24 Kasım 2015 Salı

KAPI ÖNÜNDE KONUŞAN İNSANLAR GİBİYİZ



Dostluğun, dostluktan geçtim insanlığın mumla arandığı günlerdeyiz. 

Sosyal medyada herkes bir sevgi kelebeği ama özelde mutsuz. Dünya iyilik yapmak isteyenlerle dolu ama  her yer kan gölü. 

Savaş mağduru, mültecisi, zulme uğrayanı ile kimi büyük dertlerin taşıyıcısı. Dünya karanlık, ufuksuz bir yer. 

Bir mülteci çocuğa röportaj esnasında hayalin ne diye sormuşlar, yok demiş. Dünya, çocukların hayallerini bile elinden alacak hale gelmiş durumda. 

Mücadelenin insanı diri tuttuğu muhakkak, bir fikre gönül verip onu savunmaktan vazgeçmemek insanı akar su gibi temizlese de kimsenin kimseyi dinlemediği, bir acının, bir kaybın yası tutulmadan yenisinin geldiği ve zamanla acıların sıradanlaşarak kalbe deyişteki etkisini yitirdiği zamanlar bunlar. 

   
 Toplu ölümlerin yaşandığı,”Bir insanı öldüren bütün bir insanlığı öldürmüş gibidir “uyarısına rağmen inandıklarına ters, ölümlerin sebebi olan, ne idügü belirsiz insanlarca yüzlerce insanın katledildiği saldırıları duya duya  artık gelen ölüm haberlerinde sayıya bakıyoruz. Mesela 3-5 kişiyse neyse diyoruz, Allah beterinden korusun. 

Hele şehitse ölen, kurtuldu bu dünyanın yükünden diyor, ezberlenmiş repliklerle sosyal medyadan başsağlığı dileyip en büyük tepki olarak bir kaç günlüğüne profil resmimizi değiştiriyoruz, ta ki yeni bir acı gelip öncekini unutturana kadar.

Oysa bir şehit baba ya da annenin bıraktığı boşluğu düşünsenize: Kaç çocuk yarım, kaç eş yalnız, kaç anne baba dayanılmaz bir evlat acısının muhatabı. Çok sevdiği, örnek aldığı dayısının birden bire öldüğüne şahit olan ergen yeğenin yıkılan dünyası. Onu gözünden sakınarak büyüten ablasının yüreğindeki ateş, kardeşim diye sarılacağı, derdini tasasını dökeceği  ağabeyin boş kalan kolları, hiçbir zaman geçmeyecek  acı kaybının yükü sırtına bir kambur gibi yerleşen küçük kardeşin çaresizliği… 

Beraber çalıştığı, her sabah hal hatır sorup demli bir çayın renginde dertleştikleri, kırk yıl dost kalsınlar diye acı kahveyi beraber yudumladıkları arkadaşları, uzaklardaki can dostlarının acısı… Onu yetiştiren, emek veren onca insanın kaybı.

Yıllar önce, uzak bir akrabamızın uzun tedaviler sonucu kavuştuğu tek evladını Şırnak’ta kaybedişinden sonraki içine kapanmışlığını hatırlıyorum. Şehit olan başarılı bir mühendisti, nişanlıydı ve bir an önce düğün yapabilmek için kısa dönem askerlik yapmak istemişti. Gitti ama geriye bayrağa sarılı naaşı geldi. İlkokul yıllarımdı sanırım, öleni tanımıyordum, anneannemin bir yakınının oğluydu ama uzaktan bile hepimiz yıkılmıştık, yakınlarının kaybının, acısının da tarifi yoktur sanırım. 

Nişanlısının yıllarca mezarının başına gittiğini hatırlıyorum. Düşünsenize, canınızdan çok sevdiğiniz, yolunu beklediğiniz, gözüne batacak kirpiğin sizin canınızı yaktığı bir adam birden toprağın altında, yıllarca beraber kurduğunuz hayaller yok olmuş. 

Mühendis olması için emek zaman ve para harcanmış bir çocuk, olmayan bir savaşın şehidi olmuş. Çatışmalardan geriye kalan silah arkadaşlarının da askerden döndüğünde  kısmi oranda akıl sağlıklarını ve dengelerini yitirdiği düşünülürse, ki acı çekmiş biri asla eskisi gibi değildir, bu durumun otuz yılı aşkın süredir sürdüğüne de bakılırsa Türkiye çocuklarını yemeye devam ediyor tespitini yapmaktan başka bir şey gelmiyor elimizden.

Ateşin düşmediği yer, aile yok gibi Anadolu’da ama insanlar kadere razıyız diyerek yaşamaya devam ediyorlar yüreğindeki acılarla. Ölüm gerçekten ötesine inanmadığınızda katlanılması zor bir durum.  "Bir şehit" demek o kadar kolayken bunca acıyı düşününce bir insanı öldürmenin neden bütün bir insanlığı öldürmek olduğunu insan daha iyi anlıyor.

Acılar hayatın merkezinde olunca ve ölüm de en acıtan yanıyla her an kendini göstererek bize de öleceğimizi hatırlatsa da yaşamaya mecburuz bunca acıyla. 

Buradan bakınca insanın hayata dayanabilmesi için verilmiş bir ödül gibi sanki türküler, şiirler, kalbe değen besteler, sinema filmleri… Savaşların acıları, ölenlerinin yasını tutamadan  tecavüzlere maruz kalan kadınların ve çocukların yaşadıkları üzerine yazılmış nice kitaplar ve şiirler vardır. Acıları göstermenin zorluğuna rağmen çekilmiş nice filmler var. Savaşın geride kalanlara bıraktığı acılara dair ilk aklıma gelenler,”İçimdeki yangın”, “Piyanist”, savaştan yaralanarak dönen bir askerin yani fiziken ölmese de ruhen çoktan ölmüş, hayatı altüst olmuş bir askerin öyküsünü anlatan “Çıldırış” oldu. Bosna'daki vahşeti anlatan da güzel filmler var. Kalbiniz dayanırsa izleyin derim. Savaşlardan onlarca yıl sonra geride kalanların çektiği filmlerden etkilenirken, acıların kelimelere binip yüreği şahlandırdığı bir dünyada bir yandan da yeni savaşların katliamların oluyor olması tam bir trajedi olsa da, Aşık Veysel'in dediği gibi,

Bir an evvel geçen halım
Gözümden kaçtı maralım
Felek çeviriyor filim
İşte büyük bir sinema
Şaşar Veysel bu ne haldır
Hakikat de hep hayaldır
Hayat filimi misaldır
İşler güçler hep sinema "

İşte bu zulümlerin çaresiz seyircileri olarak bizler de başımızı kuma gömmekten başka bir yol bulamıyoruz. En azından kendi ruh sağlığımızı koruyalım diyerek girdiğimiz bu dönemeç, bizi bize hapsediyor. O zaman da kendimizi dinleyip dert arıyor, etrafımıza bakıyor, bazen fiziken bazen kalabalıklar içindeki yalnızlığımızın farkına varıyoruz. Sonra gönlümüzü eğleyecek, yalnızlığımızı giderecek, elinden bir şey gelmese de en azından dünyanın gidişatından rahatsız kalpler arıyoruz yanı başımızda. 

Tabi buna en kolay ulaşma yolu elimizdeki telefonlar oluyor. Genç sevgililerin buluştukları kıymetli zamanların bile fotografı; bir masanın etrafında oturan ve başı öne eğik telefonu ile ilgili iki insanken ve yaş oranı düştükçe tablonun vahimleştiği günümüzde otuzlu yaşlarını süren bizler tam bir araftayız. Ne büyüklerimiz kadar teknolojiden uzağız ne de genç nesil gibi tamamen gerçek ilişkilerden soyutlanmayı başarabiliyoruz. Çünkü biz, birinin gözüne bakarak diyalog kurmanın zevkini tatmış insanlarız. 

Teknolojinin en büyük nimeti internet sayesinde de sanal alemde bile derin dostluklar kurulabileceğine belki de bu yüzden inanıyoruz. Yazarak iletişimin sözlü diyalogtan daha samimi olduğunu, insanın kat kat sarındığı örtülerden yüz yüzeliğe göre daha kolay sıyrıldığını düşünen biri olarak sanal diyalogarımda belki seçici davranmanın sonucu hep iyi insanlarla karşılaştım. 

Bulunduğumuz yerler, konumlar taşıdığımız sıfatlar gereği kalbinin güzelliğini göremeyeceğimiz mesafedeki insanlarla ortak yönlerimi fark ettim. En yakınımdakilerin fark edemediği üzüntülerimi hissederek yaralarıma merhem olmak isteyenleri gördükçe daha da inandım bu ilişkilerin gücüne. Ben de sevdiklerimi iyi edebilmek için uğraştım bütün gücümle. Çünkü nasıl bir insanı öldüren bütün bir insanlığın katiliydi; bir insanı bulunduğu halden kurtaran, üzüntüsünden çıkarıp alan, yalnız olmadığını fark ederek, hayata daha sıkı tutunmasını  sağlayan da bütün bir insanlığı kurtarmış gibiydi.

Böyle kurulacaktı merhamet bağları, kişiler birey bazında iyi oldukça bir başkasını iyi edecek, o da bir başkasını kurtaracaktı kendi karanlıklarından. Ve istenen huzurlu dünya böyle tesis edilecekti. 

Madem artık herkes yoğun çalışıyordu, zaman kısıtlı, yakın arkadaşlar bile geniş geniş oturup dertleşecek vakit ve ortak mekan bulamıyordu, evler oteller gibi sadece gece yatmak için kullanılıyordu öyleyse yeni bir yol bulunmalıydı sosyalleşmek için. 

İşte tam bu noktada devreye akıllı telefonlar girdi: Giriş ama ne giriş! Artık herkesin elinde anahtarı kaybolmuş bir kelepçe ile bağlı olduğu akıllı telefonlar vardı, o zaman iyileşme ve iyileştirmede en güncel yol sanal alemdi. 

Bu mantıkla kurduğum diyaloglar sayesinde çok güzel insanlar tanıdım hep. Beni zenginleştiren, gözümdeki yaşı silen, aldırma diyen, bir zaman sonra geçecek, sen gönlünün kıyısında otur bekle, o denizin ufkundan ayırma gözünü, gün doğumlarını izle, gün batımları kadar gerçekler diyerek hayata bağlayan insanlar oldu, oluyor. Benim de hayatlarına ışık olduğum, yokluğumun farkına vararak karanlıklarını yırtmak istediklerinde koşarak gelen, dostluğumda nefeslenen, dizine yatıp ağlayacağı kimse bulmadığında gönlünün yüklü bulutlarını gönlüme bırakan nice arkadaşım var burada. Hele de kalbi frekansınız tutup sanaldan gerçeğe taşıyarak yüz yüzeliğin gücünü ve güvenini de eklediğinizde paha biçilmez dostluklar elde edilebiliyor sanal dünyada.

Bir arkadaşım burada kurulan diyaloglar için;  “Kapı önünde konuşan insanlar gibiyiz” demişti. Çok sevdim bu ifadeyi. Gerçekten de onca insanla yeni açtığı sekmede selamlaştığımız, hal hatır sorduğumuz, derinlemesine mevzulara girmeden zaman geçirdiğimiz de oluyor bu alemde, tıpkı eski mahallelerdeki komşular gibi. Bir açıdan baktığınızda ayaküstülüğün yüzeyselliği zamanla yorsa da insanı, evlerimize de herkesi almadığımıza göre kalbimizde geniş yer vereceğimiz, yatıya kalacak dostları seçmek sanatını öğrenmeliyiz zamanla. İnsan sarrafı denen kavram nasıl yediğiniz ve yiyeceğiniz kazıkların toplamı olan tecrübe ile elde ediliyorsa aynı yöntemle sanalda da ilerleyebiliriz diye akıl verdikten sonra konuya döneyim:) 

Kapı önünde konuşan insanlardan olmasını istemediğim bu arkadaşım benim tam tersime çok az konuşan bir insandı, dolayısıyla ağzından her çıkanın kıymeti yüksek oluyordu. Derin his dünyasını, geçmesine izin vermediği acıları, hassas kalbi, naif ruhu besliyordu. Yıllar önce kaybettiği annesinin acısını ilk günkü kadar taze tutuyordu belleği ve ne zaman kaçmak istese kendinden annesinin kucağındaki o güzel gülümseyişiyle fotoğraflarda kalan çocuk oluyordu. 

Senarist- Yazar Ercan Kesal, bir kaç gün önce dinlediğim söyleşisinde; babası için yazdığı kitabı Peri Gazozu’nun basım aşamasında babasını kaybetmenin acısını yaşadığını, annesi için yazdığı kitabı basılırken de annesini kaybettiğini, işte o anın hiçbir şeye benzemediğini, yeryüzünün ayağının altından çekildiğini, coğrafyasının değiştiğini anlatıyordu. 

Baba güvendiğin dağ, anne gezindiğin bağ diye ne güzel söylemiş atalarımız. Yazar kırklı yaşların sonuna doğru yaşadığı kayıpları böyle nitelendirirken, hala onlar memlekette ve ben sanki telefonla onları aramıyorum hissini yaşadığını söylerken varın siz bu yükü küçük yaşlarda taşımaya başlayan insanların halini düşünün. 

Arkadaşım da, annesini kaybettikten sonra uzunca bir süre telefonunu aradığını, açacağı ümidini diri tuttuğunu, ama ölümün en zor yanının geri dönüşünün olmaması olsa da insanın sevdikleri ile ilgili şeyleri sevmesi nedeni ile annesinin ardından ölümün bile sevimsiz olmaktan çıktığını, kendisinin bir parçasının bir yerde olduğunu fark ettiğinde gözüne daha farklı göründüğünü söylediğini hatırlıyorum. 

"Ama hep uzakta olmak, hasretliğin oluşturduğu ekimozu derinleştiriyor, morlukları hemen yüzeye çıkmıyor, annemle ilgili öyleydi, elin ikide bir telefona gidiyor, unutup sesini duymak istiyorsun… Şimdilerde gitmiyor tabi ama bu alışkanlıktan hoşnut musun diye sor, kesinlikle hayır. İnsan acıya alışıyor ama hayatındaki o kocaman boşluk ağzı sürekli genişleyen bir kuyu gibi büyüyor. İnsan her şeye alışıyor ama bazı boşluklar katiyen dolmuyor.”diye ilave ediyordu.

Büyük acıların dilsiz olduğu söylenir. Konuşulanlar genelde gönülden taşarak istem dışı sızanlardır ve hiçbir zaman kalpteki derinliği veremez. 

Halil Cibran “ İçimdeki hayatın sesi, senin içindeki hayatın kulağına ulaşamaz, yine de kendimizi yalnız hissetmemek için konuşalım” diyor ya evet kimse kimsenin her şeyi olamaz, kimse kimseyi tam olarak anlayamaz. Kimse sınanmadığı acının üzerinden ahkam kesemez. ”Ben ol da bil” diye boşuna söylememişler; ne aşk ne acı içine düşmeden bilinemez, ama hassas yüreklerce hissedilebilir. İnsan onu hisseden bir yüreğe rastladığında hiç olmazsa anlatmayı deneyebilir. 

Psikoterapinin bile böyle doğduğu söylenir; önceleri sadece analiz yapmak için hastaları dinleyen doktorlar, kişinin anlattıkça iyileştiğini görünce terapiyi bir tedavi biçimi olarak literatüre sokmuşlardır.Belki de bu yüzden Anadolu'da bunca ölüme bunca acıya rağmen kapı önünde konuşan, hatta otobüste yanına oturduğu hiç tanımadığı bir insana bütün hayatını anlatan insanların, bu özellikleri sayesinde yüreklerinde gam birikmiyor ve haksızlıklara karşı isyan etmek yerine dertlerini döküp rahatlayarak hatta derdi kederi dost bilip gül gibi geçinip gidiyorlardır. 

Şairlere de kulak verirsek anlatmanın önemini bir kez daha vurgulamış oluruz. Murathan Mungan güzel bir şiirinde Anlat bana der ya hani;

Anlat bana her şeyini! 
Acılarını, sevinçlerini 
ve içinde kalan her şeyini! 
İstersen önce, 
Acılarından bahset bana... 
Bahset ki 
Ortağın olayım bir dost gibi. 
Belki nasıl davranman gerektiğini söylerim sana, 
Belki de ağlarız birlikte 
sessiz ve derinden... 
Belki de sana sıkıca sarılırım 
sözcüklerin bittiği her yerde. 
Tıpkı bir sevgili gibi, 
Uzanırım koynuna 
ve sıcaklığımla eritirim dertlerini. 
İstersen sevinçlerinden de bahset 
Bahset ki; 
Anlayayım acıların seni yıkmadığını 
Nasıl direndiğini ve nasıl yok ettiğini... 
İstersen aşklarından da bahset bana... 
Bahset ki; 
Birlikte analım tüm anıları. 
Yeter ki anlat bana her şeyini! 
Arzularını, hislerini 
Ve tüm tutkularını... 
Birde seni anlat bana. 
Anlat ki... anlayayım içindeki beni 
Anlayayım ki... anlatayım seni nasıl sevdiğimi...”

İnsan bir çok yağmura yakalanabilir ama önemli olan hangisinde ıslandığıdır. Hangisi sende yağmurdan sonraki o berrak gökyüzünü bırakıyorsa, ya da dalgalandım da duruldum diyecek bir deniz sakinliğine ulaştırıyorsa işte gönlünü açacağın doğru kapı orasıdır.


Acıdan başka bir şeyin hüküm sürmediği bu dünyada nefeslenecek pencereler açmalıyız kendimize: Kafamızı kuma gömüp acılardan kaçamayız bir ömür boyu; yasını tutmalı ve sonra acıyı bal eyleyen bir dinginliğe ulaştırmalıyız gönlümüzü. Bunun için de insanlara kıyısı olmalı denizlerimizin. İstediğimizde sığınacağımız bir kız kulemiz olmalı, kapatıp kapısını penceresini  kendimizi dinlemeli, sağıltmalı ama tekrar hafif hafif ama ritmik dalgalarla dönmeliyiz kıyımıza.

Dünya az bir konak, derdi tasası, acısı çok, aşkı sevdası, günü ,güneşi, yemyeşil baharı da çok. Herkesin hayatına hem kederin hem mutluluğun uğradığı da, herkesi hayata bağlayan motivasyonun farklı olduğu da muhakkak. Görünürde hiçbir aktif derdi olmadığı halde kendi kendine hastalıklar üreten, kendi kuyusundan çıkamayan insanlar varken hergün ağır bir hastalığın pençesinde kemotrapi alırken bile çevresine moral veren insanlar da var dünyada.

Öyleyse insan açmalı gönlünü herkese, verebildiği kadar vermeli sevgisini esirgemeden çevresine diye düşünürken Kemal Sayar’ın Facebook’ta paylaştığı bir durum güncellemesi ile karşılaştım ve hayata dair bir önemli bir ayrıntıdan bahsettiğini gördüm.Aynen alıntılıyorum:

Geçenlerde bir danışanım şöyle dedi: “İnsanlara fazla bağlanarak onlara zulmediyoruz “ Durdum kaldım. Bazen böyle anlar olur, bir söz sizi derinden yakalar. İnsan ilişkileri ruhlarımızı tedavi eder ama bir şey aşırıya gidince zıddına dönüşür ya, bazen aşırı bağlanmakla borçlandırıyoruz insanları. Kendimize de zulmediyoruz: İnsanları bir koltuk değneği olarak gördüğümüzde kötürümlüğümüz devam ediyor. Onları da bizim ihtiyaçlarımızı giderecek nesnelere dönüştürüyoruz. Sonra Simon Weil’in yazdıkları geldi aklıma: Hiçbir sevginin seni hapsetmesine izin verme. Yalnızlığını koru, olur da sana gerçek bir sevginin sunulduğu gün gelirse içsel yalnızlığınla dostluğun arasında bir karşıtlık olmayacaktır. Aksine sen onu tam da hataya mahal vermeyen bu işaretten tanıyacaksın.”


Bu ifadeleri okuduğumda ben de durdum kaldım; tıpkı Ahmet Kaya’nın şarkısında, “Bir menekşe kokusunda seni aramak var ya, bu hep böyle böyle sürer mi dediği halde menekşenin kokusuz bir çiçek olduğunu öğrendiğim andaki gibi öylece kaldım ve şarkıyı güzel sesli sanatçı Firdevs Altındaş’ın etkileyici yorumuyla beraber mırıldanarak bahsi kapattım:

Yan yana geçen geceler unutulup gider mi
Acılar birden biter mi
Bir bebek özleminde seni aramak var ya
Bu hep böyle böyle gider mi.

Suya hasret çöllerde beyaz güller biter mi
Dikenleri göğü deler mi 
Bir menekşe kokusunda seni aramak var ya
Bu hep böyle böyle gider mi.

Kendine iyi bak beni düşünme
Su akar yatağını bulur

İçimdeki fırtına, kör kurşunla diner mi
Kavgalar kansız biter mi
Bir mavzer çığlığında seni aramak var ya
Bu hep böyle böyle gider mi

Şu kahpe dünya seni bana düşman eder mi
Dostluklar birden biter mi 
Bir kardeş selamında seni aramak var ya
Bu hep böyle böyle gider mi

Kendine iyi bak beni düşünme
Su akar yatağını bulur

Pelin Onay'ın dediği gibi " Bir tutam kalmak ve olabildiğine gitmekten öte, hiçbir şey yoktu teraziyi dengeleyen"

HANDAN KILIÇ

  


6 yorum:

  1. Tebrikler, çok güzel bir yazı, bir çok şeye tercüman olmuş.

    YanıtlaSil
  2. evet konu biraz dağınık ama bu satırlar da çözümsüz problemlerimiz karşısında dua niyetine gözyaşları ile yazıldı ramazan bey

    YanıtlaSil
  3. Başka türlü böyle bir yazı zor yazılır, az bir sefa için bile çok bir cefa gereken böyle bir dünyada hele.

    YanıtlaSil
  4. Başka türlü böyle bir yazı zor yazılır, az bir sefa için bile çok bir cefa gereken böyle bir dünyada hele.

    YanıtlaSil
  5. Bir solukta okudum . Söylenecek bi'şey bırakmamış , birçoğumuzun duygularına tercüman olmuşsunuz .

    YanıtlaSil
  6. Muhteşem ötesi güzel bir yazı soluksuz okudum yüreğinize sağlık kaleminiz daim olsun ,sağolun var olun 😊

    YanıtlaSil