15 Mart 2015 Pazar

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ...



    Dünya kadar insanın yaşadığı bu gezegende her insan ayrı bir dünyadır. Dünyanın kaderi de yolda olmaktır. Bu nedenle her insanın dünyasının üst başlığında yolculuk yazar. Kimi zaman kendi çevresinde, kimi zaman da ait olduğu sistemin çevresinde dönen dünya, iç içe geçmiş an zincirlerinden oluşan zaman dilimlerinde hareketini tamamlar.   

        Aslında her insan kendi dünyasından çıkmak için yolculuklar yapar. Ancak yıllar yollarla verince kol kola bahtına düşen yazıyı okuyabilmek adına, biriktirdiği harflerden yeni kelimeler türetme yolculuğu başlar. Ve bu yolculuk insanı tekrar başladığı yere, kalbinin kapısının önüne bırakır.
     
        Yol boyu karşımıza çıkan her insan aslında içimizde gizli kalmış bir yerin aydınlanmasını sağlar. Bakmasını bilene birer aynadır her insan. Kimi, sırada hangi harfin olması gerektiğini, kimisi de hangi harfler silinse anlamlı bir kelimeyi yazabileceğini anlatır insana. Kiminin gözünden yansıyan ışıktadır bazen gizli kalmış bir hece, kimi, vakit kaybettiğini belletir insana, gündüz gece. Şair Lale Müldür’ün Saatler ve Geyikler isimli şiirinde söylediği gibi;

“…Bazen ama bir insanla bir şey olur
Kısa süren bir şey
İki geyiğin sıçrayıp havada öpüşmesi gibi
Bazı insanlarla yıllarca görüşsen de bir şey olmaz…”   

        Eninde sonunda her yolcunun hedefi hoş bir seda bırakacak cümlesini söylemek olunca her yolculukta başka başka dünyalara konar göçer insanın yüreği.

       Aslında yeni yolculuklara yelken açma gücü veren, her gün yeni şeyler söylemek telaşıdır. Ve her yolculuk sonrası kucağına bırakılan anılardır yazgısındaki kelimelerle örtüşerek ona yapacağı yolculuğun kendi içine doğru olması gerektiğini hatırlatan.

         Bu hafta arkadaşımla ortak olarak uygun olduğumuz bir vakit bulup kendimizi sinemaya atınca izleyeceğimizi seçmek şansından mahrum kaldık ve bahtımıza düşen filmi  izledik. “Bir varmış bir yokmuş” klasik masal giriş cümlesi olması itibariyle umutlandırsa da, film bittiğinde elimizden kayıp giden zamana üzülmüştük.


Filmin konusu kadim bir soruydu aslında; kadın-erkek ve ilişkilerin kaosu, unutuş nehrine bir türlü kendini bırakamamak…Önceki ilişkilerinin yaraları ile yorgun düşmüş bir adamı hayata döndürmek isteyen bir kadının boşa çıkan gayretleri…Ve artık pes ettiği noktada adamın kendi isteğiyle “Unutuş nehri”ne girmesi…Yani kendine uyanması…Böyle afili cümlelerle başlayıp bitse de film içeriği olarak, günümüz insanın Anadolu’yu mayalayan o kadim gelenekten ne kadar uzağa düştüğünü, ne zor çıkmazlara sürüklendiğini, unutuşun, kabul edişin güzelliğine kendini bırakamadığını, kaderine teslim olamamanın acısını tüm zerrelerinde yaşayarak kendini uyuşturmanın yollarını aradığını, insanlar arası sevgi, ilgi, aşk, nezaket gibi kavramların ne kadar örselendiğini göstermesi dışında bir başarı sergilemiyor, yeni bir şey söylemiyor ve insanlığın geleceği açından umutsuzluğa sürüklüyor.

Ama tabi filmden zihnime atılan kancalar da olmadı değil. Mesela; “Bir kadın sevdiği adamı iyileştirmek ister “ cümlesi.

      Film boyunca; bir kadın kendine bu kadar eziyet eden, kötü sözlerle kıran, bazen çok sıcak, bazense çok uzak davranarak kalbini yaralayan, hatta onu defalarca hayatından kovan, beni terk et diye yalvaran, ama kendisi de terk edemeyen, sadece kısa süreli kaçışlarla kadını hırpalayan, her dönüşünde daha da derinden hançerleyen, kendi gömüldüğü pisliğin farkındalığında ama oradan da çıkmaya niyeti olmadan kadını midesizlikle suçlayan bir adama niye katlanır ki, diye düşündüm durdum. Ve sonunda, kendine, geçmişinden gelen anılarla sağlam bir kale inşa eden ve kadın ne zaman oraya yaklaşsa, sertleşerek kale kapılarını kapatan ve kadını hiçbir şekilde içeri almayan bir adam için kadının hayatını mahvetmesinin bir tek anlamı olabileceğine kanaat getirdim; adama karşı duyduğu derin ve içten bir sevgi.

     Burada aşk yerine sevgi kelimesini bilerek kullanıyor ve sevginin daha güçlü ve daha kapsamlı bir duygu olduğunu düşünüyorum. Aşk nasıl bir anda parlayıp alev alan bir kibrit çöpü gibi aydınlatırsa etrafı sevginin sürekli ve düzenli bir ışığı vardır. İçinde şefkat, ilgi, sevdiğini merkeze koyarak ona göre hareket etme, hatta aşkı da barındırır. Çok yönlü ve güçlüdür sevgi. Aksi halde filmdeki yalnızlık kalesine kendini kapatan adamın tavırlarına dayanabilecek gücü kendinde bulamazdı esas kız. Zaten sonunda, çok uzun süre sevginin enerjisiyle dirense de, onu umursamadan yaşadığını ve her yaklaşmak istediğinde kendisini uzaklaştırmak için kaçan adamı kendi haline bırakıp sevgisini kalbine gömmeyi tercih etti.

Oysa kızın adamı ilk fark etmesi, yüzünü görmeden, kimliğini bilmeden olmuştu. Bir gece arkadaşının evinde kaldığı esnada yan daireden gelen gitar eşliğinde, etkileyici bir sese, beste yapmak için uğraşan ve kadının varlığından habersiz bir sese tutulmasıyla başladı  her şey. Bütün gece heyecanla dinleyerek bir eserin doğuşuna şahitlik etmiş incecik bir ruhtu kızınki.
O gece bestelenen ve film boyunca esas oğlan Mert Fırat tarafından başarı ile icra edilen şarkının sözleri şöyleydi:

Yarınlarım kadar
Meçhul olsun geçmişim.
Aldığım her nefes,
Biraz unutmak için.
Sıkıştım kaldım dünyada
Gerçek, rüya, muamma…
Dokunmayın sakın bana.
Yarınlarım kadar
Meçhul olsun geçmişim
Aldığım her nefes
Biraz unutmak için
Tövbe, inanmam daha,
Mutlu sonlar masallarda
Dokunma sakın bana
Sazım beni, sözüm seni yakar
Kahrolsam da, her gün
Mahvolsam da her an
Bitmek bilmedi cezam
Bir çıkış yok mu bana
Kahroldum ben her gün
Mahvoldum ben her an
Ama bitmek bilmedi cezam
Sıkıldım yaşamaktan
Yaşamaktan, yaşamaktan, yaşamaktan”


İnsan insanın yarasına merhem olabilir mi? Bir kadın, sevdiği adamı iyileştirebilir mi? Böyle bir adam gerçekten de sevebilir mi, onu iyileştirmek için çırpınan bir kalbi kendinden uzak tutmak için çaba göstererek iyileşmeye direnebilir mi? Kadın, kalbinin yükü dayanılmaz olunca, şairin dediği gibi, “Seni taze bir dal olarak yatırıyorum şiire “ diyerek uzaklaşır mı sevgisine rağmen?

Sevginin ılık rüzgarının, altından, üstünden giremeyeceği kapı yoksa, bulduğu her delikten kalbe ulaşıyorsa, en sert, en taş kalpli insanların bile iklimini değiştiriyorsa neden ve nasıl direnir insan? Yoksa, adam da, kadını sevdiğinden, kendinden mi koruyordur, kapılarını kapatıp hava girecek bütün delikleri tıkarken?  “Dokunma sakın bana, Sazım beni, sözüm seni yakar” demesi bundan mıdır şarkılarında?

Bunca sorunun maalesef ne filmde ne de hayatta cevabı yok. Aslında bazı şeyler cevabı olmadığında güzel:) Söz konusu insan olduğunda her şey iki kere iki etmiyor. İnsan meçhul bir varlık, her an değişiyor, duygu ve düşünceleri, arzu ve istekleri azalıp artıyor. Ama bir gerçek var ki hepimiz belli kodlarla geliyoruz dünyaya.Yaşadıklarımız, ailemiz, çevremiz, bilinçaltında getirdiklerimiz, zaman içinde bilinçli tercihlerimizle çelişen bilinçaltı atakları ile sekteye uğrayan duygu ve düşüncelerimizle başlı başına bir bütünüz aslında.    

Her insan farklı bir bütün, ayrı bir dünyaysa da, kadınlar ve erkekler üst başlığı ile bir gezegen kümesine dahil da olduğumuz kesin. Baktıklarımız ve gördüklerimize yüklediğimiz anlamlar kadar konuştuklarımız ve sustuklarımız farklı. 

Bu nedenle ben her ne kadar sevginin iyileştirici gücüne inansam da, bir kadının bir erkeği, o istemeden ve kapılarını açıp onu içeri almadan iyileştirebileceğine olan inancımı kaybettim. Bu kadını yıpratan, yoran, üzen ve karşılığında, üzerine öfke nöbetleri ile saldırılması sonucunu doğuran, erkeği iyileştiremediği gibi, kadındaki yaraları daha da derinleştiren zor bir süreç. Ve insanın bunu anlaması için farklı gezegenlere, başka galaksilere mensup olduğunu ve onları kendi hallerine bırakmanın daha yararlı olduğunu öğrenmesi gerekiyor.

Bunu anlamak için hepimiz farklı ve yıpratıcı süreçlerden geçip duvara tosladığımızda fark ediyoruz ve kadınlar olarak geri çekilmenin vaktinin geldiğini anlıyoruz. Aslında hayat her şeyi tecrübe edecek kadar uzun değil ve bizler hayat yoluna çıkarken yeterli donanıma sahip olsak bu kadar yorulup yıpranmayacağız.


Bu noktada bir kitap serisini tavsiye etmek istiyorum: “Erkekler Mars’tan, Kadınlar Venüs’ten” Bu kitap bence öyle önemli ki, bu güne kadar buradaki  bilgilere ihtiyacı olmayan bir erkek ya da kadın tanımadım.

 Yıllar içinde herkes kendi formülünü buluyor, uyguluyor ama kimse bu donanımla başlamadığından ilişkilerin yükünü taşırken, başta büyük bir potansiyel olan sevgiyi giderek azaltıyor, hatta bazen sevginin, aşkın bittiğini sanarak yolunu ayırıyor. Devam edenler de duyarsızlaşıyor. Mesela geçende bir iş arkadaşım eşinin günün tüm ayrıntıların anlatıp kendini sıkmasına bir formül geliştirdiğini söyledi. "Kendimi bir otobüs durağında farz ediyorum. Otobüs gelince gideceğim ama otobüsün gelmesine yirmi dakika var ve ben bu sürede eli mahkum orada oturacağım. Otururken de oradakilere kulak misafiri olacağım. Eşimi her gün otobüs gelene kadar dinliyormuş gibi yapıyorum hem o hem ben rahat ediyoruz " dediğinde aslında bu kitapta anlatılmaya çalışılan bir gerçeğe ancak evlendikten on yıl sonra vakıf olduğunu gördüm.      

Kısaca, “Ne seninle, ne sensiz” diye tanımlanan sancılı erkek-kadın ilişkilerinin temelinde kadın ve  erkeğin farklı fıtratlarda olması yatıyor. Ve eğer beraber yaşamayı istiyorsak birbirimizin dilini öğrenmekten başka çare kalmıyor. Aksi halde yaşam bir cehenneme dönerken, öğrendiğiniz dille konuşursanız muhatabınız size bir bahar sunuyor. Eğer bu dili geliştirebilirseniz de cenneti yaşıyorsunuz. Tabi bu çok zor, ana dilinden ayrılmak ve başka bir dilde kendini ifade etmek kadar yorucu ama öğrenilemez değil. Bu nedenle ben her bireyin ERKEKLER MARSTAN, KADINLAR VENÜSTEN” adlı kitap serisini edinmelerini ve her yıl tekrarlayarak okumaları gerektiğini düşünüyorum. 

Farklı yapılarda olduğumuzu gerekçeleri ile algıladığımızda, karşımızdakinin, normalini yaşarken yaptığı hareketlerin bize karşı yapılmadığını anlar ve misilleme yoluna başvurmayız. Karşımızdaki de onu anlıyor olmamızı takdir ederek huzura erer ve sevgi depomuzu doldurur. Böylece eninde sonunda hayatlarımıza barış gelir ve huzurun bahçelerinde beraber dolaşırız. Aksi halde kaosun başkentidir, kadın ve erkek birlikteliği.
Şimdi fikir vermesi için bu kitaptan alıntıladığım birkaç bölüm paylaşmak istiyorum:    
     
“İlişkilerin gerçek anlamda tatmin edici olması için, kadınların erkekler hakkında öğrenmeleri gereken daha pek çok şey vardır.Bir erkeğin üzüntülü ya da sıkıntılı anlarında otomatik olarak susup işleri çözümlemek için “mağarasına” çekileceğini bilmeleri gerekir. Oraya hiç kimsenin hatta erkeğin yakın dostlarının bile giremeyeceğini öğrenmelidirler…Kadın içgüdüsel olarak erkeği kendisinin arzu ettiği biçimde desteklemek ister. İyi niyetlidir ama elde edilen sonuç iyi değildir. Hem kadınların hem erkelerin kendi istedikleri yöntemleri uygulamaya çalışmaktan vazgeçip eşlerinin farklı düşünce, duygu ve tepkilerini öğrenmeye başlamaları gerekir…Kadınların hazır olmadan bir erkeği konuşturmaya çalışmamayı öğrenmeleri gerekir. Asla bir erkeğin mağarasına girmeye kalkışmayın, yoksa ejderha sizi yakar.”     
Kadınlar dalgalara benzer. Sevildiğini hissettiğinde kendine verdiği değer tıpkı bir dalga gibi yükselip alçalır. Kendini gerçekten iyi hissettiğinde  zirveye çıkar, ama birden bire ruh hali değişince dalga dibe vurur… Dalgası yükselirken verecek bolca sevgisi vardır, ancak düşerken kendi içindeki boşluğu hisseder ve sevgiyle doldurulmasını ister. Bu dibe vurma duygusal bir temizliğin zamanıdır. Eğer kadın herhangi bir olumsuz duyguyu bastırmış ya da dalganın yükselişi sırasında daha sevecen olabilmek için özveride bulunmuşsa, iniş döneminde bu olumsuz duygularla tatmin olmamış gereksinmeleri yeniden hissetmeye başlar. Bu sürede sorunlarından bahsetmeye, sesinin duyulup anlaşılmasına özellikle ihtiyacı olur. Kadın “kuyu”suna indiğinde, bilinçli olarak kendi bilinçaltına, karanlık ve karmaşık duyguların içine çekilmektedir.Yapayalnız olduğunu ya da desteklenmediğini düşünerek umutsuzluğa düşebilir. Ama dibe eriştikten sonra, sevildiğini ve desteklendiğini hissederse, otomatik olarak ruh hali iyileşecektir.Tıpkı düştüğü kadar ani olarak kendiliğinden yükselecek ve yeniden ilişkilerinde sevgiyle ışıldayacaktır. Kadının ilişkilerinde sevgi verme ve alma yeteneği, genelde kendisini nasıl gördüğünün yansımasıdır. Kendini pek o kadar iyi bulmadığı zamanlar, eşine karşı da hoşgörülü ve olumlu olamaz. Dalga dibe vurduğunda eşinin onun bu gereksinmelerini anlaması çok önemlidir… İlişkilerde erkekler fazla yakınlaştıklarında kendilerini geri çekerler, kadınlar da kendilerini ve başkalarını sevme güçlerinde iniş çıkışlar yaşarlar… Kadın inişe geçtiğinde ihtiyacı olan son şey, birinin ona neden moralinin bozuk olmaması gerektiğini söylemesidir. Kadının aradığı yanında olacak, onu dinleyecek ve anlayış gösterecek biridir. Erkek kadının neden bu kadar bezgin hissettiğini anlamasa bile, sevgi, ilgi ve desteğini sunabilir. “

Farklı bölümlerden alıntıladığım ama her satırı bilmediğimiz bir dilin anahtarlarını sunan bu kitabı mutlaka edinmenizi tavsiye ederim. Bu film bir vakit ve nakit kaybı olabilir ama bu kitap serisi hayatınızda büyük problem olduğunu düşündüğünüz ya da zaman içinde istemeseniz de kabullendiğiniz şeylerin gerekçelerini açıklayacak ve size farklı dünyaların insanları olduğunuz gerçeğini anımsatarak, yalnız olmadığınızı, tek arızanın sizde olmadığını fark ettirecektir. Mesela, bir marslı, yani erkek, üzüldüğünde asla kendini rahatsız eden şey hakkında konuşmaz. Bir fikir alması gerekmiyorsa asla bir başka marslıyı rahatsız etmez bunun yerine sessizleşir ve mağarasına çekilir. Bir çözüm bulduğunda kendiliğinden mağarasından çıkar ve kendini iyi hisseder. Eğer çözüm bulamazsa, gazete okumak, oyun oynamak gibi kafasını sorundan uzaklaştıracak bir yönteme başvurur.Ama bir Venüslü üzülüp strese girdiğinde rahatlamak için güvendiği birini arar ve günün sorunlarını ayrıntılarıyla konuşmaya başlar. Venüslüler onları heyecanlandıran duyguları paylaştıkça kendilerini iyi hissederler.Venüslüler sorunları olmalarından utanmazlar. Egoları “iddialı” görünmekten çok, sevgi dolu ilişkiler içinde olmaya dayanmaktadır. Venüslüler onu seven dostları olduğunda kendilerin iyi hisseder, marslılar ise sorunlarını kendi mağaralarında çözünce iyi olur.

Öyleyse bu konularda daha fazla çırpınmaya gerek yok; onlarsız yapamadığımız, ruhen ve bedenen bir bütün olduğumuzda tam olarak iyileştiğimiz, asıl vatanımızdan uzaklığın yarattığı boşluğu bir ve beraber olarak doldurduğumuz öteki yarılarımızın geldiği gezegenin dilini öğrenmeliyiz ki, sevgi depolarımız boş yere akıp gitmesin…Çünkü yol uzun, durak çok, sabır az, zorluk gani…

Bu yazı bir film tanıtım yazısından ziyade filmin zihnimde açtığı, "Kadın ve erkek birbirinin ruhuna nasıl dokunur?" parantezinin izdüşümü oldu ve filme, unutuşa masallara dair çok fazla bir şey söylemedi. Lakin film de, bu derin soruların yanıtlarını sığ sularda aramaktaydı. Bu arada; “Yiğidi öldür, hakkını ver “ düsturu gereği film hakkındaki olumlu görüşlerimi de paylaşayım: Oyunculuklar başarılı, konu iyi ama işlenişi kötü, müzikler güzel, Mert Fırat’ın sesi harika, özellikle de Murathan Mungan’ın “Nilüfer” adlı şiirinin film müziği olarak kullanılması başarılı. Daha iyi filmler yapmak için daha doğru kaynaklardan beslenmeleri dileğiyle tüm emeği geçenlerin ellerine sağlık. 
Söze işte o güzel şiirle son verelim:

 Nilüfer

Zamanın eli değdi bize
Çoktan değişti her şey
Aynı değiliz ikimiz de
Zaaflarına bir gece
Hatalarına bir nilüfer
Sevgisizliğine bir kalp verdim
Artık geri ver
Geri veremezsin aldıklarını
Artık geri ver
Geri verilmez hiçbir yanılgı
Yokluğuma emanet et
Sen de benden kalanları
Her şeyi al
Bana beni geri ver
Bir şansım olsun
Başka yer, başka zaman
Sensiz ömrüm olsun

Murathan Mungan 


           

1 yorum:

  1. asıl vatanımızdan uzaklığın yarattığı boşluğu bir ve beraber olarak doldurduğumuz öteki yarılarımızın geldiği gezegenin dilini öğrenmeliyiz ki, sevgi depolarımız boş yere akıp gitmesin…Çünkü yol uzun, durak çok, sabır az, zorluk gani…

    ne güzel ne orjinal ifadeler

    Bu dünyada gurbetteyiz belkide Üstat Sezai Karakoç un dediği gibi sürgündeyiz o zaman

    En sevgili
    Ey sevgili
    Uzatma dünya sürgünümü benim

    Gözükara

    YanıtlaSil