aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Mayıs 2016 Pazar

SEVDİKÇE SEVESİN GELİR...



Hayat şartları giderek ağırlaştığından mı, yoksa insanlar daha duyarsız, daha bencil, daha sevgisiz varlıklara dönüştüğünden midir bilinmez, yeryüzü insanın ruhunu boğan bir hale geldi.Bu durumda biraz nefes almak için gözlerimizi göklere çevirip heran yeni, heran birbirinden canlı tablolar sunan o  muhteşem maviliğe özgürce yükselen uçurtmalar gibi ruhumuzu salmaktan başka çare kalmıyor.

İnsanın dünyada aslında çok da seçeneği yok, ya yükselmeyi seçecek, gözünü ufka dikecek ve ona göre bir yol izleyerek iyi olmayı tercih edecek, ya da bulunduğu noktada kalarak günden güne kokuşacak ve yavaş yavaş aşağılara doğru indiğini, bir daha geri dönüşün de o kadar kolay olmadığını artık çok geç olduğunda anlayacak.

Her şey hareket halinde, tıpkı dünya gibi, tıpkı, atom gibi, hücrelerimizdeki devri daim gibi, gezegenlerden kalbimize canlı olan her şey heran hareket ediyor. İradesi dışında mecburi bir hareketle, olduğu yerde dönen varlıklar hariç bu hareket hep dikey bir yön izliyor. İnsan da kendini gerçekleştirmek üzere bırakıldığı bu uçsuz bucaksız yalnızlıkta bir başına yolunu bulma gayretine girerken gözünü göğe çevirip gündüz; parıldayan güneşten, masmavi gökyüzünden, bembeyaz bulutlardan, gece ise; yanıp sönen yıldızlardan, göz kamaştıran dolunaydan ilham alarak yola devam ediyor.

Bir insan, kalbine bırakılmış o güçlü duygular sayesinde içine doğduğu dünyanın yanlışını doğrusunu ayırmayı önce hisleriyle başarmaya çalışıyor, sonra bilgi ve görgüsü arttıkça aklı da devreye girerek kalbin ve aklın kanatlarıyla daha kolay havalanıyor. Ama kuşlar misali süzülmek o kadar kolay değil. Yağmuru, karı, rüzgarı fırtınası var bu işin ve insan uçmayı öğrenene kadar epey yıpranıyor. Bazen başarıyor, bazen bildiklerini uygulamamaktan kaynaklı olarak yere çakılıyor. Sonra küsüyor kendi kanatlarına, aklına, kalbine…Küstükçe, ne kadar özlese de göklerde süzülmeyi, inat ediyor, yerde kalıyor. Uçmayı denemiyor. Ara ara uçanlara bakıyor, denesem mi diye iç geçiriyor ama önceki kötü deneyimleri umudunu kırıyor. Ve bulunduğu yerde, uçmak için verilmiş kanatları işlevsiz hale getirip tavuk misali kendi çöplüğünde, toprağı eşeliyerek geçip gidiyor ömrü. Oysa kendini gerçekleştirmek, insanın en temel ihtiyaçlarındandır. Bundan ödün verilmesi, zaman içinde insana ömrünün zayi olduğu hissi vererek bir ödül olarak verilmiş yaşamın kıymetini bilmemesine, giderek kendine acımasına, değersiz hissetmesine, bu duygusu tatmin edilmedikçe de, dikey olarak sağlayacağı yükselme fırsatını kaçırarak dibi görmesine sebep oluyor.  Bunları düşündüğüm esnada Psikiyatrist Prof. Dr. Kemal Sayar’ın bir kitabında aşağıda ana hatları ike özetlediğim bir makaleye rastladım. Düşüncelerimle örtüştüğünü görünce kaybolduğum dalgalı denizin haritasını çizen bir bilim adamıyla karşılaşmanın mutluluğunu yaşadım:  
  
          Psikoloji tarihinde ayrıksı yeri olan bilim adamı Maslow çağımızın nihai hastalığının değersizlik olduğunu söylüyor. İnsan tabiatının güzel ve iyi olana meyilli olduğunu, ama bunun için bilim yolunda ilerlerken “değer”lerinin olması gerektiğini, yoksa her türlü bilimsel gelişmenin insanlığın zararına da kullanılabilecek hale geleceğini vurguluyor. Hatta hayatın, uğruna çaba gösterilecek değerler, yola düşülecek hedefler olduğunda anlamı olacağını ekliyor.

İnsanın temel ihtiyaçlarının sıralamasını da şu şekilde yapıyor: 1-kendini gerçekleştirme(sağlık peşinde koşma,kimlik ve özerklik arama, kemale erme yönünde çaba gösterme ),2-saygı( başkalarına ve kendine değer verme), 3-ait olma ve sevgi( yalnızca sevilme değil, aynı zamanda sevme ihtiyacı), 4-güvenlik(güvende olma ihtiyacı),5-fizyolojik ihtiyaçlar. Bu ihtiyaçlarımızın karşılanması oranında sağlıklı olduğumuzu söyleyen bilim adamı, temel ihtiyaçlar hiyerarşisinde manevi ihtiyaçların en üst sırada olduğunu da vurguluyor.

Özellikle de kendini gerçekleştirme ihtiyacına önem veriyor. “Kendisinde bulunan güçlü yanları, yetenekleri ortaya çıkarma ve onları cesaretle hayatına hakim kılarak kendine verilen bu ödevi en iyi şekilde yerine getirme insana mutluluk duygusunu dorukta yaşatır. Doruk yaşantılar da, aşkta, sanatta, güzelliğin tecrübesinde, doğumda ortaya çıkabilir. Kişi böylece öz benliğine yaklaşır, onu kendisi olmaktan alıkoyan örtülerden sıyrılır. Maslow’a göre mucize, hayatın kendisindedir ve kutsal ötelerde değil, herkesin arka bahçesindedir. Doruk yaşantılar kadar olmayan plato yaşantılar da vardır. Bir annenin bebeğini keyif içinde oynarken seyretmesi gibi. Plato yaşantılar saf keyif ve mutluluk dakikalarıdır. Doruk yaşantılar plato yaşantılara nispeten daha az olur ancak plato yaşantılar hayatı yaşanabilir kılan anlardır” diyor.

İnsanın çok fazla alternatifi yok demiştim, ya yükselmeyi seçecek ya da alçalmayı. İşte plato kelimesini ister coğrafi tanımı ile, ister psikolojik tanımı ile ele alalım,normal yaşamın sürdüğü yerlerden uzakta, ferahlama, dinlenme mekanlarının yer aldığı yüksek yerler olduğunu görüyoruz. Bir şekilde herkesin hayata mola verdiği zamanlarda kaçabildiği yerler vardır, bu nedenle daha erişilir gelebilir bu platolara ulaşmak ama sanki iş doruklara sevdalanmaya gelince, ben yapamam, bizden geçti sesleri yükselebilir içimizden. Lakin doruk, herkesin ulaşamayacağı kadar yüksek gibi görünse de, herkese verilen yetenekler ölçüsünde gelişim sağlanabileceği gözetildiğinde, insanların ulaşacağı farklı yükseklikler olacağından aslında bu konuda da herkese eşit şansın tanındığı ortadadır. Mesela herkes aşık olabilir, o tarifsiz hali yaşayabilir, kendi karakterine göre bu doruk halini yakalayabilir. Bazen kendini kaybeder, benliği aşkın olanla kucaklaşır, kendinden olmayanın içinde erir. Korku, savunma, kafa karışıklığı, kısıtlamalar kaybolur. Benzersiz bir halin içine girer.Orada kendinden vazgeçecek kadar büyük bir değişim yaşayarak, gerçekleştirmesi en önemli ihtiyacı olan benliğini, bir başka benlikte eritir.Yeni bir bütün olarak varlığına devam ederken artık hiç bir şeye eskisi gibi bakamaz. Daha sevgi doludur. Bu aşkınlaşma hali, kişinin herkesle barışık olacağı bir yüksekliktir. O “aşk” kanatları ile yükselen insan gözünü aşağılardan yukarılara çevirdiğinde, kendini dönüştüren halin, aşık olduğu varlıktan ziyade aşk olduğunu fark edince, kendini gerçekleştirip, saygı ile bir basamak yukarı çıktığını, sevme ve sevilme ihtiyacını tam manasıyla karşılayacak sevginin, onu bu dünyada var kılan, hergün başka başka güzelliklerle donattığı alemde hala yaşatan, kimse onu duymadığında sesini duyacağını bildiği Varlık’ın aşkına gözünü diker. Allah’la bu bağı arasında tesis eden insan ne kendisiyle ne de diğer insanlarla kavga eder. Bilakis her şeyi sever, herkese saygı duyar. Kendi şartları içinde değerlendirmeyi yani empati yapmayı bilir.İşte insana bu dünyaya gelirken hedef olarak gösterilen insanlık noktası budur.

Cengiz Aymatov’un dediği gibi, “İnsan için zor olan şey, hergün insan kalmaktır”  Bu hal ancak, benliğin aşkınlaşması ile sürekli hale gelir. Ancak o doruk öyle diktir ki, insan sürekli oralarda dolaşamaz. Ama insan kalma vazifesinden de azade olmadığından nefeslenecek platolar açılmış, gözümüzü göklerden ayırmamamız için yönümüz hep yukarı çevrilmiştir.

Psikoloji bilimi, mutluluğa giden yolda koşullu sevgilerin olmadığını söylüyor. Bu durumda, varlıklar içinde dikey yükselme şansı tanınmış insan her şeyi koşullu değil de, ötürü severse hem mutlu olur hem de kendini gerçekleştirme basamaklarını hızlıca tırmanır. Farkındalık sevginin ilk şartıdır. İnsan bilmediğini sevemediği gibi elinin altında olduğundan farkındalığını yitirdiği şeyleri de sevemez.  “Aşina olan bilinmez” der Hegel. O nedenle insan doruklara tırmanırken öncelikle farkındalık ipini alacak yanına ki, o sağlam iple güvenli bir  yolculuk gerçekleştirebilsin.

İnsanın en büyük sorunu değersizlikse, bu kelimeyi iki manada, yani, kendini değersiz hissetme ve etik ilkelere sahip olmamak  şeklinde özetleyebileceğim anlamlarda kullanıyorum, fark edeceğimiz ilk şey, hayat mucizesine sahip olmamızdır. Koşulsuz bir şekilde geldiğimiz bu dünyada, yine karşılığında bir şey vermeden tıkır tıkır işleyen bir vücutla donatılmış, onun ihtiyacı olan bir çok şeye de koşulsuz sahip olmuş durumdayız. Bu söylediğime doğuştan getirilen rahatsızlıkları göstererek, herkese eşit şansın verilmediğini öne sürenler olabilir.  Ama herkes ayrı yeteneklerle, şanslarla donatılmıştır. Hatta bize göre eksikleri, engelleri, yanlışları olduğunu düşündüğümüz insanlara da Allah çok merhametlidir.  Bizse çeşitli sınıflandırmalarımızla insanlara karşı da, kaderimize karşı da çok acımasız, merhametsiz olabiliriz eğer aşkın merhalelerini geçip gözümüzü göklerden ayırdıysak. Oysa varolana odaklanmak, yok olanların da gerekçelerini daha kolay anlamamızı sağlar ve bizi ne gelirse senden hoştur diyecek zirvelere taşır. Nefes alamadığınızı düşünün, gökyüzünün olmadığını, susuzluğu, meyvelerin, sebzelerin olmadığını…  Sırf bunları düşününce bile insan, karşılığında hiçbir şey yapmadığımız halde bize bunca hediyeler veren bir Yaratıcı’nın bizi koşulsuz sevdiğini anlıyor. Bugün bir arkadaşımız küçük bir hediye alsa, hastayken bize bir çorba pişirse, nasılsın diye hatırımızı sorsa minnet doluyor, ona vefa borcumuzu ödeme gayretine giriyoruz. Ama bizim için kurulmuş bu muhteşem düzeni fark edemiyor, bu göklerin, bu yerlerin heran yeni bir tablo olarak çizilip neden önümüze konduğunu düşünmüyoruz. Hatta verilen akıl ve yeteneklerini kullanarak bir şeyler üreten insanların icatları fotograf makinelerini  ve o makinelerden kat be kat yüksek piksele sahip gözümüzü kullanarak çektiğimiz fotografları paylaşırken büyük bir gurur duyuyoruz. Aslında bu çekimler de seyretmenin ilk koşulu olduğundan farkındalığımızı arttırır, tabi neye baktığımızı biliyor ve sadece gördüğümüze takılıp kalmıyorsak anlamlıdır. Yoksa muhteşem resimler çektim, öyle büyük sanatçıyım ki diye böbürlenirken aşkın ve sanatın farkındalığımızı arttırarak bizi aşkınlaşma yolunda yükseltmesi yerine önümüze serilen bu sessiz sinemanın bize söylediklerini kaçırarak kaybeden oluruz. Kaybettikçe de değersizlik hissimiz artar. En önemli ihtiyacı karşılanmayan, yani kendini gerçekleştiremeyen insan da, başkalarına ve kendine değer vermediğinden saygıyı kaybeder, kendine ve çevresine zarar verir, sevemez, sevilmez, kimsenin ilgisi, sevgisi, saygısına layık olmadığını, kendisinin hep kaybeden olduğunu düşünerek etik değerleri ve ruhunun kanatlanacağı yükselme hedefinden de çok uzaklaştığından bir canavara dönüşebilir. Farkedilmek için olumlu gelişim sergilemediğinden olumsuz çıkışlarla kendini gösterebilir. Kısa bir süre sonra yakalanacağını bilse de, kendini başarılı hissetmek için çalar, çırpar, ele geçirdiği bir silahla gittiği okulu tarar, karısı onu terk ettiğinde eve getirmek için çaba göstermek yerine öldürür.  Sonra da başına öyle büyük belalar açtığını fark edince kaybedecek bir şeyi kalmadığından kendi hayatına son vermek dahil her şeyi yapabilir.

Evet, insan için iki şans vardır: Ya kendini bilecek, tanıyacak, geliştirecek, aklın ve ruhun kanatları ile farkındalığını artırarak sevgiyle, şükürle yükselecek ya da kendini olmuş kabul edip hergün irtifa kaybederek onu  biraz daha aşağılara çeken bir cürüm işlemeye devam ederek hızla yokuş aşağı yuvarlanacaktır.

İnsan için iradesi olmayan diğer canlılar gibi hareket etmek, yani olduğu yerde dönmek yoktur. Duran su bile kirleniyorsa, insanın vücudu da, ağırlıklı olarak sudan oluşuyorsa, başkalarının eksikleri ve yaptığı kötülükleri bahane edip kendimizi kirletmeyelim, güzel işler yapalım, güzel sözler söyleyelim, iyiliklerimizi arttıralım.  Durmayalım, duranın devrildiğini, duranın kirlendiğini unutmayalım… Ne kadar yolumuz olursa olsun, ne kadar kötülük yapmışsak yapalım, ne kadar kendimizden uzağa düşersek düşelim yaşıyorsak dikey yükseliş için heran bir merdiven çatabiliriz.Bazen acılarımızı koyar üstüüste basamak yaparız, bazen sevinçlerimizle platolarımıza sığınır, masum bir bebeğin gülüşünde yakaladığımız safiyetin peşine düşerek gözümüzü temiz olana, gökyüzüne dikebiliriz. Hepimiz kendi içimizde bahçeler inşa edersek, o merdivenleri adım adım çıkarken sevdiklerimizi de taşırsak bir basamak yukarıya daha güzel bir dünyada yaşarız.

Herkesin elinden geleni yaparak kendini gerçekleştirme, evlatlarını, hatta en yakınlarından başlayarak yeni nesilleri, dünyaya kazandırmak, böylece dünyayı da geri kazanarak yaşanabilir bir yer haline getirmek vazifesi vardır. Herkes imkanı ölçüsünde girdiği bu farkındalık yarışında kendine verilen şanslar kadarından sorumlu olduğundan mutlak adaletin olduğu da aşikardır.

  Yeryüzünün yaşanacak hali kalmadı diyorsak, göğe bakarak başlayalım işe, içimizde inşa edelim kendi bahçemizi. Sonra davet edelim farkındalıktan uzak insanları gönül bahçemize… Değerli olduklarını anımsatalım onlara, kıymetli olmasan bu dünyada işin ne diyelim. En büyük sevgi dilini öğrenip, teşekkür etmeyi, şükretmeyi hatırlayarak, hatırlatarak yeryüzünü yaşanabilir hale getirelim. Ama lütfen herkes önce kendi içini toplasın, merdivenini çatsın, bahaneler üretip, diğerlerinin üzerine düşeni yapmadığını söyleyerek kaçmasın. Bir de bunu deneyelim. Bir kalbe sevgi yerleşirse nefret orada boy gösteremez. Yaradan’dan ötürü yaradılanı sevmek ifadesi işte böylece anlamını bulur. Sevdiğimizi iddia edip O’nun var ettiklerine merhamet göstermeyecek kadar bencil, acımasız, sevgisiz, nefretle doluysak o sevgi aşkınlaşmış bir sevgi değildir. Dille söylenen ama kalben hissedilmeyen, hissettirilmeyen samimiyetsiz duyguların da insanı yükseltmediği gibi sırtına yük olup aşağılara çektiği açıktır.

Sevelim , sevilelim, dünya kimseye kalmıyor…

HANDAN KILIÇ
           


22 Temmuz 2014 Salı

SENDEN UZAKTA, HEP BİR ŞEYLER EKSİK...



İnsan büyük bir sevme potansiyeliyle başlıyor hayata.Yanı başında bulduğu annesine bağlanıyor önce, sonra babasının elinden tutarak çıkıyor hayatın içine. Tabi bu şans ya da bakış açısına göre şansızlık herkese verilmiyor. Bu şansa sahip olanlar daha korunaklı bir hayattan kurtlar sofrasına düşünce bocalarken, hayata anne-baba gibi asli unsurların eksikliği ile başlayanlar, kendi başına ayakta durmasını daha kolay öğreniyor ve çoğu zaman diğerlerinden daha başarılı bile olabiliyor. Bu nedenle olanda hayır vardır derler ya, dağına göre gelen kar, yağmur, güneş hepsi bizi ayrı sınıyor.

Kimsenin hayatı kimseden kolay değil. Görünen hiçbir şey göründüğü gibi değil. Herkes o güzel maskelerin ardında, o yakışıklı duruşların gerisinde koca koca enkazlar olarak dolaşıyor hayatın içinde. Dimdik ayakta duruyor belki ama o sevme potansiyeli, o eksik parça tamamlanmadıkça en ufak bir rüzgarda kökünden sökülebilen içi kurumuş ağaçlar gibi yıkılıyor yere. Kimse görmeden bazen uzun bazen kısa sürelerde öylece kıpırtısız kalıyor, yalnız ve kimsesizliğinin soğuğunda. Bazen bir sürü kişi arasındayken düşüyor yere insan, sevdikleri yanındayken, göz göze bakarken ama onlar bile görmüyor düşüşünü ya da kalkmak istemeyişinin verdiği bıkkınlıkla artık önemsemiyor  yerde oluşunu.

İnsan denen varlığın sanırım en önemli özelliği bu, bir yanının hep eksik olması. Hayatımız boyunca o eksik yanımızı tamamlamak için uğraşıp duruyoruz. Ve zaman içinde yeni yeni tatmin vasıtaları deneyip tükettikçe iç resmimizdeki o boşluğa denk gelecek yap boz parçasını bulamamanın acısıyla dozu arttırıyoruz.  İçimizdeki sesi susturamadıkça, eksiksin, yalnızsın kelimelerinin çıldırtan yankısında kendimizi çok çeşitli vasıtalarla uyuşturmanın yollarını arıyoruz. Bu hususu geçen yaz yapılan bir uyuşturucu operasyonunda gözaltına alınan ülkenin en yakışıklı iki kişisinden biri olarak gösterilen beyefendi oyuncunun görüntülerini izlerken düşünmüştüm. İnsan daha ne ister demiştim, bunca varlığın, nimetin arasında neydi eksik olan. Koca bir toplum senin sahip olduğun şeylerden birine sahip olsa, mutlu olacağını düşünürken, bunun için tüm hayatını adamış şekilde çalışırken, sen bize neyi anlatmak istiyorsun? Ya da dünyaca ünlü güzellerin bütün dünya onları ve bulundukları konumları arzularken, bunca sevilirken nedir ki onları hayatını sonlandıracak noktaya getiren.

İnsan tertemiz geliyor dünyaya. Onun için seviyoruz bebekleri, mis kokularını, çocukların masum duruşlarını. Ama öyle ağırlaşıyor ki zamanla, hani o masumiyetini yitirdikçe, bilinçaltına empoze edilen “kirlenmek güzeldir”  yalanları ile kandırılıp “sen buna değersin” kışkırtmalarıyla çarklarını döndüren ekonomik sistemlerin kurbanı oluyor. Kendi egosunun altında  kalıyor, içsesini susturamadıkça dış seslere daha çok konsantre olmaya çalışıyor. Ve en çok da kendiyle baş başa kalıp berrak bir zihin ile düşündüğünde kısır döngüsünü fark ediyor ama artık çok geç her şey için diyerek kısıldığı yerde ölümü beklemeyi seçiyor.

Tabi ölüm öyle hemen gelmiyor, yaşam da bir yandan devam ederken o eksik parçanın ızdırabı ruhunda büyüdükçe insanın mutsuzluğu artıyor. Günümüz görünme çağı olduğundan insan bu yılgın ruhu dışarıya yansıtamıyor ve gerek reelde gerekse sanal alemde mutlu mesut bir tablo çizerek önce kendini, sonra çevresindekileri kandırmaya devam ediyor. Eğer şanslıysa, yani; kalbinde bunun ızdırabını gerçekten duyup dindirmek arzusunu taşıyorsa o şans ona bir krizle veriliyor, dibe vurduğu noktadan suyun yüzeyine çıkmayı başarabiliyor ya da şansını kullanmayıp daha derinlere gömüyor kendini.

Hasılı kelam insan yaşarken, yaşlanırken aynı noktada dönüp duruyor. Oysa yapmamız gereken hepimizi ayrı noktadan yakalamış kısır döngümüzdeki imtihanımızı kırıp hayat yoluna girmek. Hermann HesseHer insanın hayatı onu kendisine götüren bir yoldur “derken tam da bunu kastediyor, önemli olan bir yolda yürümek ve amacı kendini bulmak olan hayat yolculuğunun hakkını vermekse kısır döngümüzü kıracak gücü toplamalıyız yıllar içinde.

Sanırım insanın kalp yapbozunu tamamlayacak o parça bu dünya nimetleri içinde yer almıyor. Aşkla tatmin olan kalp kimi sevse daha fazla yaralanıyor. Başka sevmeler insana kısa süreli mutluluk, anlık hazlar ve uzun ayrılık acıları dışında bir şey getirmiyor. Ev, araba, mal, mülk, evlat hiç bir şey o boşluğu doldurmuyor. Bu gerçeği kutsal öğretiler sürekli hatırlatıyor ama her nedense biz, bir şişenin dolu olup olmadığını anlamak için gördüğü ile yetinmeyen yaramaz çocuklar gibi, önümüze gelen her şişeye parmağımızı daldırıyoruz. Oysa kalp kabını, her sabah güneşi doğdurup bize yeni bir gün hediye eden, tekrar tekrar hatalarımıza rağmen yine bize nimet veren her şeyin sahibi O Yüce Varlık’ın sevgisi ile doldurmak gerekiyor. 

Söylesenize bir kap gerçekten doluysa onun üzerine gelen her şey kendiliğinden akıp gitmez mi? Hem de kaptakine zarar vermeden, onu eksiltmeden uzaklaşmaz mı içimizden? Kabımız dolu olsa kime kırılabiliriz, güler geçeriz bize saldıranlara, bize saadet getirmeyen yolculuklara çıkmayız boş yere. Karşımızdakinin gözünde kazanamadığımız, saf olarak nitelendirildiğimiz de olur belki ama bizim kabımız doluysa, onun hiçbir şeyine muhtaç değilsek varlığı ya da yokluğu bizi etkilemiyorsa acıdan da, beklentiden de kurtulmuş olmaz mıyız?

Aşk derken, o eksik resmi gerçek sahibinin ismiyle dolduralım derken şekilcilikten bahsetmiyorum. Kutsal değerlere sahip olmak elbette bazı şekil değişiklilklerine sebep olabilir. Ama görünenden önce görünmeyen boşluklarımızı doldurmalıyız. Buna niyetlenip önce dışına bakım yapan ama kalbine hiç yatırım yapmayan insanların hatalı duruşlarına, insan olamayışlarına bakarak kutsal değerlerden uzak durmak yerine kaynağından suyu alıp kabımızı doldurmak gerekir diye düşünüyorum. Yoksa insanlar baştan aşağı hatalarla doludur ve kimin kabının kimden daha dolu olduğuna dışarıdan bakarak karar veremeyiz. Zaten kimsenin kabının ne kadar dolu olup olmadığına bakmak kimsenin haddi değildir. Hesap vermek zorunda olduğumuz yer de burası değildir.

İnsan düştüğü yerden kalkarmış. Bu dünyaya düşürüldük yine buradan yükseleceğiz kalbimizin yanına. Hepimiz farklı renklerde farklı eksikliklerle, başka fazlalıklarla maruz olduğumuz bu yolculukta kendi balonumuzu  uçurmakla sorumluyuz. Kapadokya'yı düşünün; renk renk balonlar yükselirken göğe birbirine zarar vermeden, kimse kimsenin rengini gölgelemeden nasıl güzel bir tablo oluşturuyorlar. Birlikte ama hür bir yolculukta manzaraya yukarıdan bakıyorlar. 

Hiçbir şey aşağıdan göründüğü gibi değildir, yukarılarda. Resmin bütününü görmek için uçmalıyız gönül balonumuzla. Tabi yükselmenin fizik kanunlarını da gözeterek başlamalıyız yolculuğa. Nasıl balonun içindeki ağırlıklar bırakılır önce bir bir aşağıya, onun gibi insan da yükselir fazlalıklarından kurtuldukça. Ama bir noktadan sonra daha yukarı çıkmak için helyum gazı gereklidir. Bu da içimizdeki boş kabı dolduracak aşk iksirleridir. Nasıl aşık olduğumuzda şarkılar, şiirler alır götürür bizi sevdiğimizin iklimine, sürekli onun adını anarız gündüz gece, dilimiz söylemese bile her hücremiz nasıl sayıklarsa onun adını ve insan nasıl kendisi büyütürse aşkını,  kendi kalp göğüne yükselirken de O kabı dolduracak gerçek sevgilinin adını anarak büyütmeli aşkını. 

Eksiği neyse, hayattan beklediği, özlemini çektiği, yanındayken onu hissedemeyenlerin acıttığı yerlerini onun adının merhemi ile iyileştirmeli insan.

Annemiz yeterince sevmemiş olabilir, babamız çok sevmiş sonra bırakıp gitmiş olabilir. İlk aşkımız gözümüzün yaşına bakmamış, karımız istediğimiz gibi çıkmamış, kocamız kendini başka yerlerde unutmuş olabilir. Bir hastalık gelip vücut tahtımıza oturmuş, yıllar olmuş gitmemiş, gitmeyecek olabilir. Evladımız istediğimiz özelliklere sahip olmamış, bizi zorlamış olabilir ya da mükemmele yakın bir çocuk bize rağmen yetişmiş olabilir, hiç çocuğumuz da olmamış olabilir. İşyerinde mutsuz olabiliriz, işimiz de olmayabilir.  

Eksikliklerimiz bir değil bin de olabilir ama imtihanlarımızın bıraktığı boşlukları onu yapanların doldurmayacağı gerçeğini kavrayarak Bir’e yönelmek gerektiğini anlamamız için daha kaç belaya maruz kalmamız gerekecek? Bu arada kalben sevgiliye teslim olunca belalar biter demiyorum. Hayat zaten başlı başına bir bela tüneli değil mi? Ama işte kalp kabını doldurunca üstüne gelenlerden daha az etkileniyorsa insan, hayata karşı yapabileceğimiz tek şey eksikliğimizi kısa yol yapıp bizi kalbi doygunluk seviyesine ulaştıracak bir Aşk’a talip olmak değil mi? Sen bir adım attığında sana koşarak gelen, trip attın diye gitmeyen, seni kanatmayan, kalbini incitmeyen sadece seni kendiyle bütünleyerek büyüten kaç aşk olabilir ki bu dünyada?


İnsan sosyal bir varlık, başkasının aynasında görürüz çoğu zaman kendimizi. Ötekinin sesinden dinleriz içimizden yükseltemediklerimizi. Bu nedenle hayattan soyutlanmış bir muhabbet değil de bize nefes aldıran, hayatımıza ümit, şevk, enerji olarak dönen, kabımızın boşluğundan değil, karşımızdakinin kalbinin suyunu merak ettiğimizden bizi beraberliğe götüren birlikteliklerimizin şans olarak sunulması, kalplerimizin o eşsiz aşk şarkılarını bir ömür mırıldanması dileğiyle…   

HANDAN KILIÇ                        

13 Temmuz 2014 Pazar

AÇILIN BEN UZMANIM, SOSYAL MEDYA UZMANI:)



İnsanlığın varolduğu günden beri çözemediği konulardan olan kadın erkek ilişkilerine el atayım dedim bugün. Sizi gözlüklerinizden kurtaran gözlüklü göz doktorları, saç eken kel dermatologlar, hayatında evlenmemiş evlilik terapistleri, çocuğu olmadan "çocuk nasıl yetiştirilir"i size anlatan bilumum isim altındaki uzmanların olduğu ülkede benim neyim eksik ki dedim ve bu gün bu mevzuya el attım. Gözlüklü değilim, kel hiç değilim, hatırı sayılır zamandır evliyim, üstelik anneyim. E bir de ahkam kesen bir mesleğe sahibim öyleyse gereğini gelin beraber düşünelim:

Birinci soru: Asırlardır çözülemedi, evlilik aşkı öldürür mü oldurur mu?

Cevap: Şairin dediği gibi her şey sen de gizli:) Karşındakinde ya da evlilik kurumunda arama problemi. İlişkiyi güzelleştiren de sensin bozan da !

Yok diyorsun duyuyorum, sen bizim beyle ya da hatunla yaşamak ne bilmiyorsun diye itiraz ediyorsun. Ama işte, dağına göre kar, sen istedin, sen çağırdın, ve şimdi mırın kırın ediyorsun.

İşte basit bir öneri "Eleştirisiz altı hafta" Bu esnada önemli olan çenenizi tutmak. Altı hafta boyunca misal "sen zaten hep böylesin" demek içinizden geldiğinde susmak hatta daha hızlı sonuç için her eleştiri yerine bir iltifat etmeyi becerirseniz bu sürenin sonunda karşınızda size aşık bir partner bulacaksınız, garanti:)


Unutmayın dünyadaki en güçlü afrodiziyak beğenidir. Bunu fark eden facebook bile beğen butonu koymuş, twitter fav'latmış değil mi:) İlla eleştirmek geliyorsa içinizden kendinize dönün ve eğer eleştirerek bir yere varıyorsanız kendinizi paylamaya devam edin. Bakalım düzelecek misiniz? Yoksa kendinizi de olduğunuz gibi sevmeyi deneyip sivri yönlerinizi törpülediğinizde mi daha iyi sonuçlar alacaksınız buyrun denemesi bedava.

Soru 2:  Ama hep ben çabalıyorum o bir şey yapmıyor?

Cevap: Naptın sorması ayıp, somurtup köşende oturunca gelip içini okumasını mı bekledin ey hatun kişi? Peki ya beyler siz naptınız? Sevip beğenerek aldığınız çiçeğinizi evinizin bir köşesinde küçük saksısına mahkum bir şekilde mi bıraktınız? Yoksa yerini sevdi mi, güneş alıyor mu, suyu var mı, gün geçip büyüdükçe saksısı ona yetiyor mu dönüp bir kez baktınız mı? Kadınlar çiçektir, su ister deyip durdunuz da suyu kuyusundan çıkarıp sundunuz mu çiçeğinize.


Kadın erkek ilişkisini hep bir tulumba örneğine benzetirim. Emme basma tulumba dedikleri alete önce siz bir miktar su koyarsınız sonra başlarsınız tulumbanın kolunu bir aşağı bir yukarı yani rutin çalışma şekliyle kullanmaya. Ve bir zaman sonra tulumbaya koydunuz sudan çok daha fazlası akmaya başlar önünüzde, dilerseniz kana kana içersiniz o yorgunluğun, susuzluğun üstüne ya da gider başka çiçekleri sulayacak tulumba zahmeti olayına baştan girersiniz. Ama mantık basit tüm kadınlar aynı model ve kullanma kılavuzu tek, tıpkı erkeklerin olduğu gibi:)


Soru 3:  Çocuk olunca her şey çok zor?

Cevap: şimdi koskoca sanatçılar yazmış söylemiş bütün yaz tepemizde dönmüş durmuş şarkılar, yetmemiş, uygulamış ve mutluluğun formülünü belirtmişler, Sen ben bir de bebek, evli, mutlu, çocuklu:) Vardır bunca şarkının bir hikmeti değil mi? Şimdi çocuk mevzuu gerçekten zor; tüm taraflar ama özellikle anne için daha zor Hatta bir psikolojik araştırma neticesinde başka hiçbir maddi manevi sıkıntısı olmayan bir kadının 7/24 iki çocuğa bakıyor olmasının depresyona girmek için yeterli bir sebep olduğu belirlenmiş. Çözüm yine basit; haftada bir gün kadına özgürlük tanımak ve çocuklara dair bir şey yapmama şansı vermek. Nasıl becerirsiniz bilmem ama kadın tetkik hakimi falan değilse bu da garantili çözüm. Malum yoğun çalışan kadınların depresyona girmesine sadece çocuklar sebep olmuyor, her biri bir çocuk kadar yoran dosyalar da başlı başlına bir sebep sıyırmaya:)

Ha bu arada bir konu daha var çocuğunuzu seviyorsanız onun için en iyi anne- baba kendi anne babasıdır. Yani neymiş en iyi kadın, çocuğunun annesi, en iyi erkek çocuğunuzun babasıdır:) Bunu da yazın kafada bir yere, nasılsa beyin bedava bu ülkede:)



Şimdi gelelim çağımızın vebası internet bağımlılığı ve elimizin altıncı, sigaracılar için yedinci parmağı haline gelmiş, aklımızı başımızdan alan akıllı telefon çılgınlığına:) Oyun saplantılılar için diyecek bir şeyim yok, Allah şifa versin ama sosyal medya bağımlılığını daha tedavi edilebilir buluyorum:) 


Tabi konumuz evlilik ve sosyal medya olunca bu güzel platformun kullanıcısı eşlerin dikkat etmesi gereken hususlar konusuna da değinmeden geçmeyelim. Öncelikle saygı duymak lazım. Evliliğin temeli değil midir zaten saygı. Sosyal medyada özgürlüğün de asgari koşulu saygıdır bence. Hepimizin kendimizle kalmaya, özel alanlarımızın olmasına ihtiyacı var. Evlendik diye yüzde yüz tüm vaktimizi beraber, aynı şeylerden hoşlanarak, aynı şeyleri okuyarak, aynı şeylere gülerek geçirecek değiliz. Farklılıklardır birliktelikleri yaşatan. Bir kadın ve erkek fıtratlarının gereğini yapsa muhtemelen eve aldığı gazeteyi bile ikiye böler. Zaten hayat her şeyi kendimiz okuyarak öğreneceğimiz kadar uzun değil. Bırakın bir kısmını eşiniz okusun ve size anlatacak bir şeyi olsun. Yoksa zaten sürekli birliktelik nasıl dostluğu bile tüketiyorsa sürekli birbirini gören insanlar da birbirinin güzellikleri konusunda farkındalıklarını yitirir. Çok yaklaştığınız birini göremezsiniz, o da sizin bu kadar yakınınıza girip onun özel alanını hiçe saymanızdan ötürü rahatsız olur ve uzaklaşır. Böylece birlikte ama yalnız iki yabancıya dönüşürsünüz.

Eşiniz elinden telefonu bırakmıyorsa onunla paylaşımlarınızı daha özelden yapın. Mesela whatsapp kullanın, line'laşın, kızdınız mı viber'leyin ama facebook üstünden kime beğen yapmış, bu kadın da kimmiş, bu adamın nesini beğenmiş, bak bak bir de yorum yazmış, şunun bir de mesaj kutularını karıştırayım bakalım ne yapıyor diye boşa uğraşmayın. Alın size bomba gibi bir fikir. Paylaşın sosyal medyayı:) Biriniz face'e takılın biriniz twitt atın. İkiniz de aynı platformda olmayı istiyorsanız da bir çözüm var elbet, birbirinizi takip etmeyin:) Beraber profil açanlara ise diyecek bir şey bulamıyorum, eşinize bu kadar güvenmez ve tepesinden inmezseniz o kendine ne yollar bulur, dağları deler, sizi kandırmayı kafasına koymuş biri için her devirde bir sürü yol vardı ama şimdi bin bir gece masallarını yeniden yazdıracak nice yol daha bulundu, benden söylemesi.



Bugün bir çok evliliğin bitmesine sebep olan sosyal medya çok masumdur demiyorum, söylediğim şey şu, siz birey olun, evlenirken neye söz verdiğinizi unutmayın, kendi haklarınızı kullanırken eşinizin de hakkını gözetin.Yazışırken eşinizin nasıl bir ölçüde kalmasını istiyorsa yüreğiniz o ölçüyü kendinize koyun ve ona göre diyaloglar kurun. Kimse görmüyor diye tüm kurallarınızı yıkıp salim bir kafayla dönüp baktığınızda sizin bile varlığından haberdar olmadığınız bir canavarın içinizden çıkmasına müsaade etmeyin. Eşinizin sizi denetlemesinden sıkıldıysanız siz kendinizi denetleyin ve bu konuda ona müsterih olacağı pencereler açın. Birey olun, kimse görmüyor demeyin sadece Allah görüyor da sanmayın, en kolay izlenen şey internet üstü yazışmalardır. Belki çocuğunuz bile bir kaç küçük hareketle hesabınıza girip sildiğiniz geçmişleri geri getirecek donanıma sahiptir, bilemezsiniz. Neymiş birey oluyoruz, eşimizin ensesinde beklemiyoruz, yaptığı yoruma, beğeniye karışmıyoruz. Hatta takip etmiyoruz ki akıl sağlığımız yerinde dursun ve bize en çok da kendimizi keşfetmemiz için verilmiş aklı içimize dönmeye kullanıyoruz. Yani neymiş eğitim şart, ama önce kendimizi.

Hasıl-ı kelam mutlu olmak için gerçek hayatta ve sosyal medyada birey olmayı birey kalmayı öncelemeliyiz. Kendi özel alanlarımıza gösterilmesini istediğimiz saygı ve özeni eşimize de göstermeliyiz. Vicdanımızı kendimize denetmen olarak atadıktan sonra, ölçülü kullanım ile yaşadığımız küçük hayatlardan kurtulup bizim gibi hisseden, düşünen, söyleyen başka insanların varlığının verdiği güçle hayatın yükünden sıyrılmalı ve nefes almalıyız. Çünkü insanı hayatta en güçlü kılan yalnız olmadığını bilmesi, bir facebook grubu bile olsa aidiyet duygusunu tatmin etmesidir.

Sosyal medyanın gücü, bize katkıları, kaybettirdikleri ile beraber uzun bir yazının konusu ama kısaca şöyle bakabiliriz bu mecrada karşılaştığımız olaylara; bazen gördüğümüz iyi örnekleri hayatımıza aktarıp kötüleri gördükçe gözümüzdeki yakınlık tozunu silmelerine vesile olmaları nedeniyle onlara da teşekkür edip evimize dönebiliriz aslında.

Siz siz olun, evdeki ve eldeki imkanları gözardı etmeyin, pazara kadar değil mezara kadar sevin. Kalkın sevdiğinize bir kazak örün, bir yumurta kırın, yanına bir küçük karanfil koyup önce facete fotosunu paylaşıp sonra yemesine müsaade edin. Tulumbayı susuz bırakmayın, yoksa çiçeğimiz de kurur, tarlanız da. Ya da kökünden sıyrılıp koşar suyu bulmaya. Bütün kadınlar çiçektir su ister. Bütün ayçiçekleri gibi yüzünü güneşe döner. Işık olun, su olun, büyütün ay çiçeklerinizi ki zamanı geldiğinde başını eğsin ve size çiğdemini sunsun en organiğinden.

Asırlardır çözülememiş bunca konuyu çözdük gördünüz mü? Alkışlar için teşekkürler, her yorumunuz size yeni bir yazı olarak dönecektir, korkak alıştırmayın parmaklarınızı, pamuk eller klavyeye, birlikte özgür günlere.

Hadi kalın sağlıcakla; bir de şimdi whatsapptan bir mesaj yazın siz burada rahat rahat sosyal medyada dolaşın diye içeride evin yükünü çeken eşinize. Cevapsız kalmayacaksınızdır, ayni ya da nakdi olarak ödemesini yapacaktır eşiniz, garanti:)

Not: Bu arada ben de sevgili eşime, bloga, face ve twittera ayırabildiğim tüm vakitler için bana hayatın her alanında sağladığı kolaylıklar, destek, saygı ve güven için çok teşekkür ediyorum. Varlığım varlığı ile anlam buluyor:))  


HANDAN KILIÇ 

9 Temmuz 2014 Çarşamba

KAVAK AĞACI



          Limon ağacının narin çiçeklerinin yaydığı ferahlatıcı kokunun eşliğinde çocukluğunun geçtiği bahçeye girdi. Etraf sessiz, hava güneşe rağmen serindi. Yaz yağmurunun yıkadığı çiçekler renkli gözleriyle bakıyorlardı ona. Mor menekşeleri, beyaz ve pembe açmış bahar dalını, yasemini, beyaz, kırmızı, sarı gülleri, aslanağzını ve akşam sefalarını çok severdi. Bahçenin bu kadar renkli ve güzel olması için uğraş veren kişi genelde babannesiydi. Ara ara o da arka taraftaki çeşmeye hortumu takıp çiçekleri sular, ona yardım ederdi. Babaanesi bahçeyle ilgilenirken bütün sıkıntılarını unutur, her çiçeğe ayrı ilgi gösterirdi. Onların solan yapraklarını koparırken üzülür, derdini sorar, bir eliyle de ayrılık acısını yaşayan diğer yapraklarını okşardı. Asmanın gölgelediği çardaktaki divana oturup, toprakla uğraşan, çiçekleriyle ilgilenen babaannesini izlemeyi severdi. İşte yıllar sonra içinin dalgalandığı bir zamanda babaannesinin huzurunun sebebi diye düşündüğü o güzel bahçeye tekrar gelmişti.

           Ağaçlar da vardı bahçede, onları ise gençliğinde dedesi dikmişti. Farklı bir sürü ağacın yaprağı rüzgarın ritmiyle dokunurdu birbirine sakince. Nar, limona, bahçenin bir köşesinden tatlı tatlı gülümserken, İtalyan eriği ona yakın olmanın avantajını kullanır, yapraklarıyla dans ederdi hiç çekinmeden.  Akasya ağacı ise, girişte gelenleri karşılarken, misafirlerin üzerine çiçeklerini döker bahçenin en görkemli ağacı olmanın keyfini sürerdi.

         Sonra bir gün dedesi arazinin kenarından geçen ve debisi sürekli değişen cılız ırmağın hemen kıyısına sıra sıra ağaçlar dikti. İşte bu yeni dikilen kavak ağaçları kendi boyuna gelene kadar istediği gibi süzüldü akasya ama sonra yazgısına boyun eğdi ve gelenleri çiçekleriyle karşılama görevine devam etti.

           Kavak ağaçlarını hep sevmişti. Doğruluğu anımsatan dik duruşları etkileyiciydi.  Arada eğseler de başlarını, artsa da rüzgarlı havalarda hışırtılı çığlıkları yine de doğrulmayı bilir, önlerinden geçen ırmakta yıkanır ve tazelenmiş bir şeklide göğe bakarlardı. Onları her seyredişinde bu sessiz ve sabırlı bekleyişe hayran kalırdı.

           Killi toprağı severdi kavaklar. Bu topraktan verim almak zor olduğundan önce epey uğraştırırdı insanı. Ama onun dilini anlayana kapılarını nazsız niyazsız açardı. Sevgiyle geleni geri çevirmezdi. Vefalıydı killi toprak, suyunu alt tabakalara hemen salıvermez, sır gibi saklardı bağrında.  Ve o yılın sonunda mutlaka ona gönül bağlayanlara faydasını sunardı.

           Birden bire O’nu neden sevdiğini fark etti, doğruluğunu, samimiyetini kavak ağacına benzetmişti. O’nun serinliğinde zihnini dinlendirmişti.

          Gün akşama evrilirken ferahlatan yaz yağmuru yeniden başlamış, toprak kokusuna yeni biçilmiş çimlerin kokusu da karışmıştı. Bir süre yağmurun altında yürüyüp bahçenin köşesindeki eve yöneldi. Kıyafetleri ıslansa da umurunda değildi. Ama ya O’nun hediyesi flardan tasarlanan gerdanlık ıslanır da renkleri birbirine karışırsa diye endişelenince  kendini hemen eve attı. Ancak yağmurun kışkırttığı topraktan yayılan kokuyu duyabilmek için kapıyı açık bıraktı. Elini, boynunu saran ve bahçedeki çiçekler kadar renkli bu özel tasarımlı kolyede gezdirirken sanki takanın boynundan hiç çıkarmadan kıyafetlerinde  dolaşması istenmiş diye düşündü. Aşk gibi, dedi içinden, tüm bağları koparıp kendi bağlarını yeniden kuran aşk gibi. İşte kalbine en yakın yeri sarıp sarmalamıştı O’nun hediyesinin aşkla hayat bulan hali.

          İçeri girince oturma odasının köşesine yerleştirilen tahta masanın yanına gitti. Çiçekli masa örtüsünün üzerine serilen naylon tozlanmıştı. Eskiden her yer pırıl pırıl olurdu bu evde diye düşündü. Artık buraya sadece hafta sonları gelinir olmuştu. Genelde de bahçenin bakımı yapıldıktan sonra şehir merkezindeki eve dönülüyordu. Çantasından çıkardığı bir ıslak mendille masanın tozunu alıp dizüstü bilgisayarını koydu. Ekran açılınca müzik klasörünü tıkladı. Kalbine çarpan ilk parçayı işaretledi ve çalan müziğin eşliğinde gözlerini kapatıp divana uzandı. Rosey’den Love’du çalan, yüreği kanatlandıran.

“ Love, if you ever find me I wonder
Aşk, eğer beni bir gün bulursan merak ediyorum
Will you try me 
Beni deneyecek misin
Im so different than before
Ben öncekinden çok farklıyım”

          Birkaç kez dinledikten sonra şarkıyı mırıldanarak yerinden doğruldu ve duvar içine gizlenmiş dolaba doğru yürüdü. Dolabın kapağı açılırken çıkardığı ses menteşelerin epeydir yağlanmadığını haber veriyordu. Duvara çakılmış raflara bakarken arkada bir yerde en sevdiği oyuncağı gözüne ilişti. Turuncu renkli bu hacıyatmazı heyecanla eline aldı. İçindeki mıknatısı yerinden oynadığından ilk günkü gibi ayakta duramıyordu hacıyatmaz. Oysa kırılmadan önce ne yana yatırılsa ya da hangi baskıya maruz kalsa doğrulmayı bilirdi.

          Dedesi bu oyuncağı Hac dönüşü hediye etmişti. Annesi her zamanki otoriter tavrıyla bu senin için değil, daha küçük çocuklar için, onu kardeşine vermelisin, demişti. Oyuncağını vermek istemediğinden sıkıca tutmuş, devrilmiş dudakları ve ağlamaklı gözleriyle dedesine bakmıştı. Dedesi ona hiç kıyamazdı, ben zaten bütün torunlarıma birer tane aldım, diyerek çantasından bir hacıyatmaz daha çıkartmış, o sırada uyuyan kardeşine vermesi için annesine uzatmıştı.

          O gün akşama kadar yeni oyuncağıyla oynamıştı. İlk dikkatini çeken portakalı andıran şekli ve rengi olsa da oyuncağın bir türlü yatırılamıyor oluşundan çok etkilenmişti. Zamanla kimseyle paylaşmadığı bir oyuncak olmuştu Hacıyatmaz.

           Ama bir gün mahalleden arkadaşı Ahmet’le arasında bir tartışma çıkmıştı. Daha o yaşlarda bile haksızlığa hiç dayanamaz ve savunduğu fikirlerden dolayı geri adım atmazdı. O gün de böyle bir tavır sergileyince çok sinirlenen Ahmet, onun canını yakmak için en sevdiği oyuncağını elinden alıp  yere fırlatmıştı. Bunun üzerine iri yeşil gözlerinden boşalan yaşlarla, hızla yuvarlanan hacıyatmazın peşinden koşmuş, Ahmet’e olan öfkesini gizleme gereği duymadan bağırarak ağlamıştı. Oyuncağı, epey yuvarlandıktan sonra yakalamış, her yerine güzelce bakıp herhangi bir kırık olmadığını görünce de sevinmişti. Fakat bir zaman sonra hacıyatmazın içinden gelen sesleri duyup yattığı yerden doğrulmakta zorlandığını görünce bir şeylerin değiştiğini anlamıştı. Bunun üzerine tekrar ağlamaya başlamış, hıçkırık sesini duyan babası hemen yanına gelmişti. Telaşlı gözlerle bakıp ne olduğunu soran babasına burnunu çeke çeke oyuncağının kırıldığını anlatmıştı. Üzülme demişti babası, yenisini alırız, hayır demişti ısrarla, ben bunu istiyorum, hem nerden alırız, ne olur babacığım tamir et, diye yalvarmıştı. Babası oyuncağın içini açmış, yerinden oynayan mıknatısı göstermiş ve Japon yapıştırıcısı ile sabitleyip kuruması gerektiğini söyleyerek duvardaki dolaba kaldırmıştı.

          Ertesi gün okuldan gelince, daha önlüğünü çıkarmadan dolaba yönelmiş ancak kapağı açtığında turuncu oyuncağını göremeyerek annesine seslenmişti. Annesi her zamanki gibi mutfakta misafirlere ikram edilmek üzere tabakları hazırlamakta olduğundan onu duymamıştı. Yanına gidip bir kez daha sorduğunda ise ne bileyim senin oyuncağını, şimdi babaannenin misafirleri için hazırlık yapıyorum, sen de önce elini yüzünü yıka, üstünü değiştir ve arka bahçede oturan Kamuran Teyzenlere bir hoş geldin de, demişti. Peki anne, diyerek denilenleri yapmıştı. Kamuran Teyze haylaz torununu da getirmişti yanında. Arkadaşları arasında o çocuğu hem çok sever hem de çok kavga ederdi. O gün gülümseyen gözlerle büyüklerin ellerini öptükten sonra divanın örtüsünün kenarından, yerdeki turuncu oyuncağını farketmiş, hemen eğilmiş ama en sevdiği oyuncağının içinin bir kez daha kırılmış olduğunu görmüştü. Kıvırcık sarı saçları, küçük gözleriyle pişkince sırıtmıştı haylaz çocuk. Ona hiçbir şey demeden, gözyaşlarıyla içeriye koşup gitmiş, kendini yatağın üzerine bırakıp ağlamaya devam etmişti. Ne kadar süre ağladığını hiçbir zaman bilen olmamıştı. En sonunda gücü tükenmiş, oracıkta uyuya kalmıştı.

        Akşam babası gelince onu öperek uyandırmıştı. Gözünü açar açmaz babasından oyuncağını tekrar tamir etmesini istemişti. Bir daha yapışmaz bu mıknatıs, kötü kırılmış demişti babası, olsun, ben onu istiyorum diyerek ısrar etmişti. Peki diyerek tekrar yapıştırmıştı babası hacıyatmazı. İlk hali gibi olmasa da oyuncağını bir daha kimseye vermemişti. Yıllar sonra hacıyatmazla tekrar karşılaşmak bunları hatırlatıp acı acı gülümsetmişti.

        Mıknatıs oyuncağın kalbiydi aslında. Tıpkı insanoğlunun gönlü gibi, o kırılınca diğer her yeri sağlam olsa da ayakta duramıyor ya insan diye düşündü. İşte şimdi hacıyatmaz da ne yana çevirsen orada kalan bir haldeydi. Bu sefer onu kendine benzetti. Eline aldı, pencereye doğru yürüdü. Perdeyi araladığında dik duruşlarına hayran olduğu kavak ağaçları gözüne ilişti. Yaprakların vakur bir edayla selam verişleri karşısında onu çok özlediğini fark etti. Elindeki turuncu renkli hacıyatmaza baktı, onun yokluğunda kalbini kıranlar tek tek gözünün önünden geçti. Acı acı gülümseyip, oyuncağı okşadı, öptü, bağrına bastı. Ona sarıldıkça kendine sarıldığını hissetti. Ama sabahın serin rüzgarına rağmen vakur duruşunu sürdüren kavak ağacını düşününce incinmemeli diye mırıldandı. Boğazında düğümlenen kelimeler onu zorlayınca masanın yanına giderek çantasından not defterini çıkardı. “Sevgilim” diyerek başladı satırlara. Yazarken eli yetişemiyordu içindeki çığlığın hızına. Sayfalar sonra ”Senin için senden vazgeçerim” diye ödünç bir cümleyle mektubunu bitirdi. Altına imzasını atıp,  yazdığı sayfaları defterden kopardı. Dörde katlayıp zarfladı ve zarfın ağzını kapattı. Hiçbir zaman adresine yollanmayacak mektuplara bir yenisini daha ekleyerek  bahçeye çıktı., gün yavaş yavaş aydınlanmaya başlamıştı.

         Gözü kavağın dik duruşunda, kulağı rüzgarla oynaşan yaprakların şarkısında, bahçede dolaşmaya başladı. Sanki dedesi sesleniyordu yıllar önce diktiği ağaçların arasından,“Her gecenin sabahı vardır, yeter ki sen kendini belalardan, kalbini kırgınlıklardan uzak tut da, ferahlatsın sana Hayat Veren. Hem unutma, kamil değildir o kişi, incinir incitenden, sen incinme inci”tenden”.

HANDAN KILIÇ

HUKAB 2014 Ocak-Şubat-Mart sayısında yayınlanmıştır.

  

15 Haziran 2014 Pazar

SENİ ÇOK SEVİYORUM BABA!



İnsan en zor kendine dair yazar. Bunu zorlaştıran bazen içinde doğduğu coğrafyanın kutsal değerleri, bazen de mahalle baskısının tezahürü, kol kırılır yen içinde kalır görüşünün geniş kitlelerce benimsenmesidir. 

Ama aslında en zor olan insanın kendi içinde başka bir dünyasının olması ve bunu kimseyle hatta kendisiyle dahi paylaşmak istememesidir. Çünkü insanı en çok korkutan kendisidir. Hani çizgi filmlerdeki temsilen çizilen o şeytan ve melek figürleri var ya tıpkı onların tüm filmlere heyecan katan savaşları gibi bir mücadele içinde geçer hayatımız. 

Bazen bireyler kendi içinde en kötü duygulara teslim olmuşken dışarıya karşı meleksi bir izlenim  çizmeye çalışırlar. Bazen de kötü davranırken bile aslında öyle yapmak istemiyorlardır. Ama samimiyet öyle güzel bir turnasol kağıdıdır ki, kalbiyle bakmayı terk etmeyen herkese yol gösterir ve karşımızdakinin rengini belli eder. Ve bizler böylece yolumuzu buluruz. Samimiyetine inandıklarımızla daha perdesiz daha gerçekçi ilişkiler kurarız. Ve işte ancak o tarz diyaloglar kurabildiğimiz insanlar bizi bir nebze daha fazla tanır ve içimizdeki mücadelenin farkındalığı ile bize yardımcı olmaya çalışır. Aslında insanların birbirine destek olurken çoğu zaman yarasını sardığı kendisidir. Ve işte insanlar bu yüzden birbirine temas etmesi gereken sosyal varlıklardır.

Giderek yalnızlaştığımız ve neredeyse tüm yakınlıklarımızı sanal bir bağ üzerinden yürütmemizi sağlayan bir hayata teslim olduğumuz şu zamanlarda sanal alemin gücü tartışılamaz. Ama nimetleri de gözden kaçırılamaz. Bizi mahallemizdeki bir avuç insana mahkum etmeyen de, kalbimize denk kalplerle karşılaşma şansı da veren bu sanal düzendir. Ayrıca insan en çok yazarken soyunur kendisinden ve konuştuğundan daha samimidir sözcükleri yazarken.

Bugün babama dair yazayım istedim. Belirli günler ve haftalar kitaplarıyla büyümüş bir nesilden olunca Babalar Günü konseptine uyayım diyerek böylesi zor bir işe giriştim. Çünkü kendime dair yazmak demekti babamdan bahsetmek. Ve bu yazıyı babam okuduğunda, konuyu amma dağıtmışsın eleştirilerine maruz kalmayı göze almak demekti. Ama bu gece gözüm kara; bakalım bu giriş beni nereye götürecek, Erdem Bayazıt gibi bir giriş yapalım; Bismillah der başlarım bu şiire, bu şiir götürür beni götüreceği yere” diyerek önce selamlarım can parçamı, ilk aşkımı, babamı.

Frued bir bilim adamı olarak neler söylemiştir, Elektra kompleksi diye tanımladığı ruh hallerine ne kadar maruz kalmışımdır bilemem ama doğru söylediği bir şey var ki, her kızın ilk aşkı babasıdır. Ben de neredeyse liseyi bitirene kadar annesinin karşısında bile her konuda babasının haklı olduğunu düşünen, babasının sevdiklerini seven, yerdiklerini yeren bir insandım. İsmet Özel diyor ya Sebeb-i Telif şiirinde;     Başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız 

ve devam ediyor başkalarının hınçlarıyla 

düşmanı gösteriyorlar,ona saldırıyoruz 
siz gidin artık 
düşman dağıldı dedikleri bir anda 
anlaşılıyor 
baştan beri bütün yenik düşenlerle 
aynı kışlaktaymışız 
incecik yas dumanı herkese ulaşıyor 
sevinç günlerine hürya doluştuğumuzda 
tek başınayız.        


Bugünden geriye dönüp bakınca, ne kadar fiziksel olarak benziyorsam, o kadar da babamın okuduklarını, okuttuklarını okuyan kısacası ruhen de onun eseri olan biriyim. Genetik miras olarak tevarüs ettiğim huylarımı da eklersek sanırım ben babamım. Bu nedenle de kişiliğimin oturduğu günlerden beri onunla anlaşamıyorum. Birbirini deli gibi seven ama bir araya geldiğinde o çocukken çok kez bize anlattığı köprüde karşılaşan iki inatçı keçinin sonunu yaşayan ve Allah’a şükür ki sevgili annemin şefkatli kollarına düşen, derin sabrıyla bizi iyileştiren annem sayesinde yine sarmaş dolaş olabilen çılgın aşıklar gibiyiz babamla.

Lafın etrafında dolaşmayı bırakıp bir an önce konuya gireyim; beni sokakta gördüğümde etkileyen iki tablo vardır: Babasının elinden tutmuş ve müthiş bir rahatlıkla yürüyen kız çocukları ile derin bir sevgiyle bağlı olduğu annesinin elini tutan sevimli oğlan çocukları. Çok şükür ki, iki tabloyu da doyasıya yaşadım ve herkesin de bu şansa sahip olmasını dilerim. Olmadıysa da bunun bir hikmeti olduğunu düşünüp hayatımıza kattıklarını da hesap ederek bir muhasebe yapmayı kendim başta olmak üzere herkese tavsiye ederim. Çünkü nimet külfet dengesi hayatın ana kuralıdır ve varlıklarımız bizi zayıflatırken yokluklarımız dirençli bireyler olmamıza sebep olur. Ve bize ne lazımsa bu hayat serüvenimizde o verilmiştir kaderimize.

Lafı dağıttıkça dağıttım yine ama napayım bu huyum da babama çekmiş, onun hayatıma yerleştirdiği çok okumanın, çok yazmanın yan etkileri de böyle oluyor, laf lafı açıyor.

Babama dair yazarken yaşım ilerledikçe fark ettiğim şeylerden de bahsetmek istiyorum: Mesela ben anne ve babaların yaptıkları şeylerin sıradan ebeveyn vazifesi olduğunu düşünür ve bakmayacaklarsa dünyaya getirmeselerdi diyen hatta bugün bundan daha acımasız cümleleri kuran anlayışa destek verirken, yani hiç hayatı bilmezken, çevremi gözlemlediğimde kendi anne babamın ne kadar da muhteşem insanlar olduğunu, bizi yetiştirirken maruz kaldığımız her türlü kuralın aslında sadece bizi korumak için konduğunu, tüm eleştirilerin bizi mükemmele yaklaştırmak için yapıldığını yeni yeni fark ediyorum. 

Belki bunda kısmen anne baba rollerinin üzerimize yapışması ve evde disiplini sağlama adına kötü polis rolünün benim üzerimde olmasının da etkisi vardır. İnsan sınanmadığı acılara dair konuşmamalıdır derler ya bizler ancak sorular bildiğimiz yerden gelirse üzerine düşünüp doğru yanıtlar verebilecek insanlar olduğumuzun farkındalığıyla baktığımızda hayatımıza, anne ve babamızın ne kadar da fedakar olduğunu anlıyoruz. Çünkü psikoloji bile insanın kendinden daha iyi olmasını gönülden isteyeceği tek varlığın kendi evladı olduğunu söylerken bunu anlamamız zaman alıyor.

”Bu hayata bir kez geliyoruz, çocuklar için hayatımızı mı feda edeceğiz “  bencilliğini vicdan taşıyan hiçbir anne babanın söyleyeceğini sanmıyorum ama işte hayatta çeldiriciler o kadar çok ve insanlar bunlara takılmaya o kadar meyilli ki, çocuğundan önce gelen kıymet verdikleri olduğunda bedelini çocuklarını kaybederek yaşıyor. Ve bugün her yerde karşımıza çıkan sorunlar anne ve babaların hayatlarını çocuklarından öne almalarından kaynaklanıyor. Yeterince sevilmemiş çocuklar kendilerini gerçekleştirecek gücü bulmazken, hasbelkader sevgisizlik kırbaç etkisi yaparak hayata tutunanları ise hırsları ile hem kendilerine hem de topluma zarar verirken aile kavramının içinin boşalmasına sebep oluyor ve dolayısıyla en küçük yapı taşı bozulan toplum onulmaz hastalıklarla sarsılıyor. 

Elbette söylemek istediğim, çocuk yetiştirirken kendini unutmak değil ama bu süreçleri yaşarken onların yanında yer almak belki de onlarla beraber bakış açılarımızı geliştirmek ve yüzümüzü karartmayacak hayırlı insanlar olmaları için uğraş vermek gerektiğini unutmamak. 

Bugün olaylara buradan bakınca anne ve babamın hayatımın en büyük şansı olduklarını fark ediyorum. Ne ölçüde onların istediği bir evladım bilemem ama her daim onlara layık bir duruş sergileme gayretindeyim. Hayata dair verdikleri prensiplerden onlardan ayrıldığım günden beri, yani kontrol alanlarının dışında olduğum uzun yıllardan bu yana  ödün vermemeye  çalıştım. Ama hayat bana  bir gerçeği daha öğretti ki, çocuklarımız bizim istediğimiz gibi değil, genetik kodlarındaki gibi bir insan oluyorlar. 

Oğlum dünyaya geldiğinde telaş içindeydim nasıl onu iyi yetiştireceğim diye ve bir uzman olan arkadaşıma danışmıştım, çocuk yetiştirilen bir şey değil, onu çok sev ve tehlikelerden koru demişti. Kendisinin çoçuğu olmayan bu kişinin öğüdünü bugün daha iyi anlıyorum. 

Bizler aslında anne baba olarak dünyaya gelmelerine aracı olduğumuz varlıkların birer yoldaşıyız. Yollar çetin, yollar kıvrımlı. Acıktığında yoldaşımız bizi bulmalı yanında, korktuğunda bizim varlığımızla huzur duymalı. Kaderin izin verdiği ölçüde yanında olmalıyız yoldaşlarımızın ve sanırım onları sevmek, herhalleriyle kabul etmekten başka yapacak bir şeyimiz yok. 

Biz ne kadar iyi ne kadar mükemmel olmalarını istesek de onlar bizim genlerimizi taşıyan kopyalar ve bizden gördüklerini hayata taşıyan kopyacılar. Bu nedenle işte baba ben tıpkı senim, sen de tıpkı ben. Hatta ne kadar düşkün olsan da bütün ömrünce mücadele içinde olduğun ve ben de seni üzüyor diye kayıtsız şartsız karşısında olduğum babaannemsin aslında. Ve nasıl fizik kuralıysa zıtlar çekerken birbirini, aynı olanlar büyük bir güçle itiyorsa biz de bunun için didişip duruyoruz bir araya geldikçe.

Ama işte ben senin eserinim. Küçükken en az dört beş gazeteden gösterip yorumlattığın gibi hala karikatürlerin peşinde, sık sık yarım kalmış ajandalara başlayıp, yazıp çizme gayretinde, nereye gitsem diye düşündüğüm her boş zamanda kendini kitapçılarda bulan, çok çay içen, çok şiir okuyan, çok kalabalık, çok yalnız, çok neşeli, çok kırılgan, sevdiğini çok seven, ısınamadığını hayatına katmak için çok da uğraşmayan, beni seven böyle sevsin, sevmeyene kapı orada diyen, çok fedakar, çok iyi kalpli, sinirlendiğinde gözü kimseyi görmeyen, kovulduğu köy dokuzu aşalı çok olsa da doğruyu söylemekten vazgeçmeyen, kalbi dilinde olan ve bunun için politik olmayı beceremeyen ama kendini belki de en çok bu yanıyla seven, az uyuyan, çok düşünen, içi içine sığmayan bir enerji ile her şeye yetişemeye çalışan, yardım ettiği konular vazifesiymiş gibi hep üzerine kalan, hata çoğu zaman bir teşekkür çok görüldüğü gibi hesap sorulan, herkese koşup kimseye yaranamayan aslında bu hayat öyle böyle geçiyor diyerek çok da sallamayan bir insanım bugün. 

Yani senim, senin o her gece saçlarını okşarken masallar anlatıp dualar okuyarak uyuttuğun, sen yanımızda olduğunda korku nedir bilmeden rahatça gözlerini yuman kızınım. Canımız ne isterse daha söylemeden onu bulup getiren, günde on kere alışverişe gitmeye üşenmeyen, her kızı ile ayrı ayrı yürüyerek onlara insanlara özel zaman ayırmak gerektiğini öğreten, çocukları hayatı olan, sıcacık evimize hem ekmek taşıyıp hem odununu kömürünü kırıp maddi manevi bizi kuşatan sevgisiyle büyüten, böyle büyük bir yüreğimiz olmasının sebebi olan güzel babam iyi ki varsın, uzun ve sağlıklı hayırlı bir yaşamda annemle birlikte hep olasın yanı başımızda. 

Senin kıymetini hiçbir zaman bilemedim, fedakarlıklarının boyutunu, babalarından gördükleri zulümleri gördükçe arkadaşlarımın babalarından öğrendim. 

Babalarından göremedikleri sevgi ve güvensizlik yüzünden bir erkeği hatta insanları sevemediklerini gördüğüm arkadaşlarım oldukça her seferinde senin kızın olarak dünyaya geldiğim için bir kez daha şükrettim. İyi ki ben senin o inatçı, o dili pabuç kadar, huysuz ama bir o kadar da tatlı kızınım ve iyi ki sen de benim huysuz, inatçı, sevimli, şakacı, sinirli, sevmeyi ve sevilmeyi çok seven babamsın. 

Seni anlatmaya ne sayfalar yeter ne de yüreğim, bu nedenle sözün sonuna geleyim:
                      

Annelere daha kolay söylenen, ilk aşkımız olsalar da, erkek deyince aklımıza gelen ve onları sevdiğimizden hep onlar gibi adamları arayıp bulduğumuz şu dünyada, babalara söylemek için geç kalınmış o cümleyi yüksek sesle haykırıyorum bugün en kalbi duygularla; “Seni çok seviyorum baba”                     

HANDAN KILIÇ

12 Mayıs 2014 Pazartesi

Shakespeare'in Aşkı-Shakespeare In Love



Söz insanın neresinden çıkarsa muhatabını oradan yakalarmış. İyi bir eser de bu şekilde giriyor kanımıza. Yusuf Atılgan Aylak Adam adlı romanında sinemadan çıkan insandan bahseder ya, sinemanın dışındakilerden farklı, duygu yüklü, dünyayı değiştirebileceğine inanan bir insandır filmi gören. Adeta bir büyülenme yaşar ve coşkuyla dolar. Ama bu insanın kötü özelliği kısa ömürlü olması, çabucak ölmesidir diye de ilave eder. Çünkü dışarıdakiler daha kalabalık, uyaranlar çok fazla ve dolayısıyla insanın o büyünün etkisinden çıkması çok da uzun sürmüyor.

Bu akşam televizyonda rastladığım ve daha önce kısmen seyrettiğim filmi tıpkı sinemada izlemiş de etkilenmişcesine seyredince sinemadan çıkan insanım ölmeden filmden bahsetmek istedim. 

Aşk kadar insanı büyüleyen bir duygu var mı? Elbette yok! Her ne varsa alemde aşk imiş. Hele de bunu çok güzel anlatmayı başaran bir esere rastlarsak o duygunun içine çabucak giriveriyoruz. 

Sanatın ve sanatçının gücü de buradan geliyor, herkesin yaşadığı, hissettiği ama tarif edemediği şeyleri belki de yaşanılanın güzelliğinin üzerinde anlatarak bunu dinleyen, seyreden, okuyanlara o yaşayıp da unutamadığı anları hatırlama ve aynı duyguları tekrar yaşama arzusu uyandırıyor. 

Uzmanlar, aşka, üç dakika ile üç yıl arasında bir ömür biçedursun, aşk bazen bir kelimenin içinden sesleniyor yüreğimize bazen de bir bakışta saklanıyor, ta derinlerde. Bazen bir kitabın satırlarından atıyor kemendini ruhumuza bazen bir film karesine hapsediyor zihnimizi. Teslim olduğumuzda bu tatlı tutsaklığa o oranda özgür kılıyor ruhumuzu. Ama sonu hep o zirveden düşüşle, aşktan uzaklaşmakla neticeleniyor. Aşka dair kalıcı olanlarsa her zaman yaşanamayanlar oluyor.

Andrey Tarkovski, “Mühürlenmiş Zaman” adlı eserinde “ İki insan, ömürlerinin bir ânında, tek bir lahza dahi olsa aynı şeyi hissederlerse, birbirlerini tümüyle anlayabilirler. İsterse biri tarihin başlangıcında, öbürü sonunda hüküm sürsün. Biri atom çağında, diğeri buzul devrinde yaşasın. Tümüyle. Mümkündür…" diyor. Bu nedenle sanat eserleri bizi sarıp sarmalıyor, yüzyıllar önce yaşayıp bizimle aynı duyguya sahip olan eser sahibine tutkuyla bağlayabiliyor. Ve imkansız olduğundan aşk olarak kalabiliyor. Zaten Ahmet Altan ‘da “Ben bayağıyım ama yazdıklarım değil” adlı yazısında sanatçıların bizler gibi insanlar olmadığını, normalleşmelerini beklemenin sanatı öldürmek olacağını vurgularken onları kendi halleri ile tanısak daha az seveceğimizi söylüyor. Tecrübelerim de bu fikri canı gönülden desteklememi sağlıyor. Bu bağlamda “Yazarsız kalma, yazara yaklaşma” iyi bir felsefe olabilir.  
  
Konu aşk olunca söz bitmez, en iyisi bu yazının müsebbibi filme dönmek.  Aşkı en güzel anlatan, belki de en güzel anlattığını dünyaya duyuran adam Shakespeare'in Romeo ve Juliet i yazışının öyküsünden bir film çıkarmışlar. 1998 ABD yapımı filmin kısaca konusu şöyle:

Elizabeth dönemi İngiltere'sinde geçen bu romantik komedi filminde genç Shakespeare'in aşk hayatı anlatılıyor. Aslında Shakespeare'in son günlerde aşk hayatı hiç iyi gitmiyordur. Yeni oyunu 'Romeo and Ethel the Pirate's Daughter' konusunda ise daha bir satır bile düşünebilmiş ve yazabilmiş değildir. Shakespeare'in hayranlarından zengin ve güzel Viola duygusuz bir adam görünümündeki Lord Wessex ile evlenmek üzeredir.Hayali oyuncu olmak olan Viola, Shakespeare ile tanışınca ikisi yasak bir aşkın heyecanına kapılırlar.  “   


Aşk duygusunu şiirimsi diliyle seyirciye geçiren bu filmin oyuncularının başarısı da tartışılmaz. Tiyatro tadında, bir şairin dilinden aşkı seyretmek isteyenler için uygun bir film. Yorulduğunuzda ya da hala aşkın var olduğuna inanmakta zorlandığınızda seyretmeniz, size hayatın olağan akışında kullanmanız gereken enerjiyi sunacaktır. Zor zamanlarda kırın camı ve bu filmi seyredin. Belki bir kelimesine takılır, yıllar önce yazılmış bir mısrada kendinizi bulur, aşk düğümü ile keder kuyunuzdan çıkarsınız, göğe bakar, aşk var ve bir gün beni de bulacak derseniz. İyi seyirler.