ölüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ölüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Mayıs 2016 Pazar

SEVDİKÇE SEVESİN GELİR...



Hayat şartları giderek ağırlaştığından mı, yoksa insanlar daha duyarsız, daha bencil, daha sevgisiz varlıklara dönüştüğünden midir bilinmez, yeryüzü insanın ruhunu boğan bir hale geldi.Bu durumda biraz nefes almak için gözlerimizi göklere çevirip heran yeni, heran birbirinden canlı tablolar sunan o  muhteşem maviliğe özgürce yükselen uçurtmalar gibi ruhumuzu salmaktan başka çare kalmıyor.

İnsanın dünyada aslında çok da seçeneği yok, ya yükselmeyi seçecek, gözünü ufka dikecek ve ona göre bir yol izleyerek iyi olmayı tercih edecek, ya da bulunduğu noktada kalarak günden güne kokuşacak ve yavaş yavaş aşağılara doğru indiğini, bir daha geri dönüşün de o kadar kolay olmadığını artık çok geç olduğunda anlayacak.

Her şey hareket halinde, tıpkı dünya gibi, tıpkı, atom gibi, hücrelerimizdeki devri daim gibi, gezegenlerden kalbimize canlı olan her şey heran hareket ediyor. İradesi dışında mecburi bir hareketle, olduğu yerde dönen varlıklar hariç bu hareket hep dikey bir yön izliyor. İnsan da kendini gerçekleştirmek üzere bırakıldığı bu uçsuz bucaksız yalnızlıkta bir başına yolunu bulma gayretine girerken gözünü göğe çevirip gündüz; parıldayan güneşten, masmavi gökyüzünden, bembeyaz bulutlardan, gece ise; yanıp sönen yıldızlardan, göz kamaştıran dolunaydan ilham alarak yola devam ediyor.

Bir insan, kalbine bırakılmış o güçlü duygular sayesinde içine doğduğu dünyanın yanlışını doğrusunu ayırmayı önce hisleriyle başarmaya çalışıyor, sonra bilgi ve görgüsü arttıkça aklı da devreye girerek kalbin ve aklın kanatlarıyla daha kolay havalanıyor. Ama kuşlar misali süzülmek o kadar kolay değil. Yağmuru, karı, rüzgarı fırtınası var bu işin ve insan uçmayı öğrenene kadar epey yıpranıyor. Bazen başarıyor, bazen bildiklerini uygulamamaktan kaynaklı olarak yere çakılıyor. Sonra küsüyor kendi kanatlarına, aklına, kalbine…Küstükçe, ne kadar özlese de göklerde süzülmeyi, inat ediyor, yerde kalıyor. Uçmayı denemiyor. Ara ara uçanlara bakıyor, denesem mi diye iç geçiriyor ama önceki kötü deneyimleri umudunu kırıyor. Ve bulunduğu yerde, uçmak için verilmiş kanatları işlevsiz hale getirip tavuk misali kendi çöplüğünde, toprağı eşeliyerek geçip gidiyor ömrü. Oysa kendini gerçekleştirmek, insanın en temel ihtiyaçlarındandır. Bundan ödün verilmesi, zaman içinde insana ömrünün zayi olduğu hissi vererek bir ödül olarak verilmiş yaşamın kıymetini bilmemesine, giderek kendine acımasına, değersiz hissetmesine, bu duygusu tatmin edilmedikçe de, dikey olarak sağlayacağı yükselme fırsatını kaçırarak dibi görmesine sebep oluyor.  Bunları düşündüğüm esnada Psikiyatrist Prof. Dr. Kemal Sayar’ın bir kitabında aşağıda ana hatları ike özetlediğim bir makaleye rastladım. Düşüncelerimle örtüştüğünü görünce kaybolduğum dalgalı denizin haritasını çizen bir bilim adamıyla karşılaşmanın mutluluğunu yaşadım:  
  
          Psikoloji tarihinde ayrıksı yeri olan bilim adamı Maslow çağımızın nihai hastalığının değersizlik olduğunu söylüyor. İnsan tabiatının güzel ve iyi olana meyilli olduğunu, ama bunun için bilim yolunda ilerlerken “değer”lerinin olması gerektiğini, yoksa her türlü bilimsel gelişmenin insanlığın zararına da kullanılabilecek hale geleceğini vurguluyor. Hatta hayatın, uğruna çaba gösterilecek değerler, yola düşülecek hedefler olduğunda anlamı olacağını ekliyor.

İnsanın temel ihtiyaçlarının sıralamasını da şu şekilde yapıyor: 1-kendini gerçekleştirme(sağlık peşinde koşma,kimlik ve özerklik arama, kemale erme yönünde çaba gösterme ),2-saygı( başkalarına ve kendine değer verme), 3-ait olma ve sevgi( yalnızca sevilme değil, aynı zamanda sevme ihtiyacı), 4-güvenlik(güvende olma ihtiyacı),5-fizyolojik ihtiyaçlar. Bu ihtiyaçlarımızın karşılanması oranında sağlıklı olduğumuzu söyleyen bilim adamı, temel ihtiyaçlar hiyerarşisinde manevi ihtiyaçların en üst sırada olduğunu da vurguluyor.

Özellikle de kendini gerçekleştirme ihtiyacına önem veriyor. “Kendisinde bulunan güçlü yanları, yetenekleri ortaya çıkarma ve onları cesaretle hayatına hakim kılarak kendine verilen bu ödevi en iyi şekilde yerine getirme insana mutluluk duygusunu dorukta yaşatır. Doruk yaşantılar da, aşkta, sanatta, güzelliğin tecrübesinde, doğumda ortaya çıkabilir. Kişi böylece öz benliğine yaklaşır, onu kendisi olmaktan alıkoyan örtülerden sıyrılır. Maslow’a göre mucize, hayatın kendisindedir ve kutsal ötelerde değil, herkesin arka bahçesindedir. Doruk yaşantılar kadar olmayan plato yaşantılar da vardır. Bir annenin bebeğini keyif içinde oynarken seyretmesi gibi. Plato yaşantılar saf keyif ve mutluluk dakikalarıdır. Doruk yaşantılar plato yaşantılara nispeten daha az olur ancak plato yaşantılar hayatı yaşanabilir kılan anlardır” diyor.

İnsanın çok fazla alternatifi yok demiştim, ya yükselmeyi seçecek ya da alçalmayı. İşte plato kelimesini ister coğrafi tanımı ile, ister psikolojik tanımı ile ele alalım,normal yaşamın sürdüğü yerlerden uzakta, ferahlama, dinlenme mekanlarının yer aldığı yüksek yerler olduğunu görüyoruz. Bir şekilde herkesin hayata mola verdiği zamanlarda kaçabildiği yerler vardır, bu nedenle daha erişilir gelebilir bu platolara ulaşmak ama sanki iş doruklara sevdalanmaya gelince, ben yapamam, bizden geçti sesleri yükselebilir içimizden. Lakin doruk, herkesin ulaşamayacağı kadar yüksek gibi görünse de, herkese verilen yetenekler ölçüsünde gelişim sağlanabileceği gözetildiğinde, insanların ulaşacağı farklı yükseklikler olacağından aslında bu konuda da herkese eşit şansın tanındığı ortadadır. Mesela herkes aşık olabilir, o tarifsiz hali yaşayabilir, kendi karakterine göre bu doruk halini yakalayabilir. Bazen kendini kaybeder, benliği aşkın olanla kucaklaşır, kendinden olmayanın içinde erir. Korku, savunma, kafa karışıklığı, kısıtlamalar kaybolur. Benzersiz bir halin içine girer.Orada kendinden vazgeçecek kadar büyük bir değişim yaşayarak, gerçekleştirmesi en önemli ihtiyacı olan benliğini, bir başka benlikte eritir.Yeni bir bütün olarak varlığına devam ederken artık hiç bir şeye eskisi gibi bakamaz. Daha sevgi doludur. Bu aşkınlaşma hali, kişinin herkesle barışık olacağı bir yüksekliktir. O “aşk” kanatları ile yükselen insan gözünü aşağılardan yukarılara çevirdiğinde, kendini dönüştüren halin, aşık olduğu varlıktan ziyade aşk olduğunu fark edince, kendini gerçekleştirip, saygı ile bir basamak yukarı çıktığını, sevme ve sevilme ihtiyacını tam manasıyla karşılayacak sevginin, onu bu dünyada var kılan, hergün başka başka güzelliklerle donattığı alemde hala yaşatan, kimse onu duymadığında sesini duyacağını bildiği Varlık’ın aşkına gözünü diker. Allah’la bu bağı arasında tesis eden insan ne kendisiyle ne de diğer insanlarla kavga eder. Bilakis her şeyi sever, herkese saygı duyar. Kendi şartları içinde değerlendirmeyi yani empati yapmayı bilir.İşte insana bu dünyaya gelirken hedef olarak gösterilen insanlık noktası budur.

Cengiz Aymatov’un dediği gibi, “İnsan için zor olan şey, hergün insan kalmaktır”  Bu hal ancak, benliğin aşkınlaşması ile sürekli hale gelir. Ancak o doruk öyle diktir ki, insan sürekli oralarda dolaşamaz. Ama insan kalma vazifesinden de azade olmadığından nefeslenecek platolar açılmış, gözümüzü göklerden ayırmamamız için yönümüz hep yukarı çevrilmiştir.

Psikoloji bilimi, mutluluğa giden yolda koşullu sevgilerin olmadığını söylüyor. Bu durumda, varlıklar içinde dikey yükselme şansı tanınmış insan her şeyi koşullu değil de, ötürü severse hem mutlu olur hem de kendini gerçekleştirme basamaklarını hızlıca tırmanır. Farkındalık sevginin ilk şartıdır. İnsan bilmediğini sevemediği gibi elinin altında olduğundan farkındalığını yitirdiği şeyleri de sevemez.  “Aşina olan bilinmez” der Hegel. O nedenle insan doruklara tırmanırken öncelikle farkındalık ipini alacak yanına ki, o sağlam iple güvenli bir  yolculuk gerçekleştirebilsin.

İnsanın en büyük sorunu değersizlikse, bu kelimeyi iki manada, yani, kendini değersiz hissetme ve etik ilkelere sahip olmamak  şeklinde özetleyebileceğim anlamlarda kullanıyorum, fark edeceğimiz ilk şey, hayat mucizesine sahip olmamızdır. Koşulsuz bir şekilde geldiğimiz bu dünyada, yine karşılığında bir şey vermeden tıkır tıkır işleyen bir vücutla donatılmış, onun ihtiyacı olan bir çok şeye de koşulsuz sahip olmuş durumdayız. Bu söylediğime doğuştan getirilen rahatsızlıkları göstererek, herkese eşit şansın verilmediğini öne sürenler olabilir.  Ama herkes ayrı yeteneklerle, şanslarla donatılmıştır. Hatta bize göre eksikleri, engelleri, yanlışları olduğunu düşündüğümüz insanlara da Allah çok merhametlidir.  Bizse çeşitli sınıflandırmalarımızla insanlara karşı da, kaderimize karşı da çok acımasız, merhametsiz olabiliriz eğer aşkın merhalelerini geçip gözümüzü göklerden ayırdıysak. Oysa varolana odaklanmak, yok olanların da gerekçelerini daha kolay anlamamızı sağlar ve bizi ne gelirse senden hoştur diyecek zirvelere taşır. Nefes alamadığınızı düşünün, gökyüzünün olmadığını, susuzluğu, meyvelerin, sebzelerin olmadığını…  Sırf bunları düşününce bile insan, karşılığında hiçbir şey yapmadığımız halde bize bunca hediyeler veren bir Yaratıcı’nın bizi koşulsuz sevdiğini anlıyor. Bugün bir arkadaşımız küçük bir hediye alsa, hastayken bize bir çorba pişirse, nasılsın diye hatırımızı sorsa minnet doluyor, ona vefa borcumuzu ödeme gayretine giriyoruz. Ama bizim için kurulmuş bu muhteşem düzeni fark edemiyor, bu göklerin, bu yerlerin heran yeni bir tablo olarak çizilip neden önümüze konduğunu düşünmüyoruz. Hatta verilen akıl ve yeteneklerini kullanarak bir şeyler üreten insanların icatları fotograf makinelerini  ve o makinelerden kat be kat yüksek piksele sahip gözümüzü kullanarak çektiğimiz fotografları paylaşırken büyük bir gurur duyuyoruz. Aslında bu çekimler de seyretmenin ilk koşulu olduğundan farkındalığımızı arttırır, tabi neye baktığımızı biliyor ve sadece gördüğümüze takılıp kalmıyorsak anlamlıdır. Yoksa muhteşem resimler çektim, öyle büyük sanatçıyım ki diye böbürlenirken aşkın ve sanatın farkındalığımızı arttırarak bizi aşkınlaşma yolunda yükseltmesi yerine önümüze serilen bu sessiz sinemanın bize söylediklerini kaçırarak kaybeden oluruz. Kaybettikçe de değersizlik hissimiz artar. En önemli ihtiyacı karşılanmayan, yani kendini gerçekleştiremeyen insan da, başkalarına ve kendine değer vermediğinden saygıyı kaybeder, kendine ve çevresine zarar verir, sevemez, sevilmez, kimsenin ilgisi, sevgisi, saygısına layık olmadığını, kendisinin hep kaybeden olduğunu düşünerek etik değerleri ve ruhunun kanatlanacağı yükselme hedefinden de çok uzaklaştığından bir canavara dönüşebilir. Farkedilmek için olumlu gelişim sergilemediğinden olumsuz çıkışlarla kendini gösterebilir. Kısa bir süre sonra yakalanacağını bilse de, kendini başarılı hissetmek için çalar, çırpar, ele geçirdiği bir silahla gittiği okulu tarar, karısı onu terk ettiğinde eve getirmek için çaba göstermek yerine öldürür.  Sonra da başına öyle büyük belalar açtığını fark edince kaybedecek bir şeyi kalmadığından kendi hayatına son vermek dahil her şeyi yapabilir.

Evet, insan için iki şans vardır: Ya kendini bilecek, tanıyacak, geliştirecek, aklın ve ruhun kanatları ile farkındalığını artırarak sevgiyle, şükürle yükselecek ya da kendini olmuş kabul edip hergün irtifa kaybederek onu  biraz daha aşağılara çeken bir cürüm işlemeye devam ederek hızla yokuş aşağı yuvarlanacaktır.

İnsan için iradesi olmayan diğer canlılar gibi hareket etmek, yani olduğu yerde dönmek yoktur. Duran su bile kirleniyorsa, insanın vücudu da, ağırlıklı olarak sudan oluşuyorsa, başkalarının eksikleri ve yaptığı kötülükleri bahane edip kendimizi kirletmeyelim, güzel işler yapalım, güzel sözler söyleyelim, iyiliklerimizi arttıralım.  Durmayalım, duranın devrildiğini, duranın kirlendiğini unutmayalım… Ne kadar yolumuz olursa olsun, ne kadar kötülük yapmışsak yapalım, ne kadar kendimizden uzağa düşersek düşelim yaşıyorsak dikey yükseliş için heran bir merdiven çatabiliriz.Bazen acılarımızı koyar üstüüste basamak yaparız, bazen sevinçlerimizle platolarımıza sığınır, masum bir bebeğin gülüşünde yakaladığımız safiyetin peşine düşerek gözümüzü temiz olana, gökyüzüne dikebiliriz. Hepimiz kendi içimizde bahçeler inşa edersek, o merdivenleri adım adım çıkarken sevdiklerimizi de taşırsak bir basamak yukarıya daha güzel bir dünyada yaşarız.

Herkesin elinden geleni yaparak kendini gerçekleştirme, evlatlarını, hatta en yakınlarından başlayarak yeni nesilleri, dünyaya kazandırmak, böylece dünyayı da geri kazanarak yaşanabilir bir yer haline getirmek vazifesi vardır. Herkes imkanı ölçüsünde girdiği bu farkındalık yarışında kendine verilen şanslar kadarından sorumlu olduğundan mutlak adaletin olduğu da aşikardır.

  Yeryüzünün yaşanacak hali kalmadı diyorsak, göğe bakarak başlayalım işe, içimizde inşa edelim kendi bahçemizi. Sonra davet edelim farkındalıktan uzak insanları gönül bahçemize… Değerli olduklarını anımsatalım onlara, kıymetli olmasan bu dünyada işin ne diyelim. En büyük sevgi dilini öğrenip, teşekkür etmeyi, şükretmeyi hatırlayarak, hatırlatarak yeryüzünü yaşanabilir hale getirelim. Ama lütfen herkes önce kendi içini toplasın, merdivenini çatsın, bahaneler üretip, diğerlerinin üzerine düşeni yapmadığını söyleyerek kaçmasın. Bir de bunu deneyelim. Bir kalbe sevgi yerleşirse nefret orada boy gösteremez. Yaradan’dan ötürü yaradılanı sevmek ifadesi işte böylece anlamını bulur. Sevdiğimizi iddia edip O’nun var ettiklerine merhamet göstermeyecek kadar bencil, acımasız, sevgisiz, nefretle doluysak o sevgi aşkınlaşmış bir sevgi değildir. Dille söylenen ama kalben hissedilmeyen, hissettirilmeyen samimiyetsiz duyguların da insanı yükseltmediği gibi sırtına yük olup aşağılara çektiği açıktır.

Sevelim , sevilelim, dünya kimseye kalmıyor…

HANDAN KILIÇ
           


11 Temmuz 2014 Cuma

MİSAFİR ODALARINDA


Biz millet olarak misafirperver olarak tanınır, bu özelliğimizle de övünürüz. Aile fertlerinden kimsenin giremediği misafir odalarımız vardır, misafir masa örtüleri, misafirlik yemek takımları ve daha neler neler. Bunun konuğumuz için bir özen olduğunu düşünür ve evimizin en güzel yerini, en güzel takımlarımızı gelecek konuklarımıza saklarız. Çoğu zaman da bu sakladıklarımız günün modasına yenik düşer ama yine de kullanmayız.

Günümüzde insanların bireyselleşmesiyle önceliği kendine vermesi sonucu misafir odaları kısmen yaşanır salonlar haline gelmiş olsa da, daha eski zamanlarda annelerimizin bilinçaltı kodlamalarıyla nesilden nesile aktardığı bir gelenekle müze misali dokunulmazlıkları olan yerlerdi misafir odaları. Daha çocuk yaştayken misafir yanında bir şey istediği için anne babası tarafından cezalandırılan, misafirliğe gittiği yerde kendisi değil de uslu olması beklenen ve bunun sonucu bir daha kimsenin yanında bir şey isteyemediği gibi bunu hayatının vazgeçilmez kodları olarak her konuyu kapsayacak şekilde zihnine yerleştiren, dolayısıyla kendisi olmayı hiç bir zaman beceremeyen nice büyüğümüz vardır. 

Tabi onların da yetiştirdiği evlatlar millet kodlarından gelen bu genetik mirası büyüklerinden gördüğü öğrenilmiş çaresizlikle taçlandırdıkça misafir odalarının saltanatını aile bireyleri süremeyecektir. Tabi artık çocuk merkezli bir çağda yaşayıp tüm düzenimizi en değerli varlıklarımızın mutluluğu üzerine kurmamız nedeniyle evlerimizin salonları ile tanışsak da kendimizle tanışıp kaynaştığımız söylenemez.

Bu konuyu düşünmeme sebep olan, akşam sohbetiyle şereflendiğim bir dostun olaya farklı bir açıdan bakması oldu: "Misafir odaları aslında toplumumuzun ikiyüzlülüğünden başka bir şey değildir. İnsanlar orada kendileri değildir. Evin başka taraflarındaki yaşam o odada akmaz. Belki diğer yerler dağınıktır, insanın kendisi gibi ama misafir odası hep topludur, hele de eski kafalı annelerce kilitli tutulup misafirden misafire açılıyorsa. Aslolan samimiyettir. Kurgulanmış bir tiyatro oyununun sahnesidir misafir odaları." 

İşte böylesi kıymetli söylemlerle zihnimde yeni yeni pencereler açan dostuma teşekkür ederken, bir tas çorbanın paylaşıldığı ortamlar mı, servis tenceresi ile gelen ve aslını saklamaktan öte bir şey yapmayan şık bir sofradaki çorbanın mı daha lezzetli olduğunu düşündüm. 

Aslında nerede ne yediğiniz değildir önemli olan, filancanın duvar kağıtlarının şıklığı değildir ortamı güzelleştiren. Koltuğun rahatlığı, cazip rengi değildir bize keyif veren. Muhabbettir baldan tatlı olan ve neredeyse her yüreği samimiyeti ölçüsünde etkileyerek birbirine bağlayan.

Buradan bakınca gerçekten de ikiyüzlülüğümüzün en güzel ispatı imiş misafir odaları. Göstermediğimiz taraflarımızla, bazen kendimizden bile gizlediğimiz, acıtan, zayıf, kirli, bakımsız yanlarımızı kapattığımızı sandığımız, bir başkasını oynadığımız yerlermiş misafir odaları. 

Her maske ile kendimiz olmaktan uzaklaşarak karşımızdakinin kalıbına girip şeklimizi kaybettiğimiz kaypak bir zeminmiş misafir odaları. Ve belki de eskiden gelen her şeyin güzel olmadığının ispatıdır ikiyüzlülüğün görünür boyutuyla en net yansıdığı misafir odaları. 

Bunları düşündükçe başka başka mevzular da zorlamaya başladı zihin odalarımı. Hızlı bir zamanı yaşadığımız şu devirde ne kadar da az konuk ağırladığımız geldi aklıma. Dışarıda buluşmaktan daha fazla zevk alan bir topluma evrilirken misafir odalarının ikiyüzlülüğüne hasret kalacak gibi görünüyoruz. Ne dersiniz? Yoksa içeri misafir kabul edemeyecek kadar kirli, dağınık, bir maskeler dükkanı mı gönüllerimiz? Bu kadar karışık mı, "ben buna değerim" felsefesiyle şişirilmiş benliklerimiz? 

Rahmetli anneannemin bir sözü vardı; sık sık tekrar eder kulağımıza küpe olsun diye hep uyarırdı. Hatta ne kadar acelesi olursa olsun, evden çıkacaksa tabi bugünkü kadar ıvır zıvırla dolu olmayan evini toplar, yola gidenin hali belli olmaz, ölümüz gelirse uzatacak yer olsun derdi. Eşi olan dedem de neredeyse her gece yatmadan yatağının altını da kontrol eder, uçuşan bir toza bile rastlasa bir çomağın ucuna bağlanmış ıslak bezle orayı silerdi. Kimsenin görmediği yatak odasında, kimsenin göremeyeceği bir saatte orasının temizliğinden emin olduktan sonra ruhunu da temizleyecek dualarını okumadan kendini yarı ölüm olan uykunun kollarına bırakmazdı.

Galiba çözümsüzlüğün, kaosun, çokluğun hakim olduğu hayatlarımıza en iyi gelecek şey, evimizden başlayarak içimizle beraber arınmak, fazlalıklardan kurtulmak, aynaya baktığında utanmayacağı bir yüze sahip olup her yerde samimi ve dik duruşunu sürdürerek iki ya da çok yüzlü olmadan yaşamaya çalışmak. 

Anneannemin dediği gibi, "Evini temiz tut, misafir gelir, kendini temiz tut, ölüm gelir" gerçeğinin farkındalığı ile bakalım hayata.

Bugünden itibaren kullanmadığımız misafir odalarımızı açalım kalbimizin. Nasılsak öyle olalım. Kendimizi samimiyetin mihenk taşına vuralım.  

Ne kaybederiz, belki bir dünya. 

Ne kazanırız, hepsi ayrı bir dünya olan bir dolu gerçek dost, ardımızda bırakılacak şerefli bir ad, hesabı verilebilecek bir hayat!        
HANDAN KILIÇ

24 Mayıs 2014 Cumartesi

ÜZÜLME...



Keyifsizim dedi, ıstırap dolu bir sesle. O an yüreğime değdi acısı. Takma, boşver dedim ama bu sadece onu rahatlatmak için söylenmiş bir söz olduğundan değmedi yüreğine, öylece asılı kaldı havada. Uzun zamandır emek verdiği bir insanla evlilik planları yapıyordu. Neredeyse tarih koyacaklardı ama taraflar arasında çıkan bir anlaşmazlık olayı kopma noktasına getirmişti. Heyecanlı bir bekleyiş hüsranlı bir sessizliğe bürünmüştü. Şu anda ona ne söylesem kar etmeyeceğini biliyordum lakin üzülmesine de yüreğim dayanmıyordu. Bu sebeple ona söyleyeceklerimi buraya yazmak istedim.

Sık sık kullandığım hatta dilime pelesenk ettiğim çok eski bir dostumun cümlesi geldi yine aklıma: “Hayat denen sürprizler ve ihtimaller manzumesinin bizi nereye taşıyacağı belli değil” derdi özlemi burnumda tüten değerli dostum. Bu cümle ne kadar da güzel tarif etmişti hayatı. Bugün bir deprem oldu mesela ve herkesin gündemi bir anda değişti. Soma faciası önceliklerimizi gözden geçirmemize vesile oldu. 

Bu hayata gelme şansına erişmişsek onun getireceği sürprizlere de gönlümüzü açmayı öğrenmeliyiz. Ve dolayısıyla başımıza gelen her olayda bize kazandırdıkları ve kaybettirdikleri üzerinden bir muhasebe yaptığımızda özellikle de belli bir zaman geçip kayıplarımızın acısı azaldığında anlayacağız ki, bizim planlarımızı bertaraf eden o büyük plan bize hazırladığı sürprizleri sunacak bir tünel açmış önümüzde. Bize düşen de yüreğimizi güçlendirecek fiiller yedeğimizde o karanlık tüneli aydınlatarak geçmek ve yeniden güneşi göreceğimiz tünelin sonuna kadar sabretmek. 

Mesela çok sevdiğimiz biri vardır ve onun hep yanımızda olmasını dileriz. Ama işin sonunda belki de bizi en çok üzecek olan o sevdiğimiz olacaktır ve Allah bizi bir şekilde ondan ayırır. Bazen bazı insanların bizden uzakta sadece kalbimizde ince bir sızı olarak kalması bizimle olup yüreğimizi deşecek derecede üzmesinden çok daha iyidir. Böylesi zamanlarda insan kaderine teslim olmayı bilmeli ve gücünü kendini geliştirecek şekilde kullanmalı, kalbine yatırım yapmalı hayatın onun karşısına çıkaracağı güzellikleri beklemelidir. 

Bazen de kalben istemesek bile bizim bir nokta koymamız gerekir yanlış giden bir şeyler olduğunu hissettiğimizde. İşte o zaman tam da kendinize rağmen doğru olduğuna inandığınız yöne ilerlersek bizi bekleyen o sürprizlerin daha da bereketlendiğini ve kaybettiklerimiz/bıraktıklarımızdan daha iyilerinin bizi bulduğunu görürüz. Yeter ki bakmasını bilelim.

Şimdi sen sevgili arkadaşım ! Sen Yaradan’ın seni bu dünyaya gönderme şansını verdiği kıymetli bir insan olduğunu unutmadan kendine dön ve yüreğini ferah tut. Seninle olmak isteyen, sana layık olanlar da senin koluna gelip girecektir zamanın bir yerlerinde, ama vakti saati geldiğinde.

Rahmetli anneannem derdi, hayatta üç şeyin saati değişmezmiş, 
doğum, evlilik ve ölüm! Teslim ol şimdi kaderine, su serp yüreğine ve gülümseyerek bak gökyüzüne, gündüz bulutların arasından bir saklanıp bir gözüken güneş, geceleri ışıl ışıl parlayan yıldızlar hepsi senin için dizilmiş bilesin bu alemde.    

HANDAN KILIÇ

14 Mayıs 2014 Çarşamba

TIPKI O SEDYE GİBİ KİRLENMESİN ÜLKEM…


Hepimizi derinden sarsan bir facia ile daha karşı karşıyayız.Bu nedenle edebi kaideleri düşünmeden içimden nasıl geldiyse öyle yazacağım bu yazıyı. Somadaki bu büyük kaza yürek dayanmayacak boyutta ölü sayısı hızla artıyor, belki daha büyük zorluklar kalanları bekliyor.İçeride hala kurtulmayı bekleyen 120 civarında insan var. Kurtarma ekipleri, savcılar herkes özveri ile çalışıyor. Çevre illerden ölü muayenesi yapmaya gelen savcılar olduğunu duyunca irkildim. Herkes olaylara kendi cephesinden bakar biz de olayın büyüklüğünü buradan anlıyoruz. Bir egeli olarak  da bağrımıza düşen ateş ayrı yakıyor.

Üç günlük milli yas ilan edilmiş. Yapılanlar nedense hep iş işten geçtikten sonra yapılıyor.Ve bu bizim canımızı daha çok yakıyor: Bir sürü eksiği olan, kaza anlarındaki kriz planları yapılmamış, eğitim verilmemiş,1300 tl maaş için 2000 bin metre derinliğe girmeyi göze alanların kendini iş buldum diye şanslı saydığı, sosyal devleti bir türlü gerçekleştirememiş devletine isyan etmeği aklından bile geçirmeden zorluklarla dolu yaşamını süren, alın teriyle helal lokma peşinde olan işçilerimizin çalıştığı bu maden mart ayında denetimde tam not almış.

Dünyanın en büyük maden işletmelerine sahip olan Almanya’da son 20 yılda meydana gelen kazalarda sadece 3 kişinin, bizde ise 900 kişinin ölmesi insanı çileden çıkarıyor. Her şeyi uygunsa niye kaza anında sadece bizim ülkemizde bunca insan ölüyor.İnsanın ilk aklına gelen bir şekilde mevzuatların boşluklarından yararlanıp yolunu bulan işverenlerle menfaat karşılığı eksikleri görmezden gelen denetleyiciler, kurumlar oluyor. Bir terslik olurda hasbelkader bir soruşturma geçirilir, dava falan açılırsa haklarında nasılsa bir şekilde sıyrılır herkes bu ülkede. Hiçbir şey yetişmese zamanaşımı kurtarır sürekli lehine düşünülmek zorunda kalan sanıkları. Ve bir olay daha unutulur gider.

Kalanlara ne olur, üç beş kuruş tazminatla ilk etapta teselli edilen ailelerin yüreğine düşen ateşi kim söndürebilir. Bir kadını çocukları ile bu zor hayat şartlarında  yalnız bırakmaya kimin hakkı vardır? Bir çocuğun ömrünce babasının, ağabeyinin, kardeşinin kokusunu bir daha duyamayacak olmasının bedelini kim öder? Bu ülkede hiç kimse!
Büyük bir faciadan saatler sonra kurtarılan işçinin o karaya bulansa da hak yiyerek şık takımları ile ortada gezen insanlardan daha  ak alnını hangimiz öpmeyiz? Onun o sedye kirlenmesin diyen hassasiyetidir işte bu ülkenin hala batmamasının sebebi. Devletinin malını bu denli düşünen insanların artmasıyla çıkacak Türkiye aydınlık günlere.

Dua edelim, evet ama dua dışında yapılması gerekenleri de yapalım artık bu ülkede. Özellikle denetim görevi yapan, yargı görevi yapan insanlar doğru olmalı, menfaatlere ya da baskı ve zorlamalara, tehditlere boyun eğmemeli ki, bunca insanın vebali üzerine kalmasın. İnsanın hayat prensibi bu dünyadan giderken geride şerefli bir ad bırakmak olmalı. Faydalı işler yapmak, vicdan sahibi olmak, buradaki mahkemeden kurtulsa da bir başka mahkemeden kaçamayacağını bilmek gerekli.  

Ama belki de en güzeli, burada da mahkemelerin fonksiyonunu yerine getirmesi, herkesin gönül rahatlığı ile hukuka  inanması. Bunun için de özellikle ülkenin her yerinde özveri ile çalışan hukuk insanlarına çok iş düşüyor.

Bu ülke adına hepimiz bir şeyler yapabiliriz, herkes bulunduğu yerde işini iyi yapsa, hak yememek birinci önceliği olsa nice sorunları aşarız. Mesela tıpkı o işçinin devletin sedyesini düşündüğü gibi, herkes elindeki imkanları kullanırken kılı kırk yaran bir hassasiyetle  davranmalıdır. Bir kağıdın dahi boşa harcanmadığı şekilde çalışmalı. En basitinden masamızda bulunan ataç ya da iğneler dahi yere düştü mü hemen almalı, yerine koymalı,  onlardan biri boş yere kullanıldığında tüyü bitmemiş yetimin hakkını gasbediyor olabileceğimiz, önümüze sunulan tüm imkanların vergisini ödeyen çalışanların teriyle alınmış olduğunu unutmamalı.

İşte o zaman tıpkı ölümden döndüğü anda bile devletinin malını düşünen o hassas işçi gibi huzurla yiyebiliriz ekmeğimizi. Bu dünyadan kefen dışında bizimle gelen bir şey yok, onun da cebi yok. Öyleyse az bir menfaat için yakmayalım güzel ülkemizi, onurumuzu, şerefimizi .             


28 Nisan 2014 Pazartesi

ÖMRÜNÜN SAATİ KAÇ?




Oldum olası popüler Amerikan filmleri yerine Avrupa sinemasını severim. Birçok insanın sıkıcı bulduğu festival filmlerine bayılırım. Fırsat buldukça gittiğim temalı film festivallerinde üst üste dört film seyretmişliğim vardır. Bu akşam da televizyondaki dört sinema kanalı arasında dolanırken bir filme rastladım. Baktım Avrupa sineması hemen izlemeye başladım: 

Satranç Kraliçesi adlı film 2009 yılı Alman-Fransız yapımı. Film Korsika'da geçiyor. Korsika Akdeniz'de bir Fransız adası. Orta yaşlı, eşi ve çocuğuyla birlikte hayat süren bir oda hizmetçisi olan Helen, bir gün bir çiftin satranç oynamasını izler ve hayran kalır. Bu satranç tutkusu hayata bakışını değiştirir ve sonunda onu şampiyonluğa taşır. Karşısına çıkan bir çok çeldiriciler de vardır ama ona satrancı öğreten adam sayesinde güçlenir. Çevreden yükselen tüm eleştiriler onu yolundan alıkoymaz. Bir ara temizlik yapıp satranç öğrenmek için gittiği yer konusunda dedikodular çıkıp evliliğinin tehlikeye girmesi üzerine satrancı bırakır ama mutsuz olur. Bunu gören kocası tekrar satranca dönmesini ister. Evine temizliğe gittiği ve önce onu muhatap almasa da öğrenme konusundaki çabasını gören ve ona temizlik karşılığında ders veren entellektüel adamın evine yeniden gitmesine müsade eder. Bu adam bir gün kadının yeterince piştiğini düşünerek bir turnuvaya katılmasını ister ve referans mektubu ile kadını gönderir. Ancak orada temizlikçi olduğu için aşağılanan kadın onuru kırıldığından adama gelerek mücadelesinden vazgeçtiğini haykırır gözyaşları içinde ve bir daha temizliği de gelmeyeceğini söylerken adam onu durdurur. Ölen karısından bahsetmeye başlar. Karısının yaptığı yağlı boya tabloları gösteren adam "Karım çok güzel resim çizerdi, yetenekli birisiydi ama kendisine hiç inanmadı. O öldüğünde onu kurtarabilir miydim diye düşündüm. Kurtaramazdım, çünkü kimse kimseyi kurtaramaz. Şüpheleri resimlerden çok daha güçlüydü. Senin eğitimin yok ama yeteneğin var. İnsanlar hiç bulamazlar ama hep ararlar. Buna ben de dahilim." diyerek kadını motive eder. Bu coşkuyla turnuvaya katılma kararı alan kadın kendisini aşağılayan adamı yenerek şampiyon olur ve Paris'e doğru yola çıkan gemiye gururla biner. Onu eleştiren herkes alkışlamaya başlar. Demek ki bu durum toplumdan topluma değişiklik gösteren bir değer değil insani bir durum; bir şeyleri başarana kadar herkes yolunuza taş koyar ve eleştirir, başardığınızda ise yanınızda yer almış gibi davranırlar. 

Her zaman seyrettiğim filmden bir cümle kalsa yedeğimde epey zenginleşirim diye düşünürüm. Bu filmde de vurulduğum cümleler " Yetenekli birisiydi ama kendisine hiç inanmadı." ve  "çünkü kimse kimseyi kurtaramaz."oldu.

Film sonrasında bir söz hatırıma geldi: "Zamanı okuyamayanlar onu yönetemezler" Söyleyen kimdi bilmiyorum ama doğru bir söz. Aslında hepimiz bu konuya eğilmeliyiz. Hayat su gibi akıyor.    Ömrümüzün hangi devresindeyiz, neler yaptık, neler yapmak istiyoruz. 

Nasıl bir kitaba başlarken önsözünü okur ve kitaba dair bir farkındalık kazanırız. Hayatımıza dair de bu bağlamda farkındalık kazanıp zamanı tanzim konusunda planlamalar yapmalıyız. 

Bir bilginin hayatımıza girmesi için gerekli olan aşamalar; fark etmek, idrak etmek, hayata geçirmektir ya işte çoğumuz biliyor anlıyor ama hayata geçirmede sınıfta kalıyoruz. Bunun en önemli sebeplerinden biri motivasyon eksikliğidir. Hedefinizi koyduktan sonra karşımıza çıkan çeldiricilerden de bizi sıyıracak " hadi" diyerek yüreklendirecek bir sebebe ihtiyaç duyarız. Ve eğer gerçekten bunu istiyor ve kalbimizi buna ayarlıyorsak Allah bir vesileyi hiç beklemediğimiz bir yerden gönderir. Bazen bir şiir, bazen bir film, bir kitap, dost dilinden dökülmüş söz, sevgiyle bakan bir göz,  size inanan bir yürek elinizi tutar. Bazen de sizi   kıskanarak arkanızdan konuşan, kötülük planları yapan birileri, düşmanca söylenmiş kelimelerin kalbinize düşen gölgeleri motive eder hedefinize. Hatta bu olumsuz motivasyon sebepleriyle karşılaşınca başta epey üzülürüz. Bize açtığı kapıları ise zamanla fark eder, iyi ki yaşamışım yoksa bugün burada olmazdım deriz. 

Her insan farklı fıtratta olduğundan başka bir şekilde motive olur. Kimi güzellikten etkilenir, kimi herşey iyi gittiğinde kendisi olmaktan uzaklaşır ve hedefini unutur. Zorluklar karşısında mücadele ederek motive olanlara da bunlar kapı açar. 

Öyleyse insan önce kendini tanımalı ve hayat yolunda hedefine doğru yürürken yanına alması gerekenleri iyi belirlemeli. Şuanda ömrünün hangi mevsiminde, neler yaptığının farkına varmalı, hayatına neleri ekleyip neleri çıkarması gerektiğini belirleyip ölüm gelmeden elinden gelenin en iyisini yapmalı. 

Yoksa tüm soruların cevaplarını bildiği halde zamanı iyi kullanamadığından sınav kağıdına cevapları yazamayarak zayıf not alan öğrenciler gibi oluruz. Ve hayatın telafileri de yaz okulları da yoktur.   

   HANDAN KILIC              

24 Ekim 2013 Perşembe

SORULARA TALİP OLMAKLA BAŞLAR DEĞİŞİM...



Geçenlerde zaping yaparken bir programda rastladığım Tarık Tufan şöyle diyordu: "Soru sormak alacağınız cevaba göre sizi dönüştürür; cevaba göre arif, alim, şair, meczup olunabilir. Ancak soru sormak talip olmaktır" 

Güzel düşünceler... Soru sormadan yaşayan var mıdır diye düşündüm bir an. Sorulacak sorulara talip olmayanlar vardır belki de. Soruları unutmak için kendini uyuşturanlar kadar sorulara yani çileye talip olmadan gününü gün edenler de vardır ve günümüzde böylesi vur patlasın çal oynasın düşüncesindeki insanlar çoğunluktadır. 

Geçen bir filmde katile nasıl uyuyorsun geceleri sen diye soruyordu onun birini su içme rahatlığında öldürdüğünü gören bir kadın ve adamın cevabı tüyler ürperticiydi; "akşam yediden sonra kahve içmiyorum" İnsanı böyle bir hale getiriyor sanırım soru sormamak, cevap aramamak. Bu hal de dönüştürüyor olmalı hem de geri dönüşü olmayacak kadar gaddar bir hale sokuyor. 

Gerçek hayatta hiç bir katille karşılaştınız mı bilmem, ben mahkeme ifadesinde bulundum. İlk cinayetiydi, çok donuk bir insandı hayatımda onun kadar boş bakan bir çift siyah göz görmedim, taş gibi duruyordu, sanki insan değildi, sanırım bu ruhsuz ifade trafikte önüne atladığı arabadan inen 17 yaşındaki gence 7 bıçak saplarken yüzüne gelmiş oturmuştu. Kendisi de 17 yaşındaydı, mahkeme zaptına suça sürüklenen çocuk diye geçiyor, devlet avukatını veriyor, mevzuat gereği hakim şüpheden yararlandırmak zorunda kalıyordu, aşırı derecede alkollüydü, ölen çocuğun ailesi perişandı, oğlunun katiline bakamıyordu annesi, yüzüne hiç geçmeyecek bir keder oturmuştu, o ise çok soğukkanlıydı, anası-babası yok muydu diye düşündüm, babası ve amcası da cinayetten içerde dediler, aile işi gibi babadan oğula geçiyor demek ki ruh inceliği gibi talan edilmiş ruh hali dedim kendi kendime. Allah hiçbirimizi böyle insanlıktan çıkmış, sorularını kaybetmiş insanlarla karşılaştırmasın. Ama işte bu sorusuz insanlar aramızda yaşıyor ve sorunsuz da değiller. Bu nedenle önce kendi çocuklarımızdan başlayarak ve sonra da ulaşabildiğimiz tüm insanları içine alacak şekilde çerçevemizi geniş tutarak çevremizin soruları olan, cevaplarını arayan insanlar haline gelmelerini sağlamalıyız yeniden. Belki de en önce kendimizden başlamalıyız, neden geldik yeryüzüne, akan zamana dur diyemezken aptal saptal televizyon programları ve yarışmalarla neden kaybediyoruz vaktimizi... Her gün yeni bir sendroma girmeden hayatın akışı üzerine düşünelim beş dakika... Belki bir soru buluruz bizi kurtaracak... Kim bilir talip olunca soruyu sorduran cevabı da içinde gönderebilir, soru sormanın zor olduğu çağımızda soruyu alana cevap bedava olabilir, sen yeter ki iste, sen buna değersin...  

HANDAN KILIÇ  

9 Ekim 2013 Çarşamba

DÜNYA DÖNÜYOR SEN NE DERSEN DE...

Dünyanın en değişmez kanunu dönmek üzerine kurulu. Her şey kendi içinde dönüyor. Gece yerini gündüze, karanlık aydınlığa bırakıyor. Mevsimler bir sıcak bir soğuk bizi yoklarken dönüş sırasını bozmuyor. Hatta milletlerin de kaderleri, döngüleri var, bazen inişe geçiyor bazen tırmanışta oluyor.  İnsanların kaderleri de böyle neşe ile keder belli aralıklarla yer değiştiriyor. İnsana da bu tabiat kanunu bilip mevsimine göre giyinmek kalıyor. Gelen sele dur denemediği gibi, güzel güneşli bir güne de kimse hayır diyemiyor, hatta özlemle o günler bekleniyor. İşte bu döngüsel yazgıyı farkedip  duygu ve düşünce bazında içselleştirenler ayakta kalmayı başarıyor. Aksi halde insan hep mutsuz oluyor, bir sıcaktan bir soğuktan şikayet ediyor ve günün güzelliklerini yaşayamıyor.

Buraya  kadar yazdıklarım hepimizin bildiği ancak “şimdi bize kaybolan yıllarımızı verseler” cümlesindeki kaybolan yılların bedeli olarak ancak idrak edebildiği gerçekler. Lakin kaybetmek ve kazanmak kavramı da göreceli ve kaderin döngüsünde o da bu değişmez kurala tabi. Çünkü günler de insanlar arasında döndürülen nimetlerden.Hani bir süre her şey yolunda gider, hani siz yürüyorsunuzdur ve önünüze çıkan kapılar AVM’lerdeki elektronik kapılar gibidir ve daha siz gelmeden açılır, güzel ve akıcı günler yaşanır. Siz böylesi huzurlu  ve mutluyken bir yakınınız, arkadaşınız zor günler yaşıyor olabilir. Sonra gün olur devran döner ve bu sıkıntı devresi size geçer, kapıların önünde beklersiniz açılmaz hatta önünde kazılmış hendekler vardır, göremediğiniz, içine düşersiniz, kimse sesinizi duymaz, çırpınırsınız kendinizce ama nafile. Gün yeniden dönene kadar beklemeniz ve beklerken de bağırıp çağırarak enerjinizi tüketmemeniz gerekir.



Günler insanlar arasında döndürülür lakin döngünün süresi her seferinde değişir, kıtlık ve bolluk süreleri bazen yedi yıldır, bazen yedi ay, bazen de yedi gün. Ama tek gerçek günün döneceğidir, sizin gününüz bitebilir, ama günlerin insanlar arasındaki döngüsü bitmez. Ve sanırım önemli olan doğru zamanda doğru bekleyişi sürdürmek… Hayatın döngüsüne karışabilmek, akışa kendini bırakmak… Tıkanan noktalarda da akıntıya karşı kürek çekmek yerine günün döneceği vakti beklemek… 
    
Ünlü yönetmen Tarkovski,  “Kurban” adlı filminde bir karaktere şunları söyletirken ne de haklı:
 “Neden her şeyin tam tersini yapıyoruz? Her zaman! Bir erkeği sevmiştim, başkasıyla evlendim. Neden? Sanırım, şimdi anlıyorum. Hiç kimseye bağımlı olmak istemiyoruz. İki insan birbirini sevince eşit sevmiyorlar. Biri daha güçlü diğeri zayıf oluyor. Ve zayıf olanı düşünmeden seviyor. Hesapsızca. Bir rüyadan uyanmış gibiyim. Sanki başka bir hayatı artık geride bıraktım. Nedendir bilmem, her zaman direndim. Bir şeylerle savaştım. Kendimi savundum. Sanki içimde başka bir ben vardı. Bana, “Kendini bırakma.” diyordu. Kendini hiçbir şeye teslim etme. Yoksa ölürsün. Yüce Allah’ım, ne kadar da aptalız!”

HANDAN KILIÇ  





22 Eylül 2013 Pazar

SAHİPLİK...NEREYE KADAR, KİME GÖRE...



İnsanın sahiplik duygusu ne kadar kuvvetli. Hiçbir şeye malik değilken buna gücümüz yetmezken ne de çabuk bağlanıyoruz hayatımızın konularına, konuklarına. Oysa herşey bir emanet, zaman içinde elimizden kayıp giden ömrümüz gibi.

Bu hafta telefonun çalmasından korkar oldum, hep kara haberler düştü gönlümüze. Önce yengemin vefatı, dönem arkadaşımızın oğlunun geçirdiği elem verici kaza, evladının başında bekleyişe tepki gelmemesi, on yıldır bebek hasretiyle yanan eltimin sonunda yedinci aya girdiği gün erken doğum yapması, 800 gr doğan kızının ciğerlerinin gelişmemesinden dolayı dün küvezdeyken ciğerinde başlayan kanamanın durduralamayarak bebeğin yaklaşık 12 saatlik dünya hayatının sona ermesi...

Bunca koşuşturma arasında, şehir bizi birbirimizden ve belki de kendimizden uzağa düşürmüşken, hayat devam etmesi gerekiyorken bu haberlerin zihnimde ve kalbimde açtığı yaralar uykularımı kaçırdı. Uykusuz, huzursuz, elimdeki dosyaların zihnen uzağında ama bitirmek zorunda olmanın verdiği bilinçle acı çekiyorum masa başında. Ne dosyaya ne hayata devam edebiliyorum, "ölüm var!" gerçeği her gün bir başka olayla kendini hatırlattıkça.

Sonra da sahiplik üzerine düşünmeye başlıyor zihnim; neye sahibiz, nereye kadar  elimiz erişiyor, ne kadar koruyabiliyoruz sahip olduklarımızı? Sahibi miyiz gerçekten hayatımızın? 

En çok sahiplendiğimiz şefkatimizden evlatlarımız oluyor. Bir kaplan kesilebiliyor bir anne tehlikelere karşı zihninde. Sonra dışarısı giriyor hayatımıza ve bizi aşan sebepler zarar veriyor sevdiklerimize, hiç bir şey yapamıyoruz. Annelerin sahiplik duygusunu daha iyi anlıyorum; dokuz ay her gün onunla nefes almak, kanından kan canından can verilmesine sebep olduğun bir varlığa bağlanmak en doğalı, onu hissetmek en güzel şey, tecrübeyle sabit onu kaybetmenin de acısının tarifi mümkün değil, karnınızdayken bile. 

Yengem ellili yaşlardaydı annesi onu gömerken seksen yaşında babası seksenbeş yaşında ve sağlıklı idiler. Annesi demiş ki; annemi, babamı, kardeşimi, arkadaşımı, dostlarımı kaybettim ancak böyle bir acı hissetmedim, evlat bambaşkaymış.   

Dün bir psikolog gördüm televizyonda, kıskançlık üzerine konuşuyordu. İnsanın içsel sürecini tamamlayamamasındandır kıskançlık diyordu. Elinde olanı, sahip olduklarını kabul edememiş, verilen nimetin farkında değil ki, daha iyileri gözünde. Oysa kıskançlık hastalığının tek çaresi sahip olduklarının farkındalığını geliştirmek, onlara da sahip olamayanların varlığını bilmek. 

Kıskançlık ve sahip olmak... Kıskançlık günümüzde en çok canımızı yakan durumlardan. Kimse kimsenin kendinden daha iyi olmasını istemiyor. İyi bir şeye sahip olan onun keyfini gönlünce süremiyor üzerindeki gözlerden. Yapılan eleştiriler hep diğerini yermek kendini öne çıkarmak adına yapılıyor ve bunların temelinde kıskançlık yatıyor. Mesleki açıdan kıskançlıklar da zirvede. Herkesin gözü diğerinin yerinde. Oysa her insan farklı sahipliklerle imtihan ediliyor. Veriliyor, alınıyor, verilmiyor arattırılıyor, veriliyor verilenden zulum görülüyor. Herkesin derdi verilen nimetle denk büyüklükte oluyor. Eskiler demiş ya; azıcık aşım, kaygısız başım diye. Aynen öyle, verilen her şey bedel istiyor.

Dilerim her birimiz sahip olduklarımızın emanetçisi olduğumuzun bilinciyle değerlerini biliriz, verilene razı olup kendi kaşığımızdaki yağı dökmeden bitiş çizgisine varabiriliriz, hem başkalarının kaşıklarından bize ne... Bize sorulacak olan kendi sahiplik alanımızdakiler... Belki de bunların az oluşu, geri alınışı, verildiğinden daha büyük bir nimettir bizim için... 

Kaldırabileceklerimizden fazlasıyla sınanmamak duasıyla...  

 HANDAN KILIÇ        

18 Eylül 2013 Çarşamba

"Sanatın amacı, insanı ölüme hazırlamaktır"

Her ölüm erken ölümdür derler. Bugün bir ölüm haberi ile daha sarsıldım. Dayım çok sevdiği eşini kanserden kaybetti. Yaklaşık 4 yıldır her günü umut dolu bir savaşı birlikte verdiler ancak sayılı nefesi buraya kadarmış yengemin.Ölüm için ne bir dakika önce olur, ne bir dakika sonraya kalır dedikleri gibi vakti gelen gidiyor, sırayla değil yazıyla. İnsan böyle anlarda sadece gidenin bir boşluğa düşmediğini başka bir aleme geçtiğini ve orada bir gün herkesin tekrar buluşacağını düşünerek, buna inanıp dua ederek dayanıyor ölümün soğuk yüzüne. 

Elbette ateş düştüğü yeri yakıyor, kaybınızın hayatınızdaki yeri kadar büyük bir boşluk beliriyor  yanı başınızda. Böyle anlarda insan gurbette olmanın zorluğunu bir daha yaşıyor. Uzakta olanlara en geç haberler ulaşıyor, ölen kişinin çocukları bile hastanızı görün diyerek çağırılıyor cenazeye. Memlekete gidenler bir acıyı hep beraber kucaklarken gurbette bir başına olanlar o acıları yalnız başına omuzluyor kah yükün altında kalıyor kah boğazında bir yumruyla yaşamayı öğrenmeye çabalıyor.Ve hayat bazen çok isteseniz de olmak istediğiniz yerde bulunmanıza fırsat vermiyor, sorumluluklarınız sizi bağlıyor.Ve yalnızlık ölümün soğukluğunu da alarak yanına kalbinize çöreklenen gri bulutları bırakıp içinizde başka yerlere gidiyor, gözünüzde yağmura dönüştüğünde.

Zaman her şeyin ilacı deseler de insan zamanla acısı soğurken hayatındaki boşluğun büyüdüğünü farkettiğinde, taziyeler sona erip gelen gidenin ayağı kesildiğinde anlıyor kaybının büyüklüğünü. 

On sekiz yıldır gurbette olan bir insan olarak çok ölüm haberi aldım. Her biri ayrı sarstı. Hatta bir gün memleketimde hiç tanımadığım bir belediye başkanı öldüğünde ve bunu haberlerde seyredip de ağlamaya başladığımda bir gerçeği anladım; insan her cenazede kendi ölümüne ağlıyor, hasta, yaşlı ne olursa olsun kimse ölümü kendine yakıştıramıyor ama hayatından akıp giden her cenaze ona bu gerçeği hatırlatıyor. Hatta sözün bittiği yer neresidir denirse, ölüm diyerek susmak en doğru cevap oluyor. Ölüm geldiğinde her şey anlamını yitiriyor, üzüldüklerimiz ne kadar saçma şeyler olarak karşımıza dikilirken sevinçlerimizin basitliği de bizi sükuta itiyor. 

Büyük sinemacı  Tarkovsky MÜHÜRLENMİŞ ZAMAN adlı eserinde,"... sanatın amacı, daha çok, insanı ölüme hazırlamak, onu iç dünyasının en gizli köşesinden vurmaktır. " diye bitirdiği paragrafın başında şöyle diyor: "Güzel gerçeğin peşinden koşmayanlardan kendini gizler. Sanatın anlamı ve varlık nedeni hakkında düşünmeye yanaşmadan onu ele alıp değerlendirmeye kalkanların ruhsuzluğu ne yazık ki, sık sık, kaba bir şekilde basite indirgenmiş birtakım sözlere neden olur: “Bunu hiç beğenmedim!”, “Hiç de ilginç değil!” Bunlar çok iddialı savlar, ama ne yazık ki gökkuşağını tanımlamaya çalışan doğuştan kör bir adamın savlarından hiç farkı yok! Bu kör insan, bir sanatçının edindiği deneyimlerden doğan gerçeği başkalarına açıklayabilmek uğruna çektiği acılara karşı tamamen duyarsızdır.
...
Yaşam, varolmak için kendine koyduğu hedeflere uygun bir ruh geliştirmesi için insana tanınmış bir süreden başka bir şey değildir ve insan gelişimi gerçekleştirmek zorundadır...
Sanıldığının aksine, sanatın işlevsel amacı, düşünmeyi teşvik etmek, bir düşünce iletmek ya da bir örnek oluşturmak değildir. Hayır, sanatın amacı, daha çok, insanı ölüme hazırlamak, onu iç dünyasının en gizli köşesinden vurmaktır "

 İnsanlar farklı yaradılışta olduğundan herkesin bamteline dokunan bir sanat dalı illa ki vardır. Sözlü kültürün yerleşik olduğu coğrafyamızda insanlar hayatın her aşaması için türküler yakıp ağıtlar tutarak kişisel menkibelerini yaşayıp geliştirme yoluna gitse de sinemadan edebiyata müzikten resime her sanat insanın ruhunu geliştirmek için var olmuştur. Ve yaşam da bu geliştirme sürecinde elimize bırakılmış, davranışlarımız konusunda özerklik tanınmış ancak sınırlı olduğunu bilsek de biteceği zamanı bilmediğimiz  hediye olarak sunulmuş her birimize.

Bu yaşam sürecinin en güzel yanı da ne biliyor musunuz tek rakibiniz kendiniz, geçmek zorunda olduğunuz kimse yok. Hayatınıza her giren çıkan bir figüran, sizin tepkilerinizi ölçmek için yolunuza dikilmiş birer imtihan. Bu sınavı geçince ikiniz de kazanabiliyor, takılınca ikiniz de ruhen gerileyebiliyorsunuz. En acı kayıpları yaşarken en fazla kazanan da olabiliyorsunuz.   

Dilerim hepimiz, ölüm bizi bulana kadar ruhumuzun gelişimini tamamlayıp ödül olarak sunulmuş bu yolculuğun hakkını verebiliriz.  

Bu gün yitirdiğim yengeme rahmet diliyor, hayat arkadaşını kaybeden dayıma ve sevgili kuzenlerime sabırlar diliyorum.  

HANDAN KILIÇ