23 Aralık 2015 Çarşamba

GÜN DOĞMADAN NELER DOĞAR


 Güneşin denizin üzerinden  doğuşunu izledim bu sabah… Gecenin, korkutan, belirsizliği barındıran sessizliğini yırtarcasına şafak sökerken yavaş yavaş aydınlandı dünya…Gökyüzünün muhteşem renk tonlarıyla her an değişen ve yenilenen tablolar misali gözümden gönlüme değişi adeta kaçırılmaması gereken bir şölen gibiydi.

Dar perspektifleriyle dünyadan daha büyük bir güç kaynağı olarak güneşi seçen, ona tapanları hatırladım o an. Gün doğumu büyük bir olaydı ve bu manzaranın karşısında küçüklüğünü anlayan insan onu tapılacak bir varlık zannedebilirdi. Ama akşam olup da battığını gördüğünde, kaybolan bir yaratılmış olduğunu fark edecek akıl insana verilmişti. Teoman’ın “İki yabancı” adlı şarkısında “Hani o güneşin batışı, bizi Tanrı’ya inandırışı” dediği gibi, gün doğumunun, gün batımının, dünyanın, gezegen sistemlerinin ardında "Her Şeyi elinde bulunduran Sonsuz Kudret"in olduğunu anlayabilirdi insanoğlu. Bu muhteşem tabloyu seyrederek kendisinden istenen farkındalık düzeyini  yakalayabilirdi. Yaratılandan ötürü, Yaradan’ın varlığını idrak edebilirdi, bu donanımda yaratılmıştı.

Her gün doğuyor güneş, her gün batıyor… Ama bir düşünün; hayatımız boyunca  kaç kez seyrediyoruz bu muhteşem tabloyu? Nereye koşuyoruz hayatın içinde? Niye hep işimiz var? Niye hep sahte ışıkların peşindeyiz? Niye günün ritmine bırakamıyoruz kendimizi? Neden seyredemiyoruz günün doğuşunu? Bu gün uykum kaçmasa, kafama takılan bazı mevzuları çözmüş olsam ben de göremeyecektim bu muhteşem tabloyu…

Oysa, her başlangıç gibi, umudu tazeliyor güneşin doğuşu… Yeni bir güne başlamanın tatlı telaşı, sabah serinliğinin diriltici nefesi, aydınlık, mavi gökyüzünün özgürce kanat çırpan kuşlara açık olduğu kadar adeta ruha da davetiye çıkarması… Hala yaşıyor olmanın güzelliği… Biz kendimizden umudu kessek bile, bizi bizden çok seven Yaratıcı’mızın bize hala güvenip hatalarımızdan dönmek için yine, yeniden bir fırsat daha sunuşu… Sadece bu bile yeni bir güne uyanmamız için yeterliyken, günün doğuşunu izlemek için zaman ayırmamıza değmez mi ?

İşte bugün, bu şansı yakaladım: Güneşin doğuş süreci izlemek, insana herkesin malumu olan, “Her gecenin mutlaka sabaha kavuşacağı” gerçeğini hissettirerek içini umutla dolduruyormuş meğer. Her şeye anında ulaşmak isteyen, tıkladığı sayfa birkaç saniye geç açılsa hemen söylenmeye başlayan,  hız hapishanesinin gönüllü mahkumu günümüz insanı için oldukça zor bir şey gün doğumunu izlemek… Ciddi sabır istiyor…Tabi imkanda lazım… Misal Ankara’daysanız, hele de kışsa, göreceğiniz şey sadece puslu, sisli bir hava…Umudunuzu kurda kuşa yem eden bu şehirde değil de, denize kıyısı olan bir şehirdeyseniz, bir tatil sabahı mesela, bir gün doğumu armağan edin kendinize… Hiçbir şey yapmayın yanında…Bir yere oturun ve gözünüzü ufka dikin…Müzik olmasın, sessizliğin içindeki notaları arayıp bulun…Gördüklerinizden bir slayt gösterisi hazırlayın zihninizde…Zor zamanlarda kullanmak için arşivleyin bu videoyu kalbinizde.

Ama gün doğumunu gerçekten uzun bir süreç, simsiyah bir karanlıktan, ışığın tam olarak her şeyi aydınlattığı güne geçişine kadar epey sabırsızlanacaksınız, hadi diyeceksiniz belki de, yeter artık karanlığa, gün doğsun, olsun bitsin her şey… Yeter geceye…

Ama öyle değil işte…Büyükler demiş ya hani, her şeyin bir vakti, saati var… Zamanı gelmeden hiçbir şey gerçekleşmez diye... Ne kadar haklılar… Bilgelik, eskiden bu bereketli topraklarda, yaşayarak yaşlanan herkese nasip oluyordu. Yüzündeki çizgilerden görmüş geçirmişliğini okuduğumuz büyüklerimiz, yaşadıklarından süzdüklerini aktarıyordu bize. Ama artık kaç yaşına gelirse gelsin, hep genç ve güzel kalmak isteyen insanlarla doldu Anadolu. Bilgeliği ile hayata dair tecrübelerini aktararak sabrı öğütlemeyi bırakan günümüz anneanneleri, kızıyla, torunuyla aynı giyinme çabasında. 

Elimizden tutan, yol gösteren de olmayınca, medyanın sahte kurgularından başka beslenme kaynağımız kalmıyor. Bizler de bütün hayatı bir telaş yumağına çevirirken içinde kalıyoruz çilenin. Ucunu kaçırdığımız o iple bağlıyoruz kendimizi… Böylece yaşlansak da yaşça, bilgeleşemiyoruz kalbimizin yamaçlarında…Çünkü izlemeyi unuttuk, günün doğuşunu... Hayatın akışından kopup sahte ışıklarla gecemizi, gündüzümüzü karıştırdık. Önceliklerimiz değişti, hayatın bize getirdiği güzellikleri alıp nimetlerin külfetlerinden kaçmak istedik. Gönülde, özde derinleşme fırsatlarını kaçırdık hep, sınavlarımızı ciddiye almadık, cevaplamadık soruları, hep haksızlığa uğradığımızı düşündük, şikayet ettik halimize… Kimdi bize zulmeden, düşünmedik hiç? Çünkü durmadık, bırakmadık ki kendimizi akışın sakinliğine. Hayatımızı bir film izler gibi izleseydik, çıkarılacak dersleri yakalar, repliklerimizi unutulmazlar sayfamıza kaydeder, bir sonraki sahneyi izlemeye geçerdik keyifle… Acılar için birkaç damla gözyaşı döker, geçeceğini bilirdik… Ama yapmadık, içimizde yaşayıp gönül merdiveninde bir basamak yükseleceğimiz acılarımızı çığırtkanlar gibi döktük aleme… Ne paylaşarak onun içimizi sıkıp bize sağlayacağı güçle yükselme şansını yakaladık, ne de paylaştığımız kimselerden fayda gördük… Kınayanlar oldu, belki de gizli gizli sevindi  düşmanlarımız.   
Bu düşünceler beynimde cirit atmaya başlayınca kağıdı kalemi çıkardım usulca. Bu satırlara başladığımda da uçağa binmiştim. Ayağımın yerden kesilmesiyle, kalbimin ayakları yere bastı nedense. Uçak aniden hızlandı, birden bulutların arasına yükseldiğinde ara ara görünen şehirler, dağlar, dereler her şey o kadar küçülmüştü ki, dünyadaki yerimizi düşündüm. O an, tam da o an, ayağımın yerden kesildiği an, içimin boşaldığını hissettim, birden bire  dert ettiğim her şeyden vazgeçtim. Fantastik bir filmin içinde gibiydim. Kaptan, Antalya’dan Ankara’ya olan yolculuğumuz hakkında bilgi verirken 9200 metre yükseklikte, 720 kilometre hızla Konya üzerinde olduğumuzu söylediğinde, saatime baktım; akşam oluyordu ve birden bire güneşin batışına bulutlar arasında şahit olacak olmanın heyecanı sardı bedenimi.

Güneşin doğuşunu izledikten sonra, aynı gün batışını görecek olmanın sevinciyle daha bir dikkat kesildim uçağın küçücük camından görünen manzaraya: Konya Platosuna kadar nice dağ başından geçtik gittik. Torosların o yalçın kayalıklarında, yalnızlığın zirveleri misali, başları dik yükselirken göğe, dağların yeşil çam ormanlarıyla kaplı eteklerine inat çıplak olmaları dikkatimi çekti. Ne bir ağaç, ne bir kuş, ne de börtü böcek… Ama öyle sağlam, öyle heybetliydi ki, dağların görünüşleri, hayran olmamak elde değildi. Bulutların arasından uzatmışlardı başlarını göğe… Öylece bekliyorlardı kazıkları olarak yaratıldıkları dünyayı. Vazifelerini yapıyorlardı yani. Sonra birden aklıma yücelikleri karşısında hayran kaldığım dağlara, insana verilen vazifenin verildiği ve kaldıramadıkları geldi. 

Demek ki insan dağlardan güçlüydü, kaderini yaşarken gökleri delip bulutlar arasına yükselen dağlardan daha yukarı da çıkabilirdi, insanlığını kaybedip adileşerek mağma tabakasına doğru yerin dibine de yaklaşabilirdi. Belki de kaderine her karşı gelişinde, her çığırtkanlığında talan ettiği gönül ormanından kendi ateşinin odununu götürüyordu beraberinde.

Ama hayatı izlemeye başladığımızda, hız aldatmacasından kendimizi kurtarıp gereksiz gerekliliklerden vazgeçtiğimizde, azla yetinip sadeliğin ışığı ile dünyaya baktığımızda, kalbimizin ekmeğini yiyiyorduk. Böylece gönül tokluğuyla tanışıyor, kimseye zarar vermeden yaşayarak farkındalığımızı geliştiriyor, insanlara faydalı olarak da, kendi zirvemize çıkıyorduk. Dağ dorukları gibi yalnız kalacağımız o zirvede korku ile beraber umudu da yeşertiyorduk gönlümüzde. İçimizin cennet bahçelerinde dolaşan bir insan olduğumuzda da artık yalnızlığın, haksızlığın, çaresizliğin perdelerini yırtmış oluyorduk.

Bir yandan da şunu düşündüm: 720 kilometre hızla giden bir uçak içinde, yavaşlık hissini yaşamak, dışarıya bakınca duruyor ya da çok az hareket ediyor hissiyle dolmak her şeyin zıddına olan ihtiyacımızı gösteriyordu. 

Güneş usulca, renkli tablolar sunarak batıyordu. Tıpkı doğuşunun verdiği neşe gibi derin hislerle dolduruyordu içimizi. Ama bu sefer neşenin yerini hüzün alıyordu, ışığın yerini karanlık…Günler döndürülüyordu insanlar arasında ve insan bir kez daha yoğun ışıkta, günün telaşında göremediği, kaçırdığı fırsatları yakalasın diye batışla beraber yeni bir tramplene, geceye bırakılıyordu.

Gün doğumu ve batımını aynı gün içinde izleme sabrı gösteren, bu şansa erişen biri olarak düşünmeye devam ettim yolculuk boyunca: Hepimizin elinde profesyonel makinalar, görüntü kaliteleri yüksek telefonlarla sürekli fotograflayıp bir eser olarak paylaştığımız resimler, aslında bize sunulmuş büyük bir sergiden gözümüze takılanlar değil mi? Hiç birini biz yapmadık ama seyredelim diye içinde bulduk kendimizi. Bazı tablolar daha ışıklı, bazısı karanlıkta… Ama hepsi güzel değil mi? Karanlıkta olanları aydınlatacak gönül ışığımız varsa, gecenin zevki başka bir şeye değişilir mi? Gündüzken hangimiz farkındayız kendimizin, çevremizin? Hep bir telaş, koşuşturma içinde geçen saatlerde düşünemeyiz ki, nerden geldik, neden buradayız, gidiş nereye diye.

Öyleyse geceye kızmamalı, isyan etmemeli, gönül mumunu yakmalı, yana yana büyütmeli ateşimizi, yanalım ki meşalelerin aydınlığıyla çıkalım sabaha… Güneşin doğuşunu izleyelim sabırla… Çok şükür, geceyi, gündüzü, dünyayı, güneşi Yaratan’a.

Yıllar bilgimizi değil, bilgeliğimizi arttırsın. Öğrendiklerimiz seyretmemize engel olmasın. Cehalet çok kitap okumakla değil, okuduklarının üzerine düşünerek, soluk alarak, yaşayarak kaybolur. Yoksa kitap yüklü merkeplerden farkı kalmaz insanın.

Bugünün okumuş ama mutsuz, yolunu kaybetmiş, yüzlerindeki çizgiler görünmesin diye uğraşırken kalbindeki kırışıklıklardan gözlerinin ışığını kaybetmiş insanının yanına okuma yazma dahi bilmeden gönül merdivenlerinin en yukarısına tırmanmış, artık hayatta olmayan, büyük büyük nenelerimiz ve dedelerimizi koyunca içinde bulunduğumuz büyük sergi sarayının gözü gönlü doymuş ziyaretçileri olabilmenin gücünü görüyorum.

Ve başlayan her şeyin bitişi gibi, yolculuğumuzun da, sonuna doğru  yaklaştığımızı inişe geçtiğimizi hatırlatan pilotun uyarısıyla fark ediyorum. Uçak Ankara üzerine geldiğinde sisle kaplı gökyüzünden usulca süzülerek takip mesafesinin sıfır olduğu bir havada, işaret ve işaretçileri takip eden pilotun mükemmel bir iniş yapması ile ferahlıyorum. Tekerleklerin yere değişiyle beraber özgürlüğü soluklayan ruhumla fark ediyorum ki; uçağa yanaşacak körüğe gidene kadar da, kendisine belirlenen ışıklı yoldan gidiyor pilot. Böylece hedefe yanlış yola sapmadan ulaşıyor. O an dilimden bu cümle dökülüyor: Hızla geçip giden bu gün-gece döngüsü içinde, karşımıza çıkan zorlukların içinden tıpkı pilotun başarılı inişi gibi kolayca geçebilelim. İyi kötü başımıza ne gelirse onu fırsata çevirelim ve yolumuza huzurla devam edelim. Bütün iş kalbimizi korumakta, orada ayrık otlarına müsaade etmeden bakımlı bahçeler yetiştirmekte. Ve tabi siste pusta da bize yol gösterecek ışıklandırma sistemini hayat denen gece gündüz çarkında, zamanı geçmeden kurmakta. 

Yoksa birgün, istesek de istemesek de, gerdirsek de gerdirmesek de yüzü çizgilerle dolu, yaşlı, kel, göbekli insanlar olduğumuzda hep bu dünyanın güzel günlerini isteyen, zorluklarda isyan eden, düzlüğe çıktığında ona bu aydınlığı Yaşatan’ı unutan, kalp bahçesi zehirli sarmaşıklarla dolu mutsuz insanlardan oluruz. Ve o vakitten sonra kalbimizi temizleyip ışıklandırma sistemini kuracak gücü bulamayız kendimizde.

Yol yakınken açalım gözlerimizi, izleyelim hayat filmimizi, günü, güneşi, dağları, zirveyi, yalnızlığı yaşayalım keyifle…Ve yorulduğumuzda hayattan,  kalabalıklar içinden kaçabileceğimiz yeşil bahçeler kuralım gönüllerimizde. Tertemiz tutalım bahçelerimizi. Sevelim sevebildiğimiz kadar her şeyi… Söyleyelim sevdiğimizi, karşılık beklemeden, her şey, herkes  geçici, iyi ki de öyle, yoksa hep yaz, hep kış, hep gece, hep gündüz, hep aşk, hep kalabalık, hep yalnızlık ne kadar sıkıcı ve yorucu olurdu…Kıymetini bilelim, gecenin, doğacak günlerin, bizi ısıtan, aydınlatan lambamız güneşin doğuşuyla beraber pılını pırtısını toplayıp günden çekilişinin…


İçimizin baharları, güneşi, umudu eksik olmasın zor günlerimizde bile… Gerisi, boş bırakılan yerleri bizim dolduracağımız bir hikaye… Kahraman, içimizin yalçın doruklarında bizi beklemekte… Gün doğacak elbette... Hem gün doğmadan neler doğar demiş büyükler, kalbinin yamaçlarında otur ve izle...

HANDAN KILIÇ

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder