12 Şubat 2015 Perşembe

Benim Adım Khan-My Name Is Khan


Hayat yolunda önümüze çıkan her şey mükemmel bir planın parçası, kaderimizin vazgeçilmez kilometre taşlarıdır. Bu bazen bir kitap olur alır götürür bizi, uzaklara. Kimi zaman bir film olarak çıkar karşımıza, duygularımıza tercüman olur. Onun için önümüze çıkan her şeye dikkat kesilmeliyiz, her insana önem vermeli ve hayat serüvenimizde birbirimizin önüne çıkarılışımızın sebeplerini düşünerek kişisel menkıbemize olacak katkılarını fark etmeliyiz. Bu şekilde kalıcı dostluklar kurabileceğimiz gibi, iyi tarafından bakarak bizi bir sonraki yanlıştan koruyacak hatalarımızın da öğreticiliğinden faydalanabiliriz. Epey zamandır adını duyduğum ama çeşitli sebeplerle seyretmekten çekindiğim bir filmi, çok değerli bir arkadaşımın ısrarlı talebi üzerine, sırf onun hatırını kırmamak için seyrettim bugün.
Her şeyin bir vakti zamanı vardır der ya büyükler, işte, benim de bu filme rastlamam için bu zamana kadar beklemem, içimde dönüp duran duygu parçaları arasında bir düzen kurmam ve o güzel insanın ısrarıyla karşılaşmam gerekiyormuş.
İtiraf etmek gerekirse, son yıllarda izlediğim bir çok güzel filmin önüne geçen bu filmi, artık, “Mutlaka seyredilmesi gerekenler” listesini başına koyuyor ve herkese tavsiye ederken beni bu filmle buluşturan arkadaşıma teşekkürlerimi sunuyorum.
2010 yapımı bu filmi eminim seyredenleriniz de çoktur. Gözyaşı ve umudun, sevgi ve nefretin, doğruluk ve yalanın, ötekileştirme ve ırkçılık ile dinler arası savaşın ve tüm savaşlarda ölenlerin geride bıraktığı boşluğun, sevdikleri nezdinde aynı olduğunun bu kadar güzel anlatıldığı bir film var mı bilmiyorum. Gerçek koşulsuz sevginin, duru bir aşkın, büyük fedakarlıkların, anneliğin, eş olmanın, çocuk yetiştirmenin, insan olmanın, insan kalmanın, inançlara saygı gösterip, sevgi ile her zorluğun aşılacağı ve bu dünyada beraberce yaşanabileceğinin anlatıldığı, bunca güzel temanın  izleyeni sıkmadan, boğmadan mükemmel bir örüntü ile sıralandığı, ve bittiğinde döktüğünüz gözyaşı  oranında büyük bir umutla dolduğunuz kaç film vardır ki!

Ve tabi neden bizim sinemamız böylesi kadim bilgeliği yanına alıp bir eser koyamıyor da basit, ucuz belaltı espirilerle dolu komedi filmleriyle, kendi karanlık ruhunun içine hapsolmuş çıkış kapısı bulamayan ve sadece bir durumun fotografını çekerek bir hikaye anlatmaktan uzak sanat filmleri yapıyor diye hayıflanacağınız filmin adı Benim Adım Khan.

 

(Filmi seyretmemiş olanlar konuyu öğrenmek istemiyorlarsa çizgiler arasındaki kısmı okumayabilirler)

Filmin konusunu vikipedia’dan alıntılayarak şöyle özetleyebiliriz.” Rızvan Khan (Shahrukh Khan) küçüklüğünü annesiyle (Zarina Vahab) ıssız bir yerde geçiren bir müslümandır. Annesi öldükten sonra Amerika'ya küçük kardeşinin yanına gider. Orada tanıştığı ve aşık olduğu Mandira (Kajol) adında dul ve Hindu bir kadın ile evlenir. Rızvan Khan aynı zamanda da Asperger sendromu hastasıdır. Bu hastalık Otizm rahatsızlığının bir çeşididir ve ömür boyu süren, sosyal etkileşime ve iletişime zarar veren, sınırlı ve tekrarlanan davranışlara yol açan beynin gelişimini engelleyen bir rahatsızlıktır. 11 Eylül saldırılarından sonra Mandira'nın oğlu faşist kesimler tarafından döverek öldürülür. Öldürülme sebebi annesi evlendikten sonra Khan soyadını almış olmalarıdır. Bunun üzerine Mandira Rizvan'i terk eder ve ona gitmesini söyler. Rizvan ne zaman geri gelebileceğini sorunca, Mandira ona Amerika Birleşik Devletleri başkanına gidip, adının Khan olduğunu ama bir terörist olmadığını açıklamasını ve ondan sonra geri gelmesini söyler. Rizvan hastalığı dolayısıyla bunu ciddiye alır ve yolculuğuna başlar. Başkan ile buluşmadan geri dönmeyecektir ve ona diyecektir ki: "Sayın Başkan, benim adım Khan ve ben bir terörist değilim."
------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Filmin her sahnesi ayrı bir yazı konusu, bu nedenle neresinden başlayacağımı bilemiyorum. Filmin baş kahramanından başlarsak, bu iyi adam, Asperger Sendromu olarak tanımlanan bir çeşit otizmlidir. Ülkemizde de son yıllarda sayıları artan otist çocuklarla sık sık karşılaşıyoruz. Sebebi bilinemeyen, tam olarak çözümü olmasa da, özel ilgi, koşulsuz sevgi ve eğitimle çok yol katedilebilen, iki yüz çeşidi olduğundan neredeyse her hastanın farklı olduğu, dolayısıyla eğitimlerle farklı ilerlediği bir sendrom olan otizmle mücadele eden aileler ve eğitimcileri zorlu süreçler bekliyor. Antiparantez bir hususu da belirtmek istiyorum,   her ne kadar sebepleri bilinmese de otistiklerin bağırsak yapılarındaki farklılık sebebiyle beslenmelerinin düzenlenmesi halinde normale daha çok yaklaştıkları tespit edilmiş. Konuyla ilgilenenlerin bu röportajı  okumalarını tavsiye ederek filme geri dönüyorum.

Filmde, bir de, başrol oyuncusunun hayata tutunmasını sağlayan, okumuş yazmış olmasa da muhteşem sevgisi, ilgisi, sabrı ve çabası ile evladını dünyaya kazandırmış kahraman bir anne var. Sarılmaktan, insanlarla göz teması kurmaktan kaçınan oğluna sevgi ile sarılmayı dahi öğreterek ondaki farklılığı kazanca çeviren, onu kendi çabasıyla, horlandığı okul ortamından alıp eğitimine destek olacağını düşündüğü birine götürerek, yardım eden adamın da hayata tutunmasını sağlayan güçlü bir kadın. Belki tek eksiği, bunları yapmaya çalışırken üstün zekalı olan küçük oğlundan çok fazla anlayış bekleyerek, küçük bir çocuğun omuzlarına büyük bir yük bindirmesi olabilir. Ama işte hayat her gün ayrı zorluklarla sınarken insanı, çocuklarına bakmak için evde nakış işleyen, fakir bu kadını böyle çocuklar yetiştirebildiği için kutlamak dışında yapabileceğimiz bir şey yok.

Khan, bir gün eve geldiğinde Müslümanların cihadı üzerine yapılan radikal bir konuşmadan duyduklarını tekrar ederken annesi ona basit bir şekilde hiçbir okulda verilmeyen çok önemli bir insanlık dersini veriyor. Filmin ana temasını oluşturan o sahnede çöpten iki adam çiziyor ve birinin eline sopa, birinin eline lolipop veriyor. Bunların farklı dinlerden olduğunu söylüyor. Arasındaki farkı bul dediğinde hiç bir fark olmadığını gören Khan’a “Dünyada iki tür insan vardır, hep iyi olanlar ve hep kötü olanlar. “ diyerek zihnine iyi adam olup, kötülerden uzak durması gerektiğinin tohumlarını atıyor.

Bir arkadaşımın üstün zekalı dört çocuğundan sonra dünyaya gelen beşinci oğluna küçük yaşta otist tanısı konmuştu. Bir gün sohbet ederken, bu konuda kendi kardeşlerinden dolayı özel eğitimin farkındalık kurallarını bilen ve büyük bir özveri ile çabalayan, fedakar eşi sayesinde, çok güzel konuşan, topluma uyumlu ama tabi onun otizmi donuk zeka olarak tanımlandığından, hep 5-6 yaşlarında bir çocuk saflığında kalacak olan çocuğundan bahsederken, beş evladım var ama cennete gideceğinden emin olduğum bir bu çocuk var demişti. Çünkü diğerleri zekalarını yanlış kullanabilir, hırslarının esiri, zevklerinin takipçisi olup vicdanlarını kaybedebilecek bir hayat sürerken o hiçbir zaman kötü bir insan olmayacaktır diye de ilave etmişti. Eşi gözyaşlarını saklamadan “Onu çok seviyorum, onu için yaptığım hiç bir şey, verdiğim hiç bir emek bana zor gelmiyor. Tek korkum ondan önce ölmek!” deyince on yaşındaki kızı biz ne güne duruyoruz, kardeşimize biz sahip çıkarız anne diyerek aile olabildiklerini göstermişti.

Filmde de, sevgiyle büyüttüğü oğlu, yanında, ama tam burs kazanıp Amerika’ya giden, orada evlenip iş kuran, bir daha ülkesine dönmeyen küçük oğlunun hasreti içinde olan anne  ölüyor. Cenazeye gelen kardeş, bir nevi emanet olarak kabul ettiği, annesinin ilgisini, onun yüzünden kendisinden esirgediğini düşünerek kıskandığı ağabeyini de alıp Amerika’ya götürüyor.

Filmin bence en etkileyici sahnelerinden biri Khan’ın annesinin mezarı başındaki hali… İlerleyen sahnelerde evlendiği kadının çocuğunun ölümünde de aynı acı bu sefer kadının gözünden perdeye yansıtılıyor. O neşeli, o sevgi dolu kadın gidiyor, yerine, oğlunun ölüm saatine takılı kalan zihni ile içindeki sevginin yerini öfke ve nefret alan bir insan geliyor. Kabullenmek otist olan Khan’da çocuksu bir saflıkla mümkünken, normal bir insan olan karısı için bu daha zor oluyor. Çünkü nedensellik bağı kurarak sebep arıyor  ve tüm benliğini ele geçiren bir öfke ile yanlış yollara sapıyor. Akıl çoğu zaman insana teslimiyet konusunda ayak bağı oluyor. Onun için burada bir çok kutsal öğretide yer bulan “Allah’ım, bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirme cesareti, değiştiremeyeceğim şeyleri kabullenme huzuru ve ikisi arasındaki farkı anlayabilme yeteneği ver “  diye dua etmekten başka çare kalmıyor.

Allah evlat acısını kimseye yaşatmasın lakin anne için çocuk, çocuk için anne ölümü kaç yaşında olursa olsunlar, her zaman kalanın yaşamı için bir milat oluyor. Zaman geçtikçe ilk acısı azalsa da, yani alışsa da, kaybının yokluğuna,  kimisi  geçmişe dair büyük bir özlemle doluyor, biriktirdiği güzel anılarını kara gün akçesi gibi bozdurup bozdurup bulunduğu günden maziye kaçmak için kullanıyor. Kimisi de isyanın karanlık sularına dalarak kendi yaşamını da anlamsızlaştırıyor.

Sezai Karakoç 1958 yılında yazdığı Anneler ve Çocuklar şiirinde bu acıyı nasıl da sığdırmış mısralara;

“Anne öldü mü çocuk
Bahçenin en yalnız köşesinde
Elinde siyah bir çubuk
Ağzında küçük bir leke

Çocuk öldü mü güneş
Simsiyah görünür gözüne
Elinde bir ip nereye
Bilmez bağlayacağını anne

Kaçar herkesten
Durmaz bir yerde
Anne ölünce çocuk
Çocuk ölünce anne”

Tekrar filme dönersek, Khan için asıl tanıyı kardeşinin psikolog olan karısı koyuyor ve ona etrafına bakarken korktuğu kalabalıkların, gerçeklik hissini kırmak için bir kamera veriyor. Göz teması kurmaktan kaçınan bu koca yürekli adam sanki televizyon ekranından görüyormuşcasına bakarak insanlar arasına karışıyor. Babasının çalıştığı yerin yakınında bulduğu malzemelerle her türlü tamir yapmayı kendi kendine öğrenen, her konuda derin okumalar yaparak, “google”vari  ansiklopedik bir hafızaya sahip olan Khan’ın ağzından anlatılan filmde “Farklı Zihinler” adlı kitapta kendisi gibi insanların duygularını dile dökemediğini, ama yazabildiğini, bundan sonra, ayrılmak zorunda olduğu karısına mektuplar yazarak duygularından haberdar edeceğini söylüyor. Sanırım sana  bir kere bile seni seviyorum demediğim için bana bu kadar kızgınsın dediği sahne ile kardeşinin ağladığı sahnede, Zakir daha şanslı çünkü ağlayabiliyor dediği karede Asperger Sendromunun belirgin özelliklerini vurguluyor. Duygularımızı yaşıyor, yazıyor, konuşuyor, ağlıyor, gülüyoruz, belki de bir sürü şeyden şikayet ediyoruz ya hani, bu tavrımız aslında bunların da birer nimet olduğunun farkına varmadığımızdan olsa gerek.

Khan, aşık olduğu sahnedeki durumunu da şöyle açıklıyor: “Fizikteki eğlence teorisine göre kimi sesler kalp atışınızın hızlanmasına sebep olabilir. Bu benim için kahkaha sesidir” Sevgi dolu bir anne tarafından büyütülmenin neticesinde iyiliğe, sevgiye ve kahkaha sesine duyarlılık kazanan bu adam kardeşinin ürettiği doğal bakım ürünlerini, güzellik salonlarına satarken kahkahası ve güzelliği ile dikkatini çeken Mandira’yla tanışarak onu evlenmeye ikna ediyor. Ondan bahsederken tıpkı annem gibi neden böyle olduğumu düşünmeden beni anlıyor demesi de otizmli insanların, koşulsuz sevgiye olan ihtiyacını ortaya koyuyor.

Filmde, ürünleri satarken asla yalan söylemeyen, yolda, satışta, her ne olursa olsun ibadetlerini aksatmayan otist Khan’ın, İslam dininin asla özüyle bağdaşmayan ancak bugün çeşitli şeytani senaryolarla terörle anılır hale geldiği, bölücülük, ırkçılık illetinin tüm dünyaya yayıldığı bir zamanda, iyi bir Müslüman rol modeli olarak  seçilmesi  bana çok manidar geldi.

Eksik görülen, cahil toplumlarda aşağılanan, hasta oldukları, saf oldukları yönünde toplumsal baskılara maruz kalan bu otizm ve benzeri sendromlara sahip insanların bile, İslam’ın özünü anlayabileceği, okuyarak ve yaşayarak insanlığa dinini en güzel şekilde anlatabileceği, cihad kavramının üzerinden yapılan spekülasyonları ve oynanan oyunları,  nedensellik bağı kurmada zorlanan bir insanın bile bozabileceğini göstermesi açısından çok etkileyici buldum.
  
Her sahnede, iyi olmayı başarabilmiş bir adamın, sözünün eri oluşu, müslümanın müslümana yaptığı zulmün de karşısında duruşu, “Kalpten inanırsak eğer, her şeyim üstesinden geleceğiz” şarkısını hayatının merkezine koyarak, hedefine varması için zamanının gelmesini sabırla bekleyişi, yalnız kalışı, ama asla ülkesine ve değer verdiği insanlara ihanet etmeyişi ile sebepleri tüketmesi ve sonunda elinden geleni yapıp Allah’ın yardımının erişmesi ile Amerikan Başkanıyla bile tanışacak noktaya gelmesi, terörist olmadığını tüm dünyaya haykırması ve medya yoluyla büyük kitlelere ulaşarak Müslümanlar hakkında yayılan kötü imajı düzelttiği gibi, Müslümanlara da inançlarını yaşama konusunda cesaret vermesi açısından mükemmel bir karakter inşa edilmiş.

Kısır döngülerde hapsolmuş, kulaktan dolma bilgilerle dolduruşa getirilen insanlar yerine, akleden, düşünen, okuyan bir din mensubiyetinin yüceltildiği ve bütün evrenin mayası olan sevgi eksenine gelecek bir dünyanın ancak kardeşlik ve huzura ev sahipliği yapabileceğini anlatan Khan’ın, hedefine ulaşmak için dua etmeliyim diyerek girdiği camide, halkı örgütleyerek kan dökülmesi için Hz İbrahim’in, Hz.İsmail’i kurban etmesi örneğinin çarpıtılarak anlatıldığını gördüğü sahne de, filmin en çok etkilendiğim karelerinden oldu. Orada konuyu anlatan kişiye dönüp, cemaatin içinde sen yalancısın.Annem bana bu hikayenin aslını anlattı.”Hz İbrahim’in oğlunu kurban etmesi inancına ne kadar bağlı olduğunu gösterir. Annem derdi ki, Allah’a yakın olmanın yolu nefret ya da savaş değil, kesinlikle sevgidir”  deyince eylem yapmaları için psikolojik olarak alt yapısı kurulan planı tek başına çökerten Khan’ın anlattıkları üzerinden cemaat olayı sorgulamaya başladı. Böylece, belki de, kanlı bir facianın daha önüne geçildi.

Uzun ama akıcı filmin sonunda Khan, sevgili eşine onca macera sonunda mektup yazarken şöyle diyor; dünya tuhaf bir yer ne kadar anlamaya çalışsam da kafam daha çok karışıyor ve seni çok özlüyorum.

Gerçekten de dünya tuhaf gözüken bir yer. Ama biliyoruz ki, Allah bu dünyayı yaratırken büyük bir plan dahilinde, hepimizin hayatlarını da içine alacak şekilde bir denge üzerine kurmuş. İnsana güç vermiş, akıl vermiş, vicdan vermiş, bunları kullanabilmek için irade vermiş ve bir yaşam süresince bizi özgür bırakmıştır. İyi ya da kötüyü göstermiş, ikisine de meyledecek mekanizmaları benliğimize yerleştirmiştir. Bu nedenle normal olarak dünyaya gelen kimse ne tamamen kötü, ne de tamamen iyidir. Hep bir çekişmenin ortasında ömür sürer. Kalbini beslediği, vicdanını ölçü kıldığı derecede  iyi olmaya yakındır. Hırslarının, menfaatin, haksızlığın peşinden gittiği kadar kötülüğe yatkındır. Bütün kutsal öğretiler insanın içindeki bu savaşın kazanılması için çareler sunar. Ama bugün görüyoruz ki, bütün dünya savaşların, kötülüğün, haksız yere öldürülenlerin, her ne şekilde ölürse ölsün, hangi inanca sahip olursa olsun ardında kalanların aynı acıyı yaşadığı zalim bir yer haline gelmiştir.

Önceleri otizmin bu kadar yaygın olmadığı, gelişen teknoloji ile beraber yaygınlaştığı söyleniyor. Bu filmi izleyince, tedavisi sevgi olan bir sendromun, mükemmelliğin önceliği, çocukların yarıştırıldığı bir çağda,  kendi canından bir varlığı eksiklikleriyle ailelerinin bile zor kabullendiği, “Ben buna değerim” gibi içi boş reklam sloganları ile kendine tapınmayı marifet sanan ve iyi insan olma vasıflarını hızla yitiren kişilerin arttığı günümüzde, asla kötü olamayacak bu sabilerin, zalimleşen insanlığa, iyiliği anlatacak, masumiyeti hatırlatarak akletmelerini sağlayacak temsilciler olması mümkün göründü. 

Filmde büyük iyiliklere ve yardım kampayalarına vesile olan Khan, bize bir gerçeği daha anımsatıyor. Büyük başarılar için çok zeki olmak, çok eğitimli olmak, çok güzel, çok yakışıklı olup caka satmak değil samimiyetle bir hedefe yürümek, ne olursa olsun iyilikten ödün vermeden, çağın tüm saldırılarına karşı kalbini ve vicdanını koruyarak, her kime olursa olsun zulme karşı durarak, her şeyin yerli yerine konması şeklinde tarif edilen adalete saygılı olarak kazanılabilir. Neyin kazanç neyin kayıp olduğu, altüst olan değerler yüzünden birbirine karışmış görünse de, rotası kalbi olanlar kazançları kolayca fark edecektir.  

Kadim geleneğimizin getirdiği bilgelikle, bütün zafer kazanan komutanların dediği gibi demeliyiz belki de; Gayret bizden, zafer Allah’tan.
Ey insanlık ! Senden farklı olan, farklı giyinen, başka düşünen, başka inanan, farklı olan herkes tıpkı senin gibi bu dünyanın bir parçası ve senin kadar hak ediyor saygıyı, sevgiyi, insanlığı. Öyleyse bırak farklılıklarla olan savaşı ve kendini tanı, özüne yerleştirilmiş iyilik madenini bul ve sev Yaradan’dan ötürü yaradılanı.  


HANDAN KILIÇ

4 yorum:

  1. Tabiri caizse, zamanlaması çok manidar olmuş yazınızın. Tabii iyi anlamda. Hoşgörü ve saygıyı emreden bir dinin terörizmle birlikte anılması gerçekten üzücü, mağdurların bu dine mensup olmaları ise haber değeri dahi taşımıyor. Yorumlarınıza katılmamak elde değil.
    Türk sinemasına yönelik eleştirilerinize de, çok fazla takip etmesem de edindiğim izlenim itibariyle katılıyorum. Üzücü ve heves kırıcı...

    YanıtlaSil
  2. Elinize, kaleminize sağlık.

    YanıtlaSil
  3. Merhaba, sizden ödevim için yardım almak istiyorum. acaba ilgilenir misiniz? ödevim bu yazdığınız yazıdaki filmden gelişim ile ilgili çıkarım yapmak. şimdiden teşekkür ederim

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. yazıyı okursanız ödevinizin cevabını bulursunuz yardımım yazıyı yazmam işte:)

      Sil