7 Kasım 2013 Perşembe

AŞK; KISA BİR GÖLGELİKMİŞ DÜNYADA




“Rüzgar hediye edilebilseydi eğer
Sana rüzgarı hediye etmek isterdim”(Lale Müldür)

Evet, evet aşk böyle başlıyor.
Yanmış bir ormanın üzerindeki dumanı dağıtma arzusuyla.
Rüzgar olup onu nefeslendirme heyecanıyla.
Acılara dokunma ve onları iyileştirme duygusuyla.

“Bazen ama bir insanla bir şey olur
Kısa süren bir şey
İki geyiğin sıçrayıp havada öpüşmesi gibi
Bazı insanlarla
Yıllarca görüşsen de bir şey olmaz” diyor ya şair (Lale Müldür, Saatler ve Geyikler) bazen bir insanla karşılaşıyor, ne olduğunu anlamadan kalbinin labirentlerinde dolaşmaya başlıyorsunuz.

Gördüğünüz her acıda ona daha çok yaklaşıyor, kendi rüzgarınızla kalbinize düşen alevi büyütüyorsunuz.
Zamanla öyle bir sevgiyle doluyorsunuz ki, onu “bir menekşe gibi göğsünüzde yatırmak”, orada unutuşun bahçesine gireceği bir uykuya dalışını izlemek istiyorsunuz.
Üşüyen yüreğini sevginizle örtmek, yaşlı gözlerinden öpmek, üzülme demek istiyorsunuz.

Sancıdan kıvranan midesi için naneli bir yoğurt çorbası yapmak, zonklayan başındaki ağrıları ritmik bir şekilde dolaştırdığınız parmaklarınızla yapacağınız masajla bir nebze olsun rahatlatmak istiyorsunuz.

Güzel ninnilerle kucağınızda uyutmak, tazelenerek gözünü açana kadar kıpırdamadan öylece onu seyre dalmak istiyorsunuz.
Yüklerini kabuslarında bırakmasını diliyorsunuz.
Boncuk boncuk terini her sildiğinizde bir acısından kurtulmuş olduğunu düşünüyorsunuz.

Acılarına dokunduğunuzu, birer birer iyileştirdiğinizi sanıyorsunuz.
Uykuya yenilmiyor, sabaha kadar onu izliyorsunuz.
Yüzünün her halini ezberliyorsunuz.
Değiştiğini, yenilendiğini ve bunun sizin kucağınızda olduğunu görüyorsunuz.

Sonra o yeni yüze bir buse konduruyorsunuz.
Nefesinizle uyanıyor ve ilk sizi görüyor gülümseyen gözleri.
O tebessümü bir plaket edasıyla alıp havaya kaldırıyor, büyüterek canlı bir günaydının içine koyuyorsunuz.

Tazelenmiş bir ruhun öpücüğüyle sabahın serin rüzgarının içinizin yaralarının üzerinde tatlı gezinişiyle sarhoş oluyorsunuz.
Güneşi seyrediyorsunuz sonra.Her sabah ışıltıyla doğuşunu seyretmediğinize hayıflanıyorsunuz dakikalarca.

Bin yıl sürecek bir masalın başladığını, aşkın ışığının acılarınızı yıkadığını düşünüyorsunuz.
Sevginin en iyi çözüm, aşkın en kolay iyileşme metodu olduğunu bir kez daha kabul ediyorsunuz.

“Unutma bahçesi”nde iyileştirdiğiniz adamın iyiliğini gördükçe siz de iyileşiyorsunuz.
“Konuşulan aşkın boş, gösterilen aşkın karşı konulmaz olduğunu” fark ediyorsunuz.

Zamanla “bir başkasının ruhunun derinliklerine daldığınızda” su yüzüne çıkardığınız acıların kendinizin olduğunu görüyorsunuz.

Aynadan bir köprü kuruyorsunuz, aşkın matematiğiyle.Kalplerinizin etrafındaki surları, surlar ardındaki yanmış ormanları, ölmüş kuşları görüyorsunuz. Kayıplarınıza beraber ağlıyor, gözyaşının ipiyle daha da bağlanıyorsunuz.
Her bağla, acılara dokunduğunuzu, onları kazıdığınızı, iyileştirdiğinizi, iyileştiğinizi sanıyorsunuz.

“Aşkın erkeği erittiği, kadını dirilttiği “söylenir ya, onun eriyip kaybolan acılarından yaptığınız zafer tacını gururla takıyor, kutlamalar yapıyorsunuz.

Her kutlama coşkunuzu arttırıyor, dolu dizgin koşmaya başlıyorsunuz.Onu daha da iyi etmeliyim, daha fazla vermeliyim, daha fazla sevmeliyim diyorsunuz.
Birdenbire bütün hayatınız oluyor, sizse onun unutma bahçesinde güzel kokular saçan bir gül.

Zamanla bunu fark edince, üzülüyor, yetinmiyor, yediremiyorsunuz.
Bütün bahçeyi istiyorsunuz.
Hayatınızı teslim ettiğiniz gibi, hayatını teslim almak arzusuyla doluyorsunuz.
Vermek istemiyor tabi.
Gülümsün, diyor.
Hayır diyorsunuz, ben senin her şeyinim, unutma bahçenden acı ayrık otlarını ellerimle temizleyenim, seni ferahlatanım.
Kokunda baharı yeniden duydum, diyor.Göğü yeniden gördüm, renkleri fark ettim sende, gülümsün.
Hayır, diyorsunuz yine.
Bahçenim, her şeyinim, sen benimsin, ben senin.
Susuyor sonra…Donuyor hareketleri, gözbebeklerindeki ışıkla beslemiyor gülüm dediğini adam.
Hemen pes etmiyorsunuz, bekliyorsunuz , bahçenin sahibi elinize teslim etsin diye istediğinizi.

Zaman biranda yaklaştırdığı kalbleri aynı hızla uzaklaştırma telaşına düşerken,
bahçe güzel kokulara, gül, suya hasret günlerde için için sırtını dönüyorlar birbirlerine.

Neden sonra peki diyorsunuz, gülünüm, elinizi uzatıyorsunuz, sıcacık bir kavuşma arzusuyla veriyor yüreğini adam da.
İşte o anda tek bir hareketle dikeninizi batırıyorsunuz kalbine.
Biranda her yer kırmızıya boyanıyor, bir diken bir kalbi nasıl bu kadar kanatıyor buna siz bile inanamıyorsunuz.
Yüreğinizden akanlara, onun kalbinden akıttıklarınıza şaşırıyorsunuz.
İyileştirdiğinizi sandığınız yaralarınızın hala orda olduğunu, acılara dokunulamadığını anlıyorsunuz.

Sonsuzluğa gidilen yolda, dünya nasıl bir gölgelikse insanoğluna, aşkın da öylesi kısa bir gölgelik olduğunu görüyorsunuz.
Acılara dokunmanın imkansızlığını kavrarken surlarınızı tekrar örüyor, ölen kuşu gömüyorsunuz. Nietzsche’nin sözünü hatırlıyorsunuz: “İnsan arzularını sever, arzuladıklarını değil.”

Her bahçe ve her gülün hikayesinin aynı sonla sonlandığını görünce ya serpilip boy attığınız bahçede dikenli de olsa bir gül olarak durmayı seçiyor, bahçeye kokunuzu dağıtıyor, onun verdiği kadar suyla yetinmeyi öğreniyorsunuz bu masalın sonunda ya da toprağınızı terk edip başka bahçeler ararken zamanın solduruculuğuna mahkum oluyorsunuz, vatansız, topraksız orda, burda.

Bahçenin sahibi ise, unutma bahçesi diye bir yer olmadığını hatırlayarak, “yalnızlığın mutlu gerilimine” dönüyor usulca. Güllerin ne kadar güzel, cazibedar ve çeşitli olsa da dikenli olduğunun farkındalığıyla yaklaşıyor bundan sonra. Bahçesinde durmayı seçen güle vefasızlık yapmıyor, gül onu kanatsa da. Seviyor onu, kokluyor sonra, hem acı hem balsın diyerek yatırıyor bağrına, yatıştırıyor sabrıyla.


Ve kulağına fısıldıyor gülün, aşk kısa bir gölgeliktir, bu yolculukta.

HANDAN KILIÇ  

3 Kasım 2013 Pazar

KARİKATÜRİZE HAYATLAR...


Karikatürleri oldum olası severim. Ciddi bir zekanın ürünü olanlar çok eğlencelidir. Karikatüristlerin Allah vergisi yeteneğinin yanında çileli bir çizim süreci yaşadıkları ve ustalarının onları pişene kadar uğraştırdıklarını duyarız. Ama iyi karikatüristler mutlaka başka alanlarda da başarılı olurlar. Senaryolar yazarlar, şair olanları vardır, standupçı olanları en başarılılarıdır. Doktor olandan mimar olana çeşit çeşit yetenekli insan çizerlik yapmaktadır. 

Onlar için önemli olan anlatmak istediklerini en kısa yoldan çizdikleri karikatürlerinin doğru muhataplara ulaşmasıdır. 

Aslında insan ne iş yapsa istediği bu değili midir; doğru muhatabı bulmak! Bu sanatçılar için daha mühimdir. Çünkü göstermek istediklerini gören gözlere, okuyan zihinlere, takdir eden dillere ihtiyaçları vardır.Bu da sahip oldukları yeteneğin, bahşedilmiş yaratıcılık sıfatının bir gereğidir. Zaten bu hayatta niye bulunuyoruz? Görmek, gördüklerimizin farkına varmak ve üzerine düşünmek için değil mi?  

Farkındalığın gelişmesi bir emek işi. Karikatüre olan düşkünlüğümü ve mizah anlayışımın gelişmesini babama borçluyum. Biz küçükken babam bizi hergün sınardı. Üç-beş gazete alır, günlük tüm karikatürleri yorumlatırdı. Kardeşim ve ben babamın kulağına söylerdik fikrimizi, birbirimizden etkilenmeyelim diye. Genelde ikimizi de ödüllendirirdi, bana iyi yorum yaptığım için, kardeşime küçük yaşına rağmen yorumlama başarısı için bir miktar para verirdi. İlkokula giderken büyük boy iki ajandaya sevdiğim karikatürleri kesip yapıştırarak bir albüm bile yapmıştım. Sevdiğim yazıları kesip konularına göre kategorize edip biriktirdiğim nice ajandam vardı, hala da dururlar. Gelecekte bu okuduklarımdan biriktirdiklerimi ve karikatürlerdeki ince zeka ürünü espirileri çocuğuma miras bırakmayı düşlerdim. Tabi o zaman internet bu kadar yaygın değildi, google bize heran destek olmadığından biriktirmenin anlamı vardı. Artık geride bıraktım kes yapıştır şeklindeki ajandacılık günlerini ama kimbilir oğlum romantik biri olursa büyüdüğünde bu biriktirdiklerim onu mutlu edebilir. 

Ben de babamın yöntemini kullanıyor ve şimdiden oğlumu mizaha- karikatüre yakın tutuyorum.(Zaten o da en fazla fıkra kitabı okumayı seviyor:) Çünkü bu insanın hayatta öğrenmesi gereken en önemli şeyin yaşamın mizahi tarafının farkındalığı ile beraber "Bu da geçer Ya HU" demeyi bilmesi olduğunu düşünüyorum. Bunun için de iç-dış dengesini sağlarken mizaha yeterli zaman ve enerji verilmeli diyerek iyi karikatüristlere iyi ki varlar diyorum. Yazarların sayfalarca anlatmaya çalıştığı şeyleri nasıl da kolay ve vurucu şekilde anlatıyorlar, helal olsun. Mizahseverlere selam olsun...

HANDAN KILIÇ  

24 Ekim 2013 Perşembe

SORULARA TALİP OLMAKLA BAŞLAR DEĞİŞİM...



Geçenlerde zaping yaparken bir programda rastladığım Tarık Tufan şöyle diyordu: "Soru sormak alacağınız cevaba göre sizi dönüştürür; cevaba göre arif, alim, şair, meczup olunabilir. Ancak soru sormak talip olmaktır" 

Güzel düşünceler... Soru sormadan yaşayan var mıdır diye düşündüm bir an. Sorulacak sorulara talip olmayanlar vardır belki de. Soruları unutmak için kendini uyuşturanlar kadar sorulara yani çileye talip olmadan gününü gün edenler de vardır ve günümüzde böylesi vur patlasın çal oynasın düşüncesindeki insanlar çoğunluktadır. 

Geçen bir filmde katile nasıl uyuyorsun geceleri sen diye soruyordu onun birini su içme rahatlığında öldürdüğünü gören bir kadın ve adamın cevabı tüyler ürperticiydi; "akşam yediden sonra kahve içmiyorum" İnsanı böyle bir hale getiriyor sanırım soru sormamak, cevap aramamak. Bu hal de dönüştürüyor olmalı hem de geri dönüşü olmayacak kadar gaddar bir hale sokuyor. 

Gerçek hayatta hiç bir katille karşılaştınız mı bilmem, ben mahkeme ifadesinde bulundum. İlk cinayetiydi, çok donuk bir insandı hayatımda onun kadar boş bakan bir çift siyah göz görmedim, taş gibi duruyordu, sanki insan değildi, sanırım bu ruhsuz ifade trafikte önüne atladığı arabadan inen 17 yaşındaki gence 7 bıçak saplarken yüzüne gelmiş oturmuştu. Kendisi de 17 yaşındaydı, mahkeme zaptına suça sürüklenen çocuk diye geçiyor, devlet avukatını veriyor, mevzuat gereği hakim şüpheden yararlandırmak zorunda kalıyordu, aşırı derecede alkollüydü, ölen çocuğun ailesi perişandı, oğlunun katiline bakamıyordu annesi, yüzüne hiç geçmeyecek bir keder oturmuştu, o ise çok soğukkanlıydı, anası-babası yok muydu diye düşündüm, babası ve amcası da cinayetten içerde dediler, aile işi gibi babadan oğula geçiyor demek ki ruh inceliği gibi talan edilmiş ruh hali dedim kendi kendime. Allah hiçbirimizi böyle insanlıktan çıkmış, sorularını kaybetmiş insanlarla karşılaştırmasın. Ama işte bu sorusuz insanlar aramızda yaşıyor ve sorunsuz da değiller. Bu nedenle önce kendi çocuklarımızdan başlayarak ve sonra da ulaşabildiğimiz tüm insanları içine alacak şekilde çerçevemizi geniş tutarak çevremizin soruları olan, cevaplarını arayan insanlar haline gelmelerini sağlamalıyız yeniden. Belki de en önce kendimizden başlamalıyız, neden geldik yeryüzüne, akan zamana dur diyemezken aptal saptal televizyon programları ve yarışmalarla neden kaybediyoruz vaktimizi... Her gün yeni bir sendroma girmeden hayatın akışı üzerine düşünelim beş dakika... Belki bir soru buluruz bizi kurtaracak... Kim bilir talip olunca soruyu sorduran cevabı da içinde gönderebilir, soru sormanın zor olduğu çağımızda soruyu alana cevap bedava olabilir, sen yeter ki iste, sen buna değersin...  

HANDAN KILIÇ  

13 Ekim 2013 Pazar

BULDUM...BULDUMMMM



"Fırın küreği düzeldiğinde ekmek yapacak hamur bitermiş, insanın işi tam düzeldiğinde ömür bitermiş"

Bu söz kimindir bilmiyorum, Facebookun faydaları işte, orada rastladım ve belli ki kaybolan yılların ardından bilgeleşmiş kişilerce söylenmiş anonim bir söz olarak faceten face'e destan gibi yayılmış, duymamız lazımmış ki, bize de ulaşmış .

Her gün ayrı dertle boğuşup İstanbul'daki köprü trafiğini anımsatan iş yükümüz karşısında "n'apacaz biz" bunalımını yaşarken odadaki arkadaşlardan biri Arşimetvari bir çıkışla buldum ben çözümü; bu dosyalardan zevk alacağız dedi. Önce hepimiz güldük bu fikre ancak biraz düşününce iyi çözümlerin hep kolay yollardan olduğunu farkedip ona hak verdik.Geriye nasıl zevke dönüşecek sorusunu yanıtlamak kaldı:) Anlayacağınız sorun bayağı bir çözülmüş durumda:)

Yıllar önce birlikte çalıştığımız bir arkadaşım vardı. O zamanlar da ayrı bir iş yükü altında eziliyorduk, (neymiş demek ki rahmetli anneannem haklıymış, iş dediğin mezarda biter, orada dinleniriz artık derdi, işiniz, derdiniz yoksa ölmüş olabilirsiniz.)  İşte bu arkadaşım hayat üstüne üstüne geldikçe işi mizaha vurmayı becererek nefes alan güçlü bir yapıya sahipti. Dışarısı soğuksa içeride olmanın şansının farkında, her haline şükrederdi. Hayattan küçük zevkler almasını bilir, belirli aralıklarla işe ara verir, sonra daha konsantre biçimde dönerdi işinin başına. Misal dışarıda bardaktan boşanırcasına yağmur yağarken hemen pencere kenarına koşar, eline de mis kokan bir kahve fincan alır, bu harikulade tabiat olayını bir keyfe dönüştürmeyi becerirdi. Galiba zor bir hayattan gelen insanlar bunu başarıyor. Küçük şeylere üzülmüyor, çünkü çok daha büyük imtihanlardan geçerek bir üst basamağa geçmişler. Ama küçük şeylerden zevk almayı da biliyorlar ki bu durum onları ayakta tutuyor, enerji veriyor, çevrelerine de pırıl pırıl bir ışık saçmalarına sebep oluyor.

Güçlü insanlarla birlikte olmak da insana motivasyon sağlıyor. Sürekli işinden, evinden şikayet eden insanlar, Vasfiye Teyze misali enerji vampirleri yani, hayatımızı ele geçirdiğinde ne çektin be sen diyerek insanı ümidin bahar soluğundan yeisin karanlık kışına atıveriyor.

Çevrenizde size enerji veren, bahar denince sonbaharı değil de ilkbaharı hatırlayan, hatırlatan insanlarınız bol olsun ki, her sabah güneşin yeniden doğuşundaki umut, uyku ile tam şarj olarak başladığınız gün içinde hiç eksilmesin.  

En iyisi biz işimizi sevelim, kim bilir belki bir gün o da bizi sever:)) Hatta bir bakarsınız günün birinde Evreka, Evraka diyen bir madalya gelip sizin boynunuza sarılmış, bir ömür seni aradım sonunda buldum diyerek coşkusunu sunmuş olur.Geride hoş bir seda bırakarak yaşayacağımız güzel günler hepimizin olsun.

HANDAN KILIÇ  

9 Ekim 2013 Çarşamba

DÜNYA DÖNÜYOR SEN NE DERSEN DE...

Dünyanın en değişmez kanunu dönmek üzerine kurulu. Her şey kendi içinde dönüyor. Gece yerini gündüze, karanlık aydınlığa bırakıyor. Mevsimler bir sıcak bir soğuk bizi yoklarken dönüş sırasını bozmuyor. Hatta milletlerin de kaderleri, döngüleri var, bazen inişe geçiyor bazen tırmanışta oluyor.  İnsanların kaderleri de böyle neşe ile keder belli aralıklarla yer değiştiriyor. İnsana da bu tabiat kanunu bilip mevsimine göre giyinmek kalıyor. Gelen sele dur denemediği gibi, güzel güneşli bir güne de kimse hayır diyemiyor, hatta özlemle o günler bekleniyor. İşte bu döngüsel yazgıyı farkedip  duygu ve düşünce bazında içselleştirenler ayakta kalmayı başarıyor. Aksi halde insan hep mutsuz oluyor, bir sıcaktan bir soğuktan şikayet ediyor ve günün güzelliklerini yaşayamıyor.

Buraya  kadar yazdıklarım hepimizin bildiği ancak “şimdi bize kaybolan yıllarımızı verseler” cümlesindeki kaybolan yılların bedeli olarak ancak idrak edebildiği gerçekler. Lakin kaybetmek ve kazanmak kavramı da göreceli ve kaderin döngüsünde o da bu değişmez kurala tabi. Çünkü günler de insanlar arasında döndürülen nimetlerden.Hani bir süre her şey yolunda gider, hani siz yürüyorsunuzdur ve önünüze çıkan kapılar AVM’lerdeki elektronik kapılar gibidir ve daha siz gelmeden açılır, güzel ve akıcı günler yaşanır. Siz böylesi huzurlu  ve mutluyken bir yakınınız, arkadaşınız zor günler yaşıyor olabilir. Sonra gün olur devran döner ve bu sıkıntı devresi size geçer, kapıların önünde beklersiniz açılmaz hatta önünde kazılmış hendekler vardır, göremediğiniz, içine düşersiniz, kimse sesinizi duymaz, çırpınırsınız kendinizce ama nafile. Gün yeniden dönene kadar beklemeniz ve beklerken de bağırıp çağırarak enerjinizi tüketmemeniz gerekir.



Günler insanlar arasında döndürülür lakin döngünün süresi her seferinde değişir, kıtlık ve bolluk süreleri bazen yedi yıldır, bazen yedi ay, bazen de yedi gün. Ama tek gerçek günün döneceğidir, sizin gününüz bitebilir, ama günlerin insanlar arasındaki döngüsü bitmez. Ve sanırım önemli olan doğru zamanda doğru bekleyişi sürdürmek… Hayatın döngüsüne karışabilmek, akışa kendini bırakmak… Tıkanan noktalarda da akıntıya karşı kürek çekmek yerine günün döneceği vakti beklemek… 
    
Ünlü yönetmen Tarkovski,  “Kurban” adlı filminde bir karaktere şunları söyletirken ne de haklı:
 “Neden her şeyin tam tersini yapıyoruz? Her zaman! Bir erkeği sevmiştim, başkasıyla evlendim. Neden? Sanırım, şimdi anlıyorum. Hiç kimseye bağımlı olmak istemiyoruz. İki insan birbirini sevince eşit sevmiyorlar. Biri daha güçlü diğeri zayıf oluyor. Ve zayıf olanı düşünmeden seviyor. Hesapsızca. Bir rüyadan uyanmış gibiyim. Sanki başka bir hayatı artık geride bıraktım. Nedendir bilmem, her zaman direndim. Bir şeylerle savaştım. Kendimi savundum. Sanki içimde başka bir ben vardı. Bana, “Kendini bırakma.” diyordu. Kendini hiçbir şeye teslim etme. Yoksa ölürsün. Yüce Allah’ım, ne kadar da aptalız!”

HANDAN KILIÇ  





5 Ekim 2013 Cumartesi

SEVGİ HER DERDE ÇARE, GRİBE BİLE:))


         Özlem duyduğumuz insanları görmenin güzelliği kelimelere sığmaz. Sanırım uzun zamandır  görmediğimiz sevdiklerimizle buluşabilecek olmanın heyecanını yaşamak  bile insana iyi geliyor, hatta hastalıktan kaldırıyor. Hayatın bizi rutine sıkıştırıp nefes alamaz hale getirdiği zamanlarda dostlarımızın sıcak bir gülümsemesi bile bize gökyüzünü görecek bir pencere açarken sohbetiyle nefeslenmek adeta insanı yeniliyor. Sevgi insanın üzerindeki pası, kiri gideren, onu tekrar ışıldar hale getiren güçlü bir duygu. Dertlerle okside olup rengi değişen ruhumuzu arada parlatmak gerekiyor. Bunun yolu da sevdiklerimizle beraber olmaktan, bize ayna olabilecek dostlar bulmaktan geçiyor, sırtını dönebileceğin dostlar ki, malum böyleleri ile günümüzde pek karşılaşılmıyor.

Bu hafta iş yoğunluğunun artmasına mevsim değişiminin hediyesi gribal enfeksiyon da eklenince  çok kötü bir haleti ruhiye içine girmişken ama dinlenmeye de fırsatım yokken epey zamandır göremediğim dostlarımın geleceği aklıma ve dahi kalbime düşünce ayağa fırlamış, bir enerji patlaması ile hayata tutunmuştum. Önce dün öğlen akademiden dostlarımızla buluşmuş, dertlerimizi paylaşıp manen azaltmıştık. Sonrasında koşa koşa eve gelmiş, akşam gelecek dostlarımı görmenin heyecanına kapılmıştım. Rüzgar gibi geçse de dostlarla hemhal olmak ilaç gibi gelmiş, gribimden bile eser kalmamıştı. Bugün de onlarla geçen vakitlerimde gayet neşeli ve huzurlu iken onları uğurlayıp arkalarından el sallayınca içine düştüğüm hüzün kuyusunda karşıma yine gribim çıkıverdi, hapşırmalar, burun akıntıları geri geldi. Oysa iki gündür ne hastalıktan ne de yorgunluktan eser vardı. Galiba bütün hastalıkların ilacı moral ve sevgiymiş, gribin bile.

Ancak işte her güzel şeyin çabuk bitmesi gerçeği üzerime devrildi, hayat beni tekrar rutin yoğunluk dişlileri arasına aldı. Enerjim el salladığım yerde kaldı ve ben üşüme, titreme, hüzün hallerine geri döndüm. Kısa da olsa bana iyilik yaşatan dostlarıma teşekkür ediyor, ara ara bu ziyaretleri tekrarlamalarını diliyorum.

Araya zaman, mekan, insanlar, dertler, tasalar girse de insanın dostunu bıraktığı yerden bulması, kalbin kalbi yakalaması ise dostluğun en güzel yanı olmalı. Siz siz olun böylesi dostlarınızı bırakmayın. 

Lafı Cem Mumcu'nun bugünün twiti diyebileceğim bir sözü ile bağlayalım; "Ne nedenle ve ne bağlamda olursa olsun sizin için ağlama  eğilimi olmayan kimseye bırakmayın kendinizi" Daima sizin için ağlayabilecek lakin sizi güldürmeyi de beceren dostlarınız olsun hayatınızda.

Ve unutmayın, bir şehirden geriye kalan bir kaç dosttur çoğu zaman. Şehrinize ve kendinize hele de dostlarınıza iyi bakın:) 

HANDAN KILIÇ  

30 Eylül 2013 Pazartesi

AYNA AYNA SÖYLE BANA VAR MI KENDİNDEN BAŞKASINI SEVEN BU DÜNYADA?


Sevgi hepimizin hayatında en önemli duygu olarak yer alıyor. Olmazsa olmazımız. Yokluğunda dünya düşman gözüküyor insanın gözüne. Hiçbir şeyin tadı kalmıyor, yaşam anlamını yitiriyor. Varlığı ile bir güneş gibi doğuyor içimize, gülücükler dağıtıyoruz çevremize. 

Hatta sevgiyi zirvede yaşadığımızda bulutların üzerinde geziyor adına da aşk diyoruz. Günümüz dünyasında herkesin gözü o zirvede. Öylesi sevgilere layık olacak insanları bulma gayretinde.

Dostluk da yine sevginin cisimleşmiş hali olarak çıkmıyor mu önümüze! Peki insan nasıl dostları, nasıl aşkları çekiyor kendine?

Sevdiklerimizi niçin severiz? 

İlk aklıma gelen anlaşılmak olur hep. Aynaya bakar gibi, kendini görür gibi bir haldir sevdiğin biri ile birlikte zaman geçirmek. Hatta biz buna halleşmek de deriz. Bu duygu yoğunluğunu bize yaşatanlara karşı bir çekim hissederiz. Bazen bu çekim çok da tanımadan gerçekleşebilir. İşte o durumda ruhlar halleşmiştir, mutlaka bir ruh akrabalığı vardır. 

Yani biz kendimizi bulduklarımıza sevgi duyarız. Bizim gibi hissedeceğini düşündüğümüz kişiye açılır, onunla dertleşiriz. Eğer aynı frekansta yaşayan birini bulmuşsak aynadaki suretimize eş bir siret bizi onunla hemhal olmaya çağırır. Bize benzeyen biri yüzümüzde gerçek bir gülümseme hasıl eder. Gözlerinin içi gülmek deyimi işte burada yerini bulur. Gözleri gönlümüze değen insanlar girdiği o tahta kısa sürede kurulur. Bizi anladığı, bizi dinlediği sürece de yerini korur. 

Bize benzeyeni seviyorsak en çok kendimizi seviyor değil miyiz? Ona söylediklerimiz belki de ondan duymak istediklerimizdir! Ve zaman içinde ayna tozlandığında, kırıldığında nasıl gösteremezse seni sana olduğun gibi, duymak istediklerini söylememeye başlayınca karşımızdaki azalmaz mı sevgi ? Başka gönüllerde aramaz mı insanlar anlaşılmanın dayanılmaz hafifliğini? 

Peki bu durumda gerçekte sevdiğimiz kimdir? Konunun zihnimi meşgul eden yanı işte burası; insanların çok sevdiklerini, hatta sevdiklerince çok sevildiklerini de sandıkları hallerde aslında sevdiklerinin kendileri olup olmadığı hususu. 

Öyleyse bütün sevgiler sahte, bütün duygular gelip geçici. Herkes bir ayna peşinde, orada kendinin güzel yönlerini görme sevdasında, iyiliğini, haklılığını işitme hasretindeyse ve bir süre sonra bunlar doğal olarak azaldığında başka gönüllere yelken açacaksa söyleyin bana kişinin gerçekten sevdiği tek insan kendisi değil mi? 

Öyleyse insan belki de daha az "yara"lanmak için aynada kendini görmeli, sevmeli, kendindekilerin farkındalığı ile Sanatçı'sını sevmeli değil mi?

 "Leyla'dan geçme faslı"niye bu kadar uzun sürüyor ki?    

HANDAN KILIÇ