23 Ağustos 2014 Cumartesi

SPİNOZA ÜZERİNE ONBİR DERS



“Felsefeyi bir kelime ile tanımlamak gerekseydi, “…ölçüde” sanatıdır felsefe diyebilirdik. Tesadüfen “…ölçüde” diyen birini görürseniz, evet, düşünce doğuyor diyebilirsiniz. Düşünen ilk insan ”…ölçüde” diyendir. Niçin? “…ölçüde” kavram sanatıdır. “
Elimizde felsefeye giriş açısından önemli bir kitap var:20.yy. kıta felsefesinin önemli figürlerinden olan çağdaş Fransız düşünürü Gilles Deleuze (1925-1995) çalışmalarını daha çok batı felsefe tarihinin önemli düşünürlerine dair hazırladığı monografiler üzerinden geliştirmiştir. Vincenns’ de verdiği derslerin bant çözümlemeleri olan bu üç kitaplık seri (Leibniz-Kant-Spinoza) felsefenin üç temel noktasını teşkil eden bir çalışmadır. Derslerin tarih sırası değil içerikleri gözetilerek Ulus Baker tarafından çevrilmiş, Aliye Kovanlıkaya tarafından yayına hazırlanmış, Şubat 2008’de Kabalcı Yayınevi tarafından basılmıştır.
Bu kitabı okumaktan zevk aldığımı belirtmek isterim. Ara ara yorucu olsa da serinin diğer iki kitabını da okumayı düşünüyorum. Burada Etik isimli büyük bir külliyattan seçilmiş konular Deleuze’ nın perspektifinden verilmiş. Dolayısıyla iki tür okuma yapmak faydalı olacaktır. Birincisi, filozofu bir başka filozofun anlatımından okumak, Spinoza’ nın fiili bir imkan olarak sunduğu özgürleşme imkanını bu anlatımın içinden yakalamak, ikincisi; Deleuze’ nin Spinoza’ yla aramıza koymadığı mesafeyi metinle aramıza koyarak nispeten dışsal bir okumak yapmak.

Elbette eserin tamamına vakıf olmak daha iyi anlaşılmasına sebep olacaktır. Ama yine de akıcı bir uslupla Spinoza’yı hiç bilmeyen birinin de temel kavramları anlamasına vesile olacak bir kitap var elimizde, Deleuza’ nın arzusu felsefeyi sokaktaki insanın da anlayacağı bir pencereden sunmak olduğundan izahlar geniş tutulmuştur. Bu hususları kitaba bırakarak birkaç temel kavram üzerinden kitabı anlatmak istiyorum.   



Şunu da ifade edelim: Felsefe tarihi üzerine çalışan Deleuze Spinoza’ya içten içe bir hayranlık besler ve ona filozofların en filozofu, en katıksızı, filozofların prensidir, der. Hatta filozofların İsa’sı ve en büyük filozoflar da ancak ve yalnızca bu gizeme yaklaşan veya uzaklaşan havarileridir Deleuze için. Bu nedenle kitabı okurken yazarın hayranlığı ve hayranlığının sonucu olan  mesafesizlik hep akılda tutulmalıdır, der çevirmen.
Kısaca özetlemek gerekirse şu aktarımı yapmak faydalı olacaktır:
Aslında iyi ile kötünün, faydalının ve zararlının, yani tattığımız neşe ve kederin dışında Hayr ve Şer yoktur. Ama keder, şeyler hakkındaki ”uygun olmayan” bir bilgiden ayrılmaz. Şeylerin zorunluluğunu bilip tanıyan biri asla kederlenmez; yetkin olmak için dünyanın kendi keyiflerine uygun olması gerektiğini düşünenlerin yaptığı gibi gerçeğe kızmanın yeri yoktur. Gerçeği zorunluluğu ile tanıyan biri, görünüşte en korkunç bir gerçek söz konusu olsa bile, böylece bundan bir doyuma erişir.Hiç değilse ne olup bittiğinin biraz farkına varır. Özgür, yani aklın kılavuzluğunda yaşayan biri demek ki, hiçbir keder duymayacak ve hiçbir Hayr ve Şer kavramı oluşturmayacaktır. Ama bu elbette imkansızdır ve yalnızca ideal bir durumdur: Biz hayal gücümüze bağımlı kalırız ve varoluşumuzun bir kısmını gözler açık rüya görerek geçiririz.-SPİNOZA-
Bir filozof nihayetinde yalnızca mefhumlar icat eden biri olmakla kalmaz; belki algılama tarzları icat eder, diyerek başlıyor dersine Deleuze. Onu okumamış bile olsanız merak etmeyin, hikayeyi ben anlatacağım diyerek dinleyiciyi rahatlatıyor .
İdea: Temsil Edici Düşünme Tarzı
Duygu: Temsil Edici Olmayan Düşünme Tarzı 


İdeanın bir biçimsel gerçekliği vardır; yani idea kendi başına bir şeydir. Bu biçimsel gerçeklik onun içsel karakteridir ve bu da onun kendinde kuşattığı gerçeklik veya yetkinlik derecesidir.

Duygu: Varolma Kuvveti veya Eyleme Kudretinin Sürekli Varyasyonu
Bir idea başka bir ideayı kovalar, bir idea başka bir ideanın yerini bir anda alır, bir süreklilik vardır ve bu Spinoza’ ya göre var olmak bu demektir.
Sahip olduğu idealara bağlı olarak herkeste eyleme kudretinin veya var olma kuvvetinin artması-azalması şeklinde bir sürekli varyasyon vardır.
Spinoza, duyguyla oluşan bu melodik sürekli varyasyon çizgisi üzerinde iki kutup tayin edecektir: Sevinç-üzüntü. Bunlar onun için temel tutkular olacaktır: Eyleme kudretinin azalışını içeren her tutku, her ne olursa olsun üzüntü, eyleme kudretimdeki artışı kuşatan her tutkuysa sevinç adını alacaktır.
Üç Tür İdea: Duygulanış, Mefhum, Öz
Duygulanış; bir cismin başka bir cismin eylemine maruz kaldığı durumdur.
Eğer bedenim böyle yapılmışsa, eğer bedenim bir parçalar sonsuzluğunu içeren belli bir hareket ve sükunet bağıntısıysa ne olur? 
İki şey olabilir: Sevdiğim bir şeyi yerim, ya da başka bir örnek, bir şeyi yerim ve zehirlenip yere yığılırım. Kelimesi kelimesine söylersek birinci durumda iyi bir karşılaşma, ötekindeyse kötü bir karşılaşma yapmışımdır. Kötü karşılaşmada bedenimin bağıntısını bozan bir bağıntı ile karşılaşmışımdır.
Spinoza diyordu ki, kötülüğün ne olduğunu söylemek, anlamak hiç de zor değil, kötülük kötü bir karşılaşmadır.  Bedeninizle kötü bir şekilde karışan bir cisimle karşılaşmadır. Kötü bir şekilde karışmak ise tali bağıntılarımızdan ya da bileşen bağıntılarımızdan birinin tehdit edildiği, tehlikeye atıldığı ya da bozulduğu şartlarda ortaya çıkan karışmadır
Kötülük, kötü bir karşılaşmadır der. Bu bağlamda tanrıbilimin temel noktalarından olan “Ademi Yetkinlik Kuramı”na karşı çıkar ve Adem var olmuşsa, mutlak bir yetkinsizlik ve mutlak bir upuygunsuzluk tarzında var olmuştur. Oysa Hristiyan öğretiye göre, Adem günah işlemeden önce, olabildiğince yetkin yaratılmıştır. Sonra da tamamen düşüş öyküsü olan günah öyküsü anlatılır. Oysa Spinoza bu durumu ilk yasak yerine kötü karşılaşma, zehirlenme öyküsü olarak izah eder. O elma zehirlidir, bu nedenle yememesi söylenmiştir. Yemiş ve bağıntıları bozulmuştur. Burada Adem’in kabahati itaatsizlik değil hiçbir şey anlamamış olmasıdır, der.
Mefhum; Nedenin kavranmasına bağlı olarak upuygun(yazara ait bir kelimedir) olan düşünme tarzıdır.
Mesela zehirlendiğimde bu, arsenik cisminin benim bedenimin parçalarını, beni karakterize eden bağıntıdan başka bir bağıntıya geçmeye zorladığı anlamına gelir. O anda bedenimin parçaları, arsenikle tamamen birleşen, arseniğin dayattığı yeni bir bağıntıya girer; arsenik ise mutludur, benimle beslendiği için. Arsenik mutlu bir tutku yaşar, çünkü her cismin ruhu vardır. Ben ise üzgünüm, ölmek üzereyim. Yani burada mefhuma ulaşıyoruz.
Hasıl-ı kelam; tesadüfi karşılaşmalara bağlı olarak etki aldığımda ya üzüntü ya da sevinçle duygulanırım. Üzülünce eyleme kudretim azalır, sevinçte eyleme kudretim artar
Spinoza kendisini bağlamamak için hiçbir yerde ders vermemiş yaşadığı esnada hiçbir yayın yapmamıştır. Öğrencileri ile mektuplaşarak felsefe sorularına cevap vermiştir.
İşte bu sorulardan biri;  “Aşağılık bir duyusal iştah tarafından yönlendirilmem ne demektir? Hakikaten aşıksam durum nedir?” Blyenbergh’in bu sorusuna Spinoza da Şu cevabı verir: Orada, içeride bir eylem veya daha doğrusu bir eylem eğilimi vardır: Mesela arzu. Aşağılık duyusal iştah tarafından güdüldüğümde bu bir şeyin arzusudur. Mesela kötü bir kadını arzuluyorum, daha da kötüsü bir çok kötü kadını arzuluyorum. Eylem her durumda erdemdir, bu eylem sevişmek bile olsa. Çünkü bedenimin yapabileceği bir şeydir, vücudumun kudreti dahilindedir. Ama eğer burada kalırsam aşkların en güzeli ile aşağılık duygusal iştahı ayırt edebilmek için elimde hiçbir araç kalmaz.
Aşağılık duygusal iştahın can sıkıcı nedeni aslında eylemimi ya da eylemin imgesini, bağıntısını bu eylem tarafından bozulan bir şeyin imgesiyle ilişkilendirmemdir. Diyelim evliyim, çift olma bağıntısını bozuyorum, bu nedenle rahatsızım ama bozmadan aldığım keyifle aşağılık duygusal iştaha yeniliyorum.
Aşkların en güzelinde ise tam tersi bir durum söz konusu; Eylemim tam olarak aynı. Fiziksel eylemim, bedensel eylemim, eylemimin bağıntısıyla doğrudan bileşen bir bağıntıya sahip olan şeyin imgesine bağlanıyor. Aşkla birleşen iki birey, her ikisine de parçaları olarak sahip olan tek bir birey oluşturur. Aşağılık bir şekilde duyusal olan aşkta ise, biri ötekini bozar, öteki berikini bozar, yani tam bir bağıntıların bozulması sürecidir.
Ama her zaman şu noktaya çarpıp kalıyoruz: “Eyleminizin bağlanacağı şeyin imgesini nihai olarak siz seçmiyorsunuz. Burada sizin elinizde olmayan bir sürü neden ve etki işe karışır. Bu aşağılık duygusal aşkın sizi teslim almasını sağlayan nedir? Şunu asla diyemezsiniz: Ha, başka türlü de yapabilirdim.
Spinoza iradeye inananlardan değildir, onun felsefesi şeylerin imgelerini eylemlerle ilişkilendiren tam bir determinizmdir. O zaman şu formül çok tedirginlik verici hale gelir: Sahip olduğum duygulanışlara bağlı olarak ne kadar olabilirsem o kadar yetkinimdir, mümkün olduğu kadar kudretim yettiği kadar yetkinimdir.”
Duygulanış; bir şeyin imgesinin benim üzerimdeki anlık etkisidir. Mesela algılar duygulanıştır. Örneğin karanlık bir odadayım meditasyon yapıyorum, tam bir şey yakalayacakken öküzün biri(affınıza sığınarak bu tabirleri aynen kitapta geçmesi hasebiyle kullanıyorum) gelip ışığı yakıyor. Fikri kaçırdınız, kızgınsınız, ondan nefret ediyorsunuz, çok uzun sürmese bile nefret ediyorsunuz. Bu durumda aydınlık hale geliş size kudretinizin azalması sonucunu getirdi. Kuşkusuz karanlıkta gözlüğünüzü arıyor olsaydınız, size kudret artışı getirmiş olacaktı. Bu durumda ışığı yakan kişiye teşekkür ederim, seni seviyorum diyecektiniz.
Yani her duygulanış anlıktır. İçinde olduğum andakine bağlı olarak ne kadar olabilirsem o kadar yetkinim. Anlık özün aidiyet küresi işte budur. Bu anlamda ne iyi ne kötü vardır. Ama öte taraftan anlık hal her zaman bir kudret artışı veya azalışı kuşatır. Ve bu anlamda iyi ve kötü vardır.
Nefret etmek; sizi bozmakla tehdit eden şeyi bozmak istemektir. Üzüntü nefret doğurur. Ama nefret sevinç de doğurur. Nefretin sevinçleri nelerdir? Kötü kalpliyseniz, kalbinizin üzüntü sevinçleri ile ferahlayacağına inanarak kendinizi iyi hissedebilirsiniz. Ama hareket noktanız üzüntü lekesi olarak kaldığı sürece sevinçleriniz hep telafi sevinci olarak kalacaktır. Nefret adamı, hınç adamı başta üzüntü tarafından zehirlenmiş kişidir. Sonuçta böyle bir kişi sevinçlerini üzüntüden başka şeyden türetemez hale gelir. Bunların hepsi acınacak sevinçlerdir.
Rastlama, karşılaşma kavramlarına geri dönersek; pek görmek istemediğim biri odaya giriyor, kendi kendime diyorum ki yandık, bende bir tür kuşatma ortaya çıkıyor. Kudretimin bir kısmı bu nesnenin bana uymayan nesnenin üzerimdeki etkisiyle baş etmeye tahvil ediliyor, yatırılıyor, ayrılıyor. Şeyin üzerimdeki etkisini kuşatıyorum, kudretimin bir kısmını şeyin bende bıraktığı izi kuşatmaya hasrediyorum. Niçin? Kuşkusuz onu dışarıda bırakmak, belli bir mesafede tutmak, defetmek için. Sonuçta kudretim azalmış hareketsiz kılınmış, sabitlenmiştir. Bu az kudretim olduğu anlamına gelmez, ama etki ile eksilmektedir. Spinoza der ki, kayıp zaman gibi, bu durumda kudretimin belli bir kısmı sabitlenmiştir. Bu bir tür kasılma halidir, kudretin kasılıp, donup kalmasıdır; kötüye doğru gittiği ölçüde, zaman kaybı, kayıp zamandır.
Sevinçle işler çok ilgi çekicidir. Spinoza’ nın sunduğu şekliyle sevinç deneyimi: Mesela bana uyan bir şeyle karşılaşıyorum. Sözgelimi müzik. İç burkucu sesler vardır. Her şeyi daha karışık hale getiren şey ise, bu iç burkucu sesleri harikulade ve ahenkli bulan insanların olmasıdır. Ama hayatın sevincini getiren de işte böyle bir şeydir; yani sevgi ve nefret bağıntıları… Çünkü bu iç burkucu sese karşı nefretim, bu sesi seven herkese yayılma eğilimi gösterir, onlar da iç burkar hale gelir. O zaman evime dönerim, bana meydan okuma gibi gelen bu sesler kulağımdadır. Tüm bağıntılarımı hakikaten bozan bu sesler kafama girer, karnıma girer… Kudretimin bir kısmı bana nüfuz eden bu sesleri uzak tutmaya çalışırken sessizliğe ulaşırım ve sevdiğim bir müziği koyarım; her şey değişir. Sevdiğim müzik nedir? Benim oranlarımla bileşebilen ses bağıntıları demektir. Ve düşünün ki, tam o anda pikabım bozuluyor, nefret ediyorum.
Ama sevdiğim müziği dinlerken kudretim artıyor. Yani üzüntüdeki gibi kudretimin bir kısmı kasılmıyor. Çünkü bağıntılar birleştiğinde bağıntıları birleşen iki şey bir üst birey oluşturur, onları içine alan onları parçaları halinde kendinde bulunduran üçüncü bir birey. O zaman kudretimin artma ve genişleme halinde olduğunu söylerim. Bu örneklerin ele alınmasının sebebini Deleuze şöyle ifade eder: Nietzsche’nin affect dediği şey, Spinoza’nın affectus dediği şeyle tam tam aynıdır. İşte bu bakımdan Nietzsche tam bir Spinozacıdır, yani kudretin azalması ve artması bakımından.
Üzüntü ekip biçen insanlar vardır. Öyle kudretsiz insanlardır ki, işte tehlikeli olanlar bunlardır. Gücü, iktidarı ele geçirirler ve devamı için üzüntüye ihtiyaç duyarlar. Kölelerden başkası üzerinde hakimiyet kuramazlar ve kölelik tam anlamıyla kudretin azalması rejimidir. Nefret edecek kimse bulamazsanız kendinizden nefret edin, üzüntüden geçmezseniz faydalı olamazsınız derler. Spinoza için bu lanet olası bir durumdur.
Üzüntüler hep olacaktır. Mesele var olup olmamaları değil, mesele onlara verdiğimiz değerdir, onlara atfettiğimiz itibardır. O ölçüde sorunu kuşatmak için kudretinizden kaybedeceksinizdir. O halde mutlu bir sevgide, sevinçli bir aşkta ne olup biter? Burada ötekinin bağıntılarının azami çoğunluyla, kendi bağıntılarınızın azami çoğunluğunu birleştiriyorsunuz; cisimsel, algısal her türden. Ve icat etme hiçbir zaman durmaz, bizim bağıntılarımızdan meydana gelen üçüncü birey önceden yoktur, her seferinde yeniden icat ederim. Bu nedenle bağıntılara dair size uygun adam ya da kadını bulacak bilimsel bilgiye haiz değiliz. El yordamıyla ilerlenir, körlemesine. Bazen yürür bazen yürümez. Asla yürümeyeceğini söyleyen insanlar vardır, işte bunlar üzüntü insanlarıdır.
Size uymayan bir şeyi hiçbir şekilde yapmayın. Bu yeni bir bulgu değildir, şunu yapmanız gerekir şeklinde bir ahlakçılık da değildir, herhangi bir şey yapmak gerekmiyor, kendi yolunu bulmak gerekiyor. Yani çekilmek değil, bir parçası olarak dahil olabileceğim daha üst bireylikleri icat etmem gerekiyor, çünkü bu bireylikler daha önceden yok.
Öz ezeli- ebedidir. Siz bir kudret derecesisiniz. Yani, Tanrı kudretinden bir pay, parçasınız.  Kudret niceliğine de her zaman YEĞİNLİK adı verilmiştir. “Kudret parçası” bir uzamlı parça değildir, açık bir şekilde bir yeğin parçadır. Biri ötekinin içinde ama merkezleri aynı olmayan iki çember gibi.
Spinoza insanın doğasına ait hiçbir şey olmadığını düşünmektedir. O her şeyi oluşa bağlı olarak düşünen bir filozoftur. Ancak akıllı, özgür gibi şeylerin bir anlamı varsa bu ancak bir oluş sürecinin sonucudur. Bu daha şimdiden yepyeni bir durumdur. Dünyaya atılmış olmak tam anlamıyla her an beni çözüp dağıtabilecek bir şeyle karşılaşma riski taşımak demektir.
Spinoza aforoz edilmiş bir yahudidir.Etik’in birinci kitabı, Tanrı’ya dair başlığını taşır. 
Ateizm bir bakıma hiçbir zaman dinin dışında olmamıştır: Ateizm din çalışan sanatçı kudretidir. Tanrıyla her şeye izin vardır. Felsefe için de aynı şeyin geçerli olduğuna dair kuvvetli bir hissim var. Filozoflar bize Tanrı’dan o kadar çok bahsettilerse, tabi ki iyi Hristiyanlar, inançlı kişiler olabilirler, bunun güçlü bir eğlenceli tarafı da olmalıdır. Bu inançsızlığın getirdiği bir eğlence değildir, yapmakta oldukları çalışmadan duydukları sevinçtir. Ve nasıl ki Tanrı ve İsa resim sanatının çizgileri renkleri ve hareketleri benzerlik zorlamasından özgürleştirmesi için olağanüstü vesileler oldularsa aynı şekilde felsefe için de Tanrı ve Tanrı teması, felsefede yaratımın nesnesi olan şeyi, yani kavramları, kendilerine dayatılan zorlamadan; yani kısaca söylersek şeylerin temsili olma zorlamasından özgürleştirmek için yeri doldurulmaz bir vesile olmuştur. Kavramın özgürleşmesi Tanrı düzeyinde olmuştur, çünkü artık herhangi bir şeyi temsil etmek görevi yoktur.
Spinoza’nın Etik’in birinci kitabında Tanrı diye adlandırdığı şey dünyanın en tuhaf şeyi olacaktır. Tüm bu olanakların toplamını bir araya getirdiği ölçüde Tanrı kavramı olabilecektir. 
Etik, Deleuze’ ye göre spekülatif ya da teorik önerme adını verebileceğimiz büyük bir ilk  önerme üzerine inşa edilmiştir: Mutlak olarak sonsuz, yani bütün sıfatlara sahip olan bir töz vardır; yaratılmış denen şeyler de yaratılmış değildir; bu tözün tarzları veya var olma halidir. Demek ki tüm sıfatlara sahip ve ürünleri var olma tarzı veya hali olan tek bir töz var. Bunlar tüm sıfatlara sahip tözün var olma tarzıysa, bu tarz tözün sıfatlarında var olur, sıfatlarda bulunur. Bu sıfatlar arasında hiyerarşi de yoktur.
 “Aklın kılavuzluğunda yaşayan biri için acıma kendi başına kötü ve faydasızdır.”
İyi bir toplum; insanın özünün içinde gerçekleşebileceği bir toplumdur, der.
Klasik bilge neyi hedefler? Özün ne olduğunu belirlemeyi hedefler. Buradan tüm pratik görevler türeyecektir. İşte bilge kişinin siyasi hedefi budur.
Spinoza, Hobbes’u çok okumuştur. Düşünce aleminde skandallar yaratan bir düşünürdür Hobbes. Şeyler özle tanımlanmaz, kudretle tanımlanır. Buna bağlı olarak doğal hak şeyin özüne uyan değil, şeyin yapabilecekleridir. Bir şeyin hayvan olsun, insan olsun, hakkı yapabileceği şeydir. Büyük balık küçük balığı yutar, bu onun hakkıdır. Aslında herkes bunu biliyordu ama söylemiyordu, Hobbes geldi ve bu önermeyi sesli söyledi.
Sonuçta; varlıklar özleriyle değil kudretleriyle tanımlanır, formülüne ulaşırlar…
Acımayla herkes kaybeder, çünkü herkes başkalarının kederli halini görerek kederlenir. Bu kuşkusuz doğal bir duygumuzdur, ama onu ahlaki bir buyruğa dönüştürmemek gerekir; çünkü bu köleleştirici ahlak herkesi güçsüz kılmaya eğilim gösterir. Başkalarına gerçekten yardımcı olmak isteyen birinin onlara biraz daha güç kazandırmaya, özerklik vermeye çalışması, onlara acıyıp durmasından daha iyi değil mi? Komşusunun yardımına kadınsı bir acımayla, tarafgirlik veya hurafecilikle değil, yalnızca aklın kılavuzluğunda koşmak mümkündür.
Her bireyin sonsuz sayıda uzamlı parçası vardır. Yani bileşik olmayan birey yoktur. Basit bir birey Spinoza için tümüyle anlamdan yoksun bir mefhumdur.
Bu noktada Gueroult’ la beraber bazı farklar belirtseler de insanın uzamlı parçaları arasında diferansiyel bağıntı olduğunu vurgularlar. 17. yy. ikinci yarısında bir çok filozof bu noktadaydı ve çoğu da felsefe yanında birer matematik bilginiydi.
Ölmek; artık parçalarım yok demektir ve bu sıkıcı bir şeydir. Bana ait olan parçalar artık bana ait olmaktan çıkar. Kurtları besler, böylece başka bir bağıntıya girer. Zaten tüm parçalar öze aittir. Ölümle etkili kılınan şey bağıntının etkili kılınmasıdır, kendisi değil.
Spinoza soruyu o kadar açık ve kesin bir şekilde sordurur ki, kendi kendimize işte cevap bu deriz ve cevabı gerçekten bulmuş olduğumuz izlenimine kapılırız. Size bu izlenimi verenler yalnızca büyük yazarlardır. Her şeyi tamamladıkları zaman dururlar, ama hayır, söylemeden bıraktıkları küçük bir şey vardır. Onu bulmak durumundasınızdır ve kendinize şunu dersiniz: Bulmak durumundaydım, buldum.
Spinoza bir pozitivisttir, çünkü ifadeyle işareti karşı karşıya getirir.
Spinoza TANRIBİLİMSEL SİYASİ ÇALIŞMASI’ nın çok güzel bir sayfasında şöyle ifade ediyor: Hiçbir zamana devredilemeyecek tek bir özgürlük vardır, o da düşünme özgürlüğüdür. Eğer sembolik bir alan varsa bu buyruğun, emrin ve boyun eğişin alanıdır. Bu işaretlerin alanıdır. Bilginin alanı bağıntıların, başka bir deyişle teksesli ifadelerin alanıdır.
Her yazarı, düşünürü kendi kaleminden okumak önemlidir. Umarım bu çalışma Spinoza hakkında az çok bir fikir vermiştir . Umarım, bizi filozofun dünyasına taşıyacak bir köprü olmayı başararak, hakikati  arama yolculuğunda sorularımıza ve cevaplarımıza bir ışık olur.


15 Ağustos 2014 Cuma

HASTA HASTA SÖYLE BANA VAR MI BENDEN DAHA HASTA:))



Hayat düz çizgide akan bir ırmak değildir.Kimi zaman kabarır, kimi zaman sakindir. Kendi rutininde akan bir nehrin yanı başında oturup, manzarasından, suyundan, içindeki balıktan, dışındaki ışıltıdan istifade etmek güzeldir. Ama işte her güzelliğin bir zorluğu vardır ki, o da ırmak için kabardığında ona kızmadan darılmadan gerekenleri yapmak, güzel günlerinde sunduğu keyfin hatırına ona sahip çıkmaktır.

İşte hastalıklar da hayatın içinde o nehrin taşması gibi gelir evlere. Bazen hasta olan sizsinizdir, etrafınızdan destek beklersiniz, hatta çoğu zaman bunu huysuzluk göstererek yaparsınız ve çevrenizi yorarsınız ya da hastalığın ağır psikolojisiyle sevdiğiniz hastanız yorar sizi.

Günler insanlar arasında döndürülür. Herkesin kazandığı ve kaybettiği zamanlar vardır. Herkes kazanır ama farklı zamanlarda diyorlar ya, aynen öyle, farklı zamanlarda da kaybeder. 

Kaybetmek ve kazanmak kavramları da bence görecelidir. Burada kaybettirdiğini sandığımız bir şeyin diğer alemde bize kazanç olarak döneceğini bilmek, burada o zorluğa maruz kaldığımız günler adedince zarar-kar dengesinde lehimize olan hükümlerin uygulandığına inanmak hastalığın yükünü hafifletir.

Ama işte nasıl güzel olan her şey çabuk biter, özletir kendini, hastalık gibi zor süreçler de bir türlü geçmek bilmeyerek zaman kavramının adeta boğazımızı sıkmasına sebep olur, nefessiz bırakır bizi. Hastalığın zorluğu ile orantılı olarak daralma katsayımız artsa da, hastalığın insan vücudunu sarsmasını, sonbaharda ağacın yapraklarını dökmesine benzeten, hatalarının, günahlarının döküldüğünü söyleyen kutsal öğretilerin de olduğunu gözetirsek bu süreçlerde en azından hastalar ve hasta yakınları olarak nefes almamız kolaylaşır. 

Zaten hele de günümüzde bir salgın gibi aniden baş gösteren hastalıklar nedeniyle insanın çaresizliğini görüp yüzünü duaya dönmemesi, “Ol dediği olan, Herşeyin Sahibi'nden" yardım dilememesi pek de mümkün değil. Bu vesileyle hastalara şifa dilemek görevimizi de ifa edip hastalıklar ve çevreye etkileri üzerine düşünmeye devam edelim.

Hasta olmak kadar hastaya bakmak da zordur. Ancak o nehrin kenarında geçirdiğin güzel günlerin hatırını unutmamak, insanın insan olduğunu gösteren en önemli mihenk taşlarından vefasını ispatlayacağı yegane zamanlardır hastalık zamanları. 

Bir yakınım ciddi bir hastalık teşhisiyle tedaviye başladığı zamanlarda, henüz kendi başına hastaneye gidip geldiği bir gün çok yorulmuş ve oturduğu yerden eşine seslenerek bir bardak su istemişti. Eşi ise yüz buruşturarak kalk kendin al, hizmetçin yok burada diyerek terslemişti. O an kalkıp suyu ben getirmiş, iki küçük çocuğun bakımının bunalttığı eşine destek olmak isterken, bu merhametsizlikle acaba başına ne tür bir hastalık gelecek diye düşünmeden edememiştim. Netekim iki yılı geçmeden o da günümüzde grip gibi yayılan kanser hastalığına maruz kaldı ve kendi tedavi süreciyle birlikte en azından eşine karşı daha anlayışlı hale geldi.

Büyük hastalıklarda aniden tüm hayatınız değişir. Sürekli gezip eğlenirken, hayatın yükünü eşinizle, beraber yaşadığınız insanlarla paylaşırken ve çoğu zaman payımıza düşen bile sizi zorlarken birdenbire sorumluluklarınızın artması, üzerine de hasta bakımının fiziki boyutu yanında manevi yönden moral destek gücü olarak yardımda bulunma gereğiniz, insanın kapasitesini aşan bir durumdur. Ve ancak kişinin dar zamanlarda geniş gönüller sürebilecek alt yapıyı, iyi günlerinde kurması ile alakalıdır.

Zaten bu gönül seviyesini tutturanlar gelene ses çıkarmaz ve hastalık da, onlardan razı olmayı beceremeyenlerden çabuk gider ya da kalıcı bir hastalıksa da gönül konforunu bozmaz. Ama işte kabullenemeyen, niye ben diye soran, hastalara karşı merhametsiz olan insanlara ise daha fazla hastalık isabet eder.

Seçimlerimizin bedeli olan hastalıklar  vardır bazen, hayatımızı tekrar bir düşünmemizi sağlayacak, yeni seçimlerle yaşamımıza yeni yönler vermemize vesile olarak güzel sonuçlara götürür bizi. Ya da getirdiği yeniliklere uyum sağlayamamamızla, bizden hayatımızı geri alacak bir güce dönüşür hastalık. 

Kuşların bile kaderle uçtuğu bir dünyada elbette hastalıklar da kaderdir lakin seçimlerimiz sonucu çağırmışsak vazgeçerek de gönderebiliriz hastalıkları. Özellikle, uyarılar yeni baş gösterdiğinde, ciddiye alırsak, yaşam kalitemizi bozmadan hatta güzelleştirerek çıkarız bu beladan ve dar zamanlarda geniş gönüller sürebilmeyi hayatımıza üst başlık yapabiliriz.   

Hastalıkların tedavi süreçlerinde cerrahi müdahaleler de vazgeçilmezdir ve içerideki hasta narkozun etkisi ile olanlardan bihaberken, dışarıda bekleyenler volta atarak, dualar mırıldanarak daha zor zamanlar geçirir. Hani bir deyim vardır ya “ dokuz doğurmak” diye aynen o halde süreç uzadıkça beklemenin ızdırabı artar ve insan bu esnada kalbine teslim olmazsa, beyin konforu zarar görebilir. Bir çok yakınımı dışarıda bekledim bugüne kadar. Kanınızdan biriyse o masada yatan dışarıda kalbiniz başka çarpar. Kardeşim bir ameliyattan beş saatte çıktığında yaşamıştım bu duyguyu. Acaba ters bir şey mi oldu, narkoz aldı, ya uyanamazsa, ya doktor hatası olursa, neden hala çıkmadı gibi sorular beynimi kemirmişti. Oysa çok hassas bir işlemdi, yapan işinin ehli bir profesördü, hastane çok güvenilirdi ama işte narkozla yarı ölüm olan uykunun kollarına bırakılan çocuk kardeşimdi. O gün hastanede bekleyen onca insan, git gel, dolaş dur, ama en sonunda acizliğini anlayarak dua kapısının önünde açılacağı  ana kadar beklemek dışında bir şey yapamadık. Allah’a şükür ki, sonu güzel oldu, bir daha tekrarlamadı ve şifa ile hayatına devam etti.

Sabah sabah bu zor konu içine beni atan, zihnimin dinamitleyicisi, bir arkadaşımın bugün basit de olsa bir operasyon geçirecek olması, bunun benim zihnimi ve yüreğimi bile harekete geçirecek kadar strese sebep olması oldu. Şu saatlerde ameliyathaneye alınmış olması gereken arkadaşıma şifa dilerken, onun güzel haberlerini bekleyen yakınlarına, yüreği pır pır eden sevenlerine de güzel, kolay ve sabırlı bir bekleyiş dilerim. Allah tüm hastalara şifa, dertlilere deva, aşksızlara aşk, yalnızlara dost, huysuzlara huy versin…  

HANDAN KILIÇ         

          

10 Ağustos 2014 Pazar

KÖRLÜK BULAŞICIDIR...AYDINLANMAK DA ÖYLE...


İnsanoğlu, bana, sureten insan olarak gönderildiği bu alemde kendini inşa edecek kelimeleri toplayarak yarışmanın sonunda insan olmayı başarması beklenen bir yarışmacı gibi geliyor çoğu zaman. 

Oyun ve eğlenceden ibaret olduğu kutsal metinlerde betimlenmiş bir oyunun içindeyiz hepimiz. Kazanmak istediğimiz bir yarışın içinden koşuyoruz ölüme. Herkes dikkati, feraseti ölçüsünde önüne çıkan kelimeleri okuyup atıyor heybesine. Kaçırdıklarının farkında olmadan ileriliyor bitiş çizgisine. 

Bir arkadaşımın önerisi ile aldığım 1998 yılı Nobel Edebiyat Ödülünü kazanan KÖRLÜK kitabını henüz okumadan, 2008 yılında çekilmiş bir filmi olduğunu öğrenince merakıma yenilerek önceliği filme verdim. 

Uyarlama filmler genelde kitabı okuyanlar tarafından beğenilmez. Filmi beğenenler de kitaba yönelir ama onlar da farklı bir eserle karşılaşınca hayal kırıklığı yaşarlar. Oysa sorun bellidir, kardeş sayılan bu iki sanat dalının kullandıkları enstrümanlar farklıdır. Dolayısıyla çıkan eserler ayrı telden çalacaktır. Kitaplar kelimelerden örülürken, filmlerin ana unsuru görüntülerdir. Bazen uzun uzun anlatılmış bir betimleme tek bir karede verilecektir. Bazen de öyle sahneler çekilecektir ki, binlerce kelime yan yana gelse o etkiyi yapamayacaktır. Sonuçta önemli olan kitabın, görüntü dilini iyi kullanan bir yönetmenin eline düşmesidir ki, Körlük bu alanda farklı dili ile ünlenmiş bir yönetmence çekilme şansını yakalamış. Oyunculukların da çok başarılı olduğunu belirtmeliyim. 

Bu sarsıcı film bittiğinde karanlık bir kuyuda kalmış, öylece, boşlukta sallanır vaziyetteydim. Bir süre oturduğum yerde kalakaldım. Sonra kelimelere tutunayım istedim, onlarla kuyudan çıkmak, körlükten kurtulmayı diledim. 

O sırada diğer sekmeden facebooku açtım ve akan bildirimler içinde başka bir arkadaşımın bu paylaşımına rastladım ve gülümsedim: Kant aydınlanma nedir sorusuna şöyle cevap veriyor: "Aydınlanma insanın kendi suçu ile düştüğü ergin olmayış durumundan kurtulup aklını kullanmaya başlamasıdır."  Ve filmin ana fikrini söyleyen Kant'a teşekkür ettim.  

Dedim ya, hayat bir nevi heybemize dolduracağımız kelimelerle var edeceğimiz bir benlik inşa alanı. Siz yeter ki, talip olun kelimeler bir çalının arkasından, bir gülümsemenin yaydığı ışıktan, sessizliğin içindeki huzurdan el sallıyor size.

Körlük filmini uzun uzadıya anlatacak değilim elbette; izlemek, yönetmenin diline kulak vermek hakkını sizden almak istemem. 

Ama kısaca bahsetmek gerekirse şöyle diyebilirim: Kırmızı ışıkta bekleyen bir adam aniden kör olur. Trafiği kitleyince ne olduğunu anlamaya çalışan insanlardan biri ona yardım etmek ister ve adamı evine götürür, ancak körlüğünü fırsat bilip arabasını çalar. Karısına göremediğini söyleyen adam telaşlanan eşiyle beraber göz doktoruna gider ve muayenede gözünde herhangi bir sıkıntı olmadığını söyleyen doktora "Her şey bembeyaz, bu sanki süt gölünde yüzmeye benziyor" diyerek körlüğünü tanımlar.

 Körlüğün karanlığa gömülmek olduğunu düşünen doktor sorusunu yineler." Biri ışığı kapatmış gibi değil mi?" diye ancak adam  ısrarla "Hayır biri ışığı açmış gibi" der. Akşam evde bu ilginç vakıayı eşine anlatan doktor sabah uyandığında dehşetle bağırır, çünkü görmüyordur, onun da gözünün önünde ışık açılmış gibidir. Durumun bulaşıcı olduğunu düşünerek karısının kendisine dokunmasını istemez. Ancak karısı ilgili birimlere haber verip gelen ambulansa kendisinin de görmediğini söyleyerek biner. Şehirde doktorla temas eden hastaların kendi çevrelerine bulaştırmasıyla hızla yayılan bu körleşmeye karşı hükumet karantina amaçlı koğuşlar oluşturur ve bireyleri hapishane mantığı ile buralara yerleştirir. Ancak bir süre sonra buradakiler unutulmuşcasına yalnız bırakılır. 

Birden bire görmeyen ve bunun şokuyla ilkelleşen yüzlerce insan hayatta kalabilmek için mevcut yiyecekleri dağıtmak amacıyla çeşitli yollar arar. İlk koğuşun temsilcisi doktor, adil bir şekilde dağıtım için düzen kurarken koğuşların artması ile gelen zorbalar krallığını ilan eder ve yiyecek vermek için her gün bir başka keyfi uygulamaya başlar. Baş zorbanın yanında ona yol gösteren doğuştan kör ve zalim bir adam daha vardır ki, bu zamana kadar görmediğinin hıncını tüm insanlardan alırcasına saldırgandır.  

Demokrasinin, adaletin, ahlak kurallarının hiçe sayıldığı isteklerle insanlara zulmeden bir düzen tutturan, bu zorbalıkları kabul edemeyen gören kadının topluluğun selameti için zorbayı öldürmesi ile film hareketlenir. Bu bir savaşın başlangıcı olacak diye düşünen bir başka kadın, doğuştan kör olan adamın bulunduğu koğuşu ateşe verir. Yangın ile beraber başkaldırma yaşanır ve koğuşların dışına bu vesileyle çıkan, göremeyen onca insan yüksek duvarlarla kaplı bu hapishaneden duvarda açılan gediği kullanarak çıkar. 

Ancak gördükleri manzara büyük bir felaketle karşı karşıya olduklarının resmidir: Körlük tüm şehre yayılmıştır. Her yer yağmalanmış ve pislikten yaşanmaz hale gelmiştir. Ölenlerin yol üzerinde kaldığı, hatta köpeklerce parçalanıp yendiği bir ortam doğmuştur. Bunları gören ise körlük kendisine bulaşmamış olan doktorun karısıdır. Koğuşlarda adaletli bir düzen sağlamak için çabalayan ve tek başına herkese yardım etmeye çalışan bu kadın, bir süre sonra kimseye yetememenin ızdırabını duymaya başlamıştır. Evet kendisi kör olmamıştır ama ortalık o kadar bozulmuştur ki, bunu düzeltememek, tek başına olmak, hatta çok sevdiği eşinin bile sürekli yardıma muhtaç halde olup karısına yük olduğunu düşünmesiyle ondan uzaklaşıp, göremeyen bir kadınla, karısının gözü önünde beraber olması gibi bir sürü yükü sırtına almıştır. 

Filmin başında doktor henüz körleşmemişken karısı körlük kelimesi ile cahillik, inanç yoksulluğu kavramlarının latincede aynı kökten geldiğini vurguladığını da gözden kaçırmadan filmi izlediğimde dünyanın hali geldi gözümün önüne. 

Özellikle yakın coğrafyalarımızda baş göstermiş savaşların, işgallerin, insanların bir hiç uğruna öldürülmesinin televizyonlardan canlı canlı verildiği günümüzde herkes körleşmiş gibi duyarsız. Dünya gibi, dünya vatandaşı olduğunu iddia eden ülkemiz halkı açısından da durum farklı değil. Herkes kendisine dokunmadıkça yılanlar bin yaşasın felsefesiyle, kaosu, kirliliği, yok saymayı büyütüyor bahçesinde. Bir gün gelip mutlaka pisliğin kendine de dokunacağını bilmeden, ya da bilmezden gelerek yılanların başını küçükken ezmemenin cezasını çekeceğini öngörmüyor. 

Ortak bir yaşama zemininde ortak bir dil geliştirmenin, üst normlar oluşturup herkesin kayıtsız şartsız uyacağı bir sistemi kuramamanın, her devirde birilerinin zenci kabul edilmesinin, kervanların yolda düzülmesinin, hala medenileşememiş, göçebe bir toplum gibi sadece karnını doyurmanın peşinde koşarken gözü gören insanların ızdırab içinde kıvrandığı görülüyor.

Körlere bir şey anlatmanın zorluğunu yaşamadan bilemez kimse. Ama herkes gerçeklerini kimseye izah edemediği ve kendisini çok yalnız hissettiği zamanlar yaşamıştır. Bu nedenle körlüğü bir üst kavram gibi ele alarak her türlü yoksunluğa uyarlamak mümkün. Tabi aynı yoksunluğu yaşayanların birbirine yakınlaşmaları da anlaşılabilir bir durum. 

Koğuşa ilk yerleştiklerinde körlerden birinde radyo olduğunu duyunca hepsi o sesin etrafına toplanıp cızırtılı bir şarkının paydasında birleşirken, içinde bulundukları çaresiz durumun kabullenme aşamasını geçmeye çalışıyorlardı.

Filmin anlatıcısı şeklinde verilen dış sesin, senaryonun bir edebiyat eseri olduğunu hatırlatan cümlelerini de es geçmemek gerek, işte onlardan bazıları: "Ve bir şarkı boyunca körler krallığı bir kısa dalganın duyulduğu alan kadar küçüldü...Gözyaşlarının mutluluktan mı, hüzünden mi aktığı neden sorulur? Mutluluk ve hüzün su ve zeytinyağı gibi değildir. Birlikte var olabilirler " 

Esaretten kurtulup şehre dağıldıklarında herkesin körleştiğini görerek acısı artan ve kör olmayan tek insan olan doktorun karısı, kader birliğinin yakınlaştırdığı bir avuç insan için çabalamaya film boyunca devam ediyor. Sığınacak yer ararlarken büyük bir katedral görüp içeri girdiklerinde Hz İsa dahil tüm heykellerin de gözlerinin bir bağla bağlı olduğunu gören kadın, din görevlisinin, Hz İsa'nın da aynı bu insanlar gibi aniden körleştiğini, bunun doğal olduğunu anlattığını duyuyor ve beraberindekilerle oradan da çıkıyor. 

Doktorun karısı en sonunda bir marketin deposundan beraber oldukları insanlar için yiyecek buluyor, ancak markette körleştikleri için yiyecekleri bulamayan insanlar gıda kokusunu alınca kadının üzerine saldırıp elindekileri yağmalaya çalışıyor. Eşinin de desteğiyle insanların elinden kurtulan kadın yiyeceklerle beraber eşinin kader ortaklarını evine götürüp temizliyor, her şeyini paylaşıyor. 

Normal şartlarda bir araya gelip dostluk kuramayacak insanlar bu körlük illeti ile yakınlaşıp görmek dışındaki duyularını güçlendirerek hislerinin uyanmasına izin veriyor ve kardeşçe yaşamayı öğrenince kör olan o ilk adamın gözlerinin açılmasıyla kendileri için de umut olacak bu durumu büyük bir sevinçle karşılayıp kucaklaşıyorlar. 

Haftalar içinde sırayla görme yetilerini kazanan ama görmeden de bir gönül bağı kuran ve bunu "insan ailemiz" olarak nitelendiren bu insanlar yollarına beraberce devam etme kararı alıyorlar.

Sonra yine o dış ses devreye giriyor ve :" Kim bu körlük örtüsüne tutunacak kadar ürkek olabilir ki! Kim içtenliğin yok olabileceğinden korkacak kadar aptal olabilir ki" diyerek sureten insan olarak geldikleri dünyada insan olmayı başaran, görmenin ötesinde bağlarla birleşen ve herkesin ancak kendisiyle yarıştığı bu hayat oyununda vazifesini hakkıyla yerine getiren insanları ve kendilerine rehber edindikleri gören kadının özgürleşmesini çok güzel imgelerle beyaz perdeye yansıtıyor. 

Göremeyenlerin de gözlerindeki fazla ışığın çekilerek o zamana kadar göremediklerini idrak etmeleri ile biten film her seyredene, ben yarışımın neresindeyim sorusunu sordurtacak kadar güzel. 

Anlatmayacağım diyerek tüm filmi anlattın demeyin, çünkü bir çok noktayı gizli bıraktım ki seyrederken herkes kendi heybesine koyacağı kelimenin peşinde geçirsin dakikaları:)) iyi seyirler...