5 Şubat 2015 Perşembe

İŞTE HAYAT...


En sevdiğim hayat tarifini, yıllar önce bir arkadaşım yapmıştı. Zamanla bu söz dilime pelesenk oldu: "Hayat denen sürprizler ve ihtimaller manzumesinin bizi hangi kıyıya taşıyacağı belli değil" derdi hep, ben de "Nereye taşırsa taşısın, yüreğimiz beraberimizdeyse ne önemi var" diye eklerdim. 

Gerçekten de, hayat acısıyla, tatlısıyla bir sürprizler yumağı gibi duruyor önümüzde, ne zaman karışacağı, ne zaman açılacağı belli olmayan bir çile sanki. 

Bir kaç gün önce, yeni doğan yeğenimi görmek için gittiğim memleketimden uçakla döndüm. Yirmi yıldır gurbette yaşayan biri olarak artık yolculukların uzamasından sıkılan ve karayolu ile ulaşımdan gerilen biri olarak son yıllarda uçak yolculuğunu tercih ediyorum. 

Zamanla yarıştığımız gerçeğinin, öğrenilmiş çaresizliğinde bir çoğumuz da böyle yapıyoruz artık. Uçak yolculukları bana her zaman iyi geliyor. Bu dünya üzerindeki yerimizin küçüklüğünü, göğün muhteşem maviliğini, yağmurlu havalarda bile bulutların ardına saklanan güneşin orada olduğunu, her resmi bütünüyle görebilmek için bulunduğumuz noktadan uzaklaşmak, hatta yükselerek kuş bakışı seyretmek gerektiğini hatırlatıyor. 

Yolculuk esnasında küçük pencerelerden baktığımda, pamuktan yumuşak görünen bulutlar dokunma isteğimi artırırken, bir masal ülkesindeymiş gibi mutlu oluyorum. Yolculuk sonunda daha güzel bakıyorum hayata. 

Bu sefer memlekette de, yoğun ve güzel vakitler geçirdim. Yeni insanlarla tanıştım, eski dostlarla buluştum. Bebek vesilesiyle kardeşime tebriğe gelen ve uzun süredir göremediğim yakınlarımla hasret giderdim. Samimiyetin ve kalbi dostluğun hakim olduğu ortamlarda nefeslendim ve bir bahar havası sinmişken üzerime aileme veda edip keyifle uçağa bindim. 

Kah kitap okuyarak kah yakın dostlarımı sosyal medya üzerinden takip ederek keyifli bir yolculuk yapıp nihayetinde Kızılay'a ulaştım. Güvenpark'tan aracımın olduğu yere yürürken nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde sendeledim. Önce sağa, sonra sola, sonra tekrar sağa dönen bileğimin acısıyla bir anda yere yıkılmaktan bir banka tutunarak kurtuldum. Halimi gören iki genç kız, neyiniz var diyerek gelse de yanıma, iyiyim diyerek liseli kızları otobüs durağına uğurladım. 

Ancak adım atmak istememle gözümden yaşların boşalması bir oldu. Ayağımda tarif edilmez bir acı vardı ve böylesini şimdiye kadar yaşamamıştım. Hani filmlerde oluyor ya, Kızılay'ın tüm binaları hızlı bir şekilde, 360 derece döndü ve her şey anlamı ile beraber görüntüsünü yitirdi zihnimde. Sadece acıyı hissediyordum.

Gülerek yanımdan geçenler, hararetli tartışmalar yapanlar, son dakika haberleri, sosyal medya, hatta ayağımdaki ağrım  dışındaki her şey silindi gözümden. Acıdan ağlasam da, arabama ulaşmak zorundaydım ve yürümeye başladım. Elimde bir bavul, bir çanta, akşam 17:00 sularında, Ankara'nın göbeğinde ağlayarak topallayan bir kadın olarak üç yüz metre yürüdüm. Bu görüntünün, kimsenin umurunda olmayışı, sosyal medyada etik ve ahlak nutukları atan, herkesin birbirinden iyi olduğu bu toplumun fertlerinin yardıma muhtaç bir insana duyarsızlıklarını görünce acım daha da dayanılmaz oldu. Telefonla aradığım kimseye ulaşamadım. Sonunda zorlukla da olsa arabanın olduğu yere geldim, bir kaç dakika dinlendikten sonra yola koyuldum. Trafiğin en yoğun olduğu saatte araba kullanıyor olmak, ayağımdaki zonklamanın giderek artmasına sebep oldu. 

Evin önüne gelip arabadan inmek istediğimdeyse yere basamadım. Zorlayarak, düz sayılabilecek ama kalın tabanı nedeniyle ayağımda bir külçeye dönen botu çıkarıp oğlumu aradım. Evden bir spor ayakkabı getiren oğlumla beraber taksiye binip en yakındaki özel hastanenin yolunu tuttum. Tabi şehir büyük olunca yakın kavramı da değişkenlik gösteriyor ve dolayısıyla trafik çilesi burada da peşimi bırakmadı. 

Acile geldiğimizde ise, kalabalığı görüp şaşırdım. Sanki herkesin başına bir şey gelmiş ve acile doluşmuşlardı. Hayat burada başka akıyordu. Herkesin yüzüne ayrı bir acının gölgesi düşmüştü. Beraberindeki yakınları ile endişeli şekilde bekleyen onca insanı görünce, hasta olmayanların yaşadığı hayatla, hastanede olanların hassas oldukları noktaların, üzüldükleri ve sevindikleri şeylerin çok farklı olduğunu hissettim. Herkes bir an önce kendisine müdahale edilmesini bekliyordu. Tıpkı hayatta bir kendisinin derdi olduğunu sananlar gibi önceliğin kendine verilmesini istiyordu ama işte kimsenin derdi kimseden kimseden az ya da önemsiz değildi.

Yaptıkları işten memnun olmadıkları yüzlerinden belli olan doktorlar, hemşireler ve personel, şefkate en çok ihtiyacı olan hastalara temas ederken duygularından arınmış birer robot gibiydi. 

Acile gelen insanların sükunetlerini koruyamayan ve endişe düzeyi yüksek, korku dolu insanlar olduğunu düşünürsek hastahanelerin gergin bekleyişlerinin adli vakıalara da konu olduğunu anımsarız. Arada dolaşan polisler de bu kalabalık görüntüye katkıda bulunsa da, müdahale ettikleri olayların yürek dağlayan manzaraları karşısında çok zor bir iş yaptıklarını bir kez daha anladım. Şiddet mağduru yetmiş dört yaşındaki kadının kendisini bu hale sokan oğlundan şikayetçi değilim diyerek polislerin tutanak tutmamalarını istemesi karşısında, yolu hastaneye düşen herkesin nasıl da derin acıları barındıran bir hikayenin kahramanı olduğunu hissettim.

Birden hastanelerin müdavimleri olan hastalar geldi aklıma. Zaman, dışarıda çok hızlı akıp giden bir nehirken, burada günden güne kirlenen durgun bir göl gibiydi. Ve içine çektiğini yutan bir girdabı vardı hastanelerin. Şifa bulmak için gelinen bir yerin bu kadar kasvetli olmasının  insanın daha da kötüleşmesine sebep olacağını düşündüm. 

Bu arada ismim okundu ve yüzüme bakmadan neyim olduğunu soran doktor hanım yine yüzüme bakmadan, film isteminde bulundu ve radyolojiye gönderdi beni. Ayağımda kırık olup olmadığının tespitine yarayacak film görüntüleri, doktorun ekranına düşünce, pratisyen hekim olan doktor, ortopedist olan uzmana whatsapp üzerinden film sonucunu gönderdi ve o da cevaben ağrı kesici verin, kırık gözükmüyor, ağrı sürerse yarın gelsin dedi. 

Hastaneden çıkmanın sevinciyle serin Ankara havasını içime çekerken ayağımın sızısının kalbimin sızısıyla yarıştığını fark ettim. Rahmetli anneannemin duası geldi aklıma, hastalara şifa, dertlilere deva, borçlulara eda nasip et Allah'ım diyerek eczane aramaya koyuldum.

İlaçlar, buzlar derken gayet neşeli başlayıp süren günüm üst üste aldığım kötü haberlerin de eklenmesiyle tam bir kabusa döndü. İşte hayat dedim, bir anda alt üst olabiliyor, ama sonra, ya altı üstünden daha iyiyse, ya biz bunu, şu anda göremeyecek kadar resmin içindeysek, ya biraz zaman verip kadere, ruhumuzun da önünden çekilirsek bulutların gerisindeki o parlak güneşe kavuşacaksak dert etmeye değer mi dedim kendi kendime. 

Yakın zamanda tanıştığım ama sanki uzun yıllardır tanıyorum hissiyle sevdiğim ve sohbet edebildiğim bir arkadaşımın hastalıklara olan bakışı çok etkilemişti beni. Genç yaşından beri süregelen bir hastalığı vardı ve her an dikkat etmesi gerekiyordu. Hayatın baharı denen bir çağda hastalık gibi ağır bir yükü yüklenmiş insanlar, her zaman daha farklı, daha olgun, daha iyidirler. Her şeyin kıymetini daha çok bilirler, özellikle de hayatın, zamanın, insanın, dostluğun hakkını verirler. 

Sanırım bir insan ancak bütün korkularından sıyrılınca insani vasıfları daha kolay ortaya çıkıyor. Nedir en çok korktuğumuz, tabi ki ölüm. Her cenaze bize ölümü hatırlattığından ağlarız. Ve hastalıklar ölüme bir adım daha yaklaştırdığı endişesiyle, ölümsüz olmadığımızı hatırlatması nedeniyle paniğe sürükler hepimizi. Oysa hastanın değil, sırası gelenin gittiğini söyler bilgeleşmiş büyükler. Ruh sonsuza kadar yaşamak arzusuyla doludur ama hepimiz biliyoruz ki, zamanı gizli olsa da, ölümün önünden kaçamayacağız. O zamanın gizliliği nasıl büyük bir nimetse bu sayede hayata tutunabiliyor, umarsız kahkahalarla anı yaşayabiliyoruz. 

Ama tabi, süregelen hastalıklara sahip olan insanlar zamanla bu duruma alıştıklarından aniden hastalıklara yakalanan insanlardan daha temkinli, daha mutlu olabiliyorlar. Mesela o arkadaşım, hastalığı için, her an patlayabilecek bir bombayla yaşamak gibi demişti. Her an kaybedebileceğim bir hayata şuanda sahibim ve bu nedenle her günün bir hediye olduğunu bilerek yaşıyorum diye eklediğinde, hastalığı, yaşama çevirebilmiş güçlü bir kadın gördüm karşımda. 

Gerçekten zor kazanılan bir bilinç olsa da, tercihini yaşamak yönünde seçen birine merhametli davranıyordu Yaradan ve yıllar yılları kovalasa da, daha da güçlenerek yaşıyordu hastalığı ile barışan. Arkadaşımın gözlerindeki ışıltıya baktım, sevgi dolu yüreğinin yansımasıydı. İnsanları seviyor, onlara faydalı olmak için uğraş veriyor, dostluklar kuruyor, anaç bir tavırla onlara destek veriyor, yol gösteriyor ama yola girip girmeme konusunda onları özgür iradeleriyle baş başa bırakıyordu. Çünkü hayat tercihlerden ibaretti ve o yaşamayı seçtiği bu oyunda kuralları erken farketmişti. Ona bu ayrıcalığı sağlayan da genç yaşında gelen ve bir daha da gitmeyecek olan hastalığı ile beraber yaşamayı öğrenmesiydi. 

Tercihleri kadar müdahale şansının olmadığı noktalardaki teslimiyeti de görülmeye değerdi. Hayat bir bilinmezlikler manzumesiydi, bize verilen, bizim istediklerimizden daha iyiydi. Bu ön kabulle yaşamak, bir çok sorunu baştan çözmek demekti. Hayat ne kadar basit yaşanırsa güzelleşen bir nimetken niye saçma sapan sebeplerle zorlaştırıyoruz ki! 

Yapmamız gereken uzun ya da kısa, ne kadar süreceği belirsiz bu hayatta, tıpkı gönderildiğimiz gibi, insan olarak yaşamak ve ardımızda bırakacağımız hoş seda ile gitmek. Şairin "Ölüm bize ne uzak, bize ne yakın ölüm, ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm!" dediği gibi insanın ilk yapması gereken korkularından sıyrılmak ve şuan elinde olan hayatı güzel yaşamak. İyi, dürüst, insanlara faydalı, ilkelerine bağlı, hiçbir menfaat için prensiplerinden ödün vermeyen, Rahmetli Özal'ın dediği gibi "Allah'ın verdiği canı O'ndan başka alacak yoktur" diyerek dik durabilen, başına gelen her olayda sağına soluna bakmadan, niye ben demeden, bana verildiyse bu işin altından ben kalkacağım demek ki, diyerek güçlenen insanlar olmak gerek.        

Öyleyse, akacak kanın damarda durmadığı bir dünyada gerekli önlemlere rağmen olacakların önüne geçemiyorsak, yolcu olduğumuzu unutmadan bizi bekleyen durağa sığınmalı ve sağanak yağışın geçmesini, üzerimize sıçrayan çamurun, kirin akıp gitmesini beklemeliyiz. 

Bazen hastalıklar da kazançtır, bize zayıflığımızı hatırlatır ki, bu dünyaya geliş gayemiz de, bizi bu kadar güzel vasıflarla donatan bir Sahibimiz olduğunu ve O'nun karşısında zayıf olduğumuzu anlamaktır.

İnsanın her haline şükredebilmeyi öğrenmesi için ara ara uçak yolculuğu yapması, empati yeteneğini aktive edebilmesi için hasta düşmesi, ve şifanın Allah'tan olduğunu bilerek tedavi yolları araması gerekiyor. 

Ölümden başka her hastalığın şifası olduğu belirtilen kutsal değerlerimize göre vücudumuza misafir olarak gelen  her hastalık düşünmeye, akletmeye ve yaşamaya sevkediyorsa bizi ne mutlu... 

Yaşam tercihlerden ibarettir, henüz içindeyken yaşamayı ve insan olarak kalmayı seçelim. Pişman olmayacağız.

HANDAN KILIÇ
                                

1 yorum:

  1. Allah kimseye kaldıramayacağı yük vermesin diye söz var ya belkide yanlış bir söz KALDIRABİLECEĞİZ Kİ VERİYOR.

    YanıtlaSil