17 Ocak 2015 Cumartesi

PİYANİST


Hayat bir mücadele midir, yoksa yardımlaşma mı, ya da ikisi arasında gidip gelen bir dengesi vardır da, kalbimize göre mi gelir seçenekler bilinmez ama bir çizgi üstünde yürümek zordur hayatta.

Bu gün savaş karşıtı filmlerin en iyisi olan Piyanist filmini tekrar izlemek geldi içimden. Bilirsiniz, filmin konusu gerçek bir hikayeden alınmıştır. Wladyslaw Szpilman (Adrien Brody) Polonyalı bir piyanisttir, ailesiyle birlikte Varşova'da yaşıyordur. Bu arada 2. Dünya Savaşı patlak vermiştir ve Naziler Polonya'yı işgal ediyorlardır. Naziler şehrin ortasında gettolar oluşturarak yahudileri burada yaşamaya zorluyordur. Aile, Fransa ile İngiltere'nin Almanya'ya savaş açmasını bir umut ışığı gibi görüyor ama işler hiç de umdukları gibi gitmiyordur. Szpilman ailesiyle birlikte gettoya sürülenler arasındadır. Bir süre bir restoranda çalışır, zaman içinde Almanlar bütün yahudileri ölüm kamplarına yollar. Szpilman bir arkadaşının yardımı ile kaçmayı başarır ve büyük bir hayatta kalma savaşı başlar.

Bir analizde de ifade edildiği gibi Film, alabildiğince yoğunluğu ve Adrien Brody’nin başarılı performansı ile birleşince, izleyiciye hayatta kalma duygusunu ve yaşama isteğinin zorlayıcılığını, harmanlanmış şekilde aralıksız sunmaya devam ediyor.” 

Filmin başında yaşadığı şehri terk etmeye karşı çıkan piyanist gerçek yaşamında da 88 yaşındayken Varşova’da ölüyor. İlk izlediğimde insanın içindeki hiç ölmeden yaşama arzusunun yoğunluğundan ürkmüştüm. Bütün sevdiklerini kaybeden, şehri, ülkesi yakılıp yıkılan bir insan niye bunca mücadeleyle yaşama tutunmaya çalışır diye düşünmüştüm.

Filmde tüm yokluklara rağmen olaylara iyi yandan bakmayı başarabilen umuda tutunan insanlar var. Ancak işgal altındaki vatanlarında uğradıkları bu zelil duruma karşı çıkmamaları için üzerilerinde baskı kuran, zalimce davranan Almanlar onların bu umudunu kırmaya çalışıyor. 

Soru soranı bile herkesin gözü önünde infaz ediyorlar ki, korkunun gücünden faydalanarak emellerine daha kolay ulaşsınlar. Elbette içlerinde cesurlar var ama erken öten horozu kestikleri gibi ortamı oluşmadan, tam bir örgütlenme sağlamadan bir başına kahramanlık yapmak isteyenlerin şansı olmuyor.

Tüm kahramanlara inat filmin başrol oyuncusu oldukça çekingen, zayıf, pısırık, ve ince bir ruha sahip piyano sanatçısı. Müthiş oyunculuğu ile devleşen Adrien Brody’nin yüzündeki hüzün insana değiyor.

Sahnelerden birinde, saklandıkları esnada ağlayan bebeğini, askerler onları bulmasın diye yastıkla boğan kadının feryadı yürekleri dağlıyor.”Ben bunu niye yaptım” diye diye cinnet hali yaşayan kadının anne vasfının önüne, kendisinin hayatta kalma arzusunun geçmesi, insanın var olmak için neleri feda edeceğini göstermesi bakımından çok çarpıcı bir örnek olmuş. Baskı ve zulme maruz kalanların sadece kendi hayatlarını önceleyerek yaşamsal fonksiyonlar dışındaki duygu ve düşüncelerini ve tabi bunun yansıması olan ilke ve davranışlarını askıya alacakları aşikar edilmiş. Ancak Andrei Tarkovski’nin dediğini de unutmamak lazım: “İlkelerine bir kez olsun ihanet eden insan, hayat ile olan saf ilişkisini yitirir. Bir insanın kendine karşı hile yapması, onun, filminden, hayatından, her şeyinden vazgeçmesi demektir."

Şerefli bir ölümü, zilletle yaşamaya tercih eden bir milletin evladı olarak yapılanlara karşı kurtuluş mücadelesi başlatmadan müttefik devletlerin gelmesini bekleyen bir halkı anlamakta zorlansam da filmi, can tatlıdır gerçeğinin farkındalığı ile izledim. Belki de insana cesaret veren milliyetinden ziyade hayata verdiği anlam ve inançlarıdır. Buradan bakınca milletlerin de geçirdiği süreçler içinde karakter değişimine uğradıkları, zamanın dişlileri arasında iyi vasıflarını bir bir kaybettiklerini de düşünüyorum. Dünya bencilliğin yörüngesine gireli çok oldu. Başkalarını düşünme, millet olma atmosferi çoktan delindi. “Her koyun kendi bacağından asılır” geçer akçe olsa da, asılan bir koyunun yaydığı kokunun herkesi rahatsız edeceği unutuldu. Aslında bazen bir kıvılcım gerekir, eğer bir cesur yürek çıkar, yolu açarsa ardından tüm korkaklar da gelecektir. 

Filmde de, ölenlerin ardından konuşurken; neye yaradı, öldüler diyen piyaniste arkadaşı, onurlarıyla öldüler, bir savaş başlattılar, ona yaradı” diyordu.
Yahudilere olan ayrımcılık ve ötekileştirme öyle bir boyuta gelmişti ki, gizlendiği apartmanda onu gören kadının nefret dolu çığlığı, aynı ülkede beraber yaşayan insanların manipule edildiğinde ne kadar da vahşileşebileceğini gösteriyordu.
Oradan da kaçmak zorunda kalan piyanist, yıkık ve işgal altında, karla kaplı bir şehirde  kışın ortasında bir başına kalmıştı. Ona gizliden destek olmasını bekledikleri, insaf ve izanlarını kaybetmemiş insanlara sığınmaktan başka çaresi kalmasa da onlardan da uzaklaşmasını gerektirecek şartlar oluşmuştu. Film boyunca yaşam mücadelesine yalnız devam etmek zorunda kalan piyanist açlık, susuzluk, üşüme, korku, umutsuzluk gibi bir çok  fizyolojik ve psikolojik zorluğu birlikte yaşarken hayalen hep parmakları bir piyanonun tuşlarında geziyordu. Aşkla bağlı olduğu sanat ona dayanma gücü veriyordu.
Bir başka sahnede, savaş öncesi çalıştığı radyoda teknisyen olan ve her gün piyanisti gören ve savaş esnasında örgütlenen Yahudilere yardım eden kişi piyanisti görmenin heyecanıyla beni hatırladınız mı diye sorduğunda, sanatçı, tanımadığını söylüyordu. O noktada aklıma her gün geçip gittiğimiz yollarda önümüze çıkan, gördüğümüz ama varlıklarını anlamlandırmadığımız nice insanın olduğu geldi aklıma. Herkesin fark edilmek ve sevilmek çabasıyla yaşadığı bu dünyada çoğu zaman bize hizmet eden, birlikte çalıştığımız insanları tanımadığımızı düşündüm.Kim bilir nasıl bir iç dünyaları vardı? Nelerden hoşlanıyorlar, nelerden kaçınıyorlardı? Aynı fikirleri paylaşıyor muyduk? Nice bilinmezle beraber yaşıyoruz aslında? Kim bilir bir gün tıpkı piyanistte olduğu gibi, onların yardımları sayesinde hayata tutunacağızdır. İyi günlerimizdeki bir tebessüm ya da teşekkür o gün, onların hayatına da ışık olacaktır. Unutmamak gerektir ki, hayatta biriktirmemiz gereken tek şey insandır.

Yine bir başka sahnede, Alman askerlerine ateş açan üç-beş kahraman oracıkta öldürülürken intikam hisleriyle dolan zalimler ateş edilen binaya da tankla saldırıyorlardı. Onu koruyanlarca üzeri kilitli kapının ardında çaresiz bekleyen piyanist, öleceğini sandığı noktada tankın yıktığı duvarı kapı gibi kullanıyor ve kurtuluyordu. Tıpkı dünyanın değişmez yazgısının en klasik kurallarından olan, kötü gözüken olayların iyiliklere vesile olması gibiydi. İçeride zehirlenecek ya da yanarak can verecekken büyük bir uğultuyla gelen top atışı sayesinde yıkılan duvarlar onu ışığa doğru çıkarıyordu.

Sokağa ulaştığında yollar ölülerle doluydu ve bu manzaraya rağmen askerler dolaşıyor, yaşayan yaralıları infaz ediyorlardı. Piyanist bunun üzerine ölü taklidi yaptı, insan hayatta kalmak için her türlü oyunu oynayan zayıf ve bir o kadar da dirayetli bir varlıktı. Sonra kısmen yıkılmış hastane binasına girerek sığınacak bir yer, yenecek bir şeyler aradı. Pişmeden bulduğu taneleri yiyiyor, yaşamak için pis suları içiyor ve hayata dayanabilmek için elleri sürekli piyano çalar gibi hareket ediyordu.
Hastane binasını da terk ettikten sonra tamamen yıkılmış virane bir şehirde tek başına kalmışlığı, yalnızlığı, çaresizliği filme çok güzel yansıtılmış. Binalardan birinde konserve buluşu ve onu açma mücadelesi açlığını belgelerken, insana hayata tutunmak için her yolu denemek gerektiğini hatırlatıyordu. O sırada konserveyi açmak için yaptığı gürültüyle, içeride birinin varlığını fark eden nazi subayı geliyor ve onu buluyordu. Öldürmek yerine haline bakıp onunla konuşan asker, piyanist olduğunu öğrenince metruk lüks binada mevcut bulunan piyanonun başına oturtuyor ve çalmasını istiyor. Aylardır saklanan ve hayalinde çaldığı piyanolarla hayata tutunmaya çalışan piyanist o kadar güzel o kadar uzun bir parça çalıyordu ki, asker onun adını sorup saklandığı yeri öğrenerek oraya yiyecek getiriyordu. Onu öldürmesi gerekirken hem onu doyuruyor hem de paltosunu vererek üşüyen bedenine bir nebze olsun deva olmak istiyordu. Demek düşmanlığı zirvede yaşayan Naziler içinden bile insaflı, kalbiyle yaşayan insanlar çıkabiliyordu.  
Piyanistin Nazi subayı için piyano çaldığı sahnede, insanı kurtarırsa aşkın kurtaracağına bir kez daha inandım. Her ne yapıyorsanız onu aşkla yaptığınızda, içine kattığınız o duygu doğrudan karşınızdakinin yüreğine ulaşıyordu. Hani bazen bir şeyi tutkuyla istediğinizde, şartlar nasıl olduğu anlaşılmadan düzelir ve hiç beklemediğimiz yerden bir yardım gelir ya tıpkı öyleydi umutların tükendiği noktada Nazi subayının bir yahudiye yardım etmesi. Piyanist, askere, hayatını bağışlamasıyla beraber yaptıkları için teşekkür ederken, asker cevaben, “Bana değil Tanrı’ya şükret, bizi ayakta tutan O’nun iradesi, O’na inanmamızdır.” diyor. “Her şey bitince ne yapmayı düşünüyorsun?” diye sorduğunda piyanist, “Polonya Radyosunda piyano çalacağım diyerek cevaplıyor”. Subaysa “Seni dinleyeceğim” diyerek şehirden çekildikleri müjdesini veriyordu.
Kısa bir süre sonra dediği gerçekleşiyor ve yandaki resimde de görülen en etkileyici sahnelerden biri yaşanıyordu: Aslında hayatta bir çok şeyin cevabı bu kadar basittir: Üşüyorum, açım, yalnızım, seviyorum, istemiyorum, özlüyorum, inanıyorum, inanmıyorum gibi net durumları ifade edecek kadar doğal yaşamamızı engelleyen şartlardır. Her insan iyi olarak gelir bu dünyaya ama maruz kaldıkları ile şekillenen karakteri onu korkak ya da cesur, dürüst ya da iki yüzlü yapar. 
Savaş esnasında eziyete uğrayan insanlar, şehrin müttefiklerce kurtarılmasından sonra, Alman subaylardan esir düşenlere kötü davranmaya başlıyor, bir kısır döngü devam ediyordu; sonuçta gücü ele geçiren zayıfı mutlaka eziyordu. İnsan empati yeteneğini devreye sokup, sağduyulu düşünemediğinde içinden çıkan canavarı bazen kendi bile tanıyamayacak kadar değişken bir varlıktı.
  
Zamanla İkinci Dünya Savaşının izlerini silen Varşova, eski ihtişamlı  günlerine dönüyordu. Yıkılan her şey daha görkemli bir şekilde yerine konurken piyanist ayrılmayı reddettiği şehirde uzun yıllar daha yaşıyordu. 

En beğendiğim filmlerden olan bu sanat eseri; “En İyi Yönetmen, Erkek Oyuncu ve Uyarlama Senaryo dallarında Oskar; Film, Görüntü Yönetmeni, Kurgu ve Kostüm dallarında Oskar adaylığı, Altın Palmiye, ayrıca 45 ödül aldığı gibi 38 dalda da aday gösterilmiş.  

Müzikleri de başlı başına harika olan filmi, insanın sağ duyundan uzaklaşıp savaş psikolojine girdiğinde, birlikte yaşadığı insanlara karşı ne kadar acımazsız bir tavır takınabileceğini, hayata tutunmak için mücadele verenlerin zorluklar karşısında dirençlerinin arttığını, eninde sonunda her yıkımın daha ihtişamlı bir binanın yapılması için olduğu gerçeğini hatırlatması için herkes tekrar tekrar izlemeli.

Umarım bir gün, acı çekmek kaderi olmuş bu milletin içinden de böyle kaliteli filmler yapacak yönetmenler, senaristler, romancılar çıkar.

HANDAN KILIÇ   
           



   

1 yorum:

  1. yazınızı okudum, güzel konulara temas ediyorsunuz, iyi ki varsınız..

    YanıtlaSil