22 Şubat 2015 Pazar

KİMDİR İNSAN?


Yoğun ama güzel bir günün ardından yüzümde kocaman bir gülümsemeyle arabaya doğru yürürken kar yağmaya başlamıştı. Bir süre bu görsel şölene dikkat kesilip elinde, her biri ayrı güzellikte danteladan kristallerle yeryüzüne nazlı nazlı inen melekleri izledim.Çamuru, isi, kiri kapatmaya çalışmalarındaki ısrar hoşuma gitti.
Hayat da böyle değil miydi? Bir “sürü” insan kirletmeye çalışırken dünyanın masalsı maviliğini, belki bir çok “kişi” de, “insan olma hakikati”nin peşine düşerek bir ışık olmaya çalışıyordu kar taneleri misali.

Arabayı çalıştırdım, farları açtım ki kararan güne karşı bir nebze aydınlansın yolum. Bu gün, mesai çıkışı trafiğine denk gelmenin ve ana arterleri kullanma zorunluluğumun bedelini, kısa mesafeyi uzun bir zaman diliminde  katederek ödeyecektim. Ama hayat bir yolculuksa ve her an, bize başka bir anın kapısını açacak anahtarı sunuyorsa, kısılıp kaldığım o noktada, arabanın içinde, başladım zihnimde açılan pencerelerden tek tek bakmaya.

İki güzel insanın, Şairler, Metin Dikeç ve Mehmet Akif  Tutumlu’nun yanından geliyordum. Kimle oturur kalkarsanız, onların ruhlarının kokusu siner ya üzerinize, işte öyle bir ruh haliyle, hukuk, felsefe edebiyat üzerine çok akıcı ve etkileyici bir sohbeti izlemiştim, Ankara’nın en sevimsiz gri binasının içinde, küçük bir odada, büyük bir huşu içinde.

Şiirleri severim, hatta çok zor insanlar olsalar da, şairleri de severim. Kitaplara olan tutkularını, frekanslarını az da olsa yakalayan bir insanla karşılaştıklarındaki mutluluklarını, son okuduklarından çeşitli kısımları paylaşmadaki heyecanlarını, sık sık büyük şairlere yaptıkları atıfları, ah, o aşık oldukları kelimelerin süzülen kar taneleri gibi karşılarındaki gönüle değmesinin bıraktığı ürperten serinliği izleyişlerini, masada, dolapta, kitaplıkta her yeri bir sarmaşık gibi istila etmiş kitaplar arasındaki huzurları çok etkiler beni. Şairler, güzel insanlardır, yürek mevsimlerinin baharına denk geldiyseniz, renk renk çiçeklerini görürsünüz dallarında ama hafif hafif sonbahar rüzgarları esmeye başlamışsa dünyalarında, uzak durmak, yalnız bırakmak ve sağanak yağışları geçene kadar şiirlerine sığınmak gerekir.

Zevkli bir tenis maçını izler  gibi seyrettiğim, ara sıra alkışlarımla dahil olmaya çalıştığım bu güzel sohbette, şairlerin, felseficilerin, kuramcıların, aşıkların adları havada uçuştu. Üstadlar birbirlerine yeni kitap adları verirken ben de heyecanla okunacaklar listeme bir bir ekledim söyledikleri eserleri ve yanlarından daha okunacak ne kadar çok kitap var umutsuzluğu ve ben hala bu kitapların öğrencisiyim diyebilen şair umudunu alıp yanıma koyuldum yola.

Akşamın bastırması ile kar yağışı da şiddetini arttırmıştı. Ve yokuş yukarı tırmandığım yolda trafik çift yönlü olarak akmaya başlayınca, karşı şerittekilerin uzun fardaki ısrarları yorarken gözümü, her an önüme atlayan yayalar, karın yağışına yetişmeye çalışan silecekler, yanımdan yöremden sıkıştıran arabalar arasında bir de zihnimde açılan pencerelerin devreye girmesiyle tam bir kaosun ortasındaydım. O an, sanki bütün sebepler birleşip üzerime gelmek için anlaşmışlar gibi hissettim. Ama ben aracımın içindeydim. Önümü aydınlatan farlarım, düşen karları bertaraf eden sileceklerim, beni her türlü saldırıdan koruyacak demirden bir zırh gibi arabam vardı. Bir an hayat yolunda üst üste gelip bizi çaresizliğin bataklığına sürükleyen olayları düşündüm. Çelikleşmiş yalnızlığımdan imal edilmiş kendime ait bir “ada”m vardı, yolumu aydınlatan kitaplarım, camıma her çarpan umutsuzluğu, umuda dönüştüren ruh gıdalarım, müziklerim, arkamı ve yanımı kollayacağım aynalar misali dostlarım. Bana sadece direksiyona hakim olmak ve gerektiğinde gaz ve frene basarak gideceğim ve duracağım yeri bilmek kalıyordu. Belki bu da, üstesinden gelmeyi becermemiz gereken ve kuralları herkesin bahtına ayrı ayrı düşen bir oyundu.   

Üzerime gelen onca yorucu unsurdan sıyrılıp kendimi güvende hissettiğim aracımla, sağ salim hedefime ulaşıp kar altında attığım birkaç adım esnasında saçlarıma düşen kar tanelerinin ışıltısını fotoğraflamaya çalışırken,tüm yorgunluğuma rağmen, gözlerimde gördüm umudun beni saran sevincini.

İyi ki, güzel insanlar var ve iyi ki, hala şiirler yazıyorlar duygusuyla,  yorgun ama mutlu bir geceye daha girmiştim. Elimde, yolumun, iklimine yeni uğradığı bir şairin, gönülden süzülen kelimelerini hapsettiği, şiir kitaplarından bir  buket ile. Şair, hukukçu Mehmet Akif Tutumlu’nun hediyesi bu buketten “Hüzünlü Öğretiler-Felsefi Aforizmalar” kitabından rastgele bir sayfa açtım sevinçle: “Kalbin vücuda her an kan pompalaması gibi, ruh da anlam pompalamakla yükümlüdür dünyaya” diyordu. Devam ettim heyecanla; karşı sayfada  da: “Beklemek, zamanın tahribi, ertelemek yaşamın tahribi.” yazıyordu. Her aforizmanın beni sessizleştirdiğini hissettim o an. Hani vardır ya neşe içinde gidiyorsunuzdur ve fark etmeden gerçeğin duvarına toslarsınız ve şok yaşarsınız, o an içinize döner “sessizliğe, gerçekliğin dili”ne olan özleminizi kavrarsınız. Ve kendinizi sadece şiirin kollarına bırakırsınız. “Sen geldin, uğurladım sözcükleri” diyen mısralara tutunur, gelenlerin, gidenlerin, uğurlayamadıklarınızın, muhasebesini yapmaya başlarsınız. “Ya anlatmayı ya yaşamayı seçmek gerekir.” derken Sartre bunu mu söylemek istiyordu, diye düşünür yaşamakla yazmak arasındaki derin vadide kaybolursunuz.

Güzel ve zihnimle beraber, yaşattığı heyecanla kalbimi de yoran bir günün ardından, aklımda şairlerden arta kalan deli sorular uçuşsa da, Hölderlin ve Şiirin Özü” başlıklı yazısının bir yerinde “Kimdir insan?” diye soran Heidegger,’e kulak veriyordum hayalimde: “İnsan, ne olduğuna tanıklık etmesi gerekendir.”

Ne olduğumuzu keşfetmek için çıkarıldığımız bu yolculukta, yolumuzun hakikate ulaşması temennisiyle.


HANDAN KILIÇ

12 Şubat 2015 Perşembe

Benim Adım Khan-My Name Is Khan


Hayat yolunda önümüze çıkan her şey mükemmel bir planın parçası, kaderimizin vazgeçilmez kilometre taşlarıdır. Bu bazen bir kitap olur alır götürür bizi, uzaklara. Kimi zaman bir film olarak çıkar karşımıza, duygularımıza tercüman olur. Onun için önümüze çıkan her şeye dikkat kesilmeliyiz, her insana önem vermeli ve hayat serüvenimizde birbirimizin önüne çıkarılışımızın sebeplerini düşünerek kişisel menkıbemize olacak katkılarını fark etmeliyiz. Bu şekilde kalıcı dostluklar kurabileceğimiz gibi, iyi tarafından bakarak bizi bir sonraki yanlıştan koruyacak hatalarımızın da öğreticiliğinden faydalanabiliriz. Epey zamandır adını duyduğum ama çeşitli sebeplerle seyretmekten çekindiğim bir filmi, çok değerli bir arkadaşımın ısrarlı talebi üzerine, sırf onun hatırını kırmamak için seyrettim bugün.
Her şeyin bir vakti zamanı vardır der ya büyükler, işte, benim de bu filme rastlamam için bu zamana kadar beklemem, içimde dönüp duran duygu parçaları arasında bir düzen kurmam ve o güzel insanın ısrarıyla karşılaşmam gerekiyormuş.
İtiraf etmek gerekirse, son yıllarda izlediğim bir çok güzel filmin önüne geçen bu filmi, artık, “Mutlaka seyredilmesi gerekenler” listesini başına koyuyor ve herkese tavsiye ederken beni bu filmle buluşturan arkadaşıma teşekkürlerimi sunuyorum.
2010 yapımı bu filmi eminim seyredenleriniz de çoktur. Gözyaşı ve umudun, sevgi ve nefretin, doğruluk ve yalanın, ötekileştirme ve ırkçılık ile dinler arası savaşın ve tüm savaşlarda ölenlerin geride bıraktığı boşluğun, sevdikleri nezdinde aynı olduğunun bu kadar güzel anlatıldığı bir film var mı bilmiyorum. Gerçek koşulsuz sevginin, duru bir aşkın, büyük fedakarlıkların, anneliğin, eş olmanın, çocuk yetiştirmenin, insan olmanın, insan kalmanın, inançlara saygı gösterip, sevgi ile her zorluğun aşılacağı ve bu dünyada beraberce yaşanabileceğinin anlatıldığı, bunca güzel temanın  izleyeni sıkmadan, boğmadan mükemmel bir örüntü ile sıralandığı, ve bittiğinde döktüğünüz gözyaşı  oranında büyük bir umutla dolduğunuz kaç film vardır ki!

Ve tabi neden bizim sinemamız böylesi kadim bilgeliği yanına alıp bir eser koyamıyor da basit, ucuz belaltı espirilerle dolu komedi filmleriyle, kendi karanlık ruhunun içine hapsolmuş çıkış kapısı bulamayan ve sadece bir durumun fotografını çekerek bir hikaye anlatmaktan uzak sanat filmleri yapıyor diye hayıflanacağınız filmin adı Benim Adım Khan.

 

(Filmi seyretmemiş olanlar konuyu öğrenmek istemiyorlarsa çizgiler arasındaki kısmı okumayabilirler)

Filmin konusunu vikipedia’dan alıntılayarak şöyle özetleyebiliriz.” Rızvan Khan (Shahrukh Khan) küçüklüğünü annesiyle (Zarina Vahab) ıssız bir yerde geçiren bir müslümandır. Annesi öldükten sonra Amerika'ya küçük kardeşinin yanına gider. Orada tanıştığı ve aşık olduğu Mandira (Kajol) adında dul ve Hindu bir kadın ile evlenir. Rızvan Khan aynı zamanda da Asperger sendromu hastasıdır. Bu hastalık Otizm rahatsızlığının bir çeşididir ve ömür boyu süren, sosyal etkileşime ve iletişime zarar veren, sınırlı ve tekrarlanan davranışlara yol açan beynin gelişimini engelleyen bir rahatsızlıktır. 11 Eylül saldırılarından sonra Mandira'nın oğlu faşist kesimler tarafından döverek öldürülür. Öldürülme sebebi annesi evlendikten sonra Khan soyadını almış olmalarıdır. Bunun üzerine Mandira Rizvan'i terk eder ve ona gitmesini söyler. Rizvan ne zaman geri gelebileceğini sorunca, Mandira ona Amerika Birleşik Devletleri başkanına gidip, adının Khan olduğunu ama bir terörist olmadığını açıklamasını ve ondan sonra geri gelmesini söyler. Rizvan hastalığı dolayısıyla bunu ciddiye alır ve yolculuğuna başlar. Başkan ile buluşmadan geri dönmeyecektir ve ona diyecektir ki: "Sayın Başkan, benim adım Khan ve ben bir terörist değilim."
------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Filmin her sahnesi ayrı bir yazı konusu, bu nedenle neresinden başlayacağımı bilemiyorum. Filmin baş kahramanından başlarsak, bu iyi adam, Asperger Sendromu olarak tanımlanan bir çeşit otizmlidir. Ülkemizde de son yıllarda sayıları artan otist çocuklarla sık sık karşılaşıyoruz. Sebebi bilinemeyen, tam olarak çözümü olmasa da, özel ilgi, koşulsuz sevgi ve eğitimle çok yol katedilebilen, iki yüz çeşidi olduğundan neredeyse her hastanın farklı olduğu, dolayısıyla eğitimlerle farklı ilerlediği bir sendrom olan otizmle mücadele eden aileler ve eğitimcileri zorlu süreçler bekliyor. Antiparantez bir hususu da belirtmek istiyorum,   her ne kadar sebepleri bilinmese de otistiklerin bağırsak yapılarındaki farklılık sebebiyle beslenmelerinin düzenlenmesi halinde normale daha çok yaklaştıkları tespit edilmiş. Konuyla ilgilenenlerin bu röportajı  okumalarını tavsiye ederek filme geri dönüyorum.

Filmde, bir de, başrol oyuncusunun hayata tutunmasını sağlayan, okumuş yazmış olmasa da muhteşem sevgisi, ilgisi, sabrı ve çabası ile evladını dünyaya kazandırmış kahraman bir anne var. Sarılmaktan, insanlarla göz teması kurmaktan kaçınan oğluna sevgi ile sarılmayı dahi öğreterek ondaki farklılığı kazanca çeviren, onu kendi çabasıyla, horlandığı okul ortamından alıp eğitimine destek olacağını düşündüğü birine götürerek, yardım eden adamın da hayata tutunmasını sağlayan güçlü bir kadın. Belki tek eksiği, bunları yapmaya çalışırken üstün zekalı olan küçük oğlundan çok fazla anlayış bekleyerek, küçük bir çocuğun omuzlarına büyük bir yük bindirmesi olabilir. Ama işte hayat her gün ayrı zorluklarla sınarken insanı, çocuklarına bakmak için evde nakış işleyen, fakir bu kadını böyle çocuklar yetiştirebildiği için kutlamak dışında yapabileceğimiz bir şey yok.

Khan, bir gün eve geldiğinde Müslümanların cihadı üzerine yapılan radikal bir konuşmadan duyduklarını tekrar ederken annesi ona basit bir şekilde hiçbir okulda verilmeyen çok önemli bir insanlık dersini veriyor. Filmin ana temasını oluşturan o sahnede çöpten iki adam çiziyor ve birinin eline sopa, birinin eline lolipop veriyor. Bunların farklı dinlerden olduğunu söylüyor. Arasındaki farkı bul dediğinde hiç bir fark olmadığını gören Khan’a “Dünyada iki tür insan vardır, hep iyi olanlar ve hep kötü olanlar. “ diyerek zihnine iyi adam olup, kötülerden uzak durması gerektiğinin tohumlarını atıyor.

Bir arkadaşımın üstün zekalı dört çocuğundan sonra dünyaya gelen beşinci oğluna küçük yaşta otist tanısı konmuştu. Bir gün sohbet ederken, bu konuda kendi kardeşlerinden dolayı özel eğitimin farkındalık kurallarını bilen ve büyük bir özveri ile çabalayan, fedakar eşi sayesinde, çok güzel konuşan, topluma uyumlu ama tabi onun otizmi donuk zeka olarak tanımlandığından, hep 5-6 yaşlarında bir çocuk saflığında kalacak olan çocuğundan bahsederken, beş evladım var ama cennete gideceğinden emin olduğum bir bu çocuk var demişti. Çünkü diğerleri zekalarını yanlış kullanabilir, hırslarının esiri, zevklerinin takipçisi olup vicdanlarını kaybedebilecek bir hayat sürerken o hiçbir zaman kötü bir insan olmayacaktır diye de ilave etmişti. Eşi gözyaşlarını saklamadan “Onu çok seviyorum, onu için yaptığım hiç bir şey, verdiğim hiç bir emek bana zor gelmiyor. Tek korkum ondan önce ölmek!” deyince on yaşındaki kızı biz ne güne duruyoruz, kardeşimize biz sahip çıkarız anne diyerek aile olabildiklerini göstermişti.

Filmde de, sevgiyle büyüttüğü oğlu, yanında, ama tam burs kazanıp Amerika’ya giden, orada evlenip iş kuran, bir daha ülkesine dönmeyen küçük oğlunun hasreti içinde olan anne  ölüyor. Cenazeye gelen kardeş, bir nevi emanet olarak kabul ettiği, annesinin ilgisini, onun yüzünden kendisinden esirgediğini düşünerek kıskandığı ağabeyini de alıp Amerika’ya götürüyor.

Filmin bence en etkileyici sahnelerinden biri Khan’ın annesinin mezarı başındaki hali… İlerleyen sahnelerde evlendiği kadının çocuğunun ölümünde de aynı acı bu sefer kadının gözünden perdeye yansıtılıyor. O neşeli, o sevgi dolu kadın gidiyor, yerine, oğlunun ölüm saatine takılı kalan zihni ile içindeki sevginin yerini öfke ve nefret alan bir insan geliyor. Kabullenmek otist olan Khan’da çocuksu bir saflıkla mümkünken, normal bir insan olan karısı için bu daha zor oluyor. Çünkü nedensellik bağı kurarak sebep arıyor  ve tüm benliğini ele geçiren bir öfke ile yanlış yollara sapıyor. Akıl çoğu zaman insana teslimiyet konusunda ayak bağı oluyor. Onun için burada bir çok kutsal öğretide yer bulan “Allah’ım, bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirme cesareti, değiştiremeyeceğim şeyleri kabullenme huzuru ve ikisi arasındaki farkı anlayabilme yeteneği ver “  diye dua etmekten başka çare kalmıyor.

Allah evlat acısını kimseye yaşatmasın lakin anne için çocuk, çocuk için anne ölümü kaç yaşında olursa olsunlar, her zaman kalanın yaşamı için bir milat oluyor. Zaman geçtikçe ilk acısı azalsa da, yani alışsa da, kaybının yokluğuna,  kimisi  geçmişe dair büyük bir özlemle doluyor, biriktirdiği güzel anılarını kara gün akçesi gibi bozdurup bozdurup bulunduğu günden maziye kaçmak için kullanıyor. Kimisi de isyanın karanlık sularına dalarak kendi yaşamını da anlamsızlaştırıyor.

Sezai Karakoç 1958 yılında yazdığı Anneler ve Çocuklar şiirinde bu acıyı nasıl da sığdırmış mısralara;

“Anne öldü mü çocuk
Bahçenin en yalnız köşesinde
Elinde siyah bir çubuk
Ağzında küçük bir leke

Çocuk öldü mü güneş
Simsiyah görünür gözüne
Elinde bir ip nereye
Bilmez bağlayacağını anne

Kaçar herkesten
Durmaz bir yerde
Anne ölünce çocuk
Çocuk ölünce anne”

Tekrar filme dönersek, Khan için asıl tanıyı kardeşinin psikolog olan karısı koyuyor ve ona etrafına bakarken korktuğu kalabalıkların, gerçeklik hissini kırmak için bir kamera veriyor. Göz teması kurmaktan kaçınan bu koca yürekli adam sanki televizyon ekranından görüyormuşcasına bakarak insanlar arasına karışıyor. Babasının çalıştığı yerin yakınında bulduğu malzemelerle her türlü tamir yapmayı kendi kendine öğrenen, her konuda derin okumalar yaparak, “google”vari  ansiklopedik bir hafızaya sahip olan Khan’ın ağzından anlatılan filmde “Farklı Zihinler” adlı kitapta kendisi gibi insanların duygularını dile dökemediğini, ama yazabildiğini, bundan sonra, ayrılmak zorunda olduğu karısına mektuplar yazarak duygularından haberdar edeceğini söylüyor. Sanırım sana  bir kere bile seni seviyorum demediğim için bana bu kadar kızgınsın dediği sahne ile kardeşinin ağladığı sahnede, Zakir daha şanslı çünkü ağlayabiliyor dediği karede Asperger Sendromunun belirgin özelliklerini vurguluyor. Duygularımızı yaşıyor, yazıyor, konuşuyor, ağlıyor, gülüyoruz, belki de bir sürü şeyden şikayet ediyoruz ya hani, bu tavrımız aslında bunların da birer nimet olduğunun farkına varmadığımızdan olsa gerek.

Khan, aşık olduğu sahnedeki durumunu da şöyle açıklıyor: “Fizikteki eğlence teorisine göre kimi sesler kalp atışınızın hızlanmasına sebep olabilir. Bu benim için kahkaha sesidir” Sevgi dolu bir anne tarafından büyütülmenin neticesinde iyiliğe, sevgiye ve kahkaha sesine duyarlılık kazanan bu adam kardeşinin ürettiği doğal bakım ürünlerini, güzellik salonlarına satarken kahkahası ve güzelliği ile dikkatini çeken Mandira’yla tanışarak onu evlenmeye ikna ediyor. Ondan bahsederken tıpkı annem gibi neden böyle olduğumu düşünmeden beni anlıyor demesi de otizmli insanların, koşulsuz sevgiye olan ihtiyacını ortaya koyuyor.

Filmde, ürünleri satarken asla yalan söylemeyen, yolda, satışta, her ne olursa olsun ibadetlerini aksatmayan otist Khan’ın, İslam dininin asla özüyle bağdaşmayan ancak bugün çeşitli şeytani senaryolarla terörle anılır hale geldiği, bölücülük, ırkçılık illetinin tüm dünyaya yayıldığı bir zamanda, iyi bir Müslüman rol modeli olarak  seçilmesi  bana çok manidar geldi.

Eksik görülen, cahil toplumlarda aşağılanan, hasta oldukları, saf oldukları yönünde toplumsal baskılara maruz kalan bu otizm ve benzeri sendromlara sahip insanların bile, İslam’ın özünü anlayabileceği, okuyarak ve yaşayarak insanlığa dinini en güzel şekilde anlatabileceği, cihad kavramının üzerinden yapılan spekülasyonları ve oynanan oyunları,  nedensellik bağı kurmada zorlanan bir insanın bile bozabileceğini göstermesi açısından çok etkileyici buldum.
  
Her sahnede, iyi olmayı başarabilmiş bir adamın, sözünün eri oluşu, müslümanın müslümana yaptığı zulmün de karşısında duruşu, “Kalpten inanırsak eğer, her şeyim üstesinden geleceğiz” şarkısını hayatının merkezine koyarak, hedefine varması için zamanının gelmesini sabırla bekleyişi, yalnız kalışı, ama asla ülkesine ve değer verdiği insanlara ihanet etmeyişi ile sebepleri tüketmesi ve sonunda elinden geleni yapıp Allah’ın yardımının erişmesi ile Amerikan Başkanıyla bile tanışacak noktaya gelmesi, terörist olmadığını tüm dünyaya haykırması ve medya yoluyla büyük kitlelere ulaşarak Müslümanlar hakkında yayılan kötü imajı düzelttiği gibi, Müslümanlara da inançlarını yaşama konusunda cesaret vermesi açısından mükemmel bir karakter inşa edilmiş.

Kısır döngülerde hapsolmuş, kulaktan dolma bilgilerle dolduruşa getirilen insanlar yerine, akleden, düşünen, okuyan bir din mensubiyetinin yüceltildiği ve bütün evrenin mayası olan sevgi eksenine gelecek bir dünyanın ancak kardeşlik ve huzura ev sahipliği yapabileceğini anlatan Khan’ın, hedefine ulaşmak için dua etmeliyim diyerek girdiği camide, halkı örgütleyerek kan dökülmesi için Hz İbrahim’in, Hz.İsmail’i kurban etmesi örneğinin çarpıtılarak anlatıldığını gördüğü sahne de, filmin en çok etkilendiğim karelerinden oldu. Orada konuyu anlatan kişiye dönüp, cemaatin içinde sen yalancısın.Annem bana bu hikayenin aslını anlattı.”Hz İbrahim’in oğlunu kurban etmesi inancına ne kadar bağlı olduğunu gösterir. Annem derdi ki, Allah’a yakın olmanın yolu nefret ya da savaş değil, kesinlikle sevgidir”  deyince eylem yapmaları için psikolojik olarak alt yapısı kurulan planı tek başına çökerten Khan’ın anlattıkları üzerinden cemaat olayı sorgulamaya başladı. Böylece, belki de, kanlı bir facianın daha önüne geçildi.

Uzun ama akıcı filmin sonunda Khan, sevgili eşine onca macera sonunda mektup yazarken şöyle diyor; dünya tuhaf bir yer ne kadar anlamaya çalışsam da kafam daha çok karışıyor ve seni çok özlüyorum.

Gerçekten de dünya tuhaf gözüken bir yer. Ama biliyoruz ki, Allah bu dünyayı yaratırken büyük bir plan dahilinde, hepimizin hayatlarını da içine alacak şekilde bir denge üzerine kurmuş. İnsana güç vermiş, akıl vermiş, vicdan vermiş, bunları kullanabilmek için irade vermiş ve bir yaşam süresince bizi özgür bırakmıştır. İyi ya da kötüyü göstermiş, ikisine de meyledecek mekanizmaları benliğimize yerleştirmiştir. Bu nedenle normal olarak dünyaya gelen kimse ne tamamen kötü, ne de tamamen iyidir. Hep bir çekişmenin ortasında ömür sürer. Kalbini beslediği, vicdanını ölçü kıldığı derecede  iyi olmaya yakındır. Hırslarının, menfaatin, haksızlığın peşinden gittiği kadar kötülüğe yatkındır. Bütün kutsal öğretiler insanın içindeki bu savaşın kazanılması için çareler sunar. Ama bugün görüyoruz ki, bütün dünya savaşların, kötülüğün, haksız yere öldürülenlerin, her ne şekilde ölürse ölsün, hangi inanca sahip olursa olsun ardında kalanların aynı acıyı yaşadığı zalim bir yer haline gelmiştir.

Önceleri otizmin bu kadar yaygın olmadığı, gelişen teknoloji ile beraber yaygınlaştığı söyleniyor. Bu filmi izleyince, tedavisi sevgi olan bir sendromun, mükemmelliğin önceliği, çocukların yarıştırıldığı bir çağda,  kendi canından bir varlığı eksiklikleriyle ailelerinin bile zor kabullendiği, “Ben buna değerim” gibi içi boş reklam sloganları ile kendine tapınmayı marifet sanan ve iyi insan olma vasıflarını hızla yitiren kişilerin arttığı günümüzde, asla kötü olamayacak bu sabilerin, zalimleşen insanlığa, iyiliği anlatacak, masumiyeti hatırlatarak akletmelerini sağlayacak temsilciler olması mümkün göründü. 

Filmde büyük iyiliklere ve yardım kampayalarına vesile olan Khan, bize bir gerçeği daha anımsatıyor. Büyük başarılar için çok zeki olmak, çok eğitimli olmak, çok güzel, çok yakışıklı olup caka satmak değil samimiyetle bir hedefe yürümek, ne olursa olsun iyilikten ödün vermeden, çağın tüm saldırılarına karşı kalbini ve vicdanını koruyarak, her kime olursa olsun zulme karşı durarak, her şeyin yerli yerine konması şeklinde tarif edilen adalete saygılı olarak kazanılabilir. Neyin kazanç neyin kayıp olduğu, altüst olan değerler yüzünden birbirine karışmış görünse de, rotası kalbi olanlar kazançları kolayca fark edecektir.  

Kadim geleneğimizin getirdiği bilgelikle, bütün zafer kazanan komutanların dediği gibi demeliyiz belki de; Gayret bizden, zafer Allah’tan.
Ey insanlık ! Senden farklı olan, farklı giyinen, başka düşünen, başka inanan, farklı olan herkes tıpkı senin gibi bu dünyanın bir parçası ve senin kadar hak ediyor saygıyı, sevgiyi, insanlığı. Öyleyse bırak farklılıklarla olan savaşı ve kendini tanı, özüne yerleştirilmiş iyilik madenini bul ve sev Yaradan’dan ötürü yaradılanı.  


HANDAN KILIÇ

5 Şubat 2015 Perşembe

İŞTE HAYAT...


En sevdiğim hayat tarifini, yıllar önce bir arkadaşım yapmıştı. Zamanla bu söz dilime pelesenk oldu: "Hayat denen sürprizler ve ihtimaller manzumesinin bizi hangi kıyıya taşıyacağı belli değil" derdi hep, ben de "Nereye taşırsa taşısın, yüreğimiz beraberimizdeyse ne önemi var" diye eklerdim. 

Gerçekten de, hayat acısıyla, tatlısıyla bir sürprizler yumağı gibi duruyor önümüzde, ne zaman karışacağı, ne zaman açılacağı belli olmayan bir çile sanki. 

Bir kaç gün önce, yeni doğan yeğenimi görmek için gittiğim memleketimden uçakla döndüm. Yirmi yıldır gurbette yaşayan biri olarak artık yolculukların uzamasından sıkılan ve karayolu ile ulaşımdan gerilen biri olarak son yıllarda uçak yolculuğunu tercih ediyorum. 

Zamanla yarıştığımız gerçeğinin, öğrenilmiş çaresizliğinde bir çoğumuz da böyle yapıyoruz artık. Uçak yolculukları bana her zaman iyi geliyor. Bu dünya üzerindeki yerimizin küçüklüğünü, göğün muhteşem maviliğini, yağmurlu havalarda bile bulutların ardına saklanan güneşin orada olduğunu, her resmi bütünüyle görebilmek için bulunduğumuz noktadan uzaklaşmak, hatta yükselerek kuş bakışı seyretmek gerektiğini hatırlatıyor. 

Yolculuk esnasında küçük pencerelerden baktığımda, pamuktan yumuşak görünen bulutlar dokunma isteğimi artırırken, bir masal ülkesindeymiş gibi mutlu oluyorum. Yolculuk sonunda daha güzel bakıyorum hayata. 

Bu sefer memlekette de, yoğun ve güzel vakitler geçirdim. Yeni insanlarla tanıştım, eski dostlarla buluştum. Bebek vesilesiyle kardeşime tebriğe gelen ve uzun süredir göremediğim yakınlarımla hasret giderdim. Samimiyetin ve kalbi dostluğun hakim olduğu ortamlarda nefeslendim ve bir bahar havası sinmişken üzerime aileme veda edip keyifle uçağa bindim. 

Kah kitap okuyarak kah yakın dostlarımı sosyal medya üzerinden takip ederek keyifli bir yolculuk yapıp nihayetinde Kızılay'a ulaştım. Güvenpark'tan aracımın olduğu yere yürürken nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde sendeledim. Önce sağa, sonra sola, sonra tekrar sağa dönen bileğimin acısıyla bir anda yere yıkılmaktan bir banka tutunarak kurtuldum. Halimi gören iki genç kız, neyiniz var diyerek gelse de yanıma, iyiyim diyerek liseli kızları otobüs durağına uğurladım. 

Ancak adım atmak istememle gözümden yaşların boşalması bir oldu. Ayağımda tarif edilmez bir acı vardı ve böylesini şimdiye kadar yaşamamıştım. Hani filmlerde oluyor ya, Kızılay'ın tüm binaları hızlı bir şekilde, 360 derece döndü ve her şey anlamı ile beraber görüntüsünü yitirdi zihnimde. Sadece acıyı hissediyordum.

Gülerek yanımdan geçenler, hararetli tartışmalar yapanlar, son dakika haberleri, sosyal medya, hatta ayağımdaki ağrım  dışındaki her şey silindi gözümden. Acıdan ağlasam da, arabama ulaşmak zorundaydım ve yürümeye başladım. Elimde bir bavul, bir çanta, akşam 17:00 sularında, Ankara'nın göbeğinde ağlayarak topallayan bir kadın olarak üç yüz metre yürüdüm. Bu görüntünün, kimsenin umurunda olmayışı, sosyal medyada etik ve ahlak nutukları atan, herkesin birbirinden iyi olduğu bu toplumun fertlerinin yardıma muhtaç bir insana duyarsızlıklarını görünce acım daha da dayanılmaz oldu. Telefonla aradığım kimseye ulaşamadım. Sonunda zorlukla da olsa arabanın olduğu yere geldim, bir kaç dakika dinlendikten sonra yola koyuldum. Trafiğin en yoğun olduğu saatte araba kullanıyor olmak, ayağımdaki zonklamanın giderek artmasına sebep oldu. 

Evin önüne gelip arabadan inmek istediğimdeyse yere basamadım. Zorlayarak, düz sayılabilecek ama kalın tabanı nedeniyle ayağımda bir külçeye dönen botu çıkarıp oğlumu aradım. Evden bir spor ayakkabı getiren oğlumla beraber taksiye binip en yakındaki özel hastanenin yolunu tuttum. Tabi şehir büyük olunca yakın kavramı da değişkenlik gösteriyor ve dolayısıyla trafik çilesi burada da peşimi bırakmadı. 

Acile geldiğimizde ise, kalabalığı görüp şaşırdım. Sanki herkesin başına bir şey gelmiş ve acile doluşmuşlardı. Hayat burada başka akıyordu. Herkesin yüzüne ayrı bir acının gölgesi düşmüştü. Beraberindeki yakınları ile endişeli şekilde bekleyen onca insanı görünce, hasta olmayanların yaşadığı hayatla, hastanede olanların hassas oldukları noktaların, üzüldükleri ve sevindikleri şeylerin çok farklı olduğunu hissettim. Herkes bir an önce kendisine müdahale edilmesini bekliyordu. Tıpkı hayatta bir kendisinin derdi olduğunu sananlar gibi önceliğin kendine verilmesini istiyordu ama işte kimsenin derdi kimseden kimseden az ya da önemsiz değildi.

Yaptıkları işten memnun olmadıkları yüzlerinden belli olan doktorlar, hemşireler ve personel, şefkate en çok ihtiyacı olan hastalara temas ederken duygularından arınmış birer robot gibiydi. 

Acile gelen insanların sükunetlerini koruyamayan ve endişe düzeyi yüksek, korku dolu insanlar olduğunu düşünürsek hastahanelerin gergin bekleyişlerinin adli vakıalara da konu olduğunu anımsarız. Arada dolaşan polisler de bu kalabalık görüntüye katkıda bulunsa da, müdahale ettikleri olayların yürek dağlayan manzaraları karşısında çok zor bir iş yaptıklarını bir kez daha anladım. Şiddet mağduru yetmiş dört yaşındaki kadının kendisini bu hale sokan oğlundan şikayetçi değilim diyerek polislerin tutanak tutmamalarını istemesi karşısında, yolu hastaneye düşen herkesin nasıl da derin acıları barındıran bir hikayenin kahramanı olduğunu hissettim.

Birden hastanelerin müdavimleri olan hastalar geldi aklıma. Zaman, dışarıda çok hızlı akıp giden bir nehirken, burada günden güne kirlenen durgun bir göl gibiydi. Ve içine çektiğini yutan bir girdabı vardı hastanelerin. Şifa bulmak için gelinen bir yerin bu kadar kasvetli olmasının  insanın daha da kötüleşmesine sebep olacağını düşündüm. 

Bu arada ismim okundu ve yüzüme bakmadan neyim olduğunu soran doktor hanım yine yüzüme bakmadan, film isteminde bulundu ve radyolojiye gönderdi beni. Ayağımda kırık olup olmadığının tespitine yarayacak film görüntüleri, doktorun ekranına düşünce, pratisyen hekim olan doktor, ortopedist olan uzmana whatsapp üzerinden film sonucunu gönderdi ve o da cevaben ağrı kesici verin, kırık gözükmüyor, ağrı sürerse yarın gelsin dedi. 

Hastaneden çıkmanın sevinciyle serin Ankara havasını içime çekerken ayağımın sızısının kalbimin sızısıyla yarıştığını fark ettim. Rahmetli anneannemin duası geldi aklıma, hastalara şifa, dertlilere deva, borçlulara eda nasip et Allah'ım diyerek eczane aramaya koyuldum.

İlaçlar, buzlar derken gayet neşeli başlayıp süren günüm üst üste aldığım kötü haberlerin de eklenmesiyle tam bir kabusa döndü. İşte hayat dedim, bir anda alt üst olabiliyor, ama sonra, ya altı üstünden daha iyiyse, ya biz bunu, şu anda göremeyecek kadar resmin içindeysek, ya biraz zaman verip kadere, ruhumuzun da önünden çekilirsek bulutların gerisindeki o parlak güneşe kavuşacaksak dert etmeye değer mi dedim kendi kendime. 

Yakın zamanda tanıştığım ama sanki uzun yıllardır tanıyorum hissiyle sevdiğim ve sohbet edebildiğim bir arkadaşımın hastalıklara olan bakışı çok etkilemişti beni. Genç yaşından beri süregelen bir hastalığı vardı ve her an dikkat etmesi gerekiyordu. Hayatın baharı denen bir çağda hastalık gibi ağır bir yükü yüklenmiş insanlar, her zaman daha farklı, daha olgun, daha iyidirler. Her şeyin kıymetini daha çok bilirler, özellikle de hayatın, zamanın, insanın, dostluğun hakkını verirler. 

Sanırım bir insan ancak bütün korkularından sıyrılınca insani vasıfları daha kolay ortaya çıkıyor. Nedir en çok korktuğumuz, tabi ki ölüm. Her cenaze bize ölümü hatırlattığından ağlarız. Ve hastalıklar ölüme bir adım daha yaklaştırdığı endişesiyle, ölümsüz olmadığımızı hatırlatması nedeniyle paniğe sürükler hepimizi. Oysa hastanın değil, sırası gelenin gittiğini söyler bilgeleşmiş büyükler. Ruh sonsuza kadar yaşamak arzusuyla doludur ama hepimiz biliyoruz ki, zamanı gizli olsa da, ölümün önünden kaçamayacağız. O zamanın gizliliği nasıl büyük bir nimetse bu sayede hayata tutunabiliyor, umarsız kahkahalarla anı yaşayabiliyoruz. 

Ama tabi, süregelen hastalıklara sahip olan insanlar zamanla bu duruma alıştıklarından aniden hastalıklara yakalanan insanlardan daha temkinli, daha mutlu olabiliyorlar. Mesela o arkadaşım, hastalığı için, her an patlayabilecek bir bombayla yaşamak gibi demişti. Her an kaybedebileceğim bir hayata şuanda sahibim ve bu nedenle her günün bir hediye olduğunu bilerek yaşıyorum diye eklediğinde, hastalığı, yaşama çevirebilmiş güçlü bir kadın gördüm karşımda. 

Gerçekten zor kazanılan bir bilinç olsa da, tercihini yaşamak yönünde seçen birine merhametli davranıyordu Yaradan ve yıllar yılları kovalasa da, daha da güçlenerek yaşıyordu hastalığı ile barışan. Arkadaşımın gözlerindeki ışıltıya baktım, sevgi dolu yüreğinin yansımasıydı. İnsanları seviyor, onlara faydalı olmak için uğraş veriyor, dostluklar kuruyor, anaç bir tavırla onlara destek veriyor, yol gösteriyor ama yola girip girmeme konusunda onları özgür iradeleriyle baş başa bırakıyordu. Çünkü hayat tercihlerden ibaretti ve o yaşamayı seçtiği bu oyunda kuralları erken farketmişti. Ona bu ayrıcalığı sağlayan da genç yaşında gelen ve bir daha da gitmeyecek olan hastalığı ile beraber yaşamayı öğrenmesiydi. 

Tercihleri kadar müdahale şansının olmadığı noktalardaki teslimiyeti de görülmeye değerdi. Hayat bir bilinmezlikler manzumesiydi, bize verilen, bizim istediklerimizden daha iyiydi. Bu ön kabulle yaşamak, bir çok sorunu baştan çözmek demekti. Hayat ne kadar basit yaşanırsa güzelleşen bir nimetken niye saçma sapan sebeplerle zorlaştırıyoruz ki! 

Yapmamız gereken uzun ya da kısa, ne kadar süreceği belirsiz bu hayatta, tıpkı gönderildiğimiz gibi, insan olarak yaşamak ve ardımızda bırakacağımız hoş seda ile gitmek. Şairin "Ölüm bize ne uzak, bize ne yakın ölüm, ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm!" dediği gibi insanın ilk yapması gereken korkularından sıyrılmak ve şuan elinde olan hayatı güzel yaşamak. İyi, dürüst, insanlara faydalı, ilkelerine bağlı, hiçbir menfaat için prensiplerinden ödün vermeyen, Rahmetli Özal'ın dediği gibi "Allah'ın verdiği canı O'ndan başka alacak yoktur" diyerek dik durabilen, başına gelen her olayda sağına soluna bakmadan, niye ben demeden, bana verildiyse bu işin altından ben kalkacağım demek ki, diyerek güçlenen insanlar olmak gerek.        

Öyleyse, akacak kanın damarda durmadığı bir dünyada gerekli önlemlere rağmen olacakların önüne geçemiyorsak, yolcu olduğumuzu unutmadan bizi bekleyen durağa sığınmalı ve sağanak yağışın geçmesini, üzerimize sıçrayan çamurun, kirin akıp gitmesini beklemeliyiz. 

Bazen hastalıklar da kazançtır, bize zayıflığımızı hatırlatır ki, bu dünyaya geliş gayemiz de, bizi bu kadar güzel vasıflarla donatan bir Sahibimiz olduğunu ve O'nun karşısında zayıf olduğumuzu anlamaktır.

İnsanın her haline şükredebilmeyi öğrenmesi için ara ara uçak yolculuğu yapması, empati yeteneğini aktive edebilmesi için hasta düşmesi, ve şifanın Allah'tan olduğunu bilerek tedavi yolları araması gerekiyor. 

Ölümden başka her hastalığın şifası olduğu belirtilen kutsal değerlerimize göre vücudumuza misafir olarak gelen  her hastalık düşünmeye, akletmeye ve yaşamaya sevkediyorsa bizi ne mutlu... 

Yaşam tercihlerden ibarettir, henüz içindeyken yaşamayı ve insan olarak kalmayı seçelim. Pişman olmayacağız.

HANDAN KILIÇ