bugün olumsuz manalarda kullanılsa da, nasıl her hücremizin oksijene ihtiyacı varsa, ruhumuzun, kalbimizin de havaya, ama kaliteli ve iç açıcı havaya gereksinimi sonsuz. Nefessiz kaldığımız an ölecek bir bedenin emanetçileri iken, havalanmadığı için katılaşan ruhlarımızı niye bir hallacın maharetine bırakamıyoruz? Çok değil, yılda iki kez attırırsanız kalbinizin pamuklarını, gönül misafirleriniz de bırakıp gitmez rahat yataklarını.       

HANDAN KILIÇ  

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder