2 Ocak 2016 Cumartesi

SALLA BENİ SEVGİLİM, GÖNÜL SALINCAĞINDA…



İki görüntü alır götürür beni uzaklara.Babasının elinden tutarak dünyaya meydan okuyacak kadar güçlü ve güvende olduğunu hisseden bir kız çocuğu ile ne olursa olsun, n’aparsa yapsın onu sevmekten korumaktan vazgeçmeyeceğini bildiği annesinin elini tutarak yürüyen erkek çocuğu… Şefkatin cisimleşmiş halidir ya ikisi de, yerleri dolduramayacak kim vardır hayatta desek herhalde hepimizin cevabı  anne babalarımız olur. 

Daha bebekken babasını yitiren bir arkadaşım vardı: Evde bir erkek, bir baba karakteri ile beraber büyüse de kendi babasının yerini tutmayacağından olsa gerek ışıl ışıl parlayan gözlerine dikkatle bakınca gönlündeki o büyük hüzünlü boşluğu görüyordum her seferinde. Bir gün birkaç arkadaş oturmuş,  hayata dair derin mevzulara dalmış sohbet ederken, babasını küçükken yitiren arkadaşım salıncak figürünün hayatında önemli olduğunu, hatta nerede üzerinde salıncak resmi olan bir kıyafet görse, koşup aldığını söylemişti. Çocukluğumu da doya doya yaşadım, annem elinden geleni yaptı, salıncaklardan inmezdim, sokakta oynar, erkek çocukları ile beraber maç bile yapardım, hiç kısıtlanmadım deyince isabetli psikolojik tahlilleriyle ünlü diğer arkadaşımız, ona hitaben; sen hep o boşluğu doldurmaya çalışıyorsun diyerek söze girdi. Senin hayatında salıncak önemli, hep sallanıyorsun ama sallayan kişi yok resimde.

Sohbet koyulaşıp tahliller derinleşmişti ki, ben de farkında olmadan kendimi çocukluğumda, o “kaydedilmiş cennet” te buldum. Salıncakları seven bir çocuk olsam da, bizde maalesef durum tam tersiydi. Çok korumacı bir babanın kızı olarak, küçükken aman düşer bir yerini kırarsın diye, büyüyünce de, koca kız sallanır mı ayıp, hanım kızlara yakışmaz söylemleri sebebiyle çok fazla salıncağa bindiğimi hatırlamıyorum. Haksızlık da yapmayayım, bizi her gün parka götürürdü babam, zaten küçük parkta oturuyorduk. Bazı akşamlar büyük parka da giderdik ama kastettiğim tek başına sallanılan uzun zincirli salıncaklar. Yoksa, her gün dört kişinin sallandığı ve babamın daha güvenli olduğuna inandığı salıncaklarda çok sallandım. Hatta ortaokulumun bahçesinde de, kız meslek lisesinin kreşi olduğundan, teneffüslerde, oradaki  yine dört kişilik salıncaklarda hız denemeleri yapmışlığımız çoktur. Arkadaşlarım salıncak üzerine ateşli bir muhabbete dalmışken ben de, içimin labirentlerinde çocukluğumdan izler aramaya koyulmuştum bile: İşte o esnada bir aydınlanma yaşadım ve uzun yıllardır şöyle gönlümce sallanmadığımı fark ettim. 

Sallanmak, o gidiş geliş, o salınıma kendini bırakmak, durağanlıktan kurtulmanın en kolay yoluydu aslında.Yıllardır sallanmamıştım. Yıllardır düz giden bir yoldan, yan yollara sapmamıştım.Böyle sallanmaktan bahsettikçe içime özlemle beraber bir heves düştü birden bire. Kısa süre sonra tatile gittiğim bir mekanda keşif yaparken uzun zincirleri olan tekli salıncakları gözüme kestirdim. El ayak çekilince salıncaklara yaklaşıp hafif hafif sallanmaya başladım.Çocuklar için tasarlanmış bu salıncağın beni taşıyıp taşımayacağı endişesinin yersiz olduğunu anladıktan sonra hızımı arttırdım. Yükseldikçe içimin ferahladığını hissettim. Sallanmayı çok özlemiştim. Hem artık hızlanmak için kimseye ihtiyacım olmayacak kadar büyümüştüm. Durmak istediğimde de durabilirdim. O an korkularımdan sıyrılarak kendimi sallanmanın keyfine bıraktım. Bir taraftan sallanıyor, bir taraftan ılık ılık esen deniz havasının tazeleyici serinliğinde bizi sınırlayan zihin kalıplarımızı düşünüyordum.Ne kadar çoktular. Toplumsal kurallar, aile ve çevre baskıları, anlamsız adetler, yanlış yorumlanan dini öğretiler… Sonra belki de bilgi, evet bilgi, artan bilginin insanı durduran, cesaretini kıran bir tarafı olduğu muhakkaktı. Kanser olduğunu öğrenen bir doktor, bu konuda hiçbir bilgisi olmayan hastası kadar umutlu olamaz ya hani, insan da ne kadar çok bilirse kötü olasılıkları hesaplama oranı yükselirdi. Belki de bilginin gücüyle kandırılmaz hale gelirdi lakin insan, bilgiyle beraber teslimiyet konforunu kaybederdi. İşte babamda da bu durum vardı. Elinden hiç kitap düşmeyen bu eğitimli adam, sürekli endişeli ve en kötüyü düşünen kafa yapısıyla bizi de devamlı olasılık hesabı yapacak şekilde yetiştirdi. Sallanırken içimden geçenleri fark edince gülümsedim, babamdaki kötümserliğin nasıl bize de sirayet ettiğini gördüm:  Zincir kopsa nereye düşerim, daha fazla hızlanırsam arkadaki duvara çarpar mıyım, bir yerim kırılsa çocuk da değiliz, hemen iyileşmez, ama kemik suyu iyi gelir gibi gereksiz düşüncelerin saldırısına uğrayan zihnim sallanmanın keyfini çıkarmama engel oluyordu. Demek ki, sadece vücudumuzun enerjisiyle hareket ettirerek kullandığımız bir aletle, gevşemek amacıyla yaptığımız bir eylem bile birden bire zihnimize doluşan düşünceler yüzünden anlamını yitirebiliyordu. Bunun için bile insanın kendini rahat bırakması gerekiyordu. Hepimiz belleğimizin kara kutularına kaydedilmiş zanların etkisi altındaydık.

Bir yandan yalnızlığın ve özgürlüğün keyfini sürdüğüm gecede, salıncaktayken düşünceler denizinde yüzmeye devam ettim: Her kulaçta bir başka düşünce su yüzüne çıkıyordu:  Çok hızlanırsam durduracak, düşersem kaldıracak biri olsa, hatta beni sallasa, nazımı çekse daha zevkli olmaz mıydı sallanmak? Ama bu, sınırlanmayı da kabul etmekti. Hayatta her şey beraber olmuyordu, düştüğümüzde yaralarınıza pansuman yapacak biri varsa yanımızda mutlaka ben söylemiştim, dikkatli olsaydın, hep böyle yapıyorsun gibi yorumlarını da dinlemek zorundaydık ya, aynı onun gibi tek başınalıktan sıkılarak birileriyle sallanmak istersek özgürlüğümüzü feda ediyor, güvenliğimizi kazanıyorduk.

Salıncaklı tişörtleri seven arkadaşıma, bir gün benim de salıncakları görünce heyecanlandığımdan bahsedip sallanma geçmişime dair kısıtlayıcı anekdotlar anlatınca, beni kimse engellemedi, o kadar çok sallandım ki hala rüyamda bile sallanırım demişti. Rüyalar, bilincimizden sıyrıldığımız, arzunun kollarına kendimizi bıraktığımız zaman dilimleri olarak bize bizi anlatan yegane hazinelerimizdir ya, İşte ben nasıl  sallanmaya özlem duyuyorsam arkadaşımın konuşmasının satır aralarında da, onu sallayacak, belki de ara sıra sallanmaktan alıkoyacak, kısıtlayacak bir iradenin hasretinde olduğunu fark ettim.

Ya sen, sen insanoğlu, sen neyin hasretindesin bir yaz günü dalgaların ritimli müziğini dinleyerek adımladığın sahilde… Sıyrılmak istediğin sorumlulukların mı yoruyor seni? Sallaman gereken, sallarken koruman gerekenlerin zayıflığı mı, seni endişelere salan? Bildiklerinin ağırlığı mı belini büken, yüzüne hüznü yerleştiren? Neyin özlemindesin? Mükemmelliğin mi? Neden mükemmel olalım ki? İnsanız biz, noksan kelimesiyle kardeşiz, unutkanız hem, onun için ahdimizi yeniden tekrar etmiyor muyuz? Sözümüze sadık olsak da, her an o sözün saflığında olamayız ki! O zaman insan olmazdık, melek olurduk, lakin insanız. Zayıf omuzlarımızda dağların bile istemediği o “insan” kalma yükü var ve bunu taşımamız gerektiğini erken yaşta öğrenen, belki de bu yüzden kendine hiç hata hakkı tanımayan, yanlışla doğru arasındaki salınımla kah gülen kah somurtan ama şanslı da olan varlıklarız.
Hep özlüyoruz bir şeyleri…İleriye bakamadıkça ya da zaman sorumluluklarımızı arttırıp elimizi kolumuzu bağladıkça, dönülmez akşamın ufku belirginleşip vaktin çok geç olduğunu fısıldadıkça kulağımıza, bize hareket edecek tek alan kalıyor; geçmiş. Geleceğin belirsizliğinin verdiği tedirginlikten uzak, sadece hatırlamak istediklerimizle, dilediğimiz senaryoları baştan yazacağımız konfora sahip olduğumuz oyun alanımız. Şimdinin esaretinden kaçıp sığınılacak mağaramız. Dilediğimiz oyun arkadaşlarının yanımızda olacağı, sevdiğimiz mekanlarda geçeceğini belirlediğimiz özlemler vadisi. ” Kaydedilmiş cennet” dedikleri yer, çocukluğumuz. Herkes çocukluğunda gizli. Özlemleri ile maruz kaldıklarının salınımında gönüllerimiz. O salıncakta sallanmak istiyoruz yine. Ama bu sefer sonuçlarını bildiğimiz riskleri bertaraf ederek sallanmanın peşindeyiz. Hatta biri sallamalı ve bizden çok düşünmeli bizi. Hiç gitmemeli yanımızdan, bizim istediğimiz ritmi bulmalı, coşturmalı ama  düşürmemeli. Sevmeli ama bırakmamalı. Yanımızda olmalı ama hayatımızı bizden almamalı. Dokunabilecek kadar yakın, incitmeyecek kadar uzak olmalı. Bizi bizim istediğimiz kadar tanımalı. Biz çağırınca sahneye çıkmalı, yalnız kalmak istiyorsak uzaklaşmalı. Ama elimizi şaklattığımızda yanımızda bitmeli. Kaldığı yerden sallamaya devam etmeli.Gönül salıncağına bir bizi almalı. Hesap sormadan, hak iddia etmeden eğlemeli gönlümüzü.Sonra yorulunca ya da sıkılınca anlayıp başımızda yelpaze yapmaktan vazgeçmeli. Sessizce uzaklaşırken yanımızdan bizi rüzgarın ritmine bırakmalı. Denizin üzerinden gelen tatlı bir meltem gibi dolaşmalı bazen elleri bedenimizde ya da celallenen bir denizin dalgaları gibi sarsılmalı yokluğumuzun ızdırabını çekerken.

“Kırmızı pelerinli kent”,Rio’yu anlatan Aslı Erdoğan’ın, şehri betimlediği gibi aslında bütün insanlar: “Hep çırılçıplak ama hep maskeli…Hep doygun ama hep aç”

Neyi maskeliyoruz kaçarken kendimizden? Sakin bir deniz gibi dururken, herkes çarşafsı maviliğimize hayranken, içimizin yükselen dalgaları ruhumuzun kıyılarına hangi yosunlu taşları bırakıyor? Kaç gemi çatıp kaçını batırıyoruz rüya/hayal/hayat devam ederken?

Ihlamur ağaçlarının kokusu, hanımelinin zarafetiyle birleşip duyanları kendine çekerken kucağında olmayı dilediğimiz kim?

Ne yaparsak yapalım, ne kadar huysuzlanırsak huysuzlanalım bizi bağrına basacak annemizin dizinde uyuyacağımız kısacık bir uyku değil mi bizi dinlendirecek, hayatın yorgunluğunu silecek olan…
Birkaç gün önce duyduğum bir cümle sarsmıştı yüreğimi: Bir babaanne, çok sık göremediği torununa “Sen şimdi gidiyorsun ya buradan, ben evin bütün odalarında günlerce duyuyorum kokunu” dediğinde, “ Nasıl bir şey bu ? “ demiştim. Klasik cevabı vermişti babaanne: “Torunun olunca anlarsın” Yani “Ben ol da bil” Niye bilinmez ki hiçbir şey ben olmadan, annelik, babalık, evlatlık, dostluk, kardeşlik, yalnızlık, kalabalık, yorgunluk, olgunluk, hasret, hüzün, sevgi, nefret, ayrılık, ateş ve aşk… Neden bilinmez ki,içine düşmeden, içinden düşmeden…

Dünya nasıl bir sahneyse, hepimiz kendi senaryolarımızın, kendi repliklerimizin peşindeyiz. Aslında karşılıklı bir diyalog değil özlediğimiz… Beklediğimiz cevapları vermeyince senaryomuza kıyıdan köşeden sızanlar hemen kapanıveriyoruz içimize. Ege’nin vazgeçilmezleri akşam sefaları gibiyiz aslında; gündüz gerçeğine kapanan, ışık sızdıkça üzerine sıkı sıkı büzülen rengarenk çiçeklerdir ya akşam sefaları, karanlık çökerken açarlar kendilerini geceye.

Aslında hepsi bir rüya…Var olanlar var edemiyor bizi.Çünkü hepimiz istediğimiz cevapların peşindeyiz, duymak istediklerimizi özlüyoruz.

Özlediklerimizi sevdiklerimize yakıştırıyoruz. Annemize sarıldığımızdaki koşulsuz kabullenmeyi arıyoruz sevdiğimizden. Babamızın verdiği güveni istiyoruz karşımızdakinden. Bizi sırtımızdan vurmasın istiyoruz kardeş bildiğimiz.

Bizi çılgınlar gibi sevsin istiyoruz aşkımızı ilan edemediklerimiz. Söylenememiş aşklar manzumesinin mısralarına her gün yenilerini eklerken bizler hep karşımızdakinden bekliyoruz bir şeyleri…

Ama işte hayat düz bir çizgi değil, senaryolar tek değil. Hepimizinki bir diğeriyle kesişiyor bir yerlerde…Herkesin sesinin duyulmasını beklediği ama kesişim kümesine girene karşı aynı özeni göstermediği bir düzlemde sonuca nasıl ulaşacağız ki?

Hayatta en şefkatli bulduğum annemin babası olan rahmetli dedemin anneme altı yaşındayken uyguladığı bir terbiye metodunun annemin bütün hayatına sirayet eden bir duygu bıraktığını fark ettiğimde aslında kimsenin tek bir yüzü olmadığını anlamıştım.Kimliklerimize göre değişen, gelişen, bazen de gerileyen yüzlerimiz vardı hepimizin. Benim gözümdeki yaşa dayanamayan pamuk gibi dedem misafirlerin yanında bir şey isteyen küçücük çoçuğuna nasıl merhametsiz davranmıştı buna inanmak zor. Ama annemin kimseden bir şey istemeden sürekli herkese verme biçiminde bir yaşamı tercihinin ve bize de bunu benimsetmesinin gerisinde yatan işte böylesi bir çocukluk anısıydı. Bir anının ceremesi birkaç ömüre sirayet eder mi derseniz, toplum hafızasının böyle oluştuğunu, biz atamızdan böyle gördük anlayışıyla hataların da, güzelliklerin de nesilden nesile aktarıldığını görürsünüz. Kimbilir bana dede olduğunda merhamet abidesine dönüşen dedem de, büyüklerince hangi zor sınavlardan geçti. Hani derler ya, yaşarken oldu. Herkes gibi dedem de, yaşarken olgunlaştı, değişti, farklılaştı.

Gelmek istediğim nokta şu; bizim özlemlerimiz, arzularımız aslında sadece bizim değil, çocukluğumuzda içimize yerleşen kalabalık bir kitlenin isteklerinin toplamı ancak zihnimiz bunu sadece sonuç olarak sunuyor bize.

Yani aslında dalgalar gibi yükselip alçalan bir karakter özelliğimiz varsa, kimi zaman aşırı sinirli, kimi zaman sessizsek anne babalarımızın bizi büyütürken yaşattığı dalgalanmaların sonucudur bu haller. Tabi onlar da önceki neslin rüzgarını, boranını çekmişlerdir fark etmeden. Yani karakutularımız büyükanne ve büyükbabalarımızdır.

İnsan kendini değiştirebilir mi peki? Hayır. “İnsan yedisinde neyse yetmişinde de odur” atasözünün aslında Hadis-i şerif olduğunu öğrendiğimden beri cevabım bu kadar net. Ama napabiliriz, elimizden geldiğince içimizdeki deli ile doğru bir dans çıkarmaya çalışabiliriz. Suçu kimseye atmadan yaşamaya  gayret edebiliriz. Yoksa Hz. Adem’e kadar gider suçlayıcılık ya da nefsimizin hatalarını hoşgörmeye kadar iner. Oysa aklı ve irade ile beraber atalarımızdan miras kalan özelliklerimizi kontrol etme şansı verilmiş ve nedensellik bağı kesilerek herkes, hesabını kendi vereceği bir hayatın ortasına tertemiz bırakılmış. Belirsiz bir süre verilmiş, kapasitesine göre gelen soruları cevaplaması istenmiş. Kimsenin kimseden kopya çekemeyeceği bir  sınavı var bu dünyada…    

Ve hepimiz kendi sınav kağıdımızla baş başayken tek bir şey istiyoruz çevremizden: Anlaşılmak, yargılanmadan sevilmek. Farklı yüzlerimize, yanlış cevaplarımıza rağmen kabul görmek… Yaramazlık yapsak da, şefkatli bir kucağa  sığınabilmek. Cezanın korkutuculuğu ile beraber  Rahmet’in büyüklüğünün umudunu taşımak. Fıtratın kabulü, inançla harmanlanıp bizi bıraktığı nokta burası.

MÖ. yaşayan Sokrates, “ Hepimizin, iyi adamların bile içinde, uykumuzda dışarıyı gözleyen, kanun tanımaz, vahşi bir hayvanın ruhu gizlidir” derken de bunu söylüyordu aslında. 

Öyleyse, içimizdeki salınımlar, gel-gitler öyle insani, öylesine doğal ki, neden diye yıpratmamak lazım ruhumuzu.

Bizler eksik varlıklarız, eksik kalacağız bu dünya üzerinde. Bu nedenle hep bir şeylere tutunacağız, birilerini seveceğiz. O eksiğimizi tamamlayana kadar deneye yanıla geleceğiz kıvama. Belki de torunlarımız olduğunda, hayatla mücadelemizi bırakıp akışa teslim olacak, daha esnek, daha olumlu olup mükemmellikten uzaklığımızı kabul edeceğiz.

Öyleyse rahat bırakalım bugünden gönül salıncağımızı. Gitsin gelsin, hızlansın bazen, kalbimizin ritmini zorlasın. Kimi zaman dursun, ayaklarımız yere bassın. Bazen kucağına birini alsın, sallansın. Bazen zincirlerine sıkı sıkı tutunarak kalkalım ayağa beraber sallanalım salıncakta. Bazen de yarıştıralım salıncaklarımıza kıyasıya. Sallanalım kimi zaman usulca… Dalgalansa da denizimiz, nasılsa bir gün durulacak sular, duracak salıncakta...


İşte o gün gelmeden bırakın kendinizi sevdiklerinizin gönül salıncağına. 

HANDAN KILIÇ

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder