27 Aralık 2014 Cumartesi

YALNIZ DERSEM ÇIK, YANLIŞ DERSEM ÇIKMA!



Bugün bir masal aleminde yolculuk yapar gibiydim. Sisli ve yağmurlu bir Ankara gününde çevre yolunda uzunca bir süre araba kullandım.Göz gözü görmüyordu. Karşımda bembeyaz bir boşluk… El yordamıyla ilerlenen bir yol… Bir meçhule doğru gidiş…Görüş mesafesinin bir kaç metre olduğu yolda tek yardımcım kendi ışığımdı. Bu noktada derin düşüncelere daldım.Bir facebook atasözü diyor ya; “Bazı insanlar yağmuru hisseder bazıları sadece ıslanır”. Ben de ilave edeyim; hatta bazıları ruhunu yıkarken bazıları, üzerine basar rahmet yüklü damlaların. Bu yönüyle hisseden bir kalp büyük bir nimettir. Kimi zaman, karanlık bir geceyi, gülümsemesinin ışığıyla aydınlatan dolunay gibidir. Kimi zamansa güneşin önüne set olup ısının güne yayılmasına engel olan sisi, ortadan kaldıran öğlen sıcağı kadar ferahlatıcıdır.

Charlie Chaplin “çok fazla düşünüp çok az hissediyoruz” dese de, gün içinde, baktığım her yer, duyduğum her sözün gönlümde açtığı yeni sekmeler yüzünden çok yoruluyorum. Ara ara bir nebze kendimden kaçmak, yoğun sisin içinden sıyrılıp yolu kayganlaştıran yağmura yakalanmadan, bir denizin kıyısına gidip oturmak, mavi sakinliğini, dalgalarının ritmiyle birleştirip ılık bir meltemle ruhuma üflemesini istiyorum. Ama bir deniz bile yok bu şehirde... Deniz gibi insanlara ulaşmak da etraflarını dolduran kalabalıklar yüzünden boş bir çaba. Dolayısıyla insana kalan sadece beyaz bir boşluk… Ve arabamın belli belirsiz ışığı. Bu puslu, sisli havada öyle bir yalnızlık ve yanlışlık gelip oturdu ki içime daha fazla dayanamadım. Gözyaşlarıma izin verdim, buğulanan gözlerimi rahmetle yıkasın diye.    

Her şey ne kadar iç içeydi hayatta. İnsan nasıl bir meçhuldü? Önümde, dikkat kesilmem gereken yol dururken zihnimi dinlemeyip virüslenmişcesine sürekli yeni sekmeler açan kalbime dikiz aynasından sert bir bakış fırlattım: Sus ve devam et dedim kendime. Bir sürü insanın yanından gelip başka bir sürü insanın yanına gidiyorsun, ne yalnızlığından bahsediyorsun?

C.Bukowski ‘nin dediği idi aslında aradığım: “Özgür ruhlar enderdir, ama gördün mü bilirsin, en basitinden onlarla veya yanındayken iyi, çok iyi hissedersin.” Bir sürü insan içinde bir insan, bir dost, özgür bir ruh… O anda Turgut uyar seslendi sevgiyle içimin labirentlerinin en karışık yerinden; 
Biliyor musun, herkes bir boş yeri aydınlatıyor “

Önümdeki sise baktım ve ben de ona seslendim, nerede herkes, nerede aydınlık?  Herkesin yeri ayrıydı bu dünyada, her topalın bir kör alıcısı vardı. Böylece davul dengi dengine çalmaktaydı. Ama hiç kimse herkes olmak istemiyor, kendini özel hissettirecek bir ruhun peşine düşüyordu. Hissetmekten çok hissettirildiği an anlam kazanan bir duyguydu özel hissetmek.Ama her hissin bedeli vardı, “özel” kategorisine alınan her kişi hak talep etmeye başlıyordu karşısındakinin hayatından.

G.Flaubert’in de dediği gibi,İnsan ettiğinin hakimi olabilir ama hissettiğinin asla “ Bu nedenle hissetmek, çoğu zaman kontrolümüzün dışındadır. Bu değişkenlik hem insana hızlı bir yükseliş sağlar hem de bir anda aşağılara çeker. İkisi arasında dengeyi tutturarak düz bir çizgide hayata devam etmek ise asıl hedeftir. Bu durum, kimi zaman tam on ikiden vurulan, kimi zaman ıskalanarak ızdırab tabyalarında hapsolunan inişli çıkışlı bir haldir.

Olaylara buradan bakınca; sağ beyinlerinin daha gelişmiş olduğu varsayılan hisleri güçlü insanların hayatı, sol beyinlerinin mantık konforuna alışmışlardan çok daha zor diye düşünüyorum. Böyleleri hemen her şeyden nem kapar, bir anda derin bir üzüntünün uçurumuna yuvarlanır ama bir de bakarsınız, müjdeli bir haberle sevinç kanatlarını takıp düştüğü "yar"dan çok daha yukarılara çıkmış, ışıldayan gökte süzülmeye başlamıştır.

Özel olarak değer verdikleri insanlardan da aynı değeri görmek isteyen bu hassas ruhlar değerler arası farklılıkta çok çabuk yaralanır.”Bence sen de herkes gibisin” sözü ile  kalpleri adeta hançerlenir. Gönlünde özel yeri olan birinden, onun için sıradan olduğunu öğrenmek kadar ne üzebilir ki gönlünün sandalında yolculuk yapan birini? Ruhundaki depremlerin enkazından çıkıp toparlanması zaman alsa da, insanoğlu öyle güzel savunma mekanizmaları ile donatılmış ki, düştüğü yerden kalkıyor eninde sonunda. Her seferinde daha da güçlenerek çıkıyor yeni günün sabahına. Zamanla yalnızlığın vazgeçilmez yoldaşı olduğunu anlıyor, açtığı taç yapraklarını topluyor, belki de en iyi halin tomurcuk olduğunun kabulü ile yaşamayı öğreniyor. Döktüğü her yaprağın üzerine basılıp heder olacağını fark ediyor. Söz ağızdan çıktıktan sonra onun kölesi olursun derler ya hani, ağzınızdan çıkan her söz sizi daha güçsüz kılıyor, yargısız infazın mağduru konumuna düşürüyor. Zamanla kendini korumak isteyen insan daha az konuşup samimi olmayı unutuyor. Şairin “Korkulacak bir şey yoktu hayatta, her şey naylondandı o kadar” dediği gibi sentetik ama korunaklı bir dünyaya mahkum oluyor. İnsanlık için ne kadar acı.

Gün boyu bunca duygu salınımı arasında gelip giden ruhuma yağmur olsun ve içimin  sisleri biraz olsun dağılsın diye eve gelince bir filmin gölgesine sığınmak istedim. Ama şans bu ya rastgele seçtiğim “Yeryüzünde son aşk” isimli filmi izledikten sonra hissizleşerek yaşanılan bir hayatın ne kadar çekilmez olduğu fikrine kapıldım. Bu yapımda tıpkı “Körlük” filminde olduğu gibi insanlar arasında duyu ve his kayıpları hızla yayılıyordu ve bu hali yaşamayanlar anormal kalıyordu. Körlük filminde herkes yavaş yavaş görme yetisini yitirirken bu filmde önce koku alma hissini kaybeden insanlar derin bir boşluğa yuvarlanıyordu. Koku beyne bağlıdır ve koku olmazsa anılar ve görüntüler de olmaz diyen uzmanların görüşlerini güçlendiren filmde insanlar önce “Hepimiz yalnızız, yalnız öleceğiz” korkusuyla derin bir hüzne gömülüp sarsılarak ağlamaya başlıyordu. İlk atak olarak açlık hissi had safhaya çıkıyor ve bu his geçene kadar ne bulurlarsa yiyiyorlardı. Koku ve tat birbirine bağlı olduğundan kokusunu alamadıkları yiyecekler onlarda doyma hissini oluşturmuyordu. Sonra buna da alışıyorlar ve zamanla tat duygusu da gidiyordu. Kısa zamanda kızgınlık, öfke, nefret, kin gibi insani duygular da yitiriliyordu. Ruhunu kaybeden insanlar zevk adına sadece tenlerini takas ediyor ama her şey eksikken, sevdikleri ile birlikte olsalar da bir türlü tatmin duygusu yaşayamıyorlardı.

Bu film, yorucu ve sarsıcı sahneler içerirken gri rengi ile de insanı kasvetli bir ruh halinin içine atıyor. Seyredin diyebileceğim kadar iç açıcı değil. Çıkış yolu yok ve bütün bir dünya hızla hissizleşiyor. Sadece tensel lezzetlerin peşine düşüyor ama kaybettiği ruhun eli kolu duyuların olmaması onu yeni lezzetler peşinde koşmaya sürüklüyor.

Bu düşünceler içinde günümüze dönüp baktığımızda filmde çok güçlü bir imgesel dilin kullanıldığını ve aslında gerçeği gözler önüne serdiğini görüyoruz. En basitinden düşünün; elimizdeki akıllı telefonlarla sürekli gerekli gereksiz uyaranlara maruz kalan ruhlarımız ciddi mevzuları nasıl sulandırıyor, insan şefkatini galeyana getireceğini düşündüğümüz haberlerin altına en gaddar yorumlar yapılıyor. Herkes yeni bir insanı hayatına alırken içine düştüğü yalnızlık kuyusundan elini tutup çıkaracak birini bulduğu zannıyla kısa süreli bir heyecan yaşıyor lakin buna da çabucak alışıp nesnelere indirgediği insanları kırıp dökerek tüketiyor...
       
Dünya derin bir yalnızlığa doğru sürüklenirken herkes birileri için özel olmak ve kendisini de yutacak bu kara delikten kurtulmak istiyor. Oysa özel olmak hakkını elde ettiğinizde, sorumluluklarınızın doğduğunu da unutmamak gerekiyor. Sıradan birinden bizi anlamasını, desteklemesini, hatta şefkatli göğsüne yatırıp avutmasını bekleyemezken özel olduğunu düşündüğümüz birinden beklentilerimiz bir çığ gibi büyüyor. Zamanın hızı ve sahte bir yoğunluğun mahkumu olmuş bireyler hep isterken, vermekten yana çekimser davranıyor. Bu da, insanın, özel hissetme duygusunu yıpratarak tekrar yalnızlığın kucağına atıyor.


Sanırım dünya, dönüşümü mümkün olmayacak şekilde yalnızlık yörüngesine girdi ve bu his içimize gelip oturdu. Bu saatten sonra kimsenin kimseye derman olacağı yok. Öyleyse gönül kapılarınızı dışarıya açıp da yüreğinizi üşütmeyin. Belki de varılması gereken hedef içimizin kuytularındadır da biz kendimizi fark edene kadar saklandığı yerden çıkmıyordur. Ey kendim! Yalnız dersem çık, yanlış dersem çıkma!

HANDAN KILIÇ

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder