22 Ekim 2015 Perşembe

BİR GÜZEL ADAM...MUHSİN BEY




Hasret oldu ayrılık oldu 
Hüzünlere bölündü saatler 
Gördüm akan iki damla yaş 
Ayrılık da sevgiyle beraber 
Bir şarkı bir şiir gibi 
Yaşadım canım acıları 
Senden bana hatıra şimdi 
Sakladığım sevgili kederler 
Bir sır gibi saklarım seni 
Bir yemin bir gizli düş gibi 
Ben bu yükü taşırım sen git, 
Git acılanma.... 
Sen ağlama dayanamam 
Ağlama göz bebeğim sana kıyamam 
Al yüreğim senin olsun 
Yüreğim bende kalırsa yaşayamam”


Bu şarkıyı Sezen Aksu’nun sesinden dinleyen ve dilimizi bilen herkesin zihninde arka arkaya bir sürü  görüntü dizilir. Kelimelerinin kulaktan kalbe aktığı, titreşimlerinin tüm vücuda yayıldığı bu duygu yüklemesinden sonra insanın tekrar bulunduğu ana dönmesi epey zaman alır. Dağılırkenki ışık hızına kendisi bile şaşıran zihin, toplanma çabasından önce bir süre “amaaaaannn, bırak dağınık kalsın”  diyen kalbi kırmaz ve yarı yolda bırakır insanı. Sonrası bütün bohçalar açılır, anılar çıkarılır, gözyaşıyla yıkanıp durulananlar kurusun diye güneşe asılır.

Anılar, geleceğini bilemeyen insan için, dünyanın yükünden kurtulmak , gerçeklerin yakıcılığından kaçmak için sığınılacak en güvenli limandır. Belki de hayal dünyası, insana, yaşama katlanabilmesi için verilmiş bir nimettir. Bu sayede insan tek hükmedebildiği yerde, hayalinde bir dünya kurar. İçindeki çocuk kısa sürede burayı fetheder ve anılarla birer lego gibi oynar. Aynı an(ı)lardan her seferinde yeni  hikayeler  inşa eder. Sığınma ihtiyacına göre kat çıkar hayallerine. Bazen öyle bir hasret vurur ki, dışarıdaki depremlerden kaçarak sığınağına iner insan. Ardından gelecek tsunamide kaybolup gider yoksa.

Bu yüzden durduk yere bir sezen parçasıyla , hele de, aşkla yazılmış ve bestelenmiş eski klasik şarkılarıyla  karşılaşmak tehlikelidir. Her hal ve şartta içine çeker  ve sarsar insanı. Bu akşam, üzerime, bir filmin içinden kemendini attı böylesi bir sezen şarkısı…Film boyunca birbirinden güzel parçalar bir sağanak gibi döküldü üzerime ama en çok Sezen’in bu parçasını detone bir sesle söyleyen amatör sanatçıya aşkla bakan Şener Şen’in hali etkiledi beni. Evet bir kült filimden, Muhsin Bey’den bahsediyorum. Tutunamayanların temsilcisi, dürüst, namuslu, ilkeli, sanata aşık, sanatın ve sanatçının dostu, insani değerlerini kaybetmemiş,  arkadaş  kıymeti bilen, ama yangında ilk terk edilen eşyalar misali, güzel yüreğiyle hep bir başına kalan tam bir İstanbul beyefendisidir, Muhsin Bey.

Gençliğinde meftun olduğu, belki de onun yüzünden hiç evlenmediği, kadına benzediğinden, ömrünün sonbaharında   karşı komşusu Sevda’ya tutulan bu koca yürekli adam, hayatın dişlileri arasında ezilirken hakkettiğine inandığı başarıyı bir kez olsun kazanabilmek ve böylece sevdiği kadının karşısına güçlü çıkmak ister. Lakin o güne kadar ilkelerinden taviz vermezken, kazanma isteğinin baskısı ile türlü yollara girer ve sonunda cezalandırılır.

Bu, hayat oyunun değişmez bir kuralıdır, dünyaya geldiği safiyetini korumaya çalışan insanlar, çizgilerinden kaydıklarında mutlaka bunun bedellerini öderler. Ama artık yerde bir çizgi görse bu ne diye tepki gösterecek kadar ilkesiz  yaşayan, her türlü menfaate tamah eden, vefa, sadakat gibi kavramları hayatına sokmayan insanlarsa büyük suçlarının cezasını bu dünyada çekmezler. Kötülere bir şey  olmaz diyerek pişkinliklerine devam ederken, iyi kalpliler cezalarını burada çeker ve arınırlar.

Muhsin Bey de iyi kalpli bir insan olarak yanındakilere uymanın, başarı hırsına yenilmenin bedelini öder. Cezaevinin kapısından çıkarken Türk filmlerinin o bildik sahnesi tekrar eder, kocaman demir kapı açılır, elinde bir bavulla sağa sola bakınan kişi, özgürlüğü bahşedilen köleler misali önce ne yöne gideceğine karar veremez, vefasızlığın buz gibi estiği o sahnede yalnızlığına doğru yürür. 

Bıraktığı hayatı bulmak için, evi bildiği yere gider ama hiçbir şey eskisi gibi değildir. Zaten hızla değişen, acımasız ve tahammülsüz kuralları giderek keskinleşen  yaşama  ayak uyduramayan Muhsin Bey, zamanın eziciliği ile yok olan hayatına bakar, dostlarının vefasızlığını görür, sevdasını söylemeyi bile zihninde şarta bağlayan tavrından vazgeçerek Sevda’yı yanına alır.Film boyunca yenilgilerle yaşayarak, kaybedenler klübünün üyesi olan Muhsin Bey gösterdiği cesaretle,  en büyük güç, aşka tutunur ve film umut rüzgarıyla, bizi ferahlatarak biter. Uzun zaman boyunca reddedilme korkusuyla derin aşkını içinde yaşayan Muhsin Bey, insiyatif kullanmanın, cesaretin kadınlar üzerindeki en etkin güç olduğunu fark eder.

Yine bu akşam seyrettiğim, güzel diğer bir film olan Büyülü Çift(2001) de erkek başrol oyuncusunun kadınlarla ilişki kurmakta zorlanan dostuna verdiği güzel  öğütler  vardı: “Kadınlar samimiyete cevap verir. Dilin çenenin içinde dönmesine bakarlar. Romantizm isteyen biri daha ciddi olmalıdır. Aşk her zaman bir sıçramadır ve o ilhamı hissetmen gerekir. Cesurlar kendilerinden önce neyin geldiğine dair çok açık görüşleri olan insanlardır. İhtişam ve tehlike birbirine benzer. İkisine de karşı konulmaz, çık ve onlarla savaş ” diyerek cesaret veriyor.

Aynı filmde aşka olan inancını kaybetmiş olan başrol oyuncusu kadın, Lady Diana ve Prens’in acıklı hikayesinin “Bir masalda yaşayamazsın“ gerçeğinin kesin kanıtı olduğunu söylüyor ama sonunda cesur bir adam gelip onu kendi masalının içine alıyordu.

Aşık olunacak varlıklar olarak adlandırılan kadınların, hep aşk arayan yanları ile iyi bir aşık değil, zor bir maşuk olabildiklerini savunan görüşler olmakla beraber, Yusuf ile Züleyha kıssasının kutsal kitabımızda yer alması, aşkın kahramanının, kutsal metinlerde Mecnun ya da Ferhat değil,  Züleyha’nın şahsında bir kadın üzerinden seçilmesinin anlamını, yazarı,“Züleyha Güzellemesi “adlı çalışmada detaylı olarak açıklamış.Züleyha’nın ismi geçmeyen kıssada kadın olması üzerine vurgu yapıldığı, bu durumun her kadının içinde bir Züleyha’nın saklı olduğunu gösterdiğinden sözedilmiş. Ve bir kadının Züleyha kimliğinden sıyrılmasının yolunun, diğer kimlikleri tekrar giyinmesi olduğu belirtilerek, kadının doğru bildiği çizgiden ayrıldığında yine eş, anne, kardeş, arkadaş sıfatlarını canlandırarak çizgisine döneceğinden bahsedilmiş. Meşhur  kıssada elbette erkeğin de bu sevdanın tarafı olduğu,  aşkın kalben bir karşılığı olduğu muhakkak, lakin şartların uygun olmaması gerçeğinin,  her zaman mantığı önceleyebilen erkekçe, devreye sokularak yanlış bir yere doğru yönelen akışın kesildiği gösterilmiş. Yani, hem erkek aşık olabilirken, aşkın yanlışa sürüklemesinin önüne geçecek tarafın da, erkek olacağı vurgulanarak, duygusal yanı  ağır basan kadının üzerinden bu yük alınmış. Bu vazgeçişin  bedelini taraflar ayrılık acısı ile yaşasalar da, temiz kalmayı başarabilmeleri ve sonunda en büyük sıçrama tahtasından, aşkla, yükselerek uzun ve dolambaçlı yollardan ulaşılabilecek o duru kalp iklimine bir anda varmaları ile affa layık olduklarından bahsedilmiş.

Aşk zordur, çilelidir, ama insana kestirmeden böylesi  nimetler de sunar. Her ne varsa alemde ancak aşkla bilinir. Baktığın her yerde onun adını, onun yüzünü görmüyorsan aşık değilsindir. Hatta sabah uyandığınızda aklınıza ilk gelen, akşam gözlerinizi yummadan önce hayalinizden son geçendir aşık olunan. Pinhani “Günaydın Sevgilim” şarkısında diyor ya hani, “Seninle olmak, sana dokunmak değil ki…Günaydın sevgilim…Günaydın”.

Yine Kargo, “Beni bırakma“ adlı parçasında,“Yastığında sakladığın sırlar, hayalinde öldürdüğün kahramanlar” dan bahsederken söylenememiş aşklar manzumesinin mısralarını dokumuyor mu ilmek ilmek?

Ama işte büyük yetenek Şener Şen, Muhsin Bey filmindeki performansıyla bize bir oyunculuk şöleni yaşatırken, en çok da, vurgun olduğu komşusu Sevda ile karşılaşma anlarında masumlaşarak devleşiyor. O konuşurken onu dinleyemeyecek kadar kendi dünyasına dalıyor, ne söylese, ne istese kabul ediyor. Canını istese verecek gibi bakıyor. Zaten kendisine ait olmasa da, kalbinin sahibinin o olduğunu biliyor. Bunu saklamaya çalışsa da, aşk saklanamayacağından onunla hasbihal eden herkes anlıyor. Hatta bir akşam, Muhsin Bey,  Sezen Aksu’nun bu şarkısını icra eden Sevda’yı arkadaşı ile beraber dinlerken, sevdiğinin dilinden dökülen,”Bir sır gibi saklarım seni, bir yemin bir gizli düş gibi, ben bu yükü taşırım sen git, acılanma “ nağmelerini dinlerken Sevda’ya bakışını fark eden arkadaşının ”Çok mu seviyorsun?“ sorusu ile afallıyor. 

Onun gibi bir İstanbul Beyefendisi’nin ağzı bozuk sayılacak, hafif bir kadına olan zaafını kendisi bile çözemezken bize bir gerçeği daha hatırlatıyor; aşk kimi seçtiğine bakmaz, aşk savunmasızlara iner, aşık olan değil, aşkın kendisidir insanı savunmasız bırakan. Ama insanı yaşatan da, bu tahammülü zor dünyaya dayanmasına yardım eden de hep aşktır. 

Kime, ne zaman, niye, neden şimdi sorularından ziyade aşkın iklimini yaşamak ve onu sıçrama tahtası olarak kullanarak, sadece O’nu tanıyalım ve sevelim diye gönderildiğimiz alemde, Allah’a nasıl aşık olunacağını bilmenin yolu, bir insana aşık olmaktan geçer. Bu durumda aşk, zamansız da olsa bir nimettir, Alice’nin harikalar diyarına geçtiği o kapı gibidir. Yaşamın içinde, sorumlulukların ve zorunlulukların baskısı altında fark edemediğimiz zamanı bize hatırlatan, sahip olduklarımızın kıymetini bilmeden geçirdiğimiz günlerin üzerine ışık tutan bir projektör gibidir aşk. 

Muhsin Bey’in Sevda’sını her gördüğünde duran zaman gibi, küçük aralıklarla hatırlatıp kendini, tekdüze yaşamlarımıza renk katar aşk ve her seferinde bize o sıçrama şansını verir; her baktığında O’nun yüzünü, O’nun güzel adlarının çağrışımlarını yakalama fırsatı sunar. Bu nedenle aşk kaçırılmaması gereken bir fırsattır. Ama çoğumuz yanından geçip giden bu fırsatları fark etmeyiz, farketsek bile riskli bir yol deyip kolaya kaçtığımızı zannederiz. Aşkın kanatları ile uçmak varken, hiçbir yere götürmeyen güvenli sandığımız tozlu yollarda ömür tüketiriz.

Muhsin Bey’i izlerken, Urfa’dan türkücü olmak için gelen Ali Nazik’in çiğ köfte yoğurması sahnesi de, beni çocukluğuma götürdü. "İnsan çocukluğudur" derler, bütün özlemlerimiz ve öfkelerimiz orada saklıdır aslında. Haydar Ergülen’in “İnsanın kalbi gözleridir bazen, ruhu da orada toplanmış gibidir, gözleri avlusudur insanın“ dediği gibi, çocuksuluğu yitirmemiş o gözlerden girilir bir insanın kalbinin odalarına. 

Çiğ köfte ve içli köfte, biz çocukken öyle her köşe başında bulunan, naylon bir tada sahip, fabrikasyon ürünlerden olmadığından, çok özel ve lezzetli yiyeceklerdi. Doğulu komşularımız ya da aile dostlarımızın bize özel yaptığı ve eve davet ederek tattırdığı yiyeceklerdi. Evde acılı ve bu kadar yağlı yiyecekler yemesek de damak tadımın bu lezzetlere düşkünlüğünde işte bu anıların saklı olduğu muhakkak. Sanırım zahmetli yapımı sebebiyle gündelik yaşamın içinde sıkça pişirilmeyen bu yiyecekleri size yapan dostlarınızın, kendinizi özel hissettirmesinin verdiği duygu da, lezzeti artıran bir unsurdur. Şimdi her yer, çiğ köfteci, herkes içli köfte yapıyor ama ne tadı var ne de yadı. Her şeyin sunileşmesi gibi hayatımız da, yiyeceklerimiz de, ilişkilerimiz de sunileşti.

Evlerimizi, mekanlarımızı bile suni çiçeklerle süsler olduk. Muhsin Bey filminde, Şener Şen için “çiçeklerle konuşan adam” benzetmesini yapanlar da var. İlgi ve sevgiyle boy veren, bakım için vakit ayrılması gereken  varlıklar ya çiçekler, şimdilerde kimsenin vakti yok ya, durup incelikli şeyler söylemeye, dinlemeye, işte her şeyin sunisi ile karşı karşıyayız. Aşk sanılan vücut değiş tokuşları ile yorgun, her şeyi ayaküstü yemek gibi hızlı ve keyifsiz tüketen, sabırdan, emekten yoksun gençlerimizin Muhsin Bey tiplemesini anlamalarını beklemiyorum ama eninde sonunda kalp tatminsizliğinden bunalıp şapkalarını önlerine koyup düşünme yaşlarına erdiklerinde, aşkın büyüklüğünü, Sezen şarkılarının derinliğini, evde yapılmış bir yemeğin kokusunu, sizin için ter dökerek çiğ köfte yoğuran bir dostun bulunmaz bir nimet olduğunu, içli köfteyi aile geleneği olarak yapmayı sürdüren ve sırf siz geleceğinizde üşenmeyip bunu yapan bir insanın arkadaşlığındaki sevginin gücünü anlayacaklarını umuyorum. Tabi o zamana kadar böyle değerler kalırsa…

Muhsin bey, cezaevinden çıkıp evine, mahallesine döndüğünde, her şeyin kaybolduğunu, Sevda’ya emanet ettiği çiçeklerin, onun gidişiyle solduğunu görüyor. Hayatlarımızı terk ederse sevda, sonumuzun bu çiçekler gibi olacağını zihnimize kazıdığı sahnede, güneş, ışık, yer aynı ama neden soluyorlar diye sesli düşünüyor. Suni gübre istiyorlar, potasla kısa bir süre coşuyor sonra birden ölüyorlar diye ekliyor. Güneş, ışık, yer etkenlerine bir de sevginin ama suni olmayan, gerçek sevginin eklenmesi gerektiğini, sevgisiz kalan insanların, dikkatinizi çekerim sadece kadınların değil erkeklerin de, susuz kalan çiçekler gibi kuruyacağını, suni yollardan coşturucu etkenleri kullanarak bir süre canlı bir görünüm elde etseler de, gerçek sevgiyi bulamadıkça kuruyacaklarını hatırlatıyor.


Cahit Sıtkı Tarancı’nın “Sabır nedir bana sor, zaman bir kuşak gibi sarıl sarıl bitmiyor”  dediği gibi, sabır gerektiren bir imtihandır hayat. Sabrı kolaylaştıran tek şeyse aşktır. Sarılın kalbinize, dayanın Yüceler Yüce’sinin gücüne… Yaptığınız her işte hesabınızı sadece O’na vereceğiniz duygusunu yaşayın ki, kimseden bir şey beklemeyin, kimsenin hakkına girmeyin. Aşkınızı kaybedip kimsenin gözyaşının sebebi olmayın.   

Kahramanlarınızı unutmayın, birilerinin ışığı, kalbi, aşkı, kahramanı olun, olun ki, aşktan AŞK’a geçecek şansı yakalamaları için harikalar diyarının kapıları açılsın yüreklerinde. Ve siz de bir gün, O’nun adıyla gözlerinizi yumup sabah kalktığınızda, aklınıza yine ilk o gelecek şekilde aşık olacağınız günü bekleyin sabırla… 

Ölmeden önce böylesi bir sabaha uyanabilmek umuduyla… Aşkla kalın.

HANDAN KILIÇ

15 Ekim 2015 Perşembe

GÜL İLE GÜLÜ İLE TARTARLAR



Kayboldum yine dedi.

Olduğun yerde kal yanına geliyorum derken, elindeki fenerle labirentin her köşesine bakmaya başladı. 

Bir yandan da "Elinden feneri bırakma, aydınlığa çıkana kadar fener yol göstericin olsun, ne zaman ki kendi ışığından sıkıldın, çal feneri yere, tuz buz olurken benliğin aydınlandığını göreceksin kalbinin" diye kaç kere söyledim, ne zaman beni dinleyecek bu serseri diye söyleniyordu. 

Uzun bir uğraştan sonra labirentin en uç çıkmazında, bir balkona nazır gökyüzünü seyrederken buldu onu. 

Gök delinircesine yağan yağmurdan sonra açıktı gökyüzü. Dolunayın, buradayım dercesine aydınlattığı ama bulutların arkasına saklanarak yüzünü göstermediği  gecede sonbaharın serinliği hissedilmeye başlamıştı.

İçeri gir hadi, üşüteceksin burada derken daha hapşurmaya başladı.

Olsun dedi, belki bir yıldıza takılır gözüm, yüreğim peşinden gider parıltısının. Belki o zaman bulurum yönümü, bu labirentten çıkmanın yolunu keşfederim diye ekledi.

Yıldızlar yok bu gece görmüyor musun, diye çıkıştı.

Görmüyor olmamız olmadıklarını göstermez ki, dedi. Saklanırlar ara ara ama hep oradadır yıldızlar. Hem yıldızlar yoksa ışıklar da mı yok! Baksana, dedi, karşıdaki evlerin ışıklarına, yakından uzağa doğru nasıl da değişiyorlar. Sokak lambaları mesela hepsinde aynı ışık varken uzaklaştıkça nasıl da farklılaşıyor etki alanları. Daha uzağa bak, şehrin uzak ışıkları yakın olanlardan daha çekici, yanıp sönüyor, göz kırpıyor sanki, nasıl da ışıl ışıl, nasıl da davetkar. Oysa yaklaşsan yanına diğer sokak lambalarından hiç farkı yok. 

İnsanlar da böyle mi sence; yaklaştıkça uzaklaşmak mı ister insan, aydınlığın ortaya çıkardığı saklanamaz kusurlarından mı kaçar usulca?  Ya da bir resme çok yakınlaşınca bir bütün olarak değerlendiremezsin ya, burnunun dibine giren birinden neden hoşlanmaz insan, mahremiyet alanını korumak mıdır derdi? Bak bir hocamızın lafı geldi aklıma; benim yumruk atma özgürlüğüm senin burnunun başladığı yerde biter. Bu arada, bir insanın en mahrem yeri ensesiymiş, bu nedenle el ense çekmek bir çok kavganın başlangıç noktasıymış, bunu biliyor muydun?

Ne diyorsun sen ya, gerçekten kaybolmuşsun yine. Ben ne dedim sana; önce kendi içine çeki düzen ver, şu serbest çağrışımlarını bir kurala bağla, dosyala, alfabetik bir şekilde depola, o kelimeden o kelimeye geçme, konudan konuya atlamak değil ki marifet! Adaletin en güzel tanımı; her şeyin yerli yerine konması değil midir? Acı kendine, önce kendine adaletli ol, her şeyi yerli yerine koy, sırası geldikçe derinleş o konuda.

Akıl verip durma bana, ben böyleyim, beğenmiyorsan çekip gidebilirsin, olduğum gibiyim ben…

Acaba? Kimse olduğu gibi değildir! Yoksa niye yaklaşılmasından korkar insanlar, yakından bakınca görülecek kusurlarını saklamak değil midir herkesin derdi? Bu arada terk etme şansım olsaydı senle bir dakika durmazdım, bunu da aklının bir tarafına yaz, ama mahkumuz birbirimize. Onu bunu bırak da yine niye buradasın, niye kayboldun, bu sefer hangi söz yankılanıyor labirentlerinin duvarlarında?

“İnsanlar leş gibi kokuyor” dedi bir arkadaşım.

Leş, çürümeye yüz tutmuş ama henüz toprak tarafından bağrına kabul edilmediğinden kötü kokular yayan hayvan cesedi iken ve insanların çeşit çeşit güzel koku sürünerek görselliğine yeni bir boyut kattığı çağda," Neden leş?" diye düşünmeye başladım. Canlı olan her organizma bir şekilde hayatını kaybettiğinde iç organlardaki kimyasalların birleşerek ortaya çıkardığı kötü kokularda elbette, tabiatta boşluk kabul etmeyen sistemin işçileri olan bakterilerin katkısı büyük, bir an önce canlılığını yitiren varlığı yok etmeye çalışıyorlar, işe yarayan kısımlarını kullandıktan sonra geriye kalanı öylece bırakıyorlar ve ancak toprak alınca bağrına,o kötü kokuyu içine hapsederek ölünün döngüye katılmasını sağlıyor. 

Ama insanlığın öldüğü, herkesin koca koca cesetler olarak dolaştığı günümüzde ortalığı ağır bir koku kaplıyor. Evet insanlar leş gibi kokuyor, bazen kendi burunlarına da geliyor kokuları ama bastırmaya çalışıyorlar, parfümlere sarılıp dışlarını süslüyorlar ki, ölen ruhları görülmesin, kötü kokular yaydıkları fark edilerek gömülmesinler. Herkesin aynılaştığı yerde farkındalıklar yitiriliyor ya, kendi gibi kokan insanlarla beraber olarak unutmaya çalışıyorlar kusurlarını. 

Koku deyince Nesimi’nin şiiri geldi aklıma bak;
“Gül alır gül satarlar
 Gülden terazi tutarlar
 Gülü gül ile tartarlar
 Çarşı pazar güldür gül.  

Gül olanın aslı güldür
Peygamberin nesli güldür
Sağ oturan erenlerin
Bezmi visali güldür gül.

Gülden değirmeni döner
Anın ile gül öğünür
Akar suyu döner çarkı
Bendi pınarı güldür gül.

Asmasında gül dalları
Kovanında gül balları
Ağacında gül halleri
Servi çınarı güldür gül.

Açıl gel ey gonca gülüm
Ağlatma şeyda bülbülün
Bu inleyen garip dilin
Ahû figanı güldür gül.”


Evet, harika bir şiir. Gül ile gülü tartarlarsa gül kokusu, gül kokusunu çekerse, leş de leşi çeker o zaman değil mi? Herkesin koktuğu bir yerde bir süre sonra herkes o kokuya alışır ve duyamaz hale gelir ya birbirlerine sığınırlar aslında. Havasız kalan bir odanın kokusunu içeride bulunanların fark edemediği gibi dışarıdan gelen ve odanın kokusunun kötü olduğunu söyleyen biri de kral çıplak diyebilen kişinin akıbetine uğrar.

Bu yüzden, kimse göründüğü gibi değildir. Herkes kendine çok yaklaşılmasından bunun için korkar, içindeki ölü hücrelerden yayılan leş koku duyulmasın ister. Yeterli kan deveranı olmayan, kansız kalan bölgeler nasıl yitirirse canlılığını ve kangren olduktan sonra tekrar canlanması için hiçbir şans yoksa, insan oksijensiz kalmamaya çok dikkat etmeli.

Sık sık kaybolmalı içinde, arayıp bulmalı oksijene hasret kılcallarını ve kirli kanı akıtıp kurtulmalı kendinden. 

Sürekli yenilenen hücreler sistemi ile bu şans yaşadığı her an verilirken insana ayrı bir noktadan daha sınanıyor aslında; gül kokusuyla donattığı hücreleri güzel kokular saçıp ömürlerini doldurunca giderlerken, yeniden aynı güzel kokunun tesisi için yeni bir çabaya girmesi gerekiyor insanın. Dünkü güzel kokunun yarına faydası yok, ya da öldüğünden kötü kokan hücreleri düşünerek umutsuz olmanın yeni hücreleri canlandırıcı etkisi yok, ondan her gün yeni şeyler söylemek lazım diyor bilgeler.

Gül de kokabilirsin, leş de… 

Seçim senin ta ki son nefese kadar…

HANDAN KILIÇ