27 Aralık 2014 Cumartesi

YALNIZ DERSEM ÇIK, YANLIŞ DERSEM ÇIKMA!



Bugün bir masal aleminde yolculuk yapar gibiydim. Sisli ve yağmurlu bir Ankara gününde çevre yolunda uzunca bir süre araba kullandım.Göz gözü görmüyordu. Karşımda bembeyaz bir boşluk… El yordamıyla ilerlenen bir yol… Bir meçhule doğru gidiş…Görüş mesafesinin bir kaç metre olduğu yolda tek yardımcım kendi ışığımdı. Bu noktada derin düşüncelere daldım.Bir facebook atasözü diyor ya; “Bazı insanlar yağmuru hisseder bazıları sadece ıslanır”. Ben de ilave edeyim; hatta bazıları ruhunu yıkarken bazıları, üzerine basar rahmet yüklü damlaların. Bu yönüyle hisseden bir kalp büyük bir nimettir. Kimi zaman, karanlık bir geceyi, gülümsemesinin ışığıyla aydınlatan dolunay gibidir. Kimi zamansa güneşin önüne set olup ısının güne yayılmasına engel olan sisi, ortadan kaldıran öğlen sıcağı kadar ferahlatıcıdır.

Charlie Chaplin “çok fazla düşünüp çok az hissediyoruz” dese de, gün içinde, baktığım her yer, duyduğum her sözün gönlümde açtığı yeni sekmeler yüzünden çok yoruluyorum. Ara ara bir nebze kendimden kaçmak, yoğun sisin içinden sıyrılıp yolu kayganlaştıran yağmura yakalanmadan, bir denizin kıyısına gidip oturmak, mavi sakinliğini, dalgalarının ritmiyle birleştirip ılık bir meltemle ruhuma üflemesini istiyorum. Ama bir deniz bile yok bu şehirde... Deniz gibi insanlara ulaşmak da etraflarını dolduran kalabalıklar yüzünden boş bir çaba. Dolayısıyla insana kalan sadece beyaz bir boşluk… Ve arabamın belli belirsiz ışığı. Bu puslu, sisli havada öyle bir yalnızlık ve yanlışlık gelip oturdu ki içime daha fazla dayanamadım. Gözyaşlarıma izin verdim, buğulanan gözlerimi rahmetle yıkasın diye.    

Her şey ne kadar iç içeydi hayatta. İnsan nasıl bir meçhuldü? Önümde, dikkat kesilmem gereken yol dururken zihnimi dinlemeyip virüslenmişcesine sürekli yeni sekmeler açan kalbime dikiz aynasından sert bir bakış fırlattım: Sus ve devam et dedim kendime. Bir sürü insanın yanından gelip başka bir sürü insanın yanına gidiyorsun, ne yalnızlığından bahsediyorsun?

C.Bukowski ‘nin dediği idi aslında aradığım: “Özgür ruhlar enderdir, ama gördün mü bilirsin, en basitinden onlarla veya yanındayken iyi, çok iyi hissedersin.” Bir sürü insan içinde bir insan, bir dost, özgür bir ruh… O anda Turgut uyar seslendi sevgiyle içimin labirentlerinin en karışık yerinden; 
Biliyor musun, herkes bir boş yeri aydınlatıyor “

Önümdeki sise baktım ve ben de ona seslendim, nerede herkes, nerede aydınlık?  Herkesin yeri ayrıydı bu dünyada, her topalın bir kör alıcısı vardı. Böylece davul dengi dengine çalmaktaydı. Ama hiç kimse herkes olmak istemiyor, kendini özel hissettirecek bir ruhun peşine düşüyordu. Hissetmekten çok hissettirildiği an anlam kazanan bir duyguydu özel hissetmek.Ama her hissin bedeli vardı, “özel” kategorisine alınan her kişi hak talep etmeye başlıyordu karşısındakinin hayatından.

G.Flaubert’in de dediği gibi,İnsan ettiğinin hakimi olabilir ama hissettiğinin asla “ Bu nedenle hissetmek, çoğu zaman kontrolümüzün dışındadır. Bu değişkenlik hem insana hızlı bir yükseliş sağlar hem de bir anda aşağılara çeker. İkisi arasında dengeyi tutturarak düz bir çizgide hayata devam etmek ise asıl hedeftir. Bu durum, kimi zaman tam on ikiden vurulan, kimi zaman ıskalanarak ızdırab tabyalarında hapsolunan inişli çıkışlı bir haldir.

Olaylara buradan bakınca; sağ beyinlerinin daha gelişmiş olduğu varsayılan hisleri güçlü insanların hayatı, sol beyinlerinin mantık konforuna alışmışlardan çok daha zor diye düşünüyorum. Böyleleri hemen her şeyden nem kapar, bir anda derin bir üzüntünün uçurumuna yuvarlanır ama bir de bakarsınız, müjdeli bir haberle sevinç kanatlarını takıp düştüğü "yar"dan çok daha yukarılara çıkmış, ışıldayan gökte süzülmeye başlamıştır.

Özel olarak değer verdikleri insanlardan da aynı değeri görmek isteyen bu hassas ruhlar değerler arası farklılıkta çok çabuk yaralanır.”Bence sen de herkes gibisin” sözü ile  kalpleri adeta hançerlenir. Gönlünde özel yeri olan birinden, onun için sıradan olduğunu öğrenmek kadar ne üzebilir ki gönlünün sandalında yolculuk yapan birini? Ruhundaki depremlerin enkazından çıkıp toparlanması zaman alsa da, insanoğlu öyle güzel savunma mekanizmaları ile donatılmış ki, düştüğü yerden kalkıyor eninde sonunda. Her seferinde daha da güçlenerek çıkıyor yeni günün sabahına. Zamanla yalnızlığın vazgeçilmez yoldaşı olduğunu anlıyor, açtığı taç yapraklarını topluyor, belki de en iyi halin tomurcuk olduğunun kabulü ile yaşamayı öğreniyor. Döktüğü her yaprağın üzerine basılıp heder olacağını fark ediyor. Söz ağızdan çıktıktan sonra onun kölesi olursun derler ya hani, ağzınızdan çıkan her söz sizi daha güçsüz kılıyor, yargısız infazın mağduru konumuna düşürüyor. Zamanla kendini korumak isteyen insan daha az konuşup samimi olmayı unutuyor. Şairin “Korkulacak bir şey yoktu hayatta, her şey naylondandı o kadar” dediği gibi sentetik ama korunaklı bir dünyaya mahkum oluyor. İnsanlık için ne kadar acı.

Gün boyu bunca duygu salınımı arasında gelip giden ruhuma yağmur olsun ve içimin  sisleri biraz olsun dağılsın diye eve gelince bir filmin gölgesine sığınmak istedim. Ama şans bu ya rastgele seçtiğim “Yeryüzünde son aşk” isimli filmi izledikten sonra hissizleşerek yaşanılan bir hayatın ne kadar çekilmez olduğu fikrine kapıldım. Bu yapımda tıpkı “Körlük” filminde olduğu gibi insanlar arasında duyu ve his kayıpları hızla yayılıyordu ve bu hali yaşamayanlar anormal kalıyordu. Körlük filminde herkes yavaş yavaş görme yetisini yitirirken bu filmde önce koku alma hissini kaybeden insanlar derin bir boşluğa yuvarlanıyordu. Koku beyne bağlıdır ve koku olmazsa anılar ve görüntüler de olmaz diyen uzmanların görüşlerini güçlendiren filmde insanlar önce “Hepimiz yalnızız, yalnız öleceğiz” korkusuyla derin bir hüzne gömülüp sarsılarak ağlamaya başlıyordu. İlk atak olarak açlık hissi had safhaya çıkıyor ve bu his geçene kadar ne bulurlarsa yiyiyorlardı. Koku ve tat birbirine bağlı olduğundan kokusunu alamadıkları yiyecekler onlarda doyma hissini oluşturmuyordu. Sonra buna da alışıyorlar ve zamanla tat duygusu da gidiyordu. Kısa zamanda kızgınlık, öfke, nefret, kin gibi insani duygular da yitiriliyordu. Ruhunu kaybeden insanlar zevk adına sadece tenlerini takas ediyor ama her şey eksikken, sevdikleri ile birlikte olsalar da bir türlü tatmin duygusu yaşayamıyorlardı.

Bu film, yorucu ve sarsıcı sahneler içerirken gri rengi ile de insanı kasvetli bir ruh halinin içine atıyor. Seyredin diyebileceğim kadar iç açıcı değil. Çıkış yolu yok ve bütün bir dünya hızla hissizleşiyor. Sadece tensel lezzetlerin peşine düşüyor ama kaybettiği ruhun eli kolu duyuların olmaması onu yeni lezzetler peşinde koşmaya sürüklüyor.

Bu düşünceler içinde günümüze dönüp baktığımızda filmde çok güçlü bir imgesel dilin kullanıldığını ve aslında gerçeği gözler önüne serdiğini görüyoruz. En basitinden düşünün; elimizdeki akıllı telefonlarla sürekli gerekli gereksiz uyaranlara maruz kalan ruhlarımız ciddi mevzuları nasıl sulandırıyor, insan şefkatini galeyana getireceğini düşündüğümüz haberlerin altına en gaddar yorumlar yapılıyor. Herkes yeni bir insanı hayatına alırken içine düştüğü yalnızlık kuyusundan elini tutup çıkaracak birini bulduğu zannıyla kısa süreli bir heyecan yaşıyor lakin buna da çabucak alışıp nesnelere indirgediği insanları kırıp dökerek tüketiyor...
       
Dünya derin bir yalnızlığa doğru sürüklenirken herkes birileri için özel olmak ve kendisini de yutacak bu kara delikten kurtulmak istiyor. Oysa özel olmak hakkını elde ettiğinizde, sorumluluklarınızın doğduğunu da unutmamak gerekiyor. Sıradan birinden bizi anlamasını, desteklemesini, hatta şefkatli göğsüne yatırıp avutmasını bekleyemezken özel olduğunu düşündüğümüz birinden beklentilerimiz bir çığ gibi büyüyor. Zamanın hızı ve sahte bir yoğunluğun mahkumu olmuş bireyler hep isterken, vermekten yana çekimser davranıyor. Bu da, insanın, özel hissetme duygusunu yıpratarak tekrar yalnızlığın kucağına atıyor.


Sanırım dünya, dönüşümü mümkün olmayacak şekilde yalnızlık yörüngesine girdi ve bu his içimize gelip oturdu. Bu saatten sonra kimsenin kimseye derman olacağı yok. Öyleyse gönül kapılarınızı dışarıya açıp da yüreğinizi üşütmeyin. Belki de varılması gereken hedef içimizin kuytularındadır da biz kendimizi fark edene kadar saklandığı yerden çıkmıyordur. Ey kendim! Yalnız dersem çık, yanlış dersem çıkma!

HANDAN KILIÇ

20 Aralık 2014 Cumartesi

PAMUKTAN BİR KALP…


Eski bir kitabın sayfaları arasında dolaşırken rastladığım iki fotoğraf beni anıların kucağına bıraktı bu gece. Birbirine ters mizaçlarda oldukları için iyi anlaşan iki kadın vardı resimlerde; babaannem ve anneannem… Genetiğimizle getirdiğimiz özelliklerin, gördüğümüz davranış modelleri ile karakterimiz haline gelmesine sebep olan, varlık sebebimiz iki insanın anneleri, yani bir nevi kara kutularımız. 

Kendimi anlamaya niyetlendiğim zamanlarda en çok sığındığım anılarımın pamuk kalpli baş rolleri… Babaannesinin huyunda olduğu için, zıtlar birbirini çeker kuralının canlı örneği olarak, anneannesine daha düşkün bir çocuktum ben. Pamuk kalpli, yumuşaklardan yumuşak anneannem gibi dünyadan kaç insan geçmiştir bilmiyorum. Ama belki de herkes bu dünyaya gelirken tertemiz ve pamuk gibi yumuşak geliyordur da, rastladığı mevsimler onun yapısını bozuyor, kimi zaman güneş bağrını yakıyor, kimi zaman da toprak istediklerini vermiyordur. Hele de pamuğun en sevmediği yağmurlara denk geliyorsa daha meyveyken bozuluyor, yaşamın işlenme koşullarından geçse bile istenen kaliteyi veremiyordur. 

Alüvyonlu ve güçlü toprakları seven pamuk bitkisinin derin sürülmüş ve iyi gübrelenmiş topraklara da ekildiğini düşünürsek hayatsal döngünün birbirinin modellenmesiyle oluştuğunu da kabul ederek pamuk kalpli olabilmek için gereken şartların da pamuk bitkisinin yetişmesine benzediğini fark ederiz.

Anneannem daha bebekken annesini kaybetmiş, babası ve üvey annesinin sevgi dolu emekleri ile ailenin en küçük kızı olarak büyütülmüş. Ancak “anne” dendiğinde hatırlamadığı ve kokusuna hasret yaşadığı kadının özlemiyle yetmişli yaşlarda bile gözleri dolan anneannemi pamuk kalpli kılan da sanırım en çok ihtiyacı olan şefkati kişiliğine bir elbise gibi geçirmiş olmasıydı. Hani derler ya, insan en çok ihtiyacı olduğu şekilde davranır, istediğini istekleri ile yansıtır. Şanslıysa karşısına çıkanlar onun davranışlarını yansıtan bir ayna gibi olur ve kalp yumuşaklığını muhafaza eder. İşte anneannem de öyle güzel bir yumuşaklık, öyle sarıcı bir sevgi sunardı ki size, kucağından kalkmak, yanından ayrılmak istemezdiniz. Saflıkta ve her şeye olumlu bakmakta polyannacılıktan doktoralı olan anneannem, ömrünce dış etkenlerden koruduğu kalbinin ekmeğini yedi; sevdi, sevildi, istendi, verdi, aldı, yetiştirdi, yetiştirdikleriyle sevindi.

Babaannemse daha sert bir mizaca sahipti. Otoriter, güçlü,dediği dedik bir kadındı. Popülerlik seviyesi, hayata bakışındaki mizah dozunun yüksekliği, hitabetindeki güçlülük ve tek başına ayakta durmanın özgüveniyle kimi zaman anneannemi geçse de babasız büyüyen bir kız çocuğu olarak, severek evlendiği adamı ve hemen ardından küçük kızını da kaybetmesiyle pamuk kalbi kaderin yağmurlarına maruz kalıp sertleşmişti.


Pamuk çok değerli bir bitki ve hayatımızın vazgeçilmezlerinden biri iken yavaş yavaş hayatımızdan çıkarılmaya başlandı. Zamanla pamuğun yerini alan sentetikler her yeri kuşattı ve bizleri sahicilikten, sahteciliğe götüren yolu açtı. Nasıl bugün yüzde yüz pamuktan yapılmış bir ürün bulmak zor ve erişmek pahalıysa, kalbi pamuk insanlara rastlamak da zorlaştı.

Pamuk, gerek yetiştirilmesi, gerek toplanması, gerek saklanması, üretimi ve sonrasında bakımı masraflı bir ürün olduğundan her şeyin “miş gibi” yapıldığı günümüze uygun değildi. Eskiden kalpler gibi, yataklarımız da pamuktandı ve havalar güzelleştiğinde ilk iş bahçelere yayılan temiz çarşaflar üzerine dökülen pamuklar havalandırılır ve hallacın gelmesi beklenirdi. Babaannemle de, anneannemle de pamukların atılışını çok kez izledim. O incecik sertleşmiş yatakların, yastıkların nasıl da kabardığını, hallacın pamukları ditmesiyle aslına döndüğünü gördüm. 

Şimdi düşününce yaşamın vazgeçilmezi havanın her şeyin hayat kaynağı olduğunu fark ediyorum. Pamuk bir yatağın da, pamuk bir kalbin de arada hallacın eline bırakılması ve hücrelerine havanın girmesine müsaade etmesi gerektiğini anlıyorum. Hele de babaannem gibi yağmurlarda ıslanmış, kurumasına fırsat verilmeden hayatın çetin şartlarında preslenmiş, anneannem gibi şefkatin temsilcisi anne yokluğu ile büyümüşse insan, havaya ekmekten sudan daha çok ihtiyacı vardır.

Havalanmak tabiri bugün olumsuz manalarda kullanılsa da, nasıl her hücremizin oksijene ihtiyacı varsa, ruhumuzun, kalbimizin de havaya, ama kaliteli ve iç açıcı havaya gereksinimi sonsuz. Nefessiz kaldığımız an ölecek bir bedenin emanetçileri iken, havalanmadığı için katılaşan ruhlarımızı niye bir hallacın maharetine bırakamıyoruz? Çok değil, yılda iki kez attırırsanız kalbinizin pamuklarını, gönül misafirleriniz de bırakıp gitmez rahat yataklarını.       

HANDAN KILIÇ  

4 Aralık 2014 Perşembe

UNUTURSAM FISILDA



Unutmak en büyük nimetlerdendir. Unutamadığımızı düşünsenize; koca bir ömür çektiklerimizin hafızamızda kaplayacağı yer mi, yüreğimize vereceği elem mi daha fazla olurdu bilinmez ama unutuyor olmak belki de bizi hayata bağlayan en önemli unsurdur. Bu sayede her sabah yeniden başlamak için güç buluruz kendimizde. Büyük kayıplarda bile belli bir yas süresi vardır. Kırkını çıkarmak tabiri tıpkı dünyaya gelen bebeğin buralara alıştığı kabul edilen zaman dilimini bize hatırlatırken ölümle aramızdan ayrılan sevdiklerimiz için de ilk kırk gün yaşanan derin hüznün zaman içinde yavaş yavaş azaldığı söylenir. Mükemmel şekilde yaratılan bedenimize, unutmak ve alışmak sigortaları konmuştur ki, metabolizma kendi varlığını koruyabilsin. Misal aşk için üç dakika ile üç yıl arasında ömür biçen uzmanlar nörologların yardımını almış ve MR cihazları ile yapılan ölçümlerde iki yıl altı ay altmışaltı gün sonra en güçlü aşkın bile fizyolojinin alışkanlık sigortası ile sonlandırıldığını, bu sürenin iyi değerlendirilebildiyse derin bir sevgi için avans olabileceği sonucuna varmışlar. Aşk, ritmini değiştirdiği kalbi fizyolojik olarak yoran bir duygu olduğu için bir süre sonra vücut kendini korumaya alır ve heyecanı söndürür ki kalp, tansiyon değerleri normal sevide seyretsin. Ama acılar kalbimizi daha çok yoruyor olmalı ki, yas süresi kırk günle sınırlanmış. Bu süre dolunca eski yeme içme düzenine dönen insanoğlu kaldığı yerden yaşamaya devam edecek şekilde dizayn edilmiş. Elbette derin acılarda yas süresi daha uzun olabilir ancak ilk kırk günkü kadar yoğun olmadığı uzmanlarca tespit edilmiştir. Durum böyleyken unutamamak ve kinle kötü anıları canlı tutmak için çaba göstermek kadar insanı yoran, yaşam enerjisini alan, sevgi ile beslenen kalbin buz kesmesine sebep olan başka bir hal yoktur.

Beni unutmak-unutamamak- unutmamak için direnmek ve son zamanlarda yaygınlaşan alzheimer hastalığı hakkında düşünmeye iten yine bir film oldu: “Unutursam Fısılda” Çağan Irmak filmlerini oldum olası severim. Duygu yoğunluğu olan filmler yapan yönetmen Türk sinemasının tartışmasız en iyi ustalarından. Bu filmle sinemamıza her yönüyle çok başarılı bir oyuncu da armağan eden Irmak, Farah Zeynep Abdullah’ın üstlendiği rolle her işin altından kalkacağını bize göstermiş. Oyunculuğu kadar sesinin güzelliğiyle de şaşırtan sanatçı sayesinde keyifli ve enerjik bir film izledim. Müziklerini Kenan Doğulu’nun yaptığı şarkılar hem yansıtılan döneme dair bir hava veriyordu hem de tınılarıyla insan kalbine değiyordu.  
Film içinde yaşatılan nostalji, seyircisinin yaş ortalamasını büyütse de, sinemada gençler de yok değildi. Ama çıkışta Mehmet Günsür için geldiklerini söyleyen bir grup genç kız, filmi çok sıradan bulduğunu konuşuyordu. Ama benim için her film, her kitap ana fikri bulunacak bir metin çalışmasıydı ve bütün akşam filmle beraber içimde unutmak, unutamamak, cesaret, korkaklık kavramları arasında gidip gelen bir sarkacı izledim durdum.

Sanırım senaryoyu yazan ve filmi yöneten sanatçı bize hayatın önemli ilkelerini hatırlatmak, hatta o ilkelerin altını çizmek istemiş: “Her seçiş bir kaybediştir. Ya yaşamayı seçersin ya beklemeyi. Yaşamın enerjisi ile kendini akışa teslim edersen durduğun yerde yosun bağlamazsın. Unutmak ve affetmek yaşam enerjisinin can damarıdır. Ne kadar cesur olursan, sonuca o kadar kolay ulaşırsın.” gibi dersleri satır aralarına serpiştirmiş.    

Filmin başında yayınlanan reklamlardan birinde “Hayatı dibine kadar yaşa” diyordu. İşte Çağan Irmak da aynı noktadan bakmış ve en çok “Cesurca yaşa, pişman olma” vurgusunu yapmış filmde.

Evet her seçiş bir kaybediştir. Yaşamayı seçersen cesurca, korunaklı fanusundan çıkarsın kaybettiklerinin. İnsana cesareti ne verir diye düşününce, aklıma ilk gelen, bilinçaltı odalarından bir atasözü oluyor nedense: “Cahil cesur olur.” Evet, cesaretin en ayrılmaz yoldaşları, deli akan bir kan, tecrübe denen boksörden henüz yenmemiş yumrukların yok denecek kadar az olduğu gençlik yılları ve tabi en çok da inanç. Bir hayale, bir sevdaya gönül verme…Yolda devam edebilmek için de itici güç olan tutkunun hiç eksilmeden inançla büyümesi…

Filmde küçük kız kardeş mizaç olarak daha cesur, daha fırlama. Abla ise daha oturaklı ve sorumluluk sahibi. Elbette bunda karakter yapısının da önemi var ama dünyaya gelme sırası, ailelerin çocuklara tanıdıkları esneklik alanının kendi yaşları ilerledikçe genişlemesi ve daha sabırlı ya da daha umursamaz bireyler haline gelen anne ve babaların daha özgür, daha cesur çocuklar yetiştirmesi de etkili. Filmde, kız kardeş kendini ilçenin dar kalıbına sığdıramıyor ve sevdiği çocukla beraber İstanbul’a kaçarak ailelerine rağmen birlikte ve müzik üzerine bir hayat kuruyorlar. Her türlü güçlüğe göğüs gerip o yıllarda erkeklerin bile çekindiği durumlardan bu küçük kızın deli cesareti ile çıkmayı başarıyorlar. Sonunda küçük kız kardeş Hatice, eşinin bile kendi gölgesinde kaldığı ünlü bir şarkıcı oluyor ve bunu taşıyamayan kocası kendini alkole verince bir kazada ölüyor. Ayperi adı ile şöhreti yakalayan kız kardeş, bestelerini yapan kocasını kaybedince hit olan şarkılar yapmayı başaramıyor. Zaten ilk şarkılarının sözlerini de, evden kaçarken ablasının gizli gizli yazdığı şiir defterini ondan habersiz alarak elde ettiğinden hem söz hem de beste olmayınca zirvedeki yerini koruyamıyor. Yıllar içinde unutkanlık hastalığına da yakalanınca memleketine ablasının yanına gitmeye karar veriyor. Abla hemşirelik yaparak hayatını sürdürmüş, uzaktan uzağa kendisinin de sevdiği çocukla kaçan kız kardeşine kin büyütmüş, belki de bu yüzden hiç evlenmemiş, bir daha da hiç şiir yazmamış, gençken o kelebek gibi uçuşan kalbi taşlaşmış bir karakter. Tabi burada Işıl Yücesoy da oyunculuğu ile devleşiyor. Film boyunca, doğru, dürüst, ilkeli olmak, cesaretsiz olmakla yarıştırılmış. Cesur olan ama bir çok yanlışı da içinde barındıran bir hayat, yıllar sonra durduğu yerde onurlu bir yaşam mücadelesi veren ama duygularını yok sayarak kaybetmiş görüntüsü verilen bir yaşama muhtaç oluyor. Ve sevgi kine üstün gelerek kardeşlik duygusu öne çıkıyor. Gününü gün ederek yaşayan kardeş unutmak nimeti ile taçlanıp hayatı boyu kinini canlı tutan ablasına külfet oluyor. Ama bu zorunlu karşılaşma onların hayatlarıyla yüzleşmelerini sağlıyor. Hepimizin iş işten geçmeden yapması gereken bu yüzleşmeler neticesinde iki kardeşin de seçtiklerinden memnun oldukları ve yine seçme hakları olsa aynı yollara gideceklerini görüyoruz.         

Sonuca odaklı bir zihnim var sanırım ki hep, giriş gelişme sonuç biçiminde algılıyor hayatı. Aslında hayat bir sonuçlar değil, gelişmeler bütünü. İlla her şey bir sona varmıyor, her dileğimiz yerine gelmiyor. Çoğu zaman yaşamak ve geçmek gerekiyor. Hatta acı verenlere dönüp bakmayacak kadar intikam duygusundan arınmak ve birbirimizle sınandığımızın farkına varmak gerekiyor.

Aslında yaşamımızı ve tercihlerimizi belirleyen bir çok faktör olsa da bunların başında hayata yüklediğimiz anlam geliyor. Hayatı ölümle sonlanan bir zaman dilimi olarak algılıyorsak, elbette anı yaşamayı seçiyor, dibine kadar yaşa, iyiyi değil, mükemmeli iste, sen buna değersin gibi bizi benliğimizden yakalayan felsefelerin girdabına çekiliyoruz. Yaşadığımız her günü kâr sayıyor ve günlerimizin azaldığını bildiğimiz zamanlara gelince; pişman değilim, mutlu yaşadım, çılgınlıklar yaptım diyerek har vurup harman savurduğumuz hayatımızla övünebiliyoruz.

Ama hayatı, sonrası olan, hesabı verilecek bir kredi olarak görüyorsak işte o zaman bizi sınırlayan çizgilerimiz oluyor ve daha dürüst, daha temkinli davranıyoruz. Bazıları bunu korkaklık, cesaret yoksunluğu, saflık, hata yapma korkusu, kısaca yaşamamak olarak adlandırsa da aslında yaptığımız elimizde olan günü tüketmek yerine bize hayatın bittiği  noktada değerli olacak hale getirmek, bu güzel dünyaya uğramışken gideceğimiz yere eli boş gitmemek… Dolayısıyla çizginin gerisinde yaşıyor olmak bir zayıflık, cesaretsizlik, korkaklık değil tam tersine zor bir tercihin göstergesi. Ama biliyoruz ki, kolay olan her yol çıkmaza götürür. Öyleyse cesaret zoru tercih edenler için daha gerekli bir kavramdır. Çünkü onlar, kısa yolu tercih etmemiş, köşe başlarında önlerine çıkan, insanı bazen bir tuzağa çeken hediyeleri seçmemişlerdir. Önlerinde, sonu olduğu kesin, ancak bitiş çizgisi gizli bir yol vardır. Yolda bir çukura düşüp hayatını her an kaybetme ihtimali kadar, elden ayaktan düşecek derecede uzun yaşama şansı da vardır. Bu ihtimaller zinciri onları köle yapmaz, bilakis korkularından özgürleştirir. Bu yüzden cesaret, en çok yaşama değer verenlere lazımdır, yaşamı bozuk para gibi harcayıp gününü gün edenlere değil. Belki de onların çılgınlık ya da hayatı dibine kadar yaşamak dedikleri içlerinden gelen korku dolu çığlıkların bastırılma çabasıdır. Ne zaman kendimden kaçmak istesem kulaklıkla, yüksek seste, sert müzikler dinlerim. Bu insanı bir süre rahatlatır, tıpkı sürekli kanayan bir yaranın üzerine pansuman yapmak gibidir. Oysa yapılması gereken yaranın kanamasını durdurmak ve içten bir iyileşme sağlamaktır. Sebepleri ortadan kaldırmazsak sonuçlar tatmin edici olmaz ve kısa bir süre sonra kanayan yaramıza derman olacak yeni arayışlara gireriz. Ama gerçek bir tedavi ile iyileştirmediğimiz yaralarımız, her kanama sonrası geçici ferahlık sağlayan ve kısa süreli uyuşturan çözümlerle geçiştirildiğinden gün gelir uzuv kaybına yol açar. O zaman da her şey için çok geç olduğunu anlar ve seçtiğimiz yolun yanlış olduğunu fark etsek de gurur yapar ve battı balık yan gider felsefesiyle tuttuğumuz yolda devam ederiz.

Hayat hepimizin üzerine gelir ama, bazen atlarız üzerinden bazen altında kalırız kaderimizin. Asıl olan cesur olmak ve her şeye rağmen bir daha denemektir. derler. Tıpkı, “Unutursam Fısılda” filminde olduğu gibi, gitmeyi, dönmeyi, unutmayı, affetmeyi de denemeli insan. Kabul görüp görmeyeceği, yürü ya kulum şansına sahip olup olmayacağını anlamanın tek yolu bu, cesur olup denemek. Tekrar tekrar denemek. Yanlışta ısrar etmemek, hayatın önümüze çıkardığı olaylara bakarken hepsinin ayrı bir şans olduğunu fark ederek kalbimize yük ettiğimiz kızgınlıkları, kinleri silip atmak, affetmek, unutmak… Bir hediye olarak verilen ve geri alınacağı kesin olan yaşamın kıymetini bilmek…İşte bütün mesele bu.

Öyleyse haydi kalk yerinden ve dene…Ne istiyorsan…Cesur ol ama cesaretini cahilliğinden değil, değerlerinden, ilkelerinden al…Yaşa, yaşat, varol ve hatırlanmaya değmeyecekleri unutarak var olmanın dayanılmaz hafifliğini ispat et kendine…Yoksa zihnin kendini korumaya alır ve kendisi unutur her şeyi, Sevelim, sevilelim, unutup yaşayalım… Gerisi mi? Çorap söküğü gibi gelir…   

HANDAN KILIÇ

 FİLM MÜZİKLERİNDEN...
http://www.youtube.com/watch?v=Vj9cgc0ceYg
http://www.youtube.com/watch?v=zHn_TW36tGU
http://www.youtube.com/watch?v=uqmEbv-TWtk