çocuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çocuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Haziran 2014 Pazar

SENİ ÇOK SEVİYORUM BABA!



İnsan en zor kendine dair yazar. Bunu zorlaştıran bazen içinde doğduğu coğrafyanın kutsal değerleri, bazen de mahalle baskısının tezahürü, kol kırılır yen içinde kalır görüşünün geniş kitlelerce benimsenmesidir. 

Ama aslında en zor olan insanın kendi içinde başka bir dünyasının olması ve bunu kimseyle hatta kendisiyle dahi paylaşmak istememesidir. Çünkü insanı en çok korkutan kendisidir. Hani çizgi filmlerdeki temsilen çizilen o şeytan ve melek figürleri var ya tıpkı onların tüm filmlere heyecan katan savaşları gibi bir mücadele içinde geçer hayatımız. 

Bazen bireyler kendi içinde en kötü duygulara teslim olmuşken dışarıya karşı meleksi bir izlenim  çizmeye çalışırlar. Bazen de kötü davranırken bile aslında öyle yapmak istemiyorlardır. Ama samimiyet öyle güzel bir turnasol kağıdıdır ki, kalbiyle bakmayı terk etmeyen herkese yol gösterir ve karşımızdakinin rengini belli eder. Ve bizler böylece yolumuzu buluruz. Samimiyetine inandıklarımızla daha perdesiz daha gerçekçi ilişkiler kurarız. Ve işte ancak o tarz diyaloglar kurabildiğimiz insanlar bizi bir nebze daha fazla tanır ve içimizdeki mücadelenin farkındalığı ile bize yardımcı olmaya çalışır. Aslında insanların birbirine destek olurken çoğu zaman yarasını sardığı kendisidir. Ve işte insanlar bu yüzden birbirine temas etmesi gereken sosyal varlıklardır.

Giderek yalnızlaştığımız ve neredeyse tüm yakınlıklarımızı sanal bir bağ üzerinden yürütmemizi sağlayan bir hayata teslim olduğumuz şu zamanlarda sanal alemin gücü tartışılamaz. Ama nimetleri de gözden kaçırılamaz. Bizi mahallemizdeki bir avuç insana mahkum etmeyen de, kalbimize denk kalplerle karşılaşma şansı da veren bu sanal düzendir. Ayrıca insan en çok yazarken soyunur kendisinden ve konuştuğundan daha samimidir sözcükleri yazarken.

Bugün babama dair yazayım istedim. Belirli günler ve haftalar kitaplarıyla büyümüş bir nesilden olunca Babalar Günü konseptine uyayım diyerek böylesi zor bir işe giriştim. Çünkü kendime dair yazmak demekti babamdan bahsetmek. Ve bu yazıyı babam okuduğunda, konuyu amma dağıtmışsın eleştirilerine maruz kalmayı göze almak demekti. Ama bu gece gözüm kara; bakalım bu giriş beni nereye götürecek, Erdem Bayazıt gibi bir giriş yapalım; Bismillah der başlarım bu şiire, bu şiir götürür beni götüreceği yere” diyerek önce selamlarım can parçamı, ilk aşkımı, babamı.

Frued bir bilim adamı olarak neler söylemiştir, Elektra kompleksi diye tanımladığı ruh hallerine ne kadar maruz kalmışımdır bilemem ama doğru söylediği bir şey var ki, her kızın ilk aşkı babasıdır. Ben de neredeyse liseyi bitirene kadar annesinin karşısında bile her konuda babasının haklı olduğunu düşünen, babasının sevdiklerini seven, yerdiklerini yeren bir insandım. İsmet Özel diyor ya Sebeb-i Telif şiirinde;   “   Başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız 

ve devam ediyor başkalarının hınçlarıyla 

düşmanı gösteriyorlar,ona saldırıyoruz 
siz gidin artık 
düşman dağıldı dedikleri bir anda 
anlaşılıyor 
baştan beri bütün yenik düşenlerle 
aynı kışlaktaymışız 
incecik yas dumanı herkese ulaşıyor 
sevinç günlerine hürya doluştuğumuzda 
tek başınayız.    “     


Bugünden geriye dönüp bakınca, ne kadar fiziksel olarak benziyorsam, o kadar da babamın okuduklarını, okuttuklarını okuyan kısacası ruhen de onun eseri olan biriyim. Genetik miras olarak tevarüs ettiğim huylarımı da eklersek sanırım ben babamım. Bu nedenle de kişiliğimin oturduğu günlerden beri onunla anlaşamıyorum. Birbirini deli gibi seven ama bir araya geldiğinde o çocukken çok kez bize anlattığı köprüde karşılaşan iki inatçı keçinin sonunu yaşayan ve Allah’a şükür ki sevgili annemin şefkatli kollarına düşen, derin sabrıyla bizi iyileştiren annem sayesinde yine sarmaş dolaş olabilen çılgın aşıklar gibiyiz babamla.

Lafın etrafında dolaşmayı bırakıp bir an önce konuya gireyim; beni sokakta gördüğümde etkileyen iki tablo vardır: Babasının elinden tutmuş ve müthiş bir rahatlıkla yürüyen kız çocukları ile derin bir sevgiyle bağlı olduğu annesinin elini tutan sevimli oğlan çocukları. Çok şükür ki, iki tabloyu da doyasıya yaşadım ve herkesin de bu şansa sahip olmasını dilerim. Olmadıysa da bunun bir hikmeti olduğunu düşünüp hayatımıza kattıklarını da hesap ederek bir muhasebe yapmayı kendim başta olmak üzere herkese tavsiye ederim. Çünkü nimet külfet dengesi hayatın ana kuralıdır ve varlıklarımız bizi zayıflatırken yokluklarımız dirençli bireyler olmamıza sebep olur. Ve bize ne lazımsa bu hayat serüvenimizde o verilmiştir kaderimize.

Lafı dağıttıkça dağıttım yine ama napayım bu huyum da babama çekmiş, onun hayatıma yerleştirdiği çok okumanın, çok yazmanın yan etkileri de böyle oluyor, laf lafı açıyor.

Babama dair yazarken yaşım ilerledikçe fark ettiğim şeylerden de bahsetmek istiyorum: Mesela ben anne ve babaların yaptıkları şeylerin sıradan ebeveyn vazifesi olduğunu düşünür ve bakmayacaklarsa dünyaya getirmeselerdi diyen hatta bugün bundan daha acımasız cümleleri kuran anlayışa destek verirken, yani hiç hayatı bilmezken, çevremi gözlemlediğimde kendi anne babamın ne kadar da muhteşem insanlar olduğunu, bizi yetiştirirken maruz kaldığımız her türlü kuralın aslında sadece bizi korumak için konduğunu, tüm eleştirilerin bizi mükemmele yaklaştırmak için yapıldığını yeni yeni fark ediyorum. 

Belki bunda kısmen anne baba rollerinin üzerimize yapışması ve evde disiplini sağlama adına kötü polis rolünün benim üzerimde olmasının da etkisi vardır. İnsan sınanmadığı acılara dair konuşmamalıdır derler ya bizler ancak sorular bildiğimiz yerden gelirse üzerine düşünüp doğru yanıtlar verebilecek insanlar olduğumuzun farkındalığıyla baktığımızda hayatımıza, anne ve babamızın ne kadar da fedakar olduğunu anlıyoruz. Çünkü psikoloji bile insanın kendinden daha iyi olmasını gönülden isteyeceği tek varlığın kendi evladı olduğunu söylerken bunu anlamamız zaman alıyor.

”Bu hayata bir kez geliyoruz, çocuklar için hayatımızı mı feda edeceğiz “  bencilliğini vicdan taşıyan hiçbir anne babanın söyleyeceğini sanmıyorum ama işte hayatta çeldiriciler o kadar çok ve insanlar bunlara takılmaya o kadar meyilli ki, çocuğundan önce gelen kıymet verdikleri olduğunda bedelini çocuklarını kaybederek yaşıyor. Ve bugün her yerde karşımıza çıkan sorunlar anne ve babaların hayatlarını çocuklarından öne almalarından kaynaklanıyor. Yeterince sevilmemiş çocuklar kendilerini gerçekleştirecek gücü bulmazken, hasbelkader sevgisizlik kırbaç etkisi yaparak hayata tutunanları ise hırsları ile hem kendilerine hem de topluma zarar verirken aile kavramının içinin boşalmasına sebep oluyor ve dolayısıyla en küçük yapı taşı bozulan toplum onulmaz hastalıklarla sarsılıyor. 

Elbette söylemek istediğim, çocuk yetiştirirken kendini unutmak değil ama bu süreçleri yaşarken onların yanında yer almak belki de onlarla beraber bakış açılarımızı geliştirmek ve yüzümüzü karartmayacak hayırlı insanlar olmaları için uğraş vermek gerektiğini unutmamak. 

Bugün olaylara buradan bakınca anne ve babamın hayatımın en büyük şansı olduklarını fark ediyorum. Ne ölçüde onların istediği bir evladım bilemem ama her daim onlara layık bir duruş sergileme gayretindeyim. Hayata dair verdikleri prensiplerden onlardan ayrıldığım günden beri, yani kontrol alanlarının dışında olduğum uzun yıllardan bu yana  ödün vermemeye  çalıştım. Ama hayat bana  bir gerçeği daha öğretti ki, çocuklarımız bizim istediğimiz gibi değil, genetik kodlarındaki gibi bir insan oluyorlar. 

Oğlum dünyaya geldiğinde telaş içindeydim nasıl onu iyi yetiştireceğim diye ve bir uzman olan arkadaşıma danışmıştım, çocuk yetiştirilen bir şey değil, onu çok sev ve tehlikelerden koru demişti. Kendisinin çoçuğu olmayan bu kişinin öğüdünü bugün daha iyi anlıyorum. 

Bizler aslında anne baba olarak dünyaya gelmelerine aracı olduğumuz varlıkların birer yoldaşıyız. Yollar çetin, yollar kıvrımlı. Acıktığında yoldaşımız bizi bulmalı yanında, korktuğunda bizim varlığımızla huzur duymalı. Kaderin izin verdiği ölçüde yanında olmalıyız yoldaşlarımızın ve sanırım onları sevmek, herhalleriyle kabul etmekten başka yapacak bir şeyimiz yok. 

Biz ne kadar iyi ne kadar mükemmel olmalarını istesek de onlar bizim genlerimizi taşıyan kopyalar ve bizden gördüklerini hayata taşıyan kopyacılar. Bu nedenle işte baba ben tıpkı senim, sen de tıpkı ben. Hatta ne kadar düşkün olsan da bütün ömrünce mücadele içinde olduğun ve ben de seni üzüyor diye kayıtsız şartsız karşısında olduğum babaannemsin aslında. Ve nasıl fizik kuralıysa zıtlar çekerken birbirini, aynı olanlar büyük bir güçle itiyorsa biz de bunun için didişip duruyoruz bir araya geldikçe.

Ama işte ben senin eserinim. Küçükken en az dört beş gazeteden gösterip yorumlattığın gibi hala karikatürlerin peşinde, sık sık yarım kalmış ajandalara başlayıp, yazıp çizme gayretinde, nereye gitsem diye düşündüğüm her boş zamanda kendini kitapçılarda bulan, çok çay içen, çok şiir okuyan, çok kalabalık, çok yalnız, çok neşeli, çok kırılgan, sevdiğini çok seven, ısınamadığını hayatına katmak için çok da uğraşmayan, beni seven böyle sevsin, sevmeyene kapı orada diyen, çok fedakar, çok iyi kalpli, sinirlendiğinde gözü kimseyi görmeyen, kovulduğu köy dokuzu aşalı çok olsa da doğruyu söylemekten vazgeçmeyen, kalbi dilinde olan ve bunun için politik olmayı beceremeyen ama kendini belki de en çok bu yanıyla seven, az uyuyan, çok düşünen, içi içine sığmayan bir enerji ile her şeye yetişemeye çalışan, yardım ettiği konular vazifesiymiş gibi hep üzerine kalan, hata çoğu zaman bir teşekkür çok görüldüğü gibi hesap sorulan, herkese koşup kimseye yaranamayan aslında bu hayat öyle böyle geçiyor diyerek çok da sallamayan bir insanım bugün. 

Yani senim, senin o her gece saçlarını okşarken masallar anlatıp dualar okuyarak uyuttuğun, sen yanımızda olduğunda korku nedir bilmeden rahatça gözlerini yuman kızınım. Canımız ne isterse daha söylemeden onu bulup getiren, günde on kere alışverişe gitmeye üşenmeyen, her kızı ile ayrı ayrı yürüyerek onlara insanlara özel zaman ayırmak gerektiğini öğreten, çocukları hayatı olan, sıcacık evimize hem ekmek taşıyıp hem odununu kömürünü kırıp maddi manevi bizi kuşatan sevgisiyle büyüten, böyle büyük bir yüreğimiz olmasının sebebi olan güzel babam iyi ki varsın, uzun ve sağlıklı hayırlı bir yaşamda annemle birlikte hep olasın yanı başımızda. 

Senin kıymetini hiçbir zaman bilemedim, fedakarlıklarının boyutunu, babalarından gördükleri zulümleri gördükçe arkadaşlarımın babalarından öğrendim. 

Babalarından göremedikleri sevgi ve güvensizlik yüzünden bir erkeği hatta insanları sevemediklerini gördüğüm arkadaşlarım oldukça her seferinde senin kızın olarak dünyaya geldiğim için bir kez daha şükrettim. İyi ki ben senin o inatçı, o dili pabuç kadar, huysuz ama bir o kadar da tatlı kızınım ve iyi ki sen de benim huysuz, inatçı, sevimli, şakacı, sinirli, sevmeyi ve sevilmeyi çok seven babamsın. 

Seni anlatmaya ne sayfalar yeter ne de yüreğim, bu nedenle sözün sonuna geleyim:
                      

Annelere daha kolay söylenen, ilk aşkımız olsalar da, erkek deyince aklımıza gelen ve onları sevdiğimizden hep onlar gibi adamları arayıp bulduğumuz şu dünyada, babalara söylemek için geç kalınmış o cümleyi yüksek sesle haykırıyorum bugün en kalbi duygularla; “Seni çok seviyorum baba”                     

HANDAN KILIÇ

14 Mayıs 2014 Çarşamba

TIPKI O SEDYE GİBİ KİRLENMESİN ÜLKEM…


Hepimizi derinden sarsan bir facia ile daha karşı karşıyayız.Bu nedenle edebi kaideleri düşünmeden içimden nasıl geldiyse öyle yazacağım bu yazıyı. Somadaki bu büyük kaza yürek dayanmayacak boyutta ölü sayısı hızla artıyor, belki daha büyük zorluklar kalanları bekliyor.İçeride hala kurtulmayı bekleyen 120 civarında insan var. Kurtarma ekipleri, savcılar herkes özveri ile çalışıyor. Çevre illerden ölü muayenesi yapmaya gelen savcılar olduğunu duyunca irkildim. Herkes olaylara kendi cephesinden bakar biz de olayın büyüklüğünü buradan anlıyoruz. Bir egeli olarak  da bağrımıza düşen ateş ayrı yakıyor.

Üç günlük milli yas ilan edilmiş. Yapılanlar nedense hep iş işten geçtikten sonra yapılıyor.Ve bu bizim canımızı daha çok yakıyor: Bir sürü eksiği olan, kaza anlarındaki kriz planları yapılmamış, eğitim verilmemiş,1300 tl maaş için 2000 bin metre derinliğe girmeyi göze alanların kendini iş buldum diye şanslı saydığı, sosyal devleti bir türlü gerçekleştirememiş devletine isyan etmeği aklından bile geçirmeden zorluklarla dolu yaşamını süren, alın teriyle helal lokma peşinde olan işçilerimizin çalıştığı bu maden mart ayında denetimde tam not almış.

Dünyanın en büyük maden işletmelerine sahip olan Almanya’da son 20 yılda meydana gelen kazalarda sadece 3 kişinin, bizde ise 900 kişinin ölmesi insanı çileden çıkarıyor. Her şeyi uygunsa niye kaza anında sadece bizim ülkemizde bunca insan ölüyor.İnsanın ilk aklına gelen bir şekilde mevzuatların boşluklarından yararlanıp yolunu bulan işverenlerle menfaat karşılığı eksikleri görmezden gelen denetleyiciler, kurumlar oluyor. Bir terslik olurda hasbelkader bir soruşturma geçirilir, dava falan açılırsa haklarında nasılsa bir şekilde sıyrılır herkes bu ülkede. Hiçbir şey yetişmese zamanaşımı kurtarır sürekli lehine düşünülmek zorunda kalan sanıkları. Ve bir olay daha unutulur gider.

Kalanlara ne olur, üç beş kuruş tazminatla ilk etapta teselli edilen ailelerin yüreğine düşen ateşi kim söndürebilir. Bir kadını çocukları ile bu zor hayat şartlarında  yalnız bırakmaya kimin hakkı vardır? Bir çocuğun ömrünce babasının, ağabeyinin, kardeşinin kokusunu bir daha duyamayacak olmasının bedelini kim öder? Bu ülkede hiç kimse!
Büyük bir faciadan saatler sonra kurtarılan işçinin o karaya bulansa da hak yiyerek şık takımları ile ortada gezen insanlardan daha  ak alnını hangimiz öpmeyiz? Onun o sedye kirlenmesin diyen hassasiyetidir işte bu ülkenin hala batmamasının sebebi. Devletinin malını bu denli düşünen insanların artmasıyla çıkacak Türkiye aydınlık günlere.

Dua edelim, evet ama dua dışında yapılması gerekenleri de yapalım artık bu ülkede. Özellikle denetim görevi yapan, yargı görevi yapan insanlar doğru olmalı, menfaatlere ya da baskı ve zorlamalara, tehditlere boyun eğmemeli ki, bunca insanın vebali üzerine kalmasın. İnsanın hayat prensibi bu dünyadan giderken geride şerefli bir ad bırakmak olmalı. Faydalı işler yapmak, vicdan sahibi olmak, buradaki mahkemeden kurtulsa da bir başka mahkemeden kaçamayacağını bilmek gerekli.  

Ama belki de en güzeli, burada da mahkemelerin fonksiyonunu yerine getirmesi, herkesin gönül rahatlığı ile hukuka  inanması. Bunun için de özellikle ülkenin her yerinde özveri ile çalışan hukuk insanlarına çok iş düşüyor.

Bu ülke adına hepimiz bir şeyler yapabiliriz, herkes bulunduğu yerde işini iyi yapsa, hak yememek birinci önceliği olsa nice sorunları aşarız. Mesela tıpkı o işçinin devletin sedyesini düşündüğü gibi, herkes elindeki imkanları kullanırken kılı kırk yaran bir hassasiyetle  davranmalıdır. Bir kağıdın dahi boşa harcanmadığı şekilde çalışmalı. En basitinden masamızda bulunan ataç ya da iğneler dahi yere düştü mü hemen almalı, yerine koymalı,  onlardan biri boş yere kullanıldığında tüyü bitmemiş yetimin hakkını gasbediyor olabileceğimiz, önümüze sunulan tüm imkanların vergisini ödeyen çalışanların teriyle alınmış olduğunu unutmamalı.

İşte o zaman tıpkı ölümden döndüğü anda bile devletinin malını düşünen o hassas işçi gibi huzurla yiyebiliriz ekmeğimizi. Bu dünyadan kefen dışında bizimle gelen bir şey yok, onun da cebi yok. Öyleyse az bir menfaat için yakmayalım güzel ülkemizi, onurumuzu, şerefimizi .             


9 Şubat 2014 Pazar

BAYRAM ÇOCUKLAR İÇİNDİR...


Zaman, içinde bir daha yıkanılamayan bir nehir gibi hızla akıp gidiyor hayatlarımızdan. Sürekli değişiyor takvim yaprakları, eksiliyor ömrümüz biz farkına varmadan.
Gün geceye bırakıyor yerini, çocuk gence, genç yetişkine…
Yetişkin…Gelişimin herhangi bir yönünde veya tümünde duraklama düzeyine erişmiş olan diye tanımlıyor sözlükler bu kavramı. Artık yetişkiniz, duraklama döneminin yükü üzerimizde ilerliyoruz gelmesi mukadder çöküş dönemine.

Bugün bayram… Bayram neşe demektir, kalabalıkta koşuşturmak, el öpmek, harçlık dağıtmak-toplamak, hasretle kucaklaşmak demektir sevdiklerimizle.
Bayramın yetişkinlere hatırlattığı ise zamanın akış hızı oluyor şimdilerde. Daha dün annemizin kollarında yaşarken, çiçekli bahçemizin yollarında koşarken şimdi bir garip halde gurbette olduğumuzu anımsıyoruz hüzünle.   

Gurbet; gariplik, yabancılık, vatandan ayrı düşme mânâlarına geliyor. Herkes bir şekilde gurbet yaşıyor bu dünyada. “Garip” oluyor bazen, kocaman sevgi dolu kucaklar açılsa da. 

İşte böylesi bir gurbette, yaşamın ortasında yapayalnız bir yetişkin olduğumuzda, maruz kaldığımız bu yükün acısı yürek dağlar.

Hele de vakit bayrama uğramışsa gurbetteki yüreğin acısı kat kat artar. Zaman ırmağında yitirdiklerimiz arttıkça özlemlerimiz büyür, bayramın diğer adı olan neşe hüzün-sabır ortak yapımı bir tebessüme evrilir. Gurbet kalmadı yalanı gereği telefonlar açılır, görüntüler, sesler, kelimeler değiş tokuş edilir, bir nebze su serpilir yüreğe.

Böyle bir bayramdayım yine, bir sürü kelimeler hediye ettim sevdiklerime. Güzel dilekler, dualar aldım özlem dolu seslerden. Vazifemizi yapmanın rahatlığı ile açmış kitabımı okurken bilmem kaçıncı gurbet yılımda, garip bir bayramdayken Barış Manço’nun “Bu gün bayram” şarkısı değiverince yüreğime, gözyaşlarım boşandı bendinden hüzünle. Birbirimize baktık ve sarılıp ağladık eşimle, annelerimizin özlem kokulu sesleri içimizde. En azından hala aynı zaman ırmağındayız diyerek teselli bulduk. Mezarlarının başında anne-babalarını ziyaret edenler, hatta onu bile yapamayacak kadar uzağa düşenler gelince hatırımıza, her şeye şükür dedik, kalbi bir duayla.

“Sen gittin gideli içimde öyle bir sızı var ki 
Yalnız sen anlarsın 
Sen şimdi uzakta cennette meleklerle bizi düşler ağlarsın 


Bugün bayram erken kalkın çocuklar 
Giyelim en güzel giysileri 
Elimizde taze kır çiçekleri üzmeyelim bugün annemizi 



Sen yaz geceleri yıldızlar içinde 
Ara sıra bize göz kırparsın 
Sen soğuk günlerde kalbimi ısıtan en sıcak anısın 



Bu gün bayram çabuk olun çocuklar 
Annemiz bugün bizi bekler 
Bayramda hüzünlenir melekler 
Gönül alır bu güzel çiçekler” diye söylerken Barış Manço, onu da rahmetli diye anmak derinleştirdi gurbetimi.



Erken kalkmadım bu sabah, hatta hiç uyumadım. Ne kahvaltıya yetişeceğim bir yer vardı ne de el öpmek için çalacağım bir kapı. Uykudan talep ettim koynuna sığınmayı. Biraz izin verdi gözlerime, sonra bir sürü rüya arasından sıyrılıp çıktım güne,  sessiz, sakin, kıpırtısız bir evin soğuk duvarlarına baktım öylece. Defalarca dinlediğim bugün bayram erken kalkın çocuklar şarkısı eşliğinde, dolaştım hafızamın derinlerinde, en güzel giyisileri giydiğim zamanları, gözyaşları eşliğinde.  
  
Bayram çocuklar içindir gerçeğine binaen bari yavrumuzun zihninde güzel bayram resimleri dizilsin diye yollamıştık onu büyüklerine. Bu teselliyi alıp sarıldım “oğlummm” deyip özlemle. Yetişkin olmak buydu işte, gereklilikler üzerinden verilen kararları yerine getirip sağduyulu bir şekilde hayatı kabullenme.

Oysa çocukken öyle miydi? Nasıl da güzel telaşlardı bahtımıza düşen. Mesela bayramdan bir hafta önce Kemeraltı’na gider, bayramlık arardık, anne ve babamla, kardeşlerim yanımda. Dedemin Araphan’ındaki dükkanına da uğrardık mutlaka, cam şişelerden soğuk su içerdik. Dedem hemen yemek söylerdi bize, bir daha o tadı hiçbir yerde bulamadığım lezzetli dönerler yedim o birkaç metrekarelik dükkanın bereketli atmosferinde.

Bayramlığın en güzelini alırdı babam, seçtiğim ayakkabı kırmızı olurdu çoğu zaman. Bazen birkaç bayramlığımız olurdu. Teyzem ve annem rahat durmaz, konfeksiyon ürünlerini beğenmez, “Burda” dergilerinden çıkardıkları kalıplarla kıyafetler dikerlerdi illa ki, bayramda en şık biz olalım diye.

Evleri temizlerdik günler önceden, ben en çok cam silmeyi severdim, varendaları yıkamayı, toz almayı. Şimdilerde yetişmekte zorlandığımız bu işler o zaman ne kolay gelirdi, boyum kadar koltukları devirir, altlarını silerdim, perdeleri yıkar, ütüler ve asardı annem.

 Teyzemlerle birkaç gün önceden bir araya gelip mutlaka cevizli ev baklavası yaparlardı. Anneannem başlarında, olmadı öyle, beceremezsiniz durun ben yapayım diye tez canlılığıyla atardı kendini hamurun başına, her biri ayrı usta olan kızlarına emirler yağdırırdı usulca. Yetişmeyecek, hadi sarmanın başına der bizi de harekete geçirirdi, dizildik mi bahçeden yeni toplanıp haşlanmış asma yapraklarının başına, tencerelerce sarmalar sarardık coşkuyla.
Muhabbetin ilişkilerin temelinde olduğu ve değdiği her yeri güzelleştirdiği, yorgunlukları neşeye çevirdiği zamanlardı çocukluğumuzun bayramları.

Tepsi tepsi su böreklerinin karnıyarıkların yapıldığı, tavukların, pilavların piştiği anneannemin iki metrekarelik mutfağını hatırlayınca daha da şaşırıyorum şimdilerde. Kocaman evlere sığamadığımız şu zamanlarda iki oda bir sofa, bir terasta nasıl onca kişi sığışır, mutlulukla kaynaşırdık anlamak zor. Demek ki büyüklerin sevgi dolu gönülleriymiş bizi ağırlayan. Dört oda bir salon değilmiş aslolan.

Lise ikinin başında ani bir trafik kazasında yitince dedem, bir daha bayram yaşamadım diyordum bunca zaman. Oysa dedemin ardından anneannem onbeş yıl yaşamış ve bize nice bayramlarda açmıştı kapısını. Son gününe kadar eksik etmemişti harçlıklarımızı, dualarını.
Anneannemin mis kokan ellerinden öpmekmiş meğer bayram, dedemden sonra da bayramlar görmüşüz aslında. Ama anneannem de gidince ötelere, bayram sadece tatlı anıların eski adı olarak kazındı zihnime. Arada adını taşıdığım babaannem ve yirmi sekiz gün ardından diğer dedem de gidince bayram çadırının tek direği anneannem kalmış meğer, o da bırakınca bizi gurbette, yürüyüp gidince sevinçle Sevgili’ye, yıkılmış neşe çadırı üzerimize. Çocukluktan yetişkinliğe çabuk geçiş yapıyor insan kayıplar üst üste gelince.

Bu sene de ayrılanlar oldu aramızdan. Artık memleketten sürekli kayıp haberleri geliyor, eksiliyoruz günden güne. Tabi yeni doğanlar, emekleyenler, yürüyenler, konuşanların haberleri de geliyor arada, yaşamın hızını anlatırcasına.

Daha dün anneannemin çatısında oyun oynadığımız, harçlıklarımızla çat-pat, çikolata  alıp kavgalar ettiğimiz, sonra sarılıp barıştığımız, topladıklarımızı yarıştırdığımız kuzenlerim birer yetişkin olmuş, yüzlerinde kederli ifade, çocukları kucaklarında, her biri ayrı şehirde devam ediyorlar yaşamaya. Arada tatillerde kesişince yollarımız kısacık da olsa halleşiyoruz, eski bayramları yitirdiğimize değil, eskiyen yanlarımıza bakıp üzülüyoruz, ama yine de güler gibi yapıyoruz. Aslında biz yetişkinler ne de çok maske takıyoruz. Şöyle sarılıp birbirimize doya doya ağlayacakken, cebimizden başka bir maske çıkarıyor, ne olacak memleketin hali diyerek kaçıyoruz söze.   

Çocuklar da çağın hız aldatmacasından nasiplerini aldığından olsa gerek, bizim gibi heyecanlanmıyorlar bayram deyince. Sürekli alışveriş yaparak, kıyafete, pastaya, böreğe doyurduğumuz ve farkında olmadan kapitalizm çarkına kurban ettiğimiz çocuklarımız sevinmiyor şimdilerde bayramlıklara, ayakkabısını alıp koymuyor baş ucuna. Bir sürü ayakkabı kutusundan seçerken birini, dudaklarını devirip, öf ya hangisini giysem diye kederleniyorlar hatta.

Her bayram bir şeyler daha yitiyor gönüllerimizden, doldurmaya çalışıyoruz yerini yitiklerin, anlamıyoruz çoğu zaman, sonsuz ihtiyaçlar yalanına kanıp esiri oluyoruz maddenin. Artıkça bağlarımız, azalıyor iç yolculuklarımız.

Eksiliyoruz sürekli, heyecanlarımız bizi terk edeli nice zaman olmuşken koca koca evlere, geniş gardroplara sığamazken neden daralıyor dersiniz içimiz? Nedir kaybettiğimiz? Dar zamanlarda geniş gönüller sürememek mi derdimiz?

Oysa gurbetteyiz işte. Gidenler ve gelenler, hızla akan zaman bunu haykırıyor durmadan. Gideceksin diyor. Şimdi gurbette olduğun gibi dünya da bir gurbet yeri. Asıl yurduna dönünce bitecek özlem dedikleri. Yoksa burada kalabalık zaman ve mekanlarda olsak da içimizdeki gariplik duygusunu silemeyiz ki!

Tabi gurbette olduğumuz bu dünyada bir de fiziki gurbet evreni sarınca atmosferimizi daha da yaralayıcı oluyor sevdiklerimizin sesleri. Yalnızlığı daha derinden hissedince insan, bayram gelmiş neyime duygusuna giriyor, bıçak olup saplanıyor sessiz sedasız geçen nam-ı diğer neşe günleri.

Bir çok ses, görüntü, ve kelimenin üzerimize akmasına rağmen hala garipse yüreğimiz bu bayram, uzaksak sevdiklerimizin şefkatli kollarından, hayatta bir türlü kimse çalmamışsa gönül kapımızdan garipliği basamak yapıp doğrulmak gerekiyor. 
İnsan düştüğü yerden kalkar derler ya, belki yaşadığımız fiziki gurbetler zayıflığımızı hatırlatan bir şans.

Bu bayram gönüllerimize genişlik, evlerimize huzur, ülkemize aydınlık günler getirsin 

Dar zamanlarda, geniş gönüller sürebilmek dileğiyle, nice bayramlara.

HANDAN KILIÇ