9 Ocak 2015 Cuma

Aşk Mektubu - Message In A Bottle filmine dair...



Oldum olası mektup yazmayı severim. Mektup genelde, uzakta, gurbette olana, yani “garip” lere  yazılır ki, sılaya olan özlemi dinsin. Aile mensuplarım genelde memleketimde oturduğundan gurbete yolladığım mektup sayısı lise yıllarına kadar sadece teyzemle sınırlıydı. Liseden sonra, benim yolum gurbete düşünce, uzun uzun telefon görüşmeleri yaptığımız sınıf arkadaşım egeden tariflerle diyalogumuz yerini mektuba bıraktı. Hala saklarım onun kıymetli mektuplarını. Ne çok şey paylaşıyor insan, kalbine denk bir kalbi bulunca ve nasıl da bağlanıyor, kelimelerin kemendiyle dostluğu büyütüyor. İşte biz de güzel arkadaşımla ayrı şehirlere düşüp özlem ağır basınca, haftalık yazışır hale geldik. On altı sayfa mektup aldığımı, misliyle yazdığımı biliyorum. Kaderin bir cilvesi ki bugün ikimizde blog yazarak mektuplarımızı bırakıyoruz yeryüzüne.

Hiçbir şey beni, şahsıma yazılan bir mektup kadar heyecanlandırmaz ve herkesi de kendim gibi düşünüp, en özel hediyenin ona yazılmış bir mektup olduğunu varsayarım. Bu karşımdaki için ne kadar anlam ifade eder bilemem ama ben kendimden mesulüm, ben yazacaklarımı söyler ve çekilirim kenara, cevap vermeyi sürdürenle, kalbimin frekansına girdiyse hele, bir ömür yazışabilirim. Gerekirse uykumdan çalar, vakit bulurum sevdiklerime. 

İşte o yıllarda da arkadaşımla mektuplaşırken kalplerimizi takas ederdik aslında. Çünkü yazmak bağlanmaktır, yazılana. Tabi ki el yazısıyla yazdığımız bu mektupların her harfinin sırtına yüklenen özlem ve muhabbet öyle yoğun olurdu ki, her okunduğunda insanı tazeleyen bir rüzgar gibi gelirdi. Ama zaman darlığı, farklı meşguliyet alanları ve mesafeler girdikçe araya ilerleyen yıllarda mektup yazmaktan koptuk ikimiz de. 

Aslında sırf biz değil bütün bir dünya iletişimin en güzelini terk etti, nasıl olduğunu anlamadan yaygınlaşan cep telefonları ve sonrasında internet e-mailler her şeyin şeklini değiştirdi. Bundan rahatsız mıyım, hayır zamanın şartlarına çabuk uyum sağladım ve yazacak yeni yollar buldum sonunda, işte karşınızdayım tam da burada, bu blogta.

Ama ben o yıllarda da, mektup yazma işinden kolay vazgeçeceğe benzemiyordum. Sık sık hayali mektuplar yazıyor biriktiriyordum bir kenarda. “Gönderilmemiş Mektuplar “isimli bir kitap hazırlarım diye düşünürken sinemada filmini çekmişlerdi bile. Sonra bir gün bir arkadaşım blog yazsana dedi. İş dışı internet kullanmıyordum nasıl yazacağımı bilmiyordum ama söz konusu olan yazı olunca öğrenirim dedim ve kısa sürede bir blog yazmaya başladım. 2009’un sonlarıydı. Hayatıma güzel bir renk getirmişti. Yeni insanlar tanımayı seven biri olarak blogculuk geniş bir imkan sunmaktaydı.Konuk olduğunuz hayatlar kadar, size de gelen misafirler vardı ve yorumları ile blogu güçlü kılıyorlardı. Aynı ilgi alanlarına sahip insanlar bir araya geliyor ve yalnızlık hissi yerini coşkuya bırakıyordu.

Böylece yazıları bloga koyarken zihnimde bir imge belirmeye başladı; cam bir şişe içinde okyanusa bırakılmış mektuplardı bu yazılanlar. Şimdi okuyup yorumlayanlar kadar daha sonra konuk olacak insanlar da heyecanlandırıyordu beni. Kim bilir ne zaman kimin nasibine çıkacağı belli olmayan ama illa ki onun kaderinde, o gün okuması gereken satırlar olacaktı yazdıklarım. Belki çok yıllar sonra okunacak ve beğeniyle bir başka kişiye ulaşacak, benden bihaber insanlarca sevilecekti. Hele de, üzgün birinin yüzünde tebessüm, gaddarlaşmış birinin kalbinde merhamet, düşünen birinin zihninde soru, yalnız birinin gecesinde yoldaş olursa insan bir işe yaradığının hissiyle dolar ve yazmanın bir yüreğe değmek dışında başka getirisi olmayan tatminini yaşardı.

Uzun yolda giderken dağ başlarında rastlanan çeşmeler vardır hani, suyu buz gibidir, içmeye doyamazsınız, sonrasında başka sulara kanamazsınız. İşte internet aleminde yazmak da böyle bir şeydi. Bazen çok iyi bir yazıya olmadık bir yerde rastlardınız.En büyük gazetelerin kelli felli köşe yazarlarından çok daha iyi yazan nice cevheri barındıran bu aleme vakit ayırdığınızda zenginleşerek dönmemeniz imkansızdı.İşte tıpkı oradan geçen birinin nasipleneceği bir hayrattı blog ve benim işim sadece mektuplarımı yazmaktı. Hep bu saikle yazdım yazılarımı.

Ama tabi ki, bir blog hiçbir zaman gerçek bir mektup gibi de olamazdı. Mektup, samimiyetti. İnsan yazarken bütün maskelerinden soyunur ve en saf haliyle yazdığının karşısında kalırdı lakin mektupta bu daha da özel bir hal alırdı. Mektubu blogtan ayıran en önemli özellik muhatabının belli olmasıydı. Zaten mektup öyle herkese yazılmazdı. Mektup aldığınız her insanın gözünde özelsinizdir. Bu nedenle samimiyet ve özel olma halinin en güçlü temsilcisi olan mektubun yeri her zaman ayrı olacaktı benim için. Zaman değişse de sevdiklerime mektup yazmayı bırakmadım. Bazen el yazısıyla, bazen elektronik postayla bazen akıllı telefonun nimeti programlarla hep yazdım, hallerini sordum, halimden haberdar ettim, dostlarımın derdimle dertlendiğini, dönüş yapmalarındaki hassasiyet ve hızla doğru orantılı olarak kabul edip mektuplarıma devam ettim, etmekteyim.

Bu gece bir başka şey ararken bu internet okyanusunda karşıma eskilerden bir film çıktı: Aşk Mektubu - Message In A Bottle Tam da benim bloga yazmama sebep olan imgeyle başlıyordu: Bir adamın büyük bir aşkla sevdiği ancak hastalığı nedeniyle ölümü bekleyen karısına yazdığı iki mektubu şişe içinde denize bırakması ve gazeteci bir kadının onu bulması.Ardından mektuptaki kelimelerin sadeliği ile beraber adamın kadınına olan güçlü aşkının, samimiyetinin cazibesine kapılarak yazarını bulmaya çalışması ve sonrasında aralarında gelişen yeni bir aşktan bahsediyordu film.

Gazeteci kadın, adamın kim olduğunu kolayca bulsa da, patronu bunu bir iş olarak görüp onu adamın yaşadığı yere kısa süreliğine bir tatile gönderse de, kadının asıl amacı bu satırları yazan o yüreği tanımaktı. Bu nedenle turistmiş gibi davranıp tekne tamiri yapan adamın çalıştığı yere gitti ve onu eski bir tekneyi onarıp cilalarken buldu. “Nasıl durumu?” diye sorarak söze başladı. Adam “İhmal edilmiş ve değeri bilinmemiş” diye cevaplayınca, eşinden yeni boşanan ve oğlu ile yalnız yaşayan kadın “ Bu duyguyu iyi bilirim”  dedi. Adam, kadının güzelliği ve etkileyiciliğine hayranlıkla bakıp “Bundan şüpheliyim “ diye cevap verdi. Böylece aralarında başlayan yakınlık, derin sohbetlere kadar uzandı. 

Önce mutsuzluklarını paylaştılar, yüklerinden kurtuldukça birbirlerine daha da bağlandılar. İki mutsuz, duygusal yıkımlarını takas edince ortaya çıkan enerjiden huzur duydular ve sevinçleri paylaşarak tanışan insanlardan daha hızlı bir yakınlaşma sağladılar. Birlikteyken mutlu olsalar da, bir aşkın ilk kuralı olan, imkansızlıklarla çevrili yaşamları ve bırakmaktan imtina edecekleri farklı düzenleri vardı. Kadın eğitimli, şehirli, gazetecilik gibi aktif ve hıza mahkum bir işte çalışıyordu. Adamsa büyük şehirlerde yaşamayı reddederek, deniz kıyısı bu kente yerleşmiş, geçimini tekne tamiri ile sağlayan taşralı bir deniz aşığıydı. Kadın mesleği gereği konuşkan, adamsa ketum ve karısının ölümünden sonra asosyal olmayı tercih etmiş, yaralarla dolu bir muammaydı. 

İkinci kez sever de karıma ihanet ederim korkusuyla kendini akışa bırakamayan ama iki yıl sonra ilk kez bir kadından etkilenen bu adam, ölse de hayalinden silinmeyen aşkı ile yaşanma ihtimali olan bir aşkın arasındaki med cezirde gidip geldi film boyunca. Sonra tam yanına gelen kadını seçecekken her şeyin bir araştırma için başladığını, gazeteye haber yapıldığını öğrenen adam büyük bir hayal kırıklığı yaşayarak gönlünü açtığı kadından vazgeçip yine küçük, sessiz, renksiz, asosyal dünyasına hızlı bir dönüş yaptı. Ama bu arada önemli bir şey öğrenmişti. Karısına şişe içinde iki mektup yazmasına rağmen aynı daktilodan çıkan üçüncü bir mektup daha bulunmuştu. Kaybettiği karısından bir cevap olabileceği heyecanıyla tüm mektupları geri istedi. Haklıydı, mektubu karısı, onun için, onun daktilosuyla yazmış ve tıpkı onun gibi denize bırakmıştı. Bir süre bu duyguyla, o mektuptaki duanın gücüyle içinde bitiremediği yas duygusundan kurtuldu. Ve zamanla gazeteci kadına karşı minnet hisleriyle dolan adam, karısı ölünce yarım bıraktığı tekneyi tamamlayıp denize açılmaya, aşka doğru yol almaya karar verdi.  Babasına veda ederek ve yeni aşkına yazdığı mektupla beraber yola çıktı. Ancak denizde beklenmedik bir fırtına ile alabora olan bir başka teknedeki aileyi kurtarmak için denize atladı, üç kişiden ikisini kurtarırken diğer kişiyle beraber kendisi de aşık olduğu mavi sulara gömüldü. 

Acı haber, kadına, aralarında dostluk da gelişen adamın babası tarafından verildi. Cenazeye gelen kadın, adamın ona yazdığı son mektupla hayata tutunmaya çalıştı.

Denizden gelen bir mektupla başlayan film, denizden gelen bir mektupla son buldu. Kadın son sahnede ufka bakarak “Eğer bazı insanlar mükemmel yaşasa diğerleri de onların yolunda düzelir ve kehaneti önceden anlamamızı sağlar. Kaybetmek yolculuğun bir parçası. Ama bu bana neyin değerli olduğunu gösterdi. Yani artık minnettar olacağım bir aşka sahibim”  diyerek aşkın ancak yarım kaldığında insanı  aşkınlaştıran bir güç olduğu vurgusuyla filmin sonuna geldi.

Daha önce de yazmıştım; kalp nasıl bir organsa, sevmeden de yapamıyor, sevince de dengeden uzaklaşıyor. Sadece onu düşünür hale gelen aşık yaşamına devam edemez, rutin işlerini yapamaz hale geliyor.Kavuşmak dışında hiç bir şey onu ilgilendirmiyor ve buna ulaşırsa da zamanla sevdiğine alışan kalp heyecanı yitirmenin sonucu aşkın bittiği duygusunu yaşıyor. Aşklarını alışkanlıklara kurban etmeyen aşıklarıysa başka bir sürpriz bekliyor ve kalp Gerçek Aşk’ı bulamamışsa ve hayatı sadece o sevdiği olmuşsa  o kişi elinden ölümle alınıyor. Kalbin gerçek sahibi, O’nun aşkının önüne geçecek bir aşktan insanı sakınıyor ve aşığının aldatması gibi bir darbe ile  yıkılmamışsa hala o aşığı alıyor yanına ki, O’nun için sevmeleri, O’nun için özlemeleri öğrensin.      

Tüm efsane olabilen ve birlikteliğin sıradanlaştırmadığı aşklar gibi kalpte yaşayan bir aşka duyulan şükranla final yapan film, mutsuz sonların akılda kalıcılığını da alarak yanına internet aleminde varlığını sürdürüyor. Yıllar geçse de tıpkı bir mektup gibi, bir blog yazısı gibi, taliplerine ulaşıyor, izleyenlerini seçiyor ve aşkın ancak yarım kaldığında aşk olacağı gerçeğini haykırıyor.

Bize de, Kaderi Yazan’dan, yörüngesinden çıkmamış bir kalbi dilemekten başka çare kalmıyor. Mektup yazanlarınız çok, sevdikleriniz coşkulu, aşklarınız daim olsun.  


HANDAN KILIÇ       

3 yorum:

  1. Yine çok güzel bir yazı arkadaşım. Eski günlere götürdün beni, artık sayfalar dolu mektup yazmasak da benim için aynı yakınlıktasın. Tespitlerine katılıyorum blog yazılarımız da aslında okuyucuya yazılmış mektuplar gibi çoğu zaman cevapsız kalsa da bazen gelen bir yorum her şeye değiyor.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. evet mesela bu yazıya bile hem burdan hem özelden güzel dönüşler oldu varlığınız ne güzel:)

      Sil
    2. mektup; gizemli kişinin kendini ifade ettiği uçsuz bucaksız bir coğrafya gibi..

      Sil