30 Mayıs 2015 Cumartesi

BİRİKTİRDİKÇE ...


İnsanlar neden biriktirirler ? Niçin vazgeçemezler sevdikleri eşyalardan? Birer alışkanlık mıdır hepsi? Yokluğunda yaşayabildiğimiz halde neden bunca eşyamız var? Yenisini aldıysak diğeri de neden elimizin altında olsun istiyoruz? Epeydir kafamı meşgul eden bu sorularla boğuşuyorum. Tabi bunu tetikleyen bir arkadaşıma hediye olarak aldığım fincan takımını mutfağına yerleştirirken eskisini evden çıkararak yer açması oldu. Oysa ben kendi evimde kaç fincan takımım olduğunu bile bilmiyordum. Ama eminim her açtığım dolaptan bir başka çeşidi çıkacak şekilde en az beş altı takım vardır. Halihazırda kahve içtiğimse neredeyse birkaç fincan. Kullanmadığım eşyaları bile lazım olur diyerek elden çıkarmayan biri olarak bunun sebeplerini araştırırken, aynı kalabalığın içimde de olduğunu fark ettim. Aslında annemden, babaannemden böyle gördüm, onlar da annesinden diyerek bu işte sorumluluğu onlara atıp kaçmayı planlamıştım ama içimdeki enkazları görünce en azından yürüyecek kadar yer açayım dedim ve bu yazıya giriştim. 

Babaannemle altlı- üstlü dairelerde oturup aynı bahçe içinde büyüyünce ister istemez çocukluğumun her dar sokağında karşıma o çıkıyor. Babasını Çanakkale savaşında kaybeden babaannem onu hiç görmemiş ve annesi tarafından bir ülkenin yeniden kurulduğu, yokluğun her yeri kuşattığı bir zamanda büyütülmüş olduğundan oldukça iktisatlı bir kadındı. Dikiş dikmeyi de iyi bildiğinden her şeyi evde imal ederdi. Annem de maddi imkanlarımız elverişli olmasına rağmen, hiçbir şeyi hazır almaz, babaannemden aşağı kalır yanı olmayan hatta daha da becerikli bir kadın olarak her şeyimizi üzerimize göre diker, bir metre kumaşı bile israf etmez, mutlaka lazım olur diye saklardı. Hatta şuanda, bunca çalışmasının bedeli, bileklerindeki kireçlenmeler sebebiyle eline iğne alamasa da, hala dikeriz bir gün diye sakladığı çeşit çeşit  kumaşlar, yastığa çeviririm dediği eskiyen pikeler, çocuklara uyarlarız diye beklettiği küçülen kıyafetler mevcuttur kenarda.

 Düşünüyorum da, teyzelerim de aynı şekilde, her zaman, her şeyi biriktiren ama bu biriktirdikleri ile yeni üretimler yaparak mutlu olabilen insanlar. Hani, on yıl yeni bir şey almasalar ellerindekilerle vitrinlerden daha şık sonuçlar alabilecek kapasiteleri var ve en önemlisi, hiç yeni bir şey almadık, ne kadar zamandır alışverişe gitmedik diye hayıflanacak yapıda değiller. Şimdiki nesiller gibi de aldıkça değil, yaptıkça mutlu olan, kıymet bilen insanlar. Ama bir sonraki kuşak, yani bizler, kızlar, oğlanlar, gelinler olarak onların gözünde israfçı, kadir kıymet bilmeyen insanlarız. Ben istisnayım tabi, vazgeçmem çok zor. Mevsim dönüşlerinde, yazlık kışlık karıştırma telaşında kendimin olmamak kaydıyla kolayca çıkarabiliyorum elden ama bana ait bir şeyden vazgeçmek çok zoruma gidiyor. Bazen bir kitabın arasında kalmış küçük bir kağıttaki bir şiirden iki mısra beni alıp götürüyor uzaklara. Bazense sevdiğim birinin getirdiği hediyenin kurdelasındaki renk uçuruyor bulutlara. Lazım olur diye depoluyorum, hediyelerle beraber güzel kutularını, kurdelalarını. Sahiplik alanıma giren hiçbir şey kolayca çıkmıyor benden. Oysa biliyoruz ki, aniden gelebilir ölüm ve kimse bir ölünün fazlalıklarını istemez. Hayattayken verdiklerini hatıra diye saklayabilir, bundan mutlu olabilir ama bir ölüden arta kalan, ölen canınız değilse pek de tercih edilmez. Geleneğimizde daha ilk günden ayakkabıları dışarı konur ya da ihtiyaç sahibine verilir. Ayakkabı belki de onun tekrar dönmeyeceği bu evden gidişini temsil eden bir anlam taşıyor ve ardında kalanların aitlik duygusundan uzaklaşmasına yardım ediyordur.

Mevzuumuza geri dönersek; biriktirmek ve kurtulmak.

İşte bir ipucu daha. Biriktirmenin zıttı zihnimde kurtulmak. Bir şeyi saklıyorsan anılarına sahip çıkıyorsundur, acısıyla tatlısıyla bugünkü seni inşa eden her şeye saygı duyuyorsundur, ama elden çıkarıyorsan ondan uzaklaşmak istiyorsundur. Onunla yaşamaya katlanamayacak kadar varlığından rahatsız olduğun bir şeyle o zamana kadar yaşamak da bir zulüm olmalı. Yok seviyorum ama çıkardım diyorsan insan nasıl bu kadar çabuk vazgeçer sevdiklerinden.

Birhan Keskin’in dediği gibi; “Bana karışmış, bende erimiş, tarçın kokulu bir şeyler var/ Söz söylensin, dip zedelensin istemem, hatıra koleksiyoncusuyum hem yerim dar”
Bugün büyükşehirlerde yaşayan insanlar olarak ciddi bir zamansızlık aldatmacasının içindeyiz. Her birimiz üretilmiş yoğunluğun kurbanı oluyor ve günü kurtararak yaşamaya devam ediyoruz. Akıllı telefonlar çıkalı akletme işini de onlara havale etmiş görünüyor, notlarımızı oraya alıyor, sesli mesajlar gönderiyor, adres sorana konum bilgisi paylaşıyor, biriktirmek istediklerimizin ekran fotosunu alıyoruz. Dolayısıyla biriktirme mevzuu digital boyutu da yansıyor ama tabi sınırlı depolama alanları nedeniyle sık sık bir temizlik yapmak zorunda kalıyoruz. Yoksa hızı düşüyor aletlerin ve bizler saniyelerle beklemeye bile tahammülü olmayan, meşgul varlıklarız. Aslında koştuğumuzun ölüm olduğunu ve kefenin cebi olmadığını unutmuş, kendini varlıkla ilişkilendirerek kalıcılık sağlama peşinde aldanmışlarız.

Teknik konulardan çok anlamam, lakin hayatımızın ayrılmaz parçaları olan bilgisayarlarda fazla sekme açınca, ya da altta çalışan programlar fazlalaşınca hızında yavaşlama olduğu söyleniyor ya, aslında, zihnimizde de açık kalan sekmeler, kapattığımızı sandığımız mevzular bir koku, bir şarkı, bir ses, bir görüntü ile ana sayfaya yerleşirken aynı sonuca sebebiyet veriyor olabilir. Hatta bazen, alttan alta çalışarak zihnimizi ve kalbimizi istila eden konuların bilinçaltında yaptığı yavaşlama ve yorgunluğun bedelini eşyalarla dolu bir evde yaşamaktan daha ağır şekilde ödüyoruz. Ve sanırım bu depolama, biriktirme mevzuunun aileden gelen alışkanlıklar yanında, bilinçaltı çalışma biçimiyle de ilgisi var. Hafızamızın depolama şekline göre, kimimiz görselleri, kimimiz işitselleri, kimimiz de, her ikisini depoluyoruz. Koku ise tüm zihinlerin unutamadığı tek şey ve ardı ardına çok fazla sekme açarak insanı geçmişin girdabına kolayca çekiyor. Koku hafızasını silsek belki bir çok kötü duygudan kurtulacağızdır lakin bugün bizi inşa eden şeylerden neden kurtulalım kiJ

Bu konuda düşündüğümü söyleyince, bir arkadaşımın, mutlaka izlemelisin dediği bir film oldu: “Beni Unutma”. Filmin kahramanı, dünyanın bir çok yerinde dil eğitimi konusunda dersler vermiş bir profesör. Erken yaş Alzheimer teşhisi konduğunda henüz elli yaşında, üç yetişkin çocuğu olan, hırslı, mücadeleci, güçlü bir kadın. Dil uzmanı olması nedeniyle, iyi konuşan bu kadın tam da en hassas olduğu yerden alıyor darbeyi ve hastalığın hızlı seyri esnasında ifade etmek istediği kelimeleri bulamaz hale geliyor. Eşi ve çocukları ona destek olmak için çabalasa da bu acziyet durumu ona ağır geliyor. Hatta hastalığın ilk teşhisinin konulduğu dönemde bir video hazırlayarak kendine direktif veriyor, ismini hatırlayamayacak hale geldiğinde kelebek isimli bu videoyu açıp yapması gerekenin hayatını sonlandırmak olduğuna bilinçliyken karar veriyor. Çocukken öğretmeninin verdiği bir ödev neticesinde kelebeklerin çok kısa hayatı olduğunu öğrenip buna üzülünce annesinin, “Ama kelebeklerin güzel bir hayatları olur” cümlesiyle teselli olurken, kelebek zihnine bu şekilde kodlanıyor. İyi yaşadığı, mükemmele yakın olduğu bir dönemde, zayıf ve aciz olduğu bir hale düşecek olursa bu halde yaşamaktansa ölümü tercih etmesi gerektiğini, yitireceği bilinciyle tespit edemeyecek olduğundan böyle bir video hazırlıyor.

İnsan çocukluğudur derler ya, işte kişiliğimizin tüm düğümleri orada duruyor. Bunun farkında olan insanlar, hayatı kendini gerçekleştirmek üzere yaşıyor. Oraya dönmek, düğümü çözmenin ilk adımı. Kendimizi anlamanın, içimize doğru yol almanın ilk durağı. Hassasiyetlerimizi tespit ettiğimizde ve nedenleri ile beraber masaya yatırıp çözüm aradığımızda karşımıza bugünkü sorunlarımızın, imtihanlarımızın cevapları çıkıyor. Misal bu filmde kahramanımız, yoğun çalışan ama bununla beraber üç çocuk yetiştiren, eşi de bir profesör olup çocuklarından ikisinin hukuk alanında kariyer hedeflerine ulaştığı ama küçük kızının üniversiteye gitmek istemeyerek tiyatro oyuncusu olmak istemesindeki ısrarını bile zayıflık olarak algılayacak kadar kariyere odaklı bir insan lakin onun başına gelen hastalık tüm emeklerini siler cinsten oluyor. “Keşke kanser olsaydım, insanlar moral bulmam için çabalarlar ama istediğini anlatamayan bir aptala acıyarak baktıkları gibi davranmazlardı” diyecek kadar, kendine acıyan bir insan. Tiyatrocu olmakta ısrar ederek, annesinin başarısını gölgeleyen ama hastalığı esnasında sevgi ve ilgisiyle hep yanında olabilen tek kızıyla dertleşirken ona,  “Kendimi hep zihnimle tanımladım, öyle konumlandırdım, ama şimdi kelimeler, şekiller gibi karşımda asılı duruyor ve ben ne yapacağımı bilemiyorum, kayboluyorum” derken kızı bile durumunu korkunç olmalı diye yorumluyor.

Yine bir gün de eşiyle konuşurken “Kariyer, çocuklar… Her şeyi çok isterdim, bir türlü doymuyordum,  ama işte, ben böyleyim “ dediğinde eşi “Ben de seni böyle seviyorum, seninle ilgili her şeyi seviyorum” diyordu. Ama hastalık ilerledikçe hayat arkadaşının bir yok oluşa maruz kalışı karşısında, şehir dışında bir iş bularak bu tabloyu izlemekten imtina ediyordu. İnsanın, kendine gelen imtihanın ağırlığının, çevreye olan etkileri de, dönüp dolaşıp yine kendine dönüyor, çevresine yük olmak istemeyen kadın, durumun ağırlığının  farkındalığı ile daha da çok üzülüyordu.
Doktorunun isteği ile Alzheimerlılar Derneğinde yaptığı konuşma için günlerce hazırlanan kahramanımız, kendini çok güzel ifade eden bir konuşma yapıyor. Bu anın onun için önemli olduğunu ama bunun da kaybolacağını söylüyor. Oyunculuğun da çok başarılı olduğu filmde ızdırabı iliklerinize kadar hissetmemek elde değil. Özellikle de benim gibi kelimelere meftun biriyseniz, onların yitirilişi, tüm tedavi ve önlemlere rağmen hastalığın ilerleyişinin durdurulamayışı çok sarsıcı. Bu nedenle film beni çok etkiledi.
Kahramanımızın dernekteki konuşması da çok güzeldi, bu konuşmadan birkaç cümle paylaşmak istiyorum; “Ömrüm boyunca anılar biriktirdim, onlar en önemli varlıklarım, ama şimdi biriktirdiğim her şey elimden alınıyor. Bir zamanlar olduğunuz kişiden uzak olmak çok zor. Mücadele ediyorum bir zamanlar olduğum kişiye yakın olabilmek için. Anı yaşa diyorum kendime, anı yaşa ve kendine çok fazla yüklenme. “Yitirme sanatında uzmanlaşmak” diyordu bir şair, her gün biraz daha uzmanlaşıyorum… Bu konuşma, bana, iletişime her zaman hayran olan eski beni hatırlatıyor. Ama yine de geride bıraktıklarıma özlem duyarak ileriyi düşlemek istiyorum”    

Filmi izledikten sonra, biriktirme konusundaki düşüncelerim de boyut değiştirdi. Çünkü bu filme kadar okuma-yazma gibi faaliyetlerle zihinlerini diri tutanların bu tür hastalıklara yakalanmadıklarını sanıyordum. Bilakis eğitimli insanlarda zihinsel faaliyetin yoğunluğu hastalığın geç fark edilmesine sebep oluyormuş. Genetik yatkınlık söz konusu olduğu gibi görsel hafızası güçlü insanların bu hastalığa yakalanma riski yüksekmiş. Bu durum yine resim ve videoların bilgisayarlarda fazla yer kaplaması ve yavaşlamanın sebepleri arasında yer almasıyla benzerlik gösteriyor.

Sonuçta, sınırlı bir güçle gönderildiğimiz bu alemde, bize bunu hatırlatan bir sürü sınavla karşılaşıyoruz. Hastalıklar, kazalar, imkansız aşklar bunlardan bazıları. Bu durum bize güç ve kudretimizin yetersizliğini hatırlatarak kendimizden başka bir dayanak aramamız gerektiğini öğretiyor. Kendimize olan inancımız, hayranlığımız ne kadar artarsa, vasıflarımız ne kadar gelişirse, maruz kaldığımız imtihan da o derece büyük geliyor. Bu noktada bize düşen de,  sınırlı varlıklar olduğumuzdan sınırsız arzularımıza gem vurmak için, ölümlü olduğumuzu hatırlamak oluyor. Belki de,  mevsim dönüşlerinde ruh halimiz ve kıyafetlerimizle yaşadığımız yenilenmeyi, fazlalıklardan kurtularak yaptığımız değişimleri, zihnimize ve kalbimize de yapmalıyız. Zihnimizi istila eden çerezler kalbimize ulaşmadan, virüs programlarıyla bir temizlik yapmak, o da yetmiyorsa format atarak zihnimizi hızlandırmak, kalbimizi ferahlatmak gerekli.

İnsan içinin enkazlarından nasıl kurtulur; çok zor bir konudur ama sanırım mevzuu, bizi her konuda ıslah edecek tek konuya, ölüme dayanıyor. Bu gerçek orada durduğu sürece, her şey anlamsız aslında. Onun için anı yaşamak, anda olmak ama anı kaybetmeden işe yarar hale getirmek gerekiyor. Geçmişe hayıflanmadan, hatalarımızdan pişman olup bu anımızı kaybetmek yerine dersler çıkararak, yarına umutla bakmak, ne olacak kaygısı yaşamadan anın içinde olmak önemli.

Biriktirdiklerimizin hiçbir zaman gerçek sahibi olamayacağımızı anlamamız için verildi belki de bunca çokluk… Bilgisayar oyunlarındaki yorucu mücadeleler gibi hayat, orda, bir çok level atlayıp sonuca ulaşmak ve canını kurtarmak marifetken, bir oyun ve eğlence olduğu kutsal metinlerle sabit olan hayattan sağ çıkamayacağımız kesin. Bu bilgi ışığında bir iç temizliğine girmeliyiz. Evimizi, eşyalarımızı, bağımlılıklarımızı gözden geçirmeli, kafa ve kalbimize format atmalı, bizi yavaşlatan görüntüleri silerek hedefe kilitlenmeliyiz. Bir taşra kasabasında, çamların altında, meydandaki kahvede oturup çayını yudumlarken, varlığa şükreden, kasketli bir amcanın teslimiyetinden uzaktayız çokluk, hız ve kargaşanın ortasında. Hem zihinlerimiz yorgun, hem de oradan oraya koşarak sistemin dayattığı mutluluk ölçütlerini yakalamak zorundaymış gibi hareket eden bedenlerimiz yorgun. Sonuçta ise ellerimiz boş, hep daha fazlasını isteyen yanımız küskün…

İnsan bir meçhul, hayat bir muamma. Önümüze çıkan, içimize dolan, zihnimizi kalbimizle beraber ele geçiren her yanılsama aslında sadeleşmek için bir fırsat… Çünkü sınırlıyız, her konuda enerjimiz, sahiplik imkanlarımız sınırlı, ama arzularımız sınırsız… Ve bize düşen sınırlılığımızı anlayarak, önümüze çıkan tüm engellerin arasından sıyrılıp Tek Olan’la, kalbimizin sahibiyle baş başa kalmak… Çünkü bir gün mutlaka O’nunla kalacağız ve diğer her şey, herkes dökülecek üzerimizden… Biriktirdiklerimiz ardımızda kalacak, sevdiklerimiz üzerimize toprak atacak, unutmaya kıyamadığımız her şey bizi çoktan unutmuş olacak. Rahmetli babaannemin okul fotografları var; Cumhuriyetin ilk kızları, örgülü saçları, şıklıkları ile göz kamaştırıyorlar. Hepsi umutla bakıyor hayata, öyle güzel gülümsüyorlar, genç ve güzeller. Bunu resimlerle ispatlamışlar ama bugün hiçbiri yok… Evleri, eşyaları, sokakları hiçbiri kalmadı geriye… Eğer arkalarında onları hayırla yadedecek bir şey bırakmadıysalar, isimleri de silinip gitti yeryüzünden… Onlar da bizim kadar güzel, bizim kadar canlı, arzulu, umut doluydular… Ama bugün burada yoklar ve belki de yanlarında sadece; ”ne verirsen elinle, o gider seninle” dediği gibi ataların, yaşadıklarında yaptıkları var. Geride bıraktıkları hayırlarla, iyi evlatlarla anılıyor, bir Fatiha ile nefesleniyorlar. Ya da bıraktıkları, biriktirdikleri mallar yüzünden birbirine girmiş mirasçılarını, yattıkları yerden kahırla seyrediyorlardır. Geçenlerde, noterde bir işim varken rastladığım seksen yaşındaki, rahmetli valinin eşiyim, çocuğum yok, yeğenine kaldı her şeyin yarısı diye hayıflanan, yaşlılıktan beli iki büklüm olmuş  hanımefendiyi görünce, insan kaç yaşında olursa olsun ölüm aklına gelmiyor diye düşündüm. Her ölüm erken ölümdür elbet, çünkü bir sonla sınırlanmak istemeyen sınırsız arzularla doluyuz. Ama hayat da, imkanlar da sınırlı. Bütün iş bunu fark edebilmekte, fazlalıklarımızdan kurtularak, sadeleşmekte…

Her yere yetişmek, her lafa cevap vermek, elimize geçen her maddi imkanı değerlendirmek zorunda değiliz… Çünkü bir gün mutlaka bırakıp gideceğiz… Hayat  bizi bırakmadan biz peşini bırakırsak koştuklarımızın, bu “level”ı daha az hasarla atlatabiliriz… Sonrası mı… Allah Kerim… 


HANDAN KILIÇ

1 yorum: