4 Aralık 2014 Perşembe

UNUTURSAM FISILDA



Unutmak en büyük nimetlerdendir. Unutamadığımızı düşünsenize; koca bir ömür çektiklerimizin hafızamızda kaplayacağı yer mi, yüreğimize vereceği elem mi daha fazla olurdu bilinmez ama unutuyor olmak belki de bizi hayata bağlayan en önemli unsurdur. Bu sayede her sabah yeniden başlamak için güç buluruz kendimizde. Büyük kayıplarda bile belli bir yas süresi vardır. Kırkını çıkarmak tabiri tıpkı dünyaya gelen bebeğin buralara alıştığı kabul edilen zaman dilimini bize hatırlatırken ölümle aramızdan ayrılan sevdiklerimiz için de ilk kırk gün yaşanan derin hüznün zaman içinde yavaş yavaş azaldığı söylenir. Mükemmel şekilde yaratılan bedenimize, unutmak ve alışmak sigortaları konmuştur ki, metabolizma kendi varlığını koruyabilsin. Misal aşk için üç dakika ile üç yıl arasında ömür biçen uzmanlar nörologların yardımını almış ve MR cihazları ile yapılan ölçümlerde iki yıl altı ay altmışaltı gün sonra en güçlü aşkın bile fizyolojinin alışkanlık sigortası ile sonlandırıldığını, bu sürenin iyi değerlendirilebildiyse derin bir sevgi için avans olabileceği sonucuna varmışlar. Aşk, ritmini değiştirdiği kalbi fizyolojik olarak yoran bir duygu olduğu için bir süre sonra vücut kendini korumaya alır ve heyecanı söndürür ki kalp, tansiyon değerleri normal sevide seyretsin. Ama acılar kalbimizi daha çok yoruyor olmalı ki, yas süresi kırk günle sınırlanmış. Bu süre dolunca eski yeme içme düzenine dönen insanoğlu kaldığı yerden yaşamaya devam edecek şekilde dizayn edilmiş. Elbette derin acılarda yas süresi daha uzun olabilir ancak ilk kırk günkü kadar yoğun olmadığı uzmanlarca tespit edilmiştir. Durum böyleyken unutamamak ve kinle kötü anıları canlı tutmak için çaba göstermek kadar insanı yoran, yaşam enerjisini alan, sevgi ile beslenen kalbin buz kesmesine sebep olan başka bir hal yoktur.

Beni unutmak-unutamamak- unutmamak için direnmek ve son zamanlarda yaygınlaşan alzheimer hastalığı hakkında düşünmeye iten yine bir film oldu: “Unutursam Fısılda” Çağan Irmak filmlerini oldum olası severim. Duygu yoğunluğu olan filmler yapan yönetmen Türk sinemasının tartışmasız en iyi ustalarından. Bu filmle sinemamıza her yönüyle çok başarılı bir oyuncu da armağan eden Irmak, Farah Zeynep Abdullah’ın üstlendiği rolle her işin altından kalkacağını bize göstermiş. Oyunculuğu kadar sesinin güzelliğiyle de şaşırtan sanatçı sayesinde keyifli ve enerjik bir film izledim. Müziklerini Kenan Doğulu’nun yaptığı şarkılar hem yansıtılan döneme dair bir hava veriyordu hem de tınılarıyla insan kalbine değiyordu.  
Film içinde yaşatılan nostalji, seyircisinin yaş ortalamasını büyütse de, sinemada gençler de yok değildi. Ama çıkışta Mehmet Günsür için geldiklerini söyleyen bir grup genç kız, filmi çok sıradan bulduğunu konuşuyordu. Ama benim için her film, her kitap ana fikri bulunacak bir metin çalışmasıydı ve bütün akşam filmle beraber içimde unutmak, unutamamak, cesaret, korkaklık kavramları arasında gidip gelen bir sarkacı izledim durdum.

Sanırım senaryoyu yazan ve filmi yöneten sanatçı bize hayatın önemli ilkelerini hatırlatmak, hatta o ilkelerin altını çizmek istemiş: “Her seçiş bir kaybediştir. Ya yaşamayı seçersin ya beklemeyi. Yaşamın enerjisi ile kendini akışa teslim edersen durduğun yerde yosun bağlamazsın. Unutmak ve affetmek yaşam enerjisinin can damarıdır. Ne kadar cesur olursan, sonuca o kadar kolay ulaşırsın.” gibi dersleri satır aralarına serpiştirmiş.    

Filmin başında yayınlanan reklamlardan birinde “Hayatı dibine kadar yaşa” diyordu. İşte Çağan Irmak da aynı noktadan bakmış ve en çok “Cesurca yaşa, pişman olma” vurgusunu yapmış filmde.

Evet her seçiş bir kaybediştir. Yaşamayı seçersen cesurca, korunaklı fanusundan çıkarsın kaybettiklerinin. İnsana cesareti ne verir diye düşününce, aklıma ilk gelen, bilinçaltı odalarından bir atasözü oluyor nedense: “Cahil cesur olur.” Evet, cesaretin en ayrılmaz yoldaşları, deli akan bir kan, tecrübe denen boksörden henüz yenmemiş yumrukların yok denecek kadar az olduğu gençlik yılları ve tabi en çok da inanç. Bir hayale, bir sevdaya gönül verme…Yolda devam edebilmek için de itici güç olan tutkunun hiç eksilmeden inançla büyümesi…

Filmde küçük kız kardeş mizaç olarak daha cesur, daha fırlama. Abla ise daha oturaklı ve sorumluluk sahibi. Elbette bunda karakter yapısının da önemi var ama dünyaya gelme sırası, ailelerin çocuklara tanıdıkları esneklik alanının kendi yaşları ilerledikçe genişlemesi ve daha sabırlı ya da daha umursamaz bireyler haline gelen anne ve babaların daha özgür, daha cesur çocuklar yetiştirmesi de etkili. Filmde, kız kardeş kendini ilçenin dar kalıbına sığdıramıyor ve sevdiği çocukla beraber İstanbul’a kaçarak ailelerine rağmen birlikte ve müzik üzerine bir hayat kuruyorlar. Her türlü güçlüğe göğüs gerip o yıllarda erkeklerin bile çekindiği durumlardan bu küçük kızın deli cesareti ile çıkmayı başarıyorlar. Sonunda küçük kız kardeş Hatice, eşinin bile kendi gölgesinde kaldığı ünlü bir şarkıcı oluyor ve bunu taşıyamayan kocası kendini alkole verince bir kazada ölüyor. Ayperi adı ile şöhreti yakalayan kız kardeş, bestelerini yapan kocasını kaybedince hit olan şarkılar yapmayı başaramıyor. Zaten ilk şarkılarının sözlerini de, evden kaçarken ablasının gizli gizli yazdığı şiir defterini ondan habersiz alarak elde ettiğinden hem söz hem de beste olmayınca zirvedeki yerini koruyamıyor. Yıllar içinde unutkanlık hastalığına da yakalanınca memleketine ablasının yanına gitmeye karar veriyor. Abla hemşirelik yaparak hayatını sürdürmüş, uzaktan uzağa kendisinin de sevdiği çocukla kaçan kız kardeşine kin büyütmüş, belki de bu yüzden hiç evlenmemiş, bir daha da hiç şiir yazmamış, gençken o kelebek gibi uçuşan kalbi taşlaşmış bir karakter. Tabi burada Işıl Yücesoy da oyunculuğu ile devleşiyor. Film boyunca, doğru, dürüst, ilkeli olmak, cesaretsiz olmakla yarıştırılmış. Cesur olan ama bir çok yanlışı da içinde barındıran bir hayat, yıllar sonra durduğu yerde onurlu bir yaşam mücadelesi veren ama duygularını yok sayarak kaybetmiş görüntüsü verilen bir yaşama muhtaç oluyor. Ve sevgi kine üstün gelerek kardeşlik duygusu öne çıkıyor. Gününü gün ederek yaşayan kardeş unutmak nimeti ile taçlanıp hayatı boyu kinini canlı tutan ablasına külfet oluyor. Ama bu zorunlu karşılaşma onların hayatlarıyla yüzleşmelerini sağlıyor. Hepimizin iş işten geçmeden yapması gereken bu yüzleşmeler neticesinde iki kardeşin de seçtiklerinden memnun oldukları ve yine seçme hakları olsa aynı yollara gideceklerini görüyoruz.         

Sonuca odaklı bir zihnim var sanırım ki hep, giriş gelişme sonuç biçiminde algılıyor hayatı. Aslında hayat bir sonuçlar değil, gelişmeler bütünü. İlla her şey bir sona varmıyor, her dileğimiz yerine gelmiyor. Çoğu zaman yaşamak ve geçmek gerekiyor. Hatta acı verenlere dönüp bakmayacak kadar intikam duygusundan arınmak ve birbirimizle sınandığımızın farkına varmak gerekiyor.

Aslında yaşamımızı ve tercihlerimizi belirleyen bir çok faktör olsa da bunların başında hayata yüklediğimiz anlam geliyor. Hayatı ölümle sonlanan bir zaman dilimi olarak algılıyorsak, elbette anı yaşamayı seçiyor, dibine kadar yaşa, iyiyi değil, mükemmeli iste, sen buna değersin gibi bizi benliğimizden yakalayan felsefelerin girdabına çekiliyoruz. Yaşadığımız her günü kâr sayıyor ve günlerimizin azaldığını bildiğimiz zamanlara gelince; pişman değilim, mutlu yaşadım, çılgınlıklar yaptım diyerek har vurup harman savurduğumuz hayatımızla övünebiliyoruz.

Ama hayatı, sonrası olan, hesabı verilecek bir kredi olarak görüyorsak işte o zaman bizi sınırlayan çizgilerimiz oluyor ve daha dürüst, daha temkinli davranıyoruz. Bazıları bunu korkaklık, cesaret yoksunluğu, saflık, hata yapma korkusu, kısaca yaşamamak olarak adlandırsa da aslında yaptığımız elimizde olan günü tüketmek yerine bize hayatın bittiği  noktada değerli olacak hale getirmek, bu güzel dünyaya uğramışken gideceğimiz yere eli boş gitmemek… Dolayısıyla çizginin gerisinde yaşıyor olmak bir zayıflık, cesaretsizlik, korkaklık değil tam tersine zor bir tercihin göstergesi. Ama biliyoruz ki, kolay olan her yol çıkmaza götürür. Öyleyse cesaret zoru tercih edenler için daha gerekli bir kavramdır. Çünkü onlar, kısa yolu tercih etmemiş, köşe başlarında önlerine çıkan, insanı bazen bir tuzağa çeken hediyeleri seçmemişlerdir. Önlerinde, sonu olduğu kesin, ancak bitiş çizgisi gizli bir yol vardır. Yolda bir çukura düşüp hayatını her an kaybetme ihtimali kadar, elden ayaktan düşecek derecede uzun yaşama şansı da vardır. Bu ihtimaller zinciri onları köle yapmaz, bilakis korkularından özgürleştirir. Bu yüzden cesaret, en çok yaşama değer verenlere lazımdır, yaşamı bozuk para gibi harcayıp gününü gün edenlere değil. Belki de onların çılgınlık ya da hayatı dibine kadar yaşamak dedikleri içlerinden gelen korku dolu çığlıkların bastırılma çabasıdır. Ne zaman kendimden kaçmak istesem kulaklıkla, yüksek seste, sert müzikler dinlerim. Bu insanı bir süre rahatlatır, tıpkı sürekli kanayan bir yaranın üzerine pansuman yapmak gibidir. Oysa yapılması gereken yaranın kanamasını durdurmak ve içten bir iyileşme sağlamaktır. Sebepleri ortadan kaldırmazsak sonuçlar tatmin edici olmaz ve kısa bir süre sonra kanayan yaramıza derman olacak yeni arayışlara gireriz. Ama gerçek bir tedavi ile iyileştirmediğimiz yaralarımız, her kanama sonrası geçici ferahlık sağlayan ve kısa süreli uyuşturan çözümlerle geçiştirildiğinden gün gelir uzuv kaybına yol açar. O zaman da her şey için çok geç olduğunu anlar ve seçtiğimiz yolun yanlış olduğunu fark etsek de gurur yapar ve battı balık yan gider felsefesiyle tuttuğumuz yolda devam ederiz.

Hayat hepimizin üzerine gelir ama, bazen atlarız üzerinden bazen altında kalırız kaderimizin. Asıl olan cesur olmak ve her şeye rağmen bir daha denemektir. derler. Tıpkı, “Unutursam Fısılda” filminde olduğu gibi, gitmeyi, dönmeyi, unutmayı, affetmeyi de denemeli insan. Kabul görüp görmeyeceği, yürü ya kulum şansına sahip olup olmayacağını anlamanın tek yolu bu, cesur olup denemek. Tekrar tekrar denemek. Yanlışta ısrar etmemek, hayatın önümüze çıkardığı olaylara bakarken hepsinin ayrı bir şans olduğunu fark ederek kalbimize yük ettiğimiz kızgınlıkları, kinleri silip atmak, affetmek, unutmak… Bir hediye olarak verilen ve geri alınacağı kesin olan yaşamın kıymetini bilmek…İşte bütün mesele bu.

Öyleyse haydi kalk yerinden ve dene…Ne istiyorsan…Cesur ol ama cesaretini cahilliğinden değil, değerlerinden, ilkelerinden al…Yaşa, yaşat, varol ve hatırlanmaya değmeyecekleri unutarak var olmanın dayanılmaz hafifliğini ispat et kendine…Yoksa zihnin kendini korumaya alır ve kendisi unutur her şeyi, Sevelim, sevilelim, unutup yaşayalım… Gerisi mi? Çorap söküğü gibi gelir…   

HANDAN KILIÇ

 FİLM MÜZİKLERİNDEN...
http://www.youtube.com/watch?v=Vj9cgc0ceYg
http://www.youtube.com/watch?v=zHn_TW36tGU
http://www.youtube.com/watch?v=uqmEbv-TWtk

4 yorum:

  1. Cok başarılı bir değerlendirme yazısı olmuş.

    YanıtlaSil
  2. Harika bir yazı olmuş.... Yazım konusunda daha cesur olmalısınız...

    YanıtlaSil