30 Eylül 2014 Salı

EY GÜZEL GÜNLER...



Biz millet olarak hep iyi vasıflarımızla övünen, gerçekten asli unsurlar bakımından asil özellikler de taşıyan ama bunları ancak kriz anlarında ortaya çıkaran bir milletiz. Bıçak kemiğe dayanmadan tepki vermeyen, yumurta kapıya gelmeden tedbir almayan iyimser taraflarımızla beraber, meşhur cehennem fıkralarına da konu oluyoruz. Hani cehennemde her milletin yandığı ayrı ayrı çukurlar ve onların başında bekleyen zebaniler varmış ama Türkler'in yandığı çukurun başında kimse yokmuş.Yeni gelenlerden birinin dikkatini çekince sormuş, zebaniler cevap vermiş, Türkler biri o çukurdan çıkmaya çalışınca diğerleri mutlaka tutup aşağı çekerler. Bu fıkrada gerçeklik payı olduğu kesin, diğer milletlerde durum nedir bilmiyorum ama bizler birilerinin bizden daha iyi olmasını kaldıramayan ve hemen onları engellemeye çalışan, bunu beceremezsek arkasından konuşup çekiştirerek engeller çıkarmaya çalışan bir milletiz. Hatta hiç bir şey yapamasak da hevesini kursağında bırakmak, enerjisini emmek, pilini bitirmek konusunda mahiriz.

Bizim ülkemizde bir başarıyı ya da iyi bir olayı tebrik etmek neden bu kadar zordur. Psikologlar arasında bunun insan doğasından kaynaklandığını, insanın kendinden daha iyi olmasını dileyeceği tek kişinin ancak kendi çocuğu olduğunu söyleyenler olsa da bence insan bu kadar da basit olmamalı. 

İnsan suretinde gönderilmiş olmamız "insan" olmaya yetmiyor. Belki de tüm yaşam boyu başımıza gelenler insan olmayı öğrenmemiz için geçirmemiz gereken sınavlardan ibarettir. Herkesin karakteri farklı olduğundan sorular da farklı geliyor. 

Genelde de en zayıf olduğumuz konulardan çıkıyor sorular. Ben genelde iyi gördüğüm özellikleri ve insanlarda gördüğüm güzellikleri vurgulamayı tercih eden, tanıyayım tanımayayım temas ettiğim insanlara teşekkür edip başarılarını tebrikleyen biriyim. 

Tanıdıklarıma tebrik ve teşekkürün yanında, eleştiriler de getiririm. Bu nedenle hep bir onuncu köy aramak zorunda kalan "Doğrucu Davut"luğumdan çok çeksem de bu benim hayat tercihim. Yamukluğu ortada olan bir şeye göz göre göre doğru diyemem, gördüğümü, hissettiğimi karşımdakinin kaldırma gücüne göre söylerim. Samimiyetine inandığım  dostlarıma iyi hallerini vurguladığım gibi kötü hallerini de söylerken şefkatimin yansımasını hissedenler, içimde en ufak bir kötülük barındırmadığımı bilenler bu tavrımdan memnun olurlar. Karşımdaki ruhunun sınavlarını verdiği ölçüde benimle beraber yürür, dostluk yolunda. Ve onu her an koruyup kollayacak, her zaman destek olacak birini kazanmış olur. Ama gerçeklere tahammül edemeyenler ve ruhu ruhumu rahatsız edenlerle yolum kısa sürede ayrılır. 

Ama işte o ruh eşi diyeceğim nitelikteki dostları bulmak, kalbinde verdiğin yere denk bir yeri edinmek çok zor. 

Doğruculuğum başıma iş açsa da, o an o doğru kaldıramayacaksa zamanlamasına dikkat eder, bir başka zaman fikrimi paylaşır, enerji vampiri olmamaya, kimsenin hevesini kursağında bırakmamaya da gayret ederim. Bu bir üslup meselesidir ki çoğu zaman esastan daha önemlidir.   

Bugün dostluklar konusunda yeni bir ölçü buldum kendime: Sadece başımıza gelen kötü olaylar değil, iyi olaylar da dostlarımızın gerçek yüzünü göstermede turnasol kağıdı vazifesi görüyor. Belki zor durumdayken size acıyan, yardım eden dostlarınızdan daha değerlisi iyi şeylere sevinen, başarılarınızı kutlayabilen ve bu sevinci göz bebeklerinde gördüklerinizdir. 

Böylesi dostlar ve güzel günler hiç eksilmesin penceremizden...

HANDAN KILIÇ                             

20 Eylül 2014 Cumartesi

MÜZİĞİ DUYUYOR MUSUN?



Dün bir arkadaşımın üzücü bir durumla karşılaştığını duyunca, işimi gücüme bir ara verip yanına gittim. Zaten herşeyi içinde yaşayan, ketum bir yapısı vardı ve başına gelen olayda en çok kendini suçluyordu. Durumdan ve sonuçlarından ziyade "Ben bu saçmalığı nasıl yaptım" noktasındaydı. Ona mucizevi şeyler söylemek derdinde değildim, sadece yalnız olmadığını bilsin, hayat dansına bir mola versin istedim. Ona "Ölümlü bir dünyada hiç bir şeyin önemi yok, boş ver üzülme, her şey olacağına varır, ne güzel söylemişler olmuşla ölmüşe çare yok. " gibi sıradan cümleler kurdum. Her şeye rağmen o sevgi dolu çehresine sabitlediği mütebessim ifadeyi görerek yanından ayrıldım. 

Şimdi onun yüzüne söylemediklerimi buraya yazacağım: Mükemmele odaklı insanlar vardır. Yaptıkları her iş planlıdır, çalışkanlıklarının da karşılığını alarak genç yaşlarda bir çok başarıya imza atarlar. Çevresindekiler şanslarının yaver gittiğini düşünerek onlara gıpta eder, hatta kıskanır ve onları aşağılara çekecek noktalar bulmaya çalışırlar. Oysa perdenin ardında yaşanan hiçbir şey göründüğü gibi değildir. 

Sakin bir adam içinde hırçın bir denizi barındırıyor olabilir. Gördüğümüz güneşli günlere, ışıl ışıl denizlere gelene kadar nice fırtınalardan geçtiğini bilemeyiz kimsenin. Ama işte o mükemmele odaklı insanlar hep parladıkları zamanların görünmesini ister ve dışa yansıyan puslu sisli vakitlere tahammül edemez, ama hayatın değişmez kuralı da "Mükemmel"in sadece bu oyunu "Kuran" olduğunu, aciz kaldığımız olaylarla bize hatırlatmasıdır. Sadece bunu fark etmek bile mevcut krizin fırsata dönüşmesini sağlar. 

Aciz olduğumuz gerçeğini bilmek yetmez, kalben söyleyecek kıvama gelene kadar bizi sınar karşımıza çıkanlar.

Zayıf olduğumuz gerçeğini kalbimize söyletmek hele de bunu nefsimize giydirmek öyle kolay bir iş değildir. Kabullenmek için bazen yaş almak gerekir. 

İşte genç arkadaşım, ben bugün geldiğim noktada "mükemmel" resmi çizmeye çalışmaktansa, benim için çizilmiş resmin mükemmelliğini seyretmeye gayret ediyorum. Her doğan güne bahtıma düşecek kelimelerin heyecanıyla merhaba diyorum. Yolumun kesiştiği hiç bir kimseyle boşu boşuna  ya da zamansız karşılaştığımı düşünmüyorum. Karşımdakinin söylediği sözler mutlaka o gün duymam gerekenlerdir ve bazen beni üzse de bir zaman sonra resmin tamamını görecek kadar o zamandan çıktığımda iyi ki bunu söylemiş bana, iyi ki bu başıma gelmiş diyorum. 

Çünkü hayat kendi içinde muhteşem bir ahengi barındır. Ve sanırım bizden beklenen yazgımızla dans ederken ona ayak uyduracak kadar kıvrak olmaktır. Bazen bilmediğimiz bir müzik yakalar bizi, elimizi kolumuzu nereye koyacağımızı bilemeyiz. Müzik devam ederken yapılacak en iyi şey yazgımızı izlemek ve ona uyumlu bir partner olabilmek için hareketleri tekrar etmektir. 

Zaman ilerledikçe, dansın bin bir çeşidini öğrenirken, yanlış adımlarımızı toplar, sırtladığımız heybemizde biriktirir, bizi acı acı gülümseten bu anıların adını tecrübe koyarız. Bir daha o müziği duyduğumuzda edeceğimiz dansı artık biliriz ve bir başkası için çaldığında da hemen onlara akıl verir, yol gösteririz. Çoğu zaman herkes kendi aklını beğendiğinden olsa gerek söylemlerimizin işe yaramadığını, hatta bize söylenenleri de kendimizin takmadığını ve illa ki kendi deneme yanılma sistemimizi kullanarak doğruyu bulacağımızı anlar ve dansın ritmine kendimizi bırakabiliriz. O noktadan sonra ahengi yakalamanın  daha kolay olduğunu, yazgımızın kollarına teslim edince kendimizi, bizi götüreceği yerden ziyade anın tadını çıkarmayı öğreniriz. Tabi bu süreç çok kısa değildir ve genelde karakterimizin de etkisiyle bazen bir ömür sürebilir. 

Ama gerçek olan şu ki, her geçen yıl ustalaştığımız bu hayat dansında geride kalan zaman içinde yaptığımız hataları daha az tekrarlar ve sonuçlarına daha az takılırız. Çünkü esas olan perde kapanana kadar her hal ve şartta dansa devam edebilmektir. Elbette arada yazgımızdan molalar alır, dinleniriz. Bu esnada zihnimizi esir alan saçmalıklardan arınır, doğal temizleyicilerle kalbimizi yıkar, sonra da güneşe asarak ilk günkü beyazlığına kavuşmasını bekleriz. Bu nedenle yaptığımız hatalar, aldığımız molalar aslında önemli fırsat zamanlarıdır ve bizi yeni ve daha ileri bir boyuta taşıyacak imkanı içinde barındırır. Bunu kullanıp kullanmamak ise bize kalmıştır. 

Şimdi dön içine ve muhasebeni yap, hırçın denizinin gemilerini batırmasına izin ver, daha güzellerini çatabilmek için gayret et, gözünü deniz fenerinden, kutup yıldızından ayırma! Geceyi aydınlatan güneş pek yakında. Gözünü göğe dik, o maviliğin sakinliğinde denizinin de durulduğunu görecek, mükemmellik zırhını parçalayarak içinden çıkardığın ruhunla daha güzel karışacaksın hayata. İşte o noktada ellerinde çiçeklerle seni bekleyenleri görecek, sarılacaksın korkusuzca. Yüzüne astığın tebessümün içten bir kahkahaya dönüşürken, bazen de mola istiyorum ey hayat diyerek çekileceksin kenara. Hadi bırak kendini yazgının şefkatli kollarına, müziği duy ritmi yakala... 

HANDAN KILIÇ