30 Nisan 2014 Çarşamba

ÖYKÜ(CÜ)



Zamanı yarıp girerdi bir rüyanın içine.

Işıklı dilimde, durmaksızın yol alan bir küheylanın dizginlerini sıkıca tutardı parmakları.

Kalabalığın zehrini çekerken içine, sigarasının yedeğinde, yalnızlığın koynunda geçireceği geceyi düşlerdi yüreğinde.

Sonra düşerdi ışıltılı karanlığın içine: Yüzlerinde peçe beklerken heyecanla harfler bir köşede, bembeyaz sayfaların karşısında dizginleyemezdi şehvetini, kalemi de alınca eline.
Kelimelerinin içine girebilme, yokluktan varlığa geçebilme telaşındaydı heceler.

Yelkovan, kırıp dizini otururdu önünde. Akrebin başı yerde… Saniyeler el ele, kaynayan yüreğin lavları akarken sıcak ve derinden, kaçışırdı saliseler önünden.

Kalbinin sarkacı, rüyayla yakazanın arasında gidip gelirken çekiştirmeye başlardı vücut libası, ağrılı iğnelerle acıtırken.

Karanlığın beşiğinde tatlı, küçük bir ölüme çağırırdı gözkapakları. Direnişi, yağmurun toprağın teninde bıraktığı o koku ile tazelenen sabaha kadar sürer, sonra da kağıdın üzerine düşürdüğü duygularını demlenmeye, başını yastığın sıcağına bırakırdı.

Boyanın kitre ile dansı gibi müphem, yeni bir günde, insanlardan bir insan olma gayesiyle karışacağı hayata, gülümserdi gözleri uyandığında. Bazen dayanılmaz olunca ağrıları şikayet ederdi dili. Kalbi diline çıkışıp Sahibi’ne saygısızlık ettiğini hatırlatınca af dilerdi kelimeleri. Dua niyetine birkaç ağrı kesici atar, aroması etrafa yayılan enfes bir kahveyi, sigarasıyla yudumlardı.

Ve yine başlardı öykücü yazmaya, yatışmayan bir heyecanla, her gün yeniden… Kalbinden damıttığı kelimeler, öyküleriyle yol bulup saplanıverirlerdi, adını, ruhunu, sevdasını bilmediği birilerinin en acıyan yerlerine. Kimi zaman yara, kimi zaman merhem niyetine.

Zamanı yarıp girerdi bir rüyanın içine.

Hoş bir seda bırakma arzusuyla durduğu şu alemde.

HANDAN KILIC

28 Nisan 2014 Pazartesi

ÖMRÜNÜN SAATİ KAÇ?




Oldum olası popüler Amerikan filmleri yerine Avrupa sinemasını severim. Birçok insanın sıkıcı bulduğu festival filmlerine bayılırım. Fırsat buldukça gittiğim temalı film festivallerinde üst üste dört film seyretmişliğim vardır. Bu akşam da televizyondaki dört sinema kanalı arasında dolanırken bir filme rastladım. Baktım Avrupa sineması hemen izlemeye başladım: 

Satranç Kraliçesi adlı film 2009 yılı Alman-Fransız yapımı. Film Korsika'da geçiyor. Korsika Akdeniz'de bir Fransız adası. Orta yaşlı, eşi ve çocuğuyla birlikte hayat süren bir oda hizmetçisi olan Helen, bir gün bir çiftin satranç oynamasını izler ve hayran kalır. Bu satranç tutkusu hayata bakışını değiştirir ve sonunda onu şampiyonluğa taşır. Karşısına çıkan bir çok çeldiriciler de vardır ama ona satrancı öğreten adam sayesinde güçlenir. Çevreden yükselen tüm eleştiriler onu yolundan alıkoymaz. Bir ara temizlik yapıp satranç öğrenmek için gittiği yer konusunda dedikodular çıkıp evliliğinin tehlikeye girmesi üzerine satrancı bırakır ama mutsuz olur. Bunu gören kocası tekrar satranca dönmesini ister. Evine temizliğe gittiği ve önce onu muhatap almasa da öğrenme konusundaki çabasını gören ve ona temizlik karşılığında ders veren entellektüel adamın evine yeniden gitmesine müsade eder. Bu adam bir gün kadının yeterince piştiğini düşünerek bir turnuvaya katılmasını ister ve referans mektubu ile kadını gönderir. Ancak orada temizlikçi olduğu için aşağılanan kadın onuru kırıldığından adama gelerek mücadelesinden vazgeçtiğini haykırır gözyaşları içinde ve bir daha temizliği de gelmeyeceğini söylerken adam onu durdurur. Ölen karısından bahsetmeye başlar. Karısının yaptığı yağlı boya tabloları gösteren adam "Karım çok güzel resim çizerdi, yetenekli birisiydi ama kendisine hiç inanmadı. O öldüğünde onu kurtarabilir miydim diye düşündüm. Kurtaramazdım, çünkü kimse kimseyi kurtaramaz. Şüpheleri resimlerden çok daha güçlüydü. Senin eğitimin yok ama yeteneğin var. İnsanlar hiç bulamazlar ama hep ararlar. Buna ben de dahilim." diyerek kadını motive eder. Bu coşkuyla turnuvaya katılma kararı alan kadın kendisini aşağılayan adamı yenerek şampiyon olur ve Paris'e doğru yola çıkan gemiye gururla biner. Onu eleştiren herkes alkışlamaya başlar. Demek ki bu durum toplumdan topluma değişiklik gösteren bir değer değil insani bir durum; bir şeyleri başarana kadar herkes yolunuza taş koyar ve eleştirir, başardığınızda ise yanınızda yer almış gibi davranırlar. 

Her zaman seyrettiğim filmden bir cümle kalsa yedeğimde epey zenginleşirim diye düşünürüm. Bu filmde de vurulduğum cümleler " Yetenekli birisiydi ama kendisine hiç inanmadı." ve  "çünkü kimse kimseyi kurtaramaz."oldu.

Film sonrasında bir söz hatırıma geldi: "Zamanı okuyamayanlar onu yönetemezler" Söyleyen kimdi bilmiyorum ama doğru bir söz. Aslında hepimiz bu konuya eğilmeliyiz. Hayat su gibi akıyor.    Ömrümüzün hangi devresindeyiz, neler yaptık, neler yapmak istiyoruz. 

Nasıl bir kitaba başlarken önsözünü okur ve kitaba dair bir farkındalık kazanırız. Hayatımıza dair de bu bağlamda farkındalık kazanıp zamanı tanzim konusunda planlamalar yapmalıyız. 

Bir bilginin hayatımıza girmesi için gerekli olan aşamalar; fark etmek, idrak etmek, hayata geçirmektir ya işte çoğumuz biliyor anlıyor ama hayata geçirmede sınıfta kalıyoruz. Bunun en önemli sebeplerinden biri motivasyon eksikliğidir. Hedefinizi koyduktan sonra karşımıza çıkan çeldiricilerden de bizi sıyıracak " hadi" diyerek yüreklendirecek bir sebebe ihtiyaç duyarız. Ve eğer gerçekten bunu istiyor ve kalbimizi buna ayarlıyorsak Allah bir vesileyi hiç beklemediğimiz bir yerden gönderir. Bazen bir şiir, bazen bir film, bir kitap, dost dilinden dökülmüş söz, sevgiyle bakan bir göz,  size inanan bir yürek elinizi tutar. Bazen de sizi   kıskanarak arkanızdan konuşan, kötülük planları yapan birileri, düşmanca söylenmiş kelimelerin kalbinize düşen gölgeleri motive eder hedefinize. Hatta bu olumsuz motivasyon sebepleriyle karşılaşınca başta epey üzülürüz. Bize açtığı kapıları ise zamanla fark eder, iyi ki yaşamışım yoksa bugün burada olmazdım deriz. 

Her insan farklı fıtratta olduğundan başka bir şekilde motive olur. Kimi güzellikten etkilenir, kimi herşey iyi gittiğinde kendisi olmaktan uzaklaşır ve hedefini unutur. Zorluklar karşısında mücadele ederek motive olanlara da bunlar kapı açar. 

Öyleyse insan önce kendini tanımalı ve hayat yolunda hedefine doğru yürürken yanına alması gerekenleri iyi belirlemeli. Şuanda ömrünün hangi mevsiminde, neler yaptığının farkına varmalı, hayatına neleri ekleyip neleri çıkarması gerektiğini belirleyip ölüm gelmeden elinden gelenin en iyisini yapmalı. 

Yoksa tüm soruların cevaplarını bildiği halde zamanı iyi kullanamadığından sınav kağıdına cevapları yazamayarak zayıf not alan öğrenciler gibi oluruz. Ve hayatın telafileri de yaz okulları da yoktur.   

   HANDAN KILIC              

26 Nisan 2014 Cumartesi

GELİN TANIŞ OLALIM :)


Bir insanı gerçek manada tanımak mümkün müdür bilinmez ama tanışmak için gönderildiğimiz bir alemde kaderimizin yolumuza çıkardığı bir sürü insanla tanışırız. Kimileri için iyi ki tanıdım der, kimilerini tanıdıkça şairin dediğine gelir “İyi ki insandan insana fark var” deriz. Ve rastladığımız kötü insanlara rağmen tanışmaya devam ederiz. Belki de bu son zamanların “Koka Kola “ reklamında dediği gibi böyle bir iyimserlik bu topraklara mahsus bir şeydir, bu  nedenle de hala psikologa gitme kültürü batı toplumlarındaki kadar yaygın değildir. Büyük şehirlerde yaşayan, sıradan vatandaşa göre daha fazla bilen, ya da aldığı eğitimlerle gözü hayata dair bilgeliğe kapanan, böylece bildikleri bir ağırlığa dönüşen insanların başvurduğu kapılardan biri olsa da, psikologlar, hala yeterince iş yapamıyorlar bu güzel insanların ülkesinde. Çünkü hala insanlar var, birbirlerini tanımaktan korkmuyorlar. Hatta tanış olup işi kolay kılıyor, kalbi dostluklara fırsat veriyorlar.

İnsan en çok kendine benzeyeni mi sever yoksa zıttına mı çekilir bu husus da bir muamma. Bilim hala bir çok şeyi açıklayamıyor. İnsanların ilk 30 saniyede etkileşime geçip 90 saniyede birbirleri hakkında karar verdiğini söyleyen çalışmalar da var, insanları birbirine yaklaştıranın kokuları olduğunu söyleyen de var. Hatta okuduğum bir çalışmada insanların yüz hatları kendine benzeyen elmacık kemik yapısı, çene yapısı birbiri ile örtüşen insanları seçtikleri, sevdikleri ve bu beğeni olduğunda ilişkilerin uzun ömürlü olduğundan bahsediliyordu, yani insan bir nevi yine en çok kendisini (kendisi gibi olanı) seviyordu.

Bu gün onu ilk gördüğüm günden beri sevdiğim, elektriğinin huzur verdiği ama yoğunluklarımızın bizi ayrı düşürdüğü bir arkadaşımla sohbet etme şansı yakaladım. Yorgun bir günün ardından keyifli sohbet ilaç gibi geldi. Eve doğru gelirken pek de haz etmediğim bir arkadaşımla karşılaşınca enerjimin bozulduğunu hissettim. Aslında onu sevmemem için hiçbir somut gerekçem olmayan bu insanın elektriğinin neden beni rahatsız ettiğini düşünmeye başladım lakin bilimin bile aydınlatamadığı bu konuyu düşünmeyi bırakıp akışa teslim oldum. Bunun ödülünü de hemen aldım ve internet üzerinden güzel yazılar okudum hatta bunları yazanlardan biriyle tanıştım. Evet hayat aslında mücadele edince değil anı yaşama bilincine erince sunuyor güzelliklerini. 

İnternetin hayatımıza sunduğu kolaylıklara ve sanal dostlukların sahiciliğine dair daha önce yazmıştım. Bir kez daha kelimelerin güzel müziğinde ruhun dans edebildiğine inandım. Kelimelere olan aşkımı tazeledim ve okuma ve yazma arzumdaki artış doğrultusunda blogun başına geçtim.


Eski dostumun yaktığı neşe meşalesi daha sönmeden yeni bir tanışmanın gücüyle ruhumun ateşinin tazelendiğini hissettim. Ve sonra yine olaylar ve kişiler arasında illiyet bağı kurmaya uğraşan zihnime izin verdim ve ortak noktaları böylece buldum. Bana benziyorlardı, beğenilerini ifade etmekten çekinmiyor kelimelere inanıyorlardı.  Bu eleştirmekten zordur ve kendine güven problemi olan insanlarda rastlanmaz. Hatta insanların genelinde beğenilerini saklama eğilimi mevcuttur. "Aşk" adlı romanı sonrasında çokça eleştirilen Elif Şafak bir röportajında şöyle bir olay anlatmıştı: Oğuz Atay "Tutunamayanlar" romanını yazdığında o zamanların meşhurlarından Yusuf Atılgan’a gönderir, kitabı okuyan ve çok beğenen yazar Oğuz Atay’a dönüş yapmaz ve bir süre sonra Oğuz Atay hayatını kaybeder. Bunun üzerine bir itirafta bulunur Atılgan, kitap çok güzeldi, neden ben yazmadım duygusu yaşadım ve ona cevap yazmadım. Kendisi de yazan ve henüz okunur olmamanın acısını çeken, neredeyse otuz yıl kasabasında inziva hayatı yaşayan bir insan olmasına rağmen o yazar bile beğenisini ifade edememiştir. Bunu amiyane tabirle, ben çektim o da çeksin diyen eski gelin yeni kayınvalidelerin hareketlerinde de görürüz. Bu hal harika eserler veren bir yazarca bile benimsenen bir tavır olmuşsa beğenisini ifade eden insanlarla karşılaşmak bence anılmaya değer bir unsur, fark yaratan bir özellik. 

Sonuçta her birimiz bu dünyada bir iz bırakmanın ve bu izin fark edilmesinin, öldükten sonra da yad edilmesinin arzusunu taşıyoruz. Bu bir nevi ölümsüz olma çabası lakin hedeflerimize yürürken akrabalar, yakın çevre, toplum  herkes elinde eleştiri balyozu, moral bozma baltası ile beklerken insanın motive edici unsurlarla karşılaşması büyük bir şans. Ne diyelim bu kısacık hayatta şansımız bol olsun.J       

 HANDAN KILIC                 

14 Nisan 2014 Pazartesi

FORREST GUMP...





Sevdiğim müzikleri hiç sıkılmadan üst üste defalarca dinleyebilme yetisine sahip olsam da filmler konusunda aynı sabrı gösteremiyorum. Sevsem bile sonunu bildiğim bir filmi tekrar seyretmeyi beceremiyorum. Bunun sebebi görsel hafızamın daha güçlü olması ve zaten her sahneyi hatırlıyor olmam olabilir. Hatta çoğu zaman bunca seyredilecek film varken eskilere dönmek neden diye düşünürüm. Ama bu gece tam yatacakken aklıma bir arkadaşım düştü ve zihnimde onunla özdeşleştirdiğim film olan Forrest Gump'ı hatırladım. Bu filmi çok seven arkadaşıma özlemim depreşince erken yatmak genetiğimde yok diyerek yine bıraktım kendimi gecenin sessiz saatlerinde bu güzel filmin sularına. Yıllar önce seyrettiğim bu filmi bir de bugün bu yaşımdan seyredeyim ve bir kaç satır bir şeyler yazayım istedim.

Aslında hepimiz film boyunca bankta oturup "-di'li geçmiş zaman"da hayatını anlatan Forrest gibiydik. Hayatımızın anlatıcısıydık. Biz hayatımızın bankında otururken sürekli yanımızdakiler değişiyor, hikayelerimizi dinlemek isteyenler bizimle beraber otururken bizden sıkılanlar bir şekilde bekledikleri otobüsün geldiğini söyleyerek yanımızdan ayrılıyorlardı. Biz bu esnada kaderimizi yaşamaya devam ediyor, bazen seçtiklerimiz ve kaybettiklerimiz arasındaki dengeyi tutturamıyor ve kendimizi rüzgarın önündeki bir tüy gibi hissederken bazen de başardıklarımızla başaramadıklarımızdaki etkimizin hayatımızdaki iyi kötü zincir karmasının bir eseri olduğunu farkediyorduk. 

Aslında Forrest'in o güçlü annesi  "Hayat bir çikolata kutusuna benzer, asla ne tadacağını bilemezsin" derken haklıydı. Hepimiz asla dediğimiz bir çok olayın başkahramanı oluyorduk, yapmam dediklerimizi yapıyor yapamam dediklerimizi nasıl olduğunu anlamadan başarıyorduk. "Akışa bırakmak" en iyisi iken Forest'tan bir tık fazla olan aklımızla hep acı çekiyor, hayatı sorguluyor ama çocuk saflığındaki o teslimiyeti tadamıyorduk. 

Ayakkabılar insanlar hakkında çok şey anlatır diyordu yine annesi Forrest'a. Nereden geldiklerini, nereye gideceklerini... Hayata daha yavaş baktığımızda göreceğimiz bir şeydi bu. Belki Forrest'in annesinin de Forrest gibi bir çocuğu olmasa farkedemeyeceği bir şeydi. Onunla yavaşlamasa ve onu hayata hazırlarken her zaman nasıl olması gerektiği konusunda onu yüreklendirmese kendisinin de anlayamayacağı bir şey.

Film boyunca her sahnede Forrest Gump'ı seven arkadaşımı da düşündüm durdum. Acaba neydi bu filmle bağ kurmasını sağlayan?İnsanın bir şeyi sevmesi için anlaması, tanıması, özlemesi gerekir çoğu zaman. Filmde o kadar çok duygu iç içe girmiş ki hangisi filmi sevmemizi sağlar ve bizi beğeni ortak noktasında buluşturur bilinmez. Arkadaşım da neden bu filmi bu kadar severdi tam bilemiyorum lakin insan çoğu zaman neden sevdiğini bilmez ya da bu sebepleri ancak içinde yaşar, kimseyle hatta bazen kendisiyle bile paylaşmaz. 

Ama bana kalırsa Forrest Gump filmini sevenlerden kimi güçlü bir anne figürünün peşindedir, yaptığı  her şeyi onaylayacak ve onu yüreklendirecek, yapamazsın demeyecek bir annenin. Kimisi acı dolu geçmişini taşlamasına sebep olan kötü bir baba ve travmaların bir kızı sürüklediği yaşamdan kendinde parçalar bulacaktır. Kimi aslında başardıklarının kendi eseri olmadığını fark edecek kimi de başarısızlıklarının tamamen kendi suçu olmadığını idrak edecektir. 

Kimi ölümü hayatın bir parçası kabul etmeyi bu kadar kolay kabullenişin akıldan değil kalpten geçtiğini farkedecektir. Kimi yaşamın güzelliğini eksikleri sayesinde anlayıp onları zihninde tamamlayarak başka bir boyuta geçecektir. Kimi hayata devam edebilmek için geçmişi arkada bırakmanın zamanının geldiğini hissedecek ve zihninde taşladığı o anıların üzerinden buldozerle geçip ferahlamak gerektiğini farkedecektir bu filmi izlerken.

Kimi de saatlerdir oturup otobüs beklediği durakta boşu boşuna durduğunu ve aslında aradığının yürüse varacağı bir mesafede olduğunu öğrenecektir sohbet ettiği kişiden.

İşte hepimiz bu hayatı yaşarken sürekli birileri ile kesişim kümesi kuruyoruz. Bazıları boş küme bıraksa da ardında bazılarının boşluğu kolay dolmuyor. İşte bana bu filmi anımsatan arkadaşım da öyle bir insan olmuştu hayatımda. Zıt iki karakterin uyumu çok zor olsa da böylesi durumlarda bir o kadar güçlü bağlarla bezenmiştir kesişim kümesi. Melike Demirağ'ın Arkadaş şarkısında dediği gibi ayrılsak da kopamayacağımız insanlardır zıtlıklarıyla birbirini çeken ve güçlü bir sevginin tarafı olan, birbirinin yaralarını iyi eden, "yeni ben"i ni inşa ederken yoldaş olan insanlar. Hayatımızda milat olan bakış açıları kazandırdıklarını belki yokluklarında farkedeceğimiz bu insanlar vakti gelince bir bir çekilecekler sahneden ve yazgımızdaki yeni insanlarla devam ederken yola, muhabbetle anımsayacağız o günleri ve anlayacağız ondan önce ve ondan sonraki ben'in geçirdiği değişimi. 

Ve yürüyeceğiz yolumuza, gönlümüzdeki yerleri sabit adları her zaman dilimizin ucunda. Selam olsun, izlerini bırakan dostlara.          
 HANDAN KILIC    

8 Nisan 2014 Salı

ÜÇ NOKTALAR KOYMAZ BANA…

Bu yazi Hukab 2014-2 sayisinda yayinlanmistir  


       Hayat denen sürprizler ve ihtimaller manzumesinin bizi nereye taşıyacağı belli değil diyerek kader akışının gücünü ve her şeyin geçip gideceğini vurgulayan bir dostum vardı bir zamanlar. Yıllar rüzgar gibi geçse de kalbime konukluğu geçmeyen dostlarımdandı. Evet, her şey geçer diyordu sık sık. Geçmez mi hiç, sevinç de keder de akıp gidiyor ömrümüzle beraber gönlümüzden.

         Bizim mesleğin en zor yanlarından biri ne derseniz sanırım bir çok arkadaşımız sık sık yer değiştirmek diyebilir. Ama hayat öyle bir denge üzerine kurulmuştur ki, sırf bu husustaki nimet- külfet dengesi bile bunun en güzel göstergesidir. Akan su kir tutmaz diyen atalarımızın mantığı üzerinden kurulan bu yer değiştirme külfeti hiç istemeye istemeye gittiğiniz yerlerde size öyle sürprizler hazırlar ki, dostluğun çeşmesinden kana kana içer, bahşedilen nimete şükrederek bulunduğunuz yerin kötü taraflarını zihninizde bir bir silersiniz. Bazen de deniz kenarında konumlanmış güzel bir şehre düşer yolunuz ve koşa koşa geldiğiniz bu şehirde insandan yana çekmediğiniz kalmaz ve orayı sizin için cazip kılan bütün unsurlar silinir gönlünüzden. Çünkü aslolan her zaman huzurdur ve bu kendiyle barışık insanların etraflarına yaydığı olumlu elektirik sayesinde elde edilir. Çalıştığımız mekanlar sorunları olan insanların çözüm bekledikleri, dolayısıyla gergin havanın her daim solunduğu yerler olduğundan iş ve iç barışını sağlamış meslektaşlarla çalışmak bizler için vazgeçilmez bir taleptir. İnsan her zaman arzu ettiği böylesi insanlarla karşılaşamasa da kısa süre sonra oradan gideceğini bilmesiyle bahtına düşecek yeni yerde onu halim selim, kaliteli insanların bekleyebileceği duygusunu taze tutmasını sağlayarak sayılı gün çabuk geçer diyebilir.

          Tabi bir de kafanızın uyduğu, gönül frekansınızın tuttuğu insanlardan ayrılmanın ızdırabı vardır ki, kelimelere sığmaz. Allah’tan zaman değişti, sanal alem, gerçek hayatımızdan daha fazla bizi sarıp sarmaladı da ayrı yerlere düştüğümüz dostlarımızla bir wifi mesafesi kaldı aramızda. Her ne kadar iyi bir sosyal ağ ve internet kullanıcısı olsam ve dostlarımdan heran haberdar olabilsem de aynı masanın etrafında, bir kahvenin kokusunu bölüşerek, muhatabımın  gözlerindeki sevinci ya da hüznü içimde hissederek geçireceğim zamanlara değişmem sayfalarca sanaldan yapılmış bir dertleşmeyi. Bu nedenle son görev yerimden ayrılırken bu acıyı yaşayarak gelmiştim buraya.

          Kararname süreci netleştikten sonra bir gün çok değerli bir meslektaşım buradan gideceksin unutacaksın geçen güzel günleri demişti. Hayatımızdaki ortaklıklar azaldıkça kopacak bağımız. Sonra başkaları girecek hayatımıza, başka yerler, başka insanlar… Her gittiği yere gönlündeki dostlarını da taşıyan biri olarak önce üzülmüştüm söylediğine. Ama bunun hayatın bir gerçeği olduğunun da farkındaydım. Lakin bu gerçeği hatırlattığı anda içim öyle acımış, bir anda unutuluşun soğuk duvarlarına çarpan zihnim yıllar öncesine gitmişti: Biz bütün torunlar olarak dedeme çok düşkündük.  O da hepimize özel hissettirirdi kendimizi. Zaten bu sebeple sevmez miyiz gönlümüzdekileri. Dedem, o en sevdiğim, sırtını verdiğinde kendini güvende hissedeceğin, heybetli bir dağ misali o güçlü adam, ömrünün sonralarına yaklaştığı malum olmuş gibi bir akşam  hepimiz toplanmışken dizinin dibine “hayat hızla geçiyor, ölüp gideceğiz, unutulacağız, belki de unutulduğumuz bile unutulacak” demişti. Sarılmıştık ellerine gözlerimiz dolu dolu olmuştu, biz seni unutur muyuz demiştik dedemize. “Unutursunuz “demişti, “En çok seveniniz bile bir hafta ağlar, kırk gün üzülür, sonra zaman geçtikçe adımızı bile anmaz olur, hayat gailesi fırsat bırakmaz buna, bari arada arkamızdan bir Fatiha okuyanınız çıksa !”  diye ilave etmişti. O an söz vermiştik hepimiz, onu unutmayacak öldükten sonra da her gün dualar okuyacaktık ruhuna ve unutmadığımızı ispatlayacaktık ona. Bu konuşmadan kısa bir zaman sonra dedemi ani bir trafik kazasında kaybettik. O zaman lise birinci sınıfta okuyordum, dedemi kaybetmeden az bir zaman önce bir arkadaşımın yakını ölmüştü ve benim hiçbir yakınım ölmedi diyerek içimden geçirmiştim. Bir de o yıllarda okulumuzda öğrencilerin misafiri geldiğinde danışmaya gelmeleri için isimleri anons edilirdi, ben de bir gün beni de çağırsalar diye özenirken işte bir sabah henüz ilk dersin tenefüsüne çıktığımızda adımın anons edildiğini duyunca heyecanla inmiştim merdivenleri üçer beşer. Ardından kardeşimin ve kuzenimin de adları okununca bir korku sarmıştı içimi. En büyük ben olduğum için ilk bana söylemişti görevli “hemen anneannenlere gidin deden kaza geçirmiş” demişti. Bir yandan ağlayıp bir yandan koşarak durağa gitmiş dolmuşun gelmesini beklerken önünde durduğumuz caminin minaresinden okunan sala da dedemin adını duyup yıkılmıştık olduğumuz yere. Sonra birileri bizi alıp eve götürmüştü ama gerisini çok hatırlamıyorum. Hatırladığım sadece ölüsünün yüzüne bakmamıştım, onu her zaman gülen yeşil gözleriyle hatırlamak için. O günden sonra adımın bir yerde anons edilmesinden de aklımdan olumsuz şeyler geçirip beni bulmasından da korktum. Zihnime yerleşen olumsuz cümle kalıplarını silmek için hala uğraş vermekteyim. O nedenle arkadaşımın da unutursun dediği noktada derin bir hüzne yuvarlandı yüreğim, çünkü artık onbeş yaşında değildim, kendimize verdiğimiz her sözü tutamayacağımızı, ayrıldığımız sevdiklerimizi hergün anamayacağımızı bilecek kadar büyümüştüm.  

           Evet her şey unutulur, geçer, gider… Belki de böyle olmasa yaşayacak dermanı bulamaz insan kendinde. Güzelliklerin unutuşun derin uçurumundan yuvarlanıp gitmesi acı verse de bize geçen kötü zamanları da unutuyor olmak insana en büyük hediye. Dostlarla geçirdiğimiz zamanları unutamayacağımızın en güzel tespiti de Neşet Ertaş’tan gelsin yine:” Kalpten kalbe bir yol vardır görülmez “ Bu dünyadan ayrılmış sevdiklerimizle bile gönül bağımız sürerken yaşayan dostlarımızın “Gönül Dağı’nda yer almak bizim elimizde.

        Yolum bir şekilde o şehre düşmese, orada çektiğim zorluklara eşlik eden  yalnızlığım çepeçevre sarmasa ruhumu kendi içimde debelenip duracaktım belki de. Ama işte her şerde bir hayır var ki, en kalbi dostluklar kalbin en çok kırıldığı yerde başlıyor, dost acı günde belli oluyor. Gönüle güneş doğuyor. Bir ses en umutsuz anınızda tutuyor ruhunuzun ellerinden ve “Ben senle güneşi bulmaya geldim,  ürkme kavganı sormaya geldim, gücenme güneşten sunmaya geldim,” diyen  şair gibi çocukların ellerindeki güzel günlere doğru yürürken bir dost bulmanın sevincini bırakıyor içinize.

         Nuri Pakdil 1979 da değerli bir dostuna ithafen yazdığı Bağlanma adlı eserinde “İnsanlar cümlelerle yaklaşırlar birbirlerine: sonra uzatırlar ellerini: tutunmak için. Çok güçtür insanın tutunabilmesi insana! “diyor. Günümüzde bu zorluk kat kat artmış durumdayken herkes menfaatin peşinde, kimse kimseye vakit ayıramayacak kadar meşgulken insanın kalbi dostluklar kurabilmesi altın madeni bulması ile eşdeğer hale gelmiş durumda. Ama bir gerçek var ki, insanları yaklaştıran cümlelerin yapıtaşları  kelimeler sahibinin neresinden çıkarsa muhatabının orasına değermiş ya demek ki kalp de dimağ da yanılmıyor sözün samimiyetini test ederken. Ve böylece insan dostunu düşmanını seziyor, yüreğinin götürdüğü yere giderek doğru insanları se(ç)(v)iyor. 

           Ingmar Bergman bir sözünde “Gerçek olduğumu hissetmem için birinin bana ulaşmasını bekliyordum." diyor ya, ben de bana gerçeğimi hatırlatacak, bana ben olduğumu hissettirecek, kendim olmanın güzelliğini yaşamaya fırsat verecek, yargılamayacak, yadırgamayacak, zihin kalıplarına sıkıştırıp kategorize etmeyecek insanlar arayıp durdum ömrümce. Ve böyle insanları tanımak, onları yüreğime almak, onların da gönül kapısından geçebilmek nasip oldu uğradığım şehirlerde. Tek tüktü sayıları ama işte hayatımda “var”lardı ve bana maddi manevi değer katıyor, dostlukları ile gönlüme umut oluyorlardı.

           Aslında her insan bir ayna karşısındaki muhataba. Aynada kendini gördüğün an, işte o an, yarana eş yarasını görünce karşındakinin, gönlünü açıyorsun umarsızca. Bırakıyorsun kendini muhatabının gönül denizinin ılık kıyılarına. Boğmaz diyorsun beni böylesi bir sevgi, boğulursam da onun sularında olmuş ne gam. Sırtını dönebiliyorsun mesela, bir gün bana kızsa da, kırsam da onu beni bıçaklamaz ya sırtımdan diyorsun. Yalnız değilim diyorsun, o var, bırakmaz beni.

        Hayatın yarın bizi nereye taşıyacağı, kimlerle karşılaştıracağı belli değil lakin “Karşılaşmak” yolculukların belki de en sırlı kavramı. Sadece nesnelerle- kitaplarla değil insanlarla da ilişkilerimizin bu büyülü kavram üzerinden aktığını düşünürüm. Hiçbir şeyin rastlantı ile açıklanamayacağı bir dünyada sürekli birileriyle kesişir yollarımız. Hayatlarımıza konuk olanlar bazen bizden bir şeyler götürürler kendi yolculuklarına dönerken, bazen de güneş gibi doğarlar içimizin karanlıkta kalmış labirentlerine. Akibeti ne olursa olsun yaşanması gerekmektedir ve olanda da olacak olan da da hayır vardır dediği gibi bilgelerin yolculuklarımız, yoldaşlarımız, konuklarımız, konukluklarımız, ilişkilerimiz, kitaplarımız, filmlerimiz mutlaka bizi zenginleştirir. Sonuca ulaşmak çoğu zaman irademizi aşan birçok etkene bağlı iken önemli olan yolda olmaksa, bir yolcuysak bu dünyada, “karşılaşma” nın sırrıyla yolumuza çıkan mektupları okumalıyız her fırsatta.

           “İnsan insanın yurdudur” diyor ya Mustafa Kutlu, geçtiğim duraklarda yurdum olan dostlarım olduğu için bana ne mutlu… Tebdil-i mekanda ferahlık vardır dediği gibi eskilerin bizim meslekte gidiş gelişler zorunlu nedenlere dayansa da, insan bazen çok bunaldığında da yüreğine eş yürekler bulmak adına keyfekeder ayrılışlar yaparak da düşmeli yollara. Yeni insanlar tanımalı, yenilenmek, umut ışığını hayatının merkezine tekrar oturtmak, yılların yorgunluğuna yenilmiş, gizini kaybetmiş dostlukların-ilişkilerin yükünü üzerinden atabilmek adına çıkmalı yola, yolculuklara. Sonra tazelenmiş bir yürekle döndüğünde yurduna, yani dostlarına kalbine güneşi asmaya geldim diyebilmeli, konuşmadan da anlaşabilmeli…

            Mehmet Akif’in “… Bir yığın söz ki, samimiyeti ancak hüneri… dili yok kalbim bundan ne kadar bizarım “ dediği gibi  belleğimdeki kelimeler anlatmaya yetmiyor kalbe değen dostluğu… İşte bu noktada bir başka şaire kulak kesilip söze son vermeli...

”Söylediklerimden çok sustuklarımda saklıyım…
Ve gizlediklerimde gizliyim…
Beni anlamak için;
Konuştuklarımdan çok,
… Sustuklarıma kulak verin..
... Aklım sukütu sever benim.
Çünkü çok ağır ödeştik biz hayatla...
Ben sonu olmayan çok yollardan geçtim...
Üç Noktalar Koymaz Bana…” (Nazım Hikmet)
Baki dostlukla…


HANDAN KILIÇ

4 Nisan 2014 Cuma

SON DEMİNDE KAYNAYASIN…





“Herşey sahte bir çizgiymiş
Bense orda kalakaldım
Ah yaza yaza ben soldum”

işte burada takıldım, ilk kez bu şarkıyı dinlediğimde.
Herşey sahte bir çizgiymiş… İçinde olduğunu sandığın bir çember var etrafında ve birden bunun sahteliği ile yüzleşiyor, yalnızlığını fark ediyorsun, aldanmışlığını.
O ses duyuluyor, içindeki o kristal, hani ışığa her tutuşunda, her kesiğinde, seni hapseden başka bir resmin olduğu o kristal tuz buz oluyor önce.
Her parçası ayrı bir yara açıyor gönlünde.
Her yaradan ayrı ayrı akıyor kanın, umutlarınla beraber.
Kan kaybın arttıkça,
“Yandım sende yanasın
Aşkım aşklarından bulasın
Yüreğinin götürdüğü yerlerde
Son deminde kaynayasın
Ah kandım bir hayırsıza aldandım
Yüreğinin götürdüğü yerlerde
Tek başına ağlayasın” diye feryat ediyorsun.
Ne kadar da çok seviyorsun.

İşte burada da net değil kafam, sen onu mu seviyorsun, kendini mi?
Seni senin kadar sevmediği için mi ah ediyorsun, aşkınız sandığın yanılsamayı fark ettirdiği için mi kızıyorsun, seni mutsuz ettiği için mi?

Peki, ”Bir tek dileğim var, mutlu ol yeter” diyen kendinden geçip sevdiğinin mutluluğunu mu istiyor yoksa bu da maskelenmiş bir yüreğin kendini avutma cümlesi mi?

“O gözlerime baktığında
Hiç gördün mü nefretimi
Seni seviyorken düşman ettin
Kendine yandın aldandın (kendine kanan da benliğinin kurbanı değil mi? o da kendini seviyor öyleyse ,aşk nerde peki?)
Beni de yaktın
Ah, sende yanasın
Aşkım, aşklarından bulasın
Yüreğinin götürdüğü yerlerde
Tek başına ağlayasın
Ah kandım bir hayırsıza aldandım
Yüreğinin götürdüğü yerlerde
Son deminde kaynayasın”

Bu sözler daha bir samimi, insani değil mi, gerçek iç dökü bu mudur?
Yoksa burada insan kendini mi yüceltmektedir, benim gibi birini mutlu etmedin, sen de olma demek insanın hakkı mıdır?
Her şeye rağmen onun mutluluğunu istemek erdem midir? Yoksa bir tefessüh hali mi?

Sahi, sevdiğinize başkasıyla da olsa mutlu ol diyebileniniz var mı?
Lütfen ama, dürüst olun, bir başkasıyla olan resmini getirin gözünüzün önüne.
Evet, cevapları görelim lütfen, bir tek dileğim var mutlu ol yeter mi diyorsunuz,
yoksa Yusuf güney mi haklı şarkısında “Yüreğinin götürdüğü yerlerde
Son deminde kaynayasın” mı diyor yüreğiniz, ya diliniz yüreğinden geçenleri dökecek kadar samimi sizinle?

Yoksa köşe kapmaca mı oynuyor gerçeklerle?

“Ya benimsin, ya toprağın “cılar da var tabi alemde.
“Hep dost kalalım” diyen hayalperestler de.
Sahi hangi gruptansınız siz, hangisi erdem hangisi yanılgı?

Peki bu nasıl bir yanılgı ki, bunca insan bunca zamandır yeryüzünde bu yanılsamanın yangınıyla yitip gitmekte, kimi toprağa düşmekte, kimi hapishanelere, kimi bilmem hangi hastanenin soğuk ve kimsesiz koridorlarına.
Belki bir o kadarı da, yarım yamalak kalmış ruhuna geçirdiği maskelerle, yüreğindeki çivileri yenileriyle sökme telaşında, aldanmışlıkta, aramızda dolaşmakta.
Bir sanal "çağ yangını” değil mi hepimizi saran,

Belki de fark etmemiz gereken tek şey “oyun ve eğlenceden” ibaret olan bu hayatımızın koskocaman bir yanılsama olduğudur...Tıpkı aşk gibi...

HANDAN KILIC