22 Şubat 2015 Pazar

KİMDİR İNSAN?


Yoğun ama güzel bir günün ardından yüzümde kocaman bir gülümsemeyle arabaya doğru yürürken kar yağmaya başlamıştı. Bir süre bu görsel şölene dikkat kesilip elinde, her biri ayrı güzellikte danteladan kristallerle yeryüzüne nazlı nazlı inen melekleri izledim.Çamuru, isi, kiri kapatmaya çalışmalarındaki ısrar hoşuma gitti.
Hayat da böyle değil miydi? Bir “sürü” insan kirletmeye çalışırken dünyanın masalsı maviliğini, belki bir çok “kişi” de, “insan olma hakikati”nin peşine düşerek bir ışık olmaya çalışıyordu kar taneleri misali.

Arabayı çalıştırdım, farları açtım ki kararan güne karşı bir nebze aydınlansın yolum. Bu gün, mesai çıkışı trafiğine denk gelmenin ve ana arterleri kullanma zorunluluğumun bedelini, kısa mesafeyi uzun bir zaman diliminde  katederek ödeyecektim. Ama hayat bir yolculuksa ve her an, bize başka bir anın kapısını açacak anahtarı sunuyorsa, kısılıp kaldığım o noktada, arabanın içinde, başladım zihnimde açılan pencerelerden tek tek bakmaya.

İki güzel insanın, Şairler, Metin Dikeç ve Mehmet Akif  Tutumlu’nun yanından geliyordum. Kimle oturur kalkarsanız, onların ruhlarının kokusu siner ya üzerinize, işte öyle bir ruh haliyle, hukuk, felsefe edebiyat üzerine çok akıcı ve etkileyici bir sohbeti izlemiştim, Ankara’nın en sevimsiz gri binasının içinde, küçük bir odada, büyük bir huşu içinde.

Şiirleri severim, hatta çok zor insanlar olsalar da, şairleri de severim. Kitaplara olan tutkularını, frekanslarını az da olsa yakalayan bir insanla karşılaştıklarındaki mutluluklarını, son okuduklarından çeşitli kısımları paylaşmadaki heyecanlarını, sık sık büyük şairlere yaptıkları atıfları, ah, o aşık oldukları kelimelerin süzülen kar taneleri gibi karşılarındaki gönüle değmesinin bıraktığı ürperten serinliği izleyişlerini, masada, dolapta, kitaplıkta her yeri bir sarmaşık gibi istila etmiş kitaplar arasındaki huzurları çok etkiler beni. Şairler, güzel insanlardır, yürek mevsimlerinin baharına denk geldiyseniz, renk renk çiçeklerini görürsünüz dallarında ama hafif hafif sonbahar rüzgarları esmeye başlamışsa dünyalarında, uzak durmak, yalnız bırakmak ve sağanak yağışları geçene kadar şiirlerine sığınmak gerekir.

Zevkli bir tenis maçını izler  gibi seyrettiğim, ara sıra alkışlarımla dahil olmaya çalıştığım bu güzel sohbette, şairlerin, felseficilerin, kuramcıların, aşıkların adları havada uçuştu. Üstadlar birbirlerine yeni kitap adları verirken ben de heyecanla okunacaklar listeme bir bir ekledim söyledikleri eserleri ve yanlarından daha okunacak ne kadar çok kitap var umutsuzluğu ve ben hala bu kitapların öğrencisiyim diyebilen şair umudunu alıp yanıma koyuldum yola.

Akşamın bastırması ile kar yağışı da şiddetini arttırmıştı. Ve yokuş yukarı tırmandığım yolda trafik çift yönlü olarak akmaya başlayınca, karşı şerittekilerin uzun fardaki ısrarları yorarken gözümü, her an önüme atlayan yayalar, karın yağışına yetişmeye çalışan silecekler, yanımdan yöremden sıkıştıran arabalar arasında bir de zihnimde açılan pencerelerin devreye girmesiyle tam bir kaosun ortasındaydım. O an, sanki bütün sebepler birleşip üzerime gelmek için anlaşmışlar gibi hissettim. Ama ben aracımın içindeydim. Önümü aydınlatan farlarım, düşen karları bertaraf eden sileceklerim, beni her türlü saldırıdan koruyacak demirden bir zırh gibi arabam vardı. Bir an hayat yolunda üst üste gelip bizi çaresizliğin bataklığına sürükleyen olayları düşündüm. Çelikleşmiş yalnızlığımdan imal edilmiş kendime ait bir “ada”m vardı, yolumu aydınlatan kitaplarım, camıma her çarpan umutsuzluğu, umuda dönüştüren ruh gıdalarım, müziklerim, arkamı ve yanımı kollayacağım aynalar misali dostlarım. Bana sadece direksiyona hakim olmak ve gerektiğinde gaz ve frene basarak gideceğim ve duracağım yeri bilmek kalıyordu. Belki bu da, üstesinden gelmeyi becermemiz gereken ve kuralları herkesin bahtına ayrı ayrı düşen bir oyundu.   

Üzerime gelen onca yorucu unsurdan sıyrılıp kendimi güvende hissettiğim aracımla, sağ salim hedefime ulaşıp kar altında attığım birkaç adım esnasında saçlarıma düşen kar tanelerinin ışıltısını fotoğraflamaya çalışırken,tüm yorgunluğuma rağmen, gözlerimde gördüm umudun beni saran sevincini.

İyi ki, güzel insanlar var ve iyi ki, hala şiirler yazıyorlar duygusuyla,  yorgun ama mutlu bir geceye daha girmiştim. Elimde, yolumun, iklimine yeni uğradığı bir şairin, gönülden süzülen kelimelerini hapsettiği, şiir kitaplarından bir  buket ile. Şair, hukukçu Mehmet Akif Tutumlu’nun hediyesi bu buketten “Hüzünlü Öğretiler-Felsefi Aforizmalar” kitabından rastgele bir sayfa açtım sevinçle: “Kalbin vücuda her an kan pompalaması gibi, ruh da anlam pompalamakla yükümlüdür dünyaya” diyordu. Devam ettim heyecanla; karşı sayfada  da: “Beklemek, zamanın tahribi, ertelemek yaşamın tahribi.” yazıyordu. Her aforizmanın beni sessizleştirdiğini hissettim o an. Hani vardır ya neşe içinde gidiyorsunuzdur ve fark etmeden gerçeğin duvarına toslarsınız ve şok yaşarsınız, o an içinize döner “sessizliğe, gerçekliğin dili”ne olan özleminizi kavrarsınız. Ve kendinizi sadece şiirin kollarına bırakırsınız. “Sen geldin, uğurladım sözcükleri” diyen mısralara tutunur, gelenlerin, gidenlerin, uğurlayamadıklarınızın, muhasebesini yapmaya başlarsınız. “Ya anlatmayı ya yaşamayı seçmek gerekir.” derken Sartre bunu mu söylemek istiyordu, diye düşünür yaşamakla yazmak arasındaki derin vadide kaybolursunuz.

Güzel ve zihnimle beraber, yaşattığı heyecanla kalbimi de yoran bir günün ardından, aklımda şairlerden arta kalan deli sorular uçuşsa da, Hölderlin ve Şiirin Özü” başlıklı yazısının bir yerinde “Kimdir insan?” diye soran Heidegger,’e kulak veriyordum hayalimde: “İnsan, ne olduğuna tanıklık etmesi gerekendir.”

Ne olduğumuzu keşfetmek için çıkarıldığımız bu yolculukta, yolumuzun hakikate ulaşması temennisiyle.


HANDAN KILIÇ

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder