23 Şubat 2016 Salı

ALT ÜST


 Kız arkadaşının kaprislerinden bunalan Murat, “Büyü artık, ne bu atarlanmalar” diye mesaj attı.”Atarlanma ha, ayrılalım bence“ diye yanıtladı Beyza. “Bu kadar basitse bir dakika durma” diye yazıp göndererek telefonu kapattı. Murat, şaka yollu başlayan bir konuşma nasıl insanı ayrılık noktasına getirir diye düşünürken hastaneye varmıştı. Barışırız birkaç güne diye düşündü, önlüğünü giydi. Randevulara göz attığında yoğunluğu görünce derin bir nefes aldı. Muayenelere başladı. Bu gece nöbetçiydi. Görüşemeyeceğiz, siniri geçer nasılsa yarına derken içeri giren hastaya zoraki bir gülümsemeyle şikayetini sordu. 


 Beyza, her zamanki saatinde gelmeyen servisi beklerken aklı Murat’ta gözü telefondaydı. Bu sefer fazla üzerine gittim diye üzülüyor ama gururdan özür dileyemiyordu. İpleri daha baştan onun eline veremem, bu kadar nazımı çekemeyecekse de, bir ömür geçmez böyle diye düşünürken onunla tanıştıkları günü hatırladı:
Kızılay da bir arkadaşı ile buluşacaktı. YKM’nin önüne gel demişti arkadaşı. Ankara’ya yeni geldiği zamanlardı. Kızılay’dan başka yer bilmiyorum deyince, en kolay buluşma noktasını söylemişti. Geldiklerinde telefon olmasa zor buluşacaklarını düşündü Beyza. YKM’nin önü öyle kalabalıktı ki, herkes aynı yere mi randevu vermişti? Mağazanın önünde bekleyenlere, Güvenpark’taki dolmuşlardan, otobüslerden ve metrodan inenler eklenince ortalık tam bir ana baba gününe dönmüştü. Beyza şaşkın şaşkın etrafına bakarken arkadaşı Ayşe “Burası hep böyledir, onca insanın yaşadığı şehrin kalbidir Kızılay.” dedi. İnsanları yara yara beraberce oturacak bir yerler bulmak için yürürlerken iki arkadaşı ile karşılaştı Ayşe: Selamlaşıp konuştular. Ozan ve Murat, Ayşe’nin tıp fakültesinden arkadaşıydı. Beyza’yı arkadaşlarıyla tanıştırırken, liseden beri can dostumdur diye takdim etmişti. “İşiniz yoksa beraber oturalım mı demişti” bir anda Murat. Ayşe, Beyza’ya bakıp gözlerindeki oluru görünce peki demiş karşılarına ilk çıkan kahveciye girmişlerdi. Daha tanışalı bir saat olmadan Murat, Beyza’ya ilgisini belli etmiş, sessiz bir kabul almasıyla da ilişkileri başlamıştı. O gün bugündür, neredeyse hiç ayrılmamışlardı. Yarın tanıştıkları günün yıldönümüydü, iki yıl ne de çabuk geçmişti. Ömür boyu beraber olmayı düşlerken dün gece telefonda saçma sapan bir şeyden kavga çıkardığı için pişmandı Beyza ama geri adım atmamakta da kararlıydı. Yine de, Murat’ı düşündüğünde yüzünde beliren gülümsemeye engel olamıyor, bütün vücudunu saran heyecan dalgasının altında kalıyordu.
Bu arada servis gelmişti. “Trafik kazası vardı yolda, iki şerit akmıyordu. “ dedi geç gelen servis şoförü. Beyza arkalara bir koltuğa geçti. Kulaklığını taktı. İlk gelecek şarkı Murat için olsun diyerek radyoyu açtı:

 “Men onu sevmişem bir ilkbaharda
O meni terkeyledi boranda karda
Sağ olur her yara unutulanda
sağolmaz yaresi ilk mehebbetin ölürem
sağolmaz yaresi ilk mehebbetin “ diyordu.
Hüzünlenmişti. İlk kez böylesi aşık olmuştu.Ondan ayrı bir gün bile düşünemezken, nasıl bir sinirle ayrılalım diye yazmıştı.Kendisine
inanamıyordu.İçi içini yerken gözünden süzülen yaşa mani olamadı. Çantasından kitabını çıkarıp radyoyu kapattı.Bir kaç şarkı daha dinlerse, kendine yenilebilir, Murat’ı arardı. Daha şimdiden çok özlemişti. Ama bu sefer Murat onu arayana kadar telefon etmeyecekti.
Murat, muayenelere devam ederken acil gelen bir vaka için ameliyathaneye çağrılmıştı.Trafik kazasında, kemeri takılı olmayan bir çocuk başını şiddetli bir şekilde vurmuştu, kanaması durmuyordu. Annesinde ise çok fazla bir şey yoktu. Birkaç kırık çıkıkla atlatmışa benziyordu. Ama yüzündeki ifadeden oğlundan daha fazla acı çektiği anlaşılıyordu. Bir anlık ihmalinin cezasının bu kadar ağır olacağını tahmin edememişti.Pişmanlık ve endişe dolu gözlerindeki yaşların dinmediğini gören hemşireler kadının koluna girerek odasına götürmeye karar verdiler. Ameliyata alınan oğlunun iyi olacağını söylerken sakinleştiriciyi damarından zerk ettiler.
Yorucu bir ameliyat sonrası odaya geçen Murat, içimi yumuşak bir kahve hazırladı.Yaptığı işin zorluğunu bir kez daha anlıyor, uzun süren ameliyatlar yüzünden çok isteyerek geldiği bu bölümde devam edip etmeme konusunda tereddüt yaşıyordu.Gözlerini kapattığında, aklına, az önce ameliyatına girdiği çocuğun masum yüzü, annesinin kederi ve bir de Beyza’nın iri mavi gözleri gelmişti. İyi ki o var diye düşünürken, telefonunu kapattığını hatırladı. Duramaz kesin aramıştır diyerek telefonu açtığında cevapsız aramalarda Beyza’nın adını göremeyince, arasam diye geçirdi içinden. Tam o sırada odaya giren arkadaşı seninle konuşmalıyım deyince telefonu cebine koydu.
Bütün gün oradan oraya koşmakla, randevulu hastalar ve acil gelenlerle ilgilenmekle geçti. Arada girdiği ameliyat da yorgunluğuna eklenince sakin bir nöbet olsa bari diye dua etmeye başladı Murat.“Hava kararmadan mesainin bittiğini görmek ne güzel, gidip biraz Kızılay’da dolaşayım diyen arkadaşı Murat’a iyi nöbetler diyerek çıktığında Beyza’nın bu saat olmasına rağmen aramadığını gördü. Sen inatsan ben senden daha inadım diyerek telefonu götürüp dolaba koydu.
Hava henüz kararmaya başlamıştı: Birdenbire büyük bir patlama sesi duyuldu. Hastaneye yakın Amerikan Büyükelçiliği’nde sirenler çalmaya, Türkçe ve İngilizce anonslar yapılmaya başlandı. Tüm personelin sığınaklara inmesi uyarısını yapan elçiliğe bir saldırı olduğunu düşündü Murat. Herkes gibi pencereye koştu. Kızılay tarafından siyah dumanlar yükseliyordu. İçini bir ürperti kapladı.”Beyza!” dedi. Hemen telefona sarıldı, şebekeler kilitlenmişti.Telefon arama yapmıyordu. Herkes yüklendi tabi diye düşündü. Aramayı sürdürdü.Çalınca sevindi,ama birden sinyal kesildi. Beyza’nın telefonuna ulaşılamıyordu.

 Bu arada her yerde sirenler çalıyor, ambulans ve itfaiye araçları olay yerine ulaşmaya çalışıyordu. Murat, tam olarak nerede, ne olduğunu öğrenmek için en hızlı yolun sosyal medya olduğunu düşünerek twiteeri açıp bakma gereği duydu. Daha yeni meydana gelen patlamaya dair görüntüler bile yüklenmişti. İnanamadı, insanlar çığlık çığlığa kaçışıyor, iki büyük otobüs cayır cayır yanıyordu. Daha fazla izleyemedi. Dehşet vericiydi. Çevre hastanelere yaralılar sevk edilmeye başlanınca, Murat’ın çalıştığı hastaneye de, altı erişkin bir çocuk vaka geldi.
Murat, bugün olduğu gibi 10 Ekim’de büyük patlamanın olduğu gün de nöbetçiydi.Bu gün gelen yaralılarla o gün gelenleri kıyaslayınca da bu saldırıda gelen vakaların 10 Ekim patlamasının aksine şarapnel parçalarıyla değil de çevreden gelen araç camı
parçalarıyla yaralanmalardan olduğunu görmüştü. Acil müdahale için tüm personelle beraber hummalı bir çalışma başladı. Altı erişkinin vücudundan cam parçalarını çıkardıklarında geriye başka büyük sorunları kalmamıştı. Bayağı ajite olmuşlar ve çok korkmuşlardı. Birkaçının da kulağı çınlıyordu.
Ama çocuk! Çocuk kötüydü işte.Geldiğinde kimliği yoktu. Erişkin hastalardan biri almış kucağına özel bir araçla gelmişlerdi. İlkokul çağında küçücük bir kız çocuğuydu.Kafa alın kemiği sol taraftan parçalanmış, beyni gözüküyordu.Gözlerinde yırtılmalar vardı. Çocuğu ilk başta göz hastalıkları ameliyata aldı ve bir gözünü hemen çıkardılar, diğerinin de görüp göremeyeceği meçhul.Ardından da beyin cerrahisi iki kez ameliyata aldı ve ikinci ameliyat devam ediyordu.
Murat, bu süreçte personelle beraber çocuğun anne babasına ulaşmaya çalışıyordu. Annesi hakkında birçok rivayet sonucunda başka bir hastanede kötü durumda olduğu haberi gelmişti. Babası olay yerinde değilmiş, ikinci ameliyat sırasında babası hastaneye ulaştı. Ağlamıyordu, ah’lamıyordu, adam donup kalmış öyle boş boş bakıyordu.
Murat, adamı bir sandalyeye oturttu. Omuzundan sıvazladı. Hayatın ne kadar zor olduğunu, biranda her şeyin alt üst olabileceğini düşündü. Odaya girdiğinde televizyon açıktı.Ölü sayısı giderek artıyordu.
“Hayat kısa” diye mırıldandı. Dolabı açtı, telefonunu çıkardı. Beyza’yı aradı, telefona hala ulaşılamıyordu.



 HANDAN KILIÇ