15 Ekim 2015 Perşembe

GÜL İLE GÜLÜ İLE TARTARLAR



Kayboldum yine dedi.

Olduğun yerde kal yanına geliyorum derken, elindeki fenerle labirentin her köşesine bakmaya başladı. 

Bir yandan da "Elinden feneri bırakma, aydınlığa çıkana kadar fener yol göstericin olsun, ne zaman ki kendi ışığından sıkıldın, çal feneri yere, tuz buz olurken benliğin aydınlandığını göreceksin kalbinin" diye kaç kere söyledim, ne zaman beni dinleyecek bu serseri diye söyleniyordu. 

Uzun bir uğraştan sonra labirentin en uç çıkmazında, bir balkona nazır gökyüzünü seyrederken buldu onu. 

Gök delinircesine yağan yağmurdan sonra açıktı gökyüzü. Dolunayın, buradayım dercesine aydınlattığı ama bulutların arkasına saklanarak yüzünü göstermediği  gecede sonbaharın serinliği hissedilmeye başlamıştı.

İçeri gir hadi, üşüteceksin burada derken daha hapşurmaya başladı.

Olsun dedi, belki bir yıldıza takılır gözüm, yüreğim peşinden gider parıltısının. Belki o zaman bulurum yönümü, bu labirentten çıkmanın yolunu keşfederim diye ekledi.

Yıldızlar yok bu gece görmüyor musun, diye çıkıştı.

Görmüyor olmamız olmadıklarını göstermez ki, dedi. Saklanırlar ara ara ama hep oradadır yıldızlar. Hem yıldızlar yoksa ışıklar da mı yok! Baksana, dedi, karşıdaki evlerin ışıklarına, yakından uzağa doğru nasıl da değişiyorlar. Sokak lambaları mesela hepsinde aynı ışık varken uzaklaştıkça nasıl da farklılaşıyor etki alanları. Daha uzağa bak, şehrin uzak ışıkları yakın olanlardan daha çekici, yanıp sönüyor, göz kırpıyor sanki, nasıl da ışıl ışıl, nasıl da davetkar. Oysa yaklaşsan yanına diğer sokak lambalarından hiç farkı yok. 

İnsanlar da böyle mi sence; yaklaştıkça uzaklaşmak mı ister insan, aydınlığın ortaya çıkardığı saklanamaz kusurlarından mı kaçar usulca?  Ya da bir resme çok yakınlaşınca bir bütün olarak değerlendiremezsin ya, burnunun dibine giren birinden neden hoşlanmaz insan, mahremiyet alanını korumak mıdır derdi? Bak bir hocamızın lafı geldi aklıma; benim yumruk atma özgürlüğüm senin burnunun başladığı yerde biter. Bu arada, bir insanın en mahrem yeri ensesiymiş, bu nedenle el ense çekmek bir çok kavganın başlangıç noktasıymış, bunu biliyor muydun?

Ne diyorsun sen ya, gerçekten kaybolmuşsun yine. Ben ne dedim sana; önce kendi içine çeki düzen ver, şu serbest çağrışımlarını bir kurala bağla, dosyala, alfabetik bir şekilde depola, o kelimeden o kelimeye geçme, konudan konuya atlamak değil ki marifet! Adaletin en güzel tanımı; her şeyin yerli yerine konması değil midir? Acı kendine, önce kendine adaletli ol, her şeyi yerli yerine koy, sırası geldikçe derinleş o konuda.

Akıl verip durma bana, ben böyleyim, beğenmiyorsan çekip gidebilirsin, olduğum gibiyim ben…

Acaba? Kimse olduğu gibi değildir! Yoksa niye yaklaşılmasından korkar insanlar, yakından bakınca görülecek kusurlarını saklamak değil midir herkesin derdi? Bu arada terk etme şansım olsaydı senle bir dakika durmazdım, bunu da aklının bir tarafına yaz, ama mahkumuz birbirimize. Onu bunu bırak da yine niye buradasın, niye kayboldun, bu sefer hangi söz yankılanıyor labirentlerinin duvarlarında?

“İnsanlar leş gibi kokuyor” dedi bir arkadaşım.

Leş, çürümeye yüz tutmuş ama henüz toprak tarafından bağrına kabul edilmediğinden kötü kokular yayan hayvan cesedi iken ve insanların çeşit çeşit güzel koku sürünerek görselliğine yeni bir boyut kattığı çağda," Neden leş?" diye düşünmeye başladım. Canlı olan her organizma bir şekilde hayatını kaybettiğinde iç organlardaki kimyasalların birleşerek ortaya çıkardığı kötü kokularda elbette, tabiatta boşluk kabul etmeyen sistemin işçileri olan bakterilerin katkısı büyük, bir an önce canlılığını yitiren varlığı yok etmeye çalışıyorlar, işe yarayan kısımlarını kullandıktan sonra geriye kalanı öylece bırakıyorlar ve ancak toprak alınca bağrına,o kötü kokuyu içine hapsederek ölünün döngüye katılmasını sağlıyor. 

Ama insanlığın öldüğü, herkesin koca koca cesetler olarak dolaştığı günümüzde ortalığı ağır bir koku kaplıyor. Evet insanlar leş gibi kokuyor, bazen kendi burunlarına da geliyor kokuları ama bastırmaya çalışıyorlar, parfümlere sarılıp dışlarını süslüyorlar ki, ölen ruhları görülmesin, kötü kokular yaydıkları fark edilerek gömülmesinler. Herkesin aynılaştığı yerde farkındalıklar yitiriliyor ya, kendi gibi kokan insanlarla beraber olarak unutmaya çalışıyorlar kusurlarını. 

Koku deyince Nesimi’nin şiiri geldi aklıma bak;
“Gül alır gül satarlar
 Gülden terazi tutarlar
 Gülü gül ile tartarlar
 Çarşı pazar güldür gül.  

Gül olanın aslı güldür
Peygamberin nesli güldür
Sağ oturan erenlerin
Bezmi visali güldür gül.

Gülden değirmeni döner
Anın ile gül öğünür
Akar suyu döner çarkı
Bendi pınarı güldür gül.

Asmasında gül dalları
Kovanında gül balları
Ağacında gül halleri
Servi çınarı güldür gül.

Açıl gel ey gonca gülüm
Ağlatma şeyda bülbülün
Bu inleyen garip dilin
Ahû figanı güldür gül.”


Evet, harika bir şiir. Gül ile gülü tartarlarsa gül kokusu, gül kokusunu çekerse, leş de leşi çeker o zaman değil mi? Herkesin koktuğu bir yerde bir süre sonra herkes o kokuya alışır ve duyamaz hale gelir ya birbirlerine sığınırlar aslında. Havasız kalan bir odanın kokusunu içeride bulunanların fark edemediği gibi dışarıdan gelen ve odanın kokusunun kötü olduğunu söyleyen biri de kral çıplak diyebilen kişinin akıbetine uğrar.

Bu yüzden, kimse göründüğü gibi değildir. Herkes kendine çok yaklaşılmasından bunun için korkar, içindeki ölü hücrelerden yayılan leş koku duyulmasın ister. Yeterli kan deveranı olmayan, kansız kalan bölgeler nasıl yitirirse canlılığını ve kangren olduktan sonra tekrar canlanması için hiçbir şans yoksa, insan oksijensiz kalmamaya çok dikkat etmeli.

Sık sık kaybolmalı içinde, arayıp bulmalı oksijene hasret kılcallarını ve kirli kanı akıtıp kurtulmalı kendinden. 

Sürekli yenilenen hücreler sistemi ile bu şans yaşadığı her an verilirken insana ayrı bir noktadan daha sınanıyor aslında; gül kokusuyla donattığı hücreleri güzel kokular saçıp ömürlerini doldurunca giderlerken, yeniden aynı güzel kokunun tesisi için yeni bir çabaya girmesi gerekiyor insanın. Dünkü güzel kokunun yarına faydası yok, ya da öldüğünden kötü kokan hücreleri düşünerek umutsuz olmanın yeni hücreleri canlandırıcı etkisi yok, ondan her gün yeni şeyler söylemek lazım diyor bilgeler.

Gül de kokabilirsin, leş de… 

Seçim senin ta ki son nefese kadar…

HANDAN KILIÇ

   


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder