8 Kasım 2015 Pazar

KÜÇÜK PRENS UNUTMAMAK İÇİN TEKRARLADI!



Bu sefer kitabın ortasından konuşacağım: İşte size güzel bir kitabın tam da ortasından alıntılanmış satırlar :)) Beraberce okuyalım ve üzerine düşünelim bakalım: 

"-Evcil ne demek? diye sordu Küçük Prens, tilki cevapladı, -Artık kimselerin umursamadığı bir geleneğin gereği, bağlar kurmak demektir. Sözgelimi sen benim için şimdi binlerce oğlan çocuğundan birisin. Ne senin bana bir gereksinmen var ne de benim sana. Ben de senin için yüzbinlerce tilkiden biriyim. Ama beni evcilleştirirsen birbirimize gereksinim duyarız sen benim için dünyada bir tane olursun, ben de senin için.
-Biraz biraz anlıyorum dedi Küçük Prens .Bir çiçek var…Galiba beni evcilleştirdi.
-Olabilir dedi tilki, dünyada neler olmuyor ki ?
Ama bu dediğim dünyada olmadı.Tilki şaşırmış, meraklanmıştı.
-Yoksa başka bir gezegende mi?
-Evet
-O gezegende avcı var mıdır peki?
-Yok.
-Bak bu çok ilginç Peki ya piliç?
-Yok.
-Hiçbir şey tam istendiği gibi olmuyor dedi tilki içini çekerek ama hemen konuya döndü:
Hayatımda hiç değişiklik yoktur. Ben piliçleri avlarım, insanlar beni avlar.Bütün piliçler birbirine benzer, bütün insanlar da. Doğrusu epey sıkıcı. Ama beni bir evcilleştirsen hayatım günlük güneşlik oluverir. Öteki ayak seslerinden apayrı bir ayak sesi tanırım.O sesler korkuyla kovuğuma kaçırtır beni, seninkiyse tatlı bir ezgi gibi yeraltından çağıracaktır. Bak ötedeki buğday tarlalarını görüyor musun? Ben ekmek yemem. Buğdayın önemi yok benim için. Buğday tarlaları bana bir şey demiyor. Bu çok acı, ama senin saçın altın renginde. Beni evcilleştirirsen ne iyi olurdu, bir düşün! Altın rengindeki başaklar seni anımsatacak artık.Başaklardaki rüzgarı dinlemeye can atacağım”
Tilki sustu ve uzun süre Küçük Prens’i süzdü: 
-Ne olursun evcilleştir beni, dedi
-Çok isterdim ama vaktim az. Dostlar edinmeli, yeni şeyler tanımalıyım
-Yalnız evcilleştirdiğin şeyleri tanıyabilirsin dedi tilki, insanların tanımaya ayıracak  zamanları yok artık. Aldıklarını hazır alıyorlar dükkanlardan. Ama dost satan dükkanlar olmadığı için dostsuz kalıyorlar. Dost istiyorsan beni evcilleştir işte…
-Evcilleştirmek için ne yapmalıyım?
-Çok sabırlı olmalısın.Önce benden biraz ötede çimenlerin arasında oturacaksın. Şöyle. Ben seni göz ucuyla süzeceğim, sen ağzını açmayacaksın. Çünkü sözcükler yanlış anlama kaynağıdır. Her gün biraz daha yakınımda oturursun.”
Ertesi gün Küçük Prens yine geldi .
-Hep aynı saatte gelsen daha iyi olur dedi Tilki. Sözgelimi öğleden sonra saat dörtte gelecek olsan ben saat üçte mutlu olmaya başlarım.Her geçen dakika mutluluğum artar. Saat dört dedi mi meraktan yerimde duramaz olurum. Mutluluğumun armağanını veririm sana. Ama gelişigüzel gelirsen içimi sana hangi saatte hazırlayacağımı bilemem. Ayinsiz olmuyor
-Ayin nedir?
-O da artık kimsenin umursamadığı bir gelenek. Bir günü öbür günlerden, bir saati öbür saatlerden ayırır.
Küçük Prens tilkiyi evcilleştirdi. Ayrılık saati yaklaşınca tilki: 
-Ah dedi gözyaşlarımı tutamayacağım.
-Suç sende, dedi Küçük Prens. Sana kötülük etmeyi düşünmemiştim, kendin istedin evcilleşmeyi
-Orası öyle
-Şimdi gözyaşlarını tutamıyorsun
-Orası öyle
-Öyleyse bundan bir kazancın olmadı
-Oldu, oldu dedi tilki, başak tarlaları meselesi…
Sonra ekledi:
-Git bir daha bak güllere. Seninkinin eşsiz olduğunu anlayacaksın. Sonra gel helalleşelim; sana bir sır vereceğim
Küçük Prens güllere bir daha bakmaya gitti:
-Siz benim gülüme hiç mi hiç benzemiyorsunuz. Şimdilik değersizsiniz. Ne sizi evcilleştiren olmuş ne de siz kimseyi evcilleştirmişsiniz.Tilkim eskiden nasıldı, öylesiniz.O da önceleri tilkilerden bir tilkiydi ama ben onu dost edindim, şimdi dünyada bir tane”
Güller güç duruma düşmüşlerdi.
-Güzelsiniz ama boşsunuz diye ekledi. Kimse sizin için canını vermez.B urdan geçen herhangi bir yolcu benim gülümün size benzediğini sansa bile o tek başına topunuzdan önemlidir.Çünkü üstünü fanusla örttüğüm odur, rüzgardan koruduğum odur, kelebek olsunlar diye bıraktığımız birkaç tanenin dışında bütün tırtılları uğrunda öldürdüğüm odur.Yakınmasına, böbürlenmesine, hatta susmasına kulak verdiğim odur. Çünkü benim gülümdür o.
Sonra tilkiyle buluşmaya gitti:
-Hoşça kal dedi
-Hoşça git dedi tilki. “Vereceğim sır çok basit: İNSAN ANCAK YÜREĞİYLE BAKTIĞI ZAMAN DOĞRUYU GÖREBİLİR.GERÇEĞİN MAYASI GÖZLE GÖRÜLMEZ”
Küçük Prens unutmamak için tekrarladı: GERÇEĞİN MAYASI GÖZLE GÖRÜLMEZ
-Gülünü bunca önemli kılan, uğrunda harcadığın zamandır”
 Küçük Prens unutmamak için tekrarladı: “Uğrunda harcadığın zamandır”
-İnsanlar bu gerçeği unuttular, sen unutmamalısın. Evcilleştirdiğin şeyden sen sorumlusun. Gülünden sen sorumlusun…
Küçük Prens unutmamak için tekrarladı: Gülümden ben sorumluyum”

Evet şimdi ne dersiniz; kaç varlığı evcilleştirdiniz? Kaç kişi sizin için canını verir? Sizi evcilleştiren oldu mu? Onu göreceğim diye mutlu olduğunuz, rüzgarın, güneşin, dalgalı denizin, durgun gölün size hatırlattığı, keşke burada olsaydı dediğiniz kaç varlığa veda ettiniz yaşam ırmağı akıp giderken…  Yarınlarda evcilleştirmek istedikleriniz var mı? Zamanın cenderesine sıkışmadan size vakit ayıracak kaç dostunuz var? Ya da bunca zaman emek verdiğiniz, vakit ayırdığınız kaç insanla hala aynı sıcaklıkta devam ediyorsunuz… 

Şair Gülten Akın’ın dediği gibi, “Ah kimselerin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya “ Yine aynı şairden vurulduğum bir mısra: “İtip beni, balıma dadanan bu çağı sevmedim”
Başka bir şair, Turgay Papakçı da;

 “Sonra çekildim bir kenara,
Seyrettim olup biteni
Baktım kimde ben ne kadarım,
Kim bende ne kadar kalmış diye.
Ve geçen ömrüme bir damla göz yaşı akıttım,
Şöyle bir baktım ömrüme
Yarısı adanmışlıkla geçmiş,
Diğer yarısı aldanış”

Derdi olan insanların yazdıkları hangi dilde olursa olsun, belki de aynı acıları çektikleri, aynı sancılı gecelerden geçtikleri için bize hep aynı şeyi söyler. Bir kitabı ya da filmi, ruhumuza dokunan yanları ile severiz. Bizimle kurdurduğu özdeşliktedir  gönlümüzdeki yeri. Aslında bu sadece kitaplar ve filmler için geçerli değildir. Hayatımıza girip çıkan, kalbimize değen her şey ve herkes için geçerlidir bu: Her şey, sürekli değişen bizi, inşa etmek için gelir. Kimi, eskilerin populer digital oyunu tetristeki uzun çubuk gibi çok beklenir ama geldiğinde tam oturur boşluğumuza, kimininse çıkıntıları kalır. Sonra bir diğeri gelir onun çıkıntısını kapatır.Tam  düzgün bir şekle sahip oldu hayatımız derken öyle biri gelir ki, nereye inse başka bir soruna sebep olur. Onu düzeltmek için uğraşır durursunuz. Eldeki ve evdeki imkanlarla çabalarsınız. Bir sürü vakit kaybedersiniz, canınız sıkılır ve tam vazgeçecekken tam da lazım olan o parça gelir ve sizinle bütünleşir. İşte o an yeniden başaracağınıza inanırsınız. İşte böylesi insanlarla dostluk kurmak isteriz. Küçük Prens’in tilkisinin tabiriyle onun tarafından evcilleştirilmek, onu evcilleştirmek, hayatı daha yaşanabilir kılmak isteriz.

Küçük Prensin yazarı Saint-Exupéry “Yaşam bize bütün kitapların öğrettiğinden daha çoğunu öğretir. Çünkü yaşam bize karşı direnir. İnsan ancak engellerle karşılaşıp onları aşmaya çalıştıkça kendini tanıyabilir.” der  ve kitabında çocuk duyarlılığı ile yaşam sorunları arasında sıkı ve ilginç bağlar kurar.

Yüzbeş sayfalık ince ve resimli bir çocuk romanı olarak Can Yayınları’nın Cemal Süreya ve Tomris Uyar çevirisiyle yeniden bastığı Küçük Prens her satırı ile büyüklerin yüreğiyle baktığı zaman gerçek değerini görebileceği büyük bir başyapıt. 

Bu yıl yeniden animasyon olarak filmi de çekilen Küçük Prens’i hala okumadıysanız/seyretmediyseniz daha fazla vakit kaybetmeyin derim. Filmi kitabın hikayesini hikaye edecek şekilde kurgulanmış, çocuklara da hitap etmesi için kitapta yer alan bir çok görüş ve düşünceye yer verilmemiş.Üzerine felsefesine dair kitaplar yazılan bu eser, yazarının az sayıda romanından sadece biri. Mutlaka büyüklerce okunup irdelenmesi, hayatlarımızla kesişen noktalarının tespiti yapılması gereken bir kitap. Tüm insanları ilgilendiren konulara değinen boyutuyla da güncelliğini her zaman koruyacak bir eser.  

Kitabın orta yerinden girdiğimiz yazıda başa dönersek; kitap beni etkisi altına aldığı satırlara “Büyüklere bir şeyi açıklamazsanız olmaz“ diyerek başlıyor. Bir insana bir şeyleri açıklamanın faydası var mıdır ki? Hep birilerine bir şey açıklarken yakalıyorum  kendimi. Sonra neden diyorum ben anlatmadan, açıklamadan beni anlayan biriyle karşılaşmıyorum.

Büyükler hiçbir şeyi tek başlarına anlayamıyorlar, onlara sürekli açıklamalar yapmak da çocuklar için çok sıkıcı oluyor doğrusu” diyen yazar” bana aslında hiç büyümemiş bir çocuk olduğumu mu anımsatıyor?  

Çok yakından  tanıdım onları yine de ilk görüşlerim pek değişmedi “ diye ekleyince benim de diyorum, benim de. Zaten bir insanı sevip sevmeyeceğimize biz değil beyin reseptörleri karar veriyormuş; doksan saniye içinde koku uyuşması oldu, oldu, olmadı olmuyormuş. Nadiren kendi kokusunu gizlediğinden karar veremediklerimiz olsa da genelde bir insanla ilk tanıştığımız andaki görüşlerimiz değişmiyormuş.

Kitap devam ediyor: “Resmimi anlayamayan büyüklere göstermekten vazgeçtim zamanla…Onların düzeyine iniyordum.Briç, diyordum, golf , politika, kravat mıravat. Onlar da böyle aklı başında biriyle tanıştıkları için seviniyorlardı…Aaaaa tıpkı ben, içimde hala yaşayan çocuğa inat, küçüklüğümden beri hep büyüklerin içinde, büyüklerin meselelerine kafa yorarak geçti ömrüm. Ne kazandım? Ne kadar olgun bir kız, büyümüş de küçülmüş dedi herkes! Sanki büyümek marifetti, büyürken yitirdiklerimizi arıyorduk aslında bir ömür boyu.

Yazar kitapta, işte böyle uçağım büyük çöl üzerinde kazaya uğrayana kadar, içimi dökecek gerçek bir dostum olmadan yapayalnız yaşadım.“ diyor ve ekliyor “Okyanusun ortasında sal üstünde kalmış  bir gemiciden daha yalnızdım”

Bu satırlarla, yazar Küçük Prensle tanışıp dertleşecek bir dost bulmanın heyecanındayken benim içime derin bir hüzün çökmüştü daha kitabın başında. Ben ne zaman bulacaktım küçük prensimi? Ya da bu şansım hiç olmayacak mıydı? Yapayalnız olduğum bu dünyada ben de fil yutmuş boğa yılanı resmimi anlayacak bir dost bulamayacak mıyım? Yoksa içimin bir yerlerinde katlanmış hortum, düğümü çözülmediğinden patlayacak mı bir gün? Ve içimin coşkun suyu nasıl nereye akacak yeryüzünde? Suyun önünden aynı düzlemde gidecek çok yolun olması nasıl suyun etkisini azaltır ve basit ince bir akışla denize varmadan kurumasını sağlar ya, işte öylesi bir çokluğun içinde kaybolmuş durumda zihnim. Tek bir yere kanalize olmalı  ve belki de suyumun önüne set çekip baraj kurmalıyım. Kuraklık zamanlarında da kullanılacak suyum olmalı hem de birikerek gücünü toplamalıyım içimin.

Ama Ahmet Arif çeliyor aklımı “Gel beraber alalım nefesimizi sevdiğim, sensiz boğazımdan geçmiyor” deyince baraj falan kurmaktan vazgeçip gönlümün akışına bırakayım hayatı diyorum.

Aslında her şey insanın kendisinde gizli, hayatımızdaki her şeyin farkını kendi bakış açımız veriyor. Bir gün Şemse sormuşlar, aşık olmakla sevmek arasındaki fark nedir diye.”Senin baktığına herkes bakar ama senin onda görebildiğini herkes göremez. Herkes aşık olabilir ama kimse senin gibi sevemez.Tek fark sensin, seni özel kılan sevdiğin değil sevgin” diye cevaplamış. Evcilleştirdiğimiz ve çok sevdiğimiz dostlarımız bazen yadırganır ya çevremizde ama işte buradaki ayrıntı onun bizim tetrisimizin eksik parçası olmasıdır ve bunu sadece biz hissederiz.

Ama işte hayat bir oyundur ve leveller sürekli değişir, gelen parçalar, giden parçalar, bizden götürdükleri, giderken bıraktıkları ile hepimizin yeni aşamalara geçerken ayrı ayrı hasar tespit çalışmaları yapması gerekir ki, gücümüzü kaybetmeden ilerleyelim.

Şimdi acının ormanından geçiyorsun
Herşey bir daha kanasa da
Ne geçtiğin yola ne de sana dokunabilirim ben
Geç meleğim senin de şarkların olsun
İçindeki teli titreten”   (Birhan Keskin)

Tilkinin dediği gibi giderken acı bıraksa da evcilleştirdiklerimiz başak tarlaları meselesi kârımızdır. O anılara tutunarak sarılırız yine hayata.^Şiir okur, yaramıza eş yaraları olan şairlerle sarmaş dolaş oluruz satırlarda. Küçük Prens’i şair duyarlılığıyla dilimize çeviren Cemal Süreya’ya kulak veririz misal:

Seni soruyorlar; öldü mü diyeyim yoksa dönecek mi?
İkisi de imkansız değil mi?
Çünkü biliyorum asla geri dönmezsin 
Ve biliyorum sen benim için asla ölmezsin”

Hani derler ya, şu iflas etmiş dünyada en geçerli para birimi kendin gibi bir insanla paylaştığın duygulardır diye, işte hayat durağan değil, bizler tıpkı hayatımız gibi değişiyoruz zamanın kucağında. İstemesek de yollarımız ayrılıyor gönlümüze düşen insanlarla. Nasıl yaman bir çelişkiyse, güzel günlere ve güzel insanlara duyulan özlem bu günümüze keder verirken, kurtulduğumuz olaylar ve kişileri anımsadığımızda içimiz sevinçle doluyor. Demek ki; hiçbir şey göründüğü gibi değil, hiçbir his bir daha aynı duyguyu vermiyor ve yine bunları anlamlandıran kendimiz oluyoruz. Şair Hüseyin Atlansoy “Herkesin ama herkesin ince örülü bir kaderi ve giydiği kazaklara bile sinmiş bir kederi vardır” dediği gibi hepimizin yolu, acısı, kazandıkları kaybettikleri, özledikleri farklı. Ve yine Didem Madak tercüman olmuş halime; “Az sevme bilmiyorum ben, çok sevdiğimdendir çok incinmem”

Bir de neyi fark ettim biliyor musunuz; ne kadar yaklaşırsanız yaklaşın kimse kimsenin yarasını iyileştiremiyor. Anlıyor, paylaşıyor, o an pansuman yapıyor. Gelişinin tazeliği ile ferahlatıyor ama sonra gittiğinde aynı yaralar yeniden kanıyor.Yaraların tedavisi, o yaraları açanlarca bile yapılamıyor.Kalp öyle bir yer ki girişi var, çıkışı yok…İnsan kendi kendisinin doktoru, şifacısı olmak zorunda. Ne eşi ne evladı ne arkadaşı ne dostları insanın tamamen şifa bulmasını sağlayamıyor. Herkes o kadar uzak ki; herkes o kadar kalabalık, herkes o kadar yalnız ki…Belki de geriye şah damarından daha yakına yönelmek kalıyor. 


Küçük Prens onu evcilleştirdiği gülünü korumak için elinden geleni yapıyor ve hergün temizlemezse başta gül fidanlarından ayrılmayan cazip bitki baobların büyük ağaçlara dönüşüp gezegeni ele geçireceğinden bahsediyor. Bu, girdiği bahçeyi kurutan zararlı bitki baoblar bana insanın yaptığı kötülüklere alışması gibi geldi. Hani bir kereden bir şey olmaz deyip yaptıklarımız var ya, her şey bir kereden olur aslında. Bir kere düştüysek hataya hemen onu telafi etmezsek yenileri sarar ve biz anlamadan istila eder gönül bahçemizi.Onun için Küçük Prensin hergün aynı enerjiyle baobları temizlemesi boşuna değil. Aslında kolay bir iş ama çok dikkat gerektirir derken dün yapılan temizliğin dünde kaldığını hatırlatıyor. Ertesi sabah yeniden başlayacak yaşam mücadelesi ile bizler tıpkı kendi gezegenimizin Küçük Prensleri olarak yanardağımızı yakacak, baobları temizleyecek, evcilleştirdiğimiz gülümüze bakacak, onu sevip sulayacak, yağmurdan rüzgardan koruyacağız ki, diğer güllerden farklı olduğunu hissetsin ve boy atıp serpildigi gönül bahçesini terk etmesin. Onunla birlikte nice gün batımlarını izleyebilelim. Ne zaman biteceği belli olmayan hayatımızın gün batımına doğru ilerlerken evcilleştirdiğimiz/ bizi evcilleştiren sevdiklerimizle beraber olalım.

Küçük Prens dünyaya yaptığı yolculuğuna gülünün kaprislerinden bıktığı için başlıyor, gezegeninden ayrılıyordu ama ondan ayrılmasının ona dönüşünün ilk adımı olduğunu bilmiyordu. Bir bahçe dolusu gülü gördüğünde eşsiz sandığı gülünden çok sayıda olduğunu fark ettiğinde duvara tosluyordu. Ama sonra benimle dost ol, beni evcilleştir diyen tilki sayesinde gülünün eşsiz olduğunu anlayıp onu ne kadar özlediğini fark ediyordu. Sonrasında binbir çeşit insanla karşılaşıyor ama sürekli olarak gezegenine dönmenin yolunu arıyordu.Çünkü sevdiği, gülü oradaydı ve gülünü önemli kılanın uğrunda harcadığı zaman olduğunu anlıyordu.  

Sanırım büyümenin değil, büyürken unuttuklarımızın sorun olduğunu anladığımızda, içimizdeki Küçük Prenslere ve prenseslere yaşama şansı verdiğimizde, gerçeğin mayasının gözle görülmediğini fark edeceğiz.

"Bir yerlerde bir kuyunun saklı oluşudur çölü güzel kılan" diyen Küçük Prens gibi düşünelim: Bir zaman evcilleştirdiğimiz, emek verdiğimiz ama sonra ihmal ettiğimiz sevdiklerimizin çölleşen gönüllerinde hayat veren su kuyularını arayalım. Belki yitirdiğimizi sandığımız bir vahaya rastlar ve susuzluğumuzun yanında yoksunluklarımızı da gideririz.

Son sözü yine kitaptan bir alıntıya bırakalım:

Sizin dünyada insanlar dedi Küçük Prens, bir bahçede beş bin gül yetiştiriyorlar, yine de aradıklarını bulamıyorlar. Oysa aradıkları tek bir gülde, bir damla suda bulunabilir. Ama gözler kördür. İnsan ancak yüreğiyle baktığı zaman gerçeği görebilir.    

HANDAN KILIÇ

4 yorum:

  1. küçük prensin devamı da yazıldı yaaa :)

    ben de izmirliyim, ankarada çalıştım, şimdi istanbuldaaa çalışıyom :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. ben de mi istanbula geleceğim ki:) her izmirli gibi korkutucu buluyorum istanbulu aşk gibi uzak ...seni uzaktan sevmek aşkların en güzeli...

      Sil
    2. izmirdeki rahat hayat hiçbir yerde olamaz ki :) istanbul evet korkutucu ama kültürel tarihi güzelliği var işte malesef :)

      Sil
  2. DOCTOR Ohiri es de hecho un hombre grande y poderoso. Soy Frank Davis por su nombre de la mañana desde Inglaterra. Mi novia me dejó y no quería ningún contacto conmigo, ni siquiera la amistad. Ella dijo que había terminado entre nosotros y me dijo que seguir adelante con mi vida. No hizo caso de mis e-mails y se negó a responder o devolver mis llamadas telefónicas. Ella me llama un acosador obsesionado psicótico e incluso me amenazó con la policía y órdenes de restricción si me presenté. Yo estaba absolutamente destrozado y devastado. Pensé que mi caso era imposible resolver hasta que encontré DOCTOR Ohiri en Internet. DOCTOR Ohiri fundido un hechizo para mí y mi situación dio un giro milagroso alrededor como algo salido de un cuento de hadas o película con un final feliz. Tuve una conversación maravillosa con mi novia Después de 6 meses de no contacto, durante el cual se ofreció de repente venir a pasar tiempo conmigo. Mi relación ha sido siempre maravilloso y estable. Todavía no puedo creer que ella, es como una enorme carga se ha levantado de mis hombros. Gracias a la maravillosa obra de DOCTOR Ohiri. Él conoce su oficio muy bien y se ocupa de todo tipo de hechizo. Puede ponerse en contacto con él a través de E-mail: Doctorohirispelltemple@hotmail.com,

    YanıtlaSil