30 Ağustos 2013 Cuma

KORKMA, KORKTUKÇA KÖPEK SANA GELECEK:)




Bu gün genelde yapmadığım bir şeyi yaparak faceten gelen bağlantılardan birine tıkladım. Burçların insanların karakterlerini etkilediğini hatta belirlediğini ancak çevresel faktörler, ev halleri, okul geçmişi, insanın düşleri gibi bir çok farklı etkenle aynı burca sahip insanların farklı gelişimler sergilediğini düşünmekteyim. Ancak gazete ve internet köşelerindeki günlük burç yorumları ile ilgilenmem. Ancak bugün tıkladığım bir bağlantının yan tarafında burcumun yorumunu görünce kayıtsız kalamadım ve baktım. Şöyle diyordu: "Bugün, uzak yollarla ilgili bağlantılarınızın gündeme gelmesi, beklediğiniz gelişmeleri de beraberinde getirebilir. Olaylara akılcı bir şekilde yaklaşmasını biliyor fakat yanlış seçimleriniz yüzünden zorluklar yaşıyorsunuz. Bugün, takıntılı düşüncelerinizden sıyrılmalı ve kendinizle ilgili değişimleri takip etmelisiniz." İlk cümleyi tutturamamışlar ama diğerlerini ben tutayım bir bakalım ne çıkacak:)  

Öncelikle ikinci cümle ilgimi çekti:)) Evet genelde olaylara akılcı şekilde yaklaşıyor fakat yanlış seçimlerim yüzünden zorluklar yaşıyordum.Misal şuanda dosya okumam gerekirken ben bu yazıyı yazmakla meşgulum, yüreğinin götürdüğü yere git felsefem yüzünden:) 

Gelelim üçüncü cümleye: Takıntılı düşüncelerden sıyrılmak ve kendimle ilgili değişimleri takip etmek... Bu ara zaten hep hayat seçimlerimiz ya da seçimleyemememiz üzerine düşünüyor, dilime söylettiğim "hayırlısı" kelimesini bir de kalbimden duymak istiyorum. Ama ikisi arası nasıl uzak bir mesafeyse bir türlü varamıyorum hedefe.

Bu yazıyı yazarken beni balkona çıkmaktan dahi alıkoyan yan apartmandan, iki gündür gelmeye başlayan köpek havlamasıyla geriliyorum. Geçen yıla kadar köpeklerden korkardım, tek başıma görev yaptığım yerde arkasına sığınacak kimsem olmayınca yanımda, evin ve işyerinin önünde bekleyen en az yedi köpeğin arasından geçe geçe alıştım. Babam kulağı küpeli köpekler kısırlaştırılıyor dolayısıyla saldırma içgüdüsünü kaybediyor deyince biraz rahatlamıştım. Lakin belediyenin veterinerinin köpekleri kısırlaştırmadan küpeleyip aşıları da dışarıya sattığından mütevellit yargılandığını görünce hangi küpe gerçek hangisi sahte ayırt edemediğimden tedirginliğim devam etti. 

Köpekle korku maceram bundan on yıl kadar önce zor bir hamilelik süreci geçirirken bir köpeğin saldırması sonucunda ortaya çıktı. Köpek dediysem saldıran beyaz kıvırcık bir finoydu ve üzerime doğru gelip kesintisiz havlamıştı ben de ısırırsa hamilelik sebebiyle aşı olamayacağımdan bebeğe bir zarar gelirse diye çok korkmuştum. Hatta dogo adında bir alet bile satın almıştım. Bizim duymadığımız frekansta kurt sesi yayan ve bu sesi duyunca köpeğin uzaklaşmasını sağlayan bu aleti ODTÜ öğrencileri yapmıştı. İlk aldığım gün güvenle çıkıp sokaklarda dolaşmış epeyce bir süre köpek bulamamıştım. Dogo olmasa bin tane çıkardı karşıma:) Neyse sonrasında bir köpekle karşılaşıp üzerine doğrulttuğumda köpeğin hiç geri çekilmediğini görüp ben geri adım atmıştım. Köpeğin sahibi de hayvanın sağır olduğunu söyleyince aletin neden işe yaramadığını görmüştüm:) Bir de bilin bakalım kimlere işlemiyormuş alet? Finolara:)  Ben zaten bir keresinde yoğurt bir seferinde de muhallebi yerken dişi kırılmış biri olarak bu hale şaşmasam da gülümsüyorum kaderime:) 

İşte yıllar yollarla verip el ele akıp giderken hala yaşıyorsam bunu iyi fren yapan kamyon şöförlerine borçluyum:) karşıdan köpek ve kamyon geliyorsa misal, benim tercihim kamyon olmuştu bir zamanlar, çünkü onun freni vardı:) Bu örnekten de anlaşılacağı üzere eskiden epey korkardım köpekten. 

Bir gün oturdum çocukluğuma ineyim bir bakayım köpekle maceralarım nasıl deyip mazide gezinirken biliçaltıma atılmış o ilk çengeli buldum. Hayatımda ilk kez sinemaya 9 yaşlarındayken sınıfça bir eğitim gezisi ile gidip "Kuduz" diye bir film seyretmiştim. Bir köyde sırasıyla kudurarak ölen çocuklar vardı, Tarık Akan, Nazan Şoray vardı, çaresizdiler. Köpek o dev sinemanın dev sahnesinde ağzından köpükler gele gele çocukların peşinden koşuyor ve ısırıyordu. O güne kadar da hayvanlarla yakın olmayan ilişkim sanırım bu filmden sonra özellikle köpeklerden başlayarak tüm hayvanlarla kopma noktasına geldi. Herkes kendi yaşam alanında yaşasın, insanların dibine sokulmasın bence :) Apartmanda da köpek beslemek köpeğe zulümdür. Ama burası Çankaya, insanların köpeklerden başka dostu yok, eeee mecbur, onlar da haklı:) 

Buraya nerden geldim derseniz, sabah izlediğim bir video beni korkularım üzerinde düşünmeye ve çalışmaya itti.               

Linkini paylaştığım bu videoda korkunun öğrettiklerinden bahsediyor, bunun edebiyata katkılarından dem vuruyordu. Olaya hiç buradan bakmamıştım. Vakit buldukça korkularımı bir gece önceden suya bastırıp ertesi gün hikayesinin tadına bakmaya karar verdim, ilki böyle bir şey oldu. Bilinçaltımdaki çengeli çıkarıp, beni o filme götüren ilkokul öğretmenime doğru fırlatıyorum ve artık bir korkumdan kurtuldum. Sevgili Köpekler! Allah'ın bir hikmeti yaratılmışsınız, bu sebeple seviyorum sizi ama daha fazlasını istemeyin benden, çok yaşayın ama benden uzakta:))   

HANDAN KILIÇ  

İnsan neyi seçebiliyor ki hayatta!






Kısa bir zaman önce üniversite yerleştirme sonuçları açıklandı. Eşimin yeğeni Çanakkale'ye yerleşti. Aslında puanı Eskişehir'e yeterken tüm profesyonel tercih programlarını red ederek kendi eliyle yaptığı sıralamada Eskişehir'i daha çok istediği halde ve Eskişehir'in puanı daha yüksekken Çanakkale'nin altına yazmış. Zaten annesi de tercihleri yapmadan rüyaya yatmış oğlunun kazandığı yer olarak deniz kenarı ama küçük bir yer görmüştü. İyi oldu, inşaallah hakkında hayırlısı olur. Belki de en önemlisi iyi insanlarla karşılaşmaktır ve belki bu kazandığı yerde olacaktır.

Bu durum beni yıllar öncesine götürdü. Her tercih zamanı düşerim bu duygu durumuna gerçi: "Neyi seçiyoruz ki hayatta!" Bundan çok yıllar önce puanım İstanbul'u, İzmir'i tutarken ben gidip Konya tercihini bir arkadaşımla beraber nasıl yapmıştım, bilmiyorum. Babam İstanbul olmaz demişti, büyük bir kaosun içine bir başına göndermem deyince ben de İstanbul'u lise 2 de bir gezi esnasında görmüş ve çok beğenmişsem de büyüklüğünden korkmuştum ve yazmamıştım. (Şimdi aklım olsa sadece İstanbul yazardım) Teyzemler Konya'da diye orayı yazmıştım. Zaten önünde ve arkasında da İzmir tercihlerim vardı. Dershanede beni çok seven geometri hocama tercihleri gösterdiğimde 18 tercihe şöyle bir bakıp Konya olacak, öyle hissettim dediğinde hayır demiş, tercih formundan silmeye çalışmıştım ancak öyle koyu bastırmışım ki, silinmemişti. Kredili sistemde okul notumu yanlış ve eksik hesaplayıp gönderen kıymetli lisem sayesinde de olması gerekenden 16 puan eksik gelen punanıma rağmen evimin karşındaki ve bir alt tercihimde yer alan Ege Edebiyattan 15 puan fazla ile Konya Hukuk'a girmiştim. Çok ağladığımı hatırlıyorum, gurbete gideceğim diye. Bir daha da dönemedim zaten evime. Konya'da güzel yıllarım geçti. Nice güzel insan tanıdım. Nice böyle de insan olmaz ki dediğim imtihanlarım da oldu. Hala Türkiye'de yaşanacak şehirlerin başında olduğunu düşünürüm Konya'nın ama burada anlatmak istediğim mevzuu "bütün şartlar birleşip yazılan bir kaderin akışını sağlıyorken neyi seçebiliyoruz ki hayatta " mevzuudur. Evet yol ayrımlarında seçme hakkımız var ama seçtiğimiz değil de nasibimizde olanı yaşıyoruz çoğu zaman. Bunun bizim için daha hayırlı olduğunu kabul ettiğimizde mutlu oluyor, kabul etmediğimizde de sadece huysuzlanmamızla kalıyoruz. Öyleyse yapılacak çok şey yok hayatta, elinden geleni yapıp, tüm tedbirlerini alıp olanı seyretmek dışında. Zaten kendi hayatımızı da bir film seyreder gibi seyretsek, müdahale edemeyeceğimiz senaryoya, karşımıza konan oyunculara ses etmesek sadece kendi oyunumuzu oynayıp THE END'i beklesek filmin galasında gururla durabiliriz insanlığın önünde. Ses etme, kaderini sev...

 HANDAN KILIÇ

29 Ağustos 2013 Perşembe

ÇOK ÖZLEDİM BEN SENİ



"Birini ne kadar özlediğini ancak "Seni Çok Özledim" bile diyemeyeceğini fark ettiğin anda anlarsın..." 

Facebook da rastladım bu söze, kimindir bilmiyorum ama galiba doğru. Çünkü büyük olan her şey dilsiz oluyor. Çok kızdığınızda önce biraz bağırıp çağırsanız da asıl acıyı içinizde ve sessizlikte yaşıyorsunuz, en fazla gözyaşlarınız görüyor acınızı. 

Çok özlediğinizde de öyle olmuyor mu? Hele de çaresiz bir özlemse, özlenen gelemeyecekse... Bu alemde değilse... Ya da yollarınız çoktan ayrılmışsa... Ya da yollarınız hiç kesişmemişse, kesişip değişmişse... Hepsinde ayrı bir özlem birikir yüreğinizde... Ve bir gün öyle bir noktaya gelir ki sessizliğinden yok oldu bitti gitti sanırsınız. Ama bir gün özlediğinizi anımsatan bir koku, bir sima, bir ses, bir şarkı ile başınızı gönlünüzden çıkardığında hiçbir özlemin geçmediğini anlarsınız. Sezen Aksu "Ömür geçer, gönül geçmez" diyordu değil mi bir şarkısında...

Bazen özlemden burnunuzun direği sızlar , hatta bu sızlama ayrıldığınız anda başlar. İki insan birbirine ters iki ayrı yöne gider ve sırt sırta giderken açılan mesafe büyüdükçe özlem de öyle büyür, sevda da. Ama yollar ayrılmışsa aynı sayfada yazılmamışsa kaderleri illa ki özlem kalacaktır aralarında. 

Ahmet Altan da der ya hani " en çok özlediklerimiz en çok unutmaya çalıştıklarımız olur" diye.

Özlem deyince susmak lazım... Sessizlikte seyretmek içinden geçen özlem geçidini...

HANDAN KILIÇ  

27 Ağustos 2013 Salı

YALNIZLIĞA HOŞ GELDİN İNSANLIK !


Havalar güzel olunca insan eve kapanıp kalmak istemiyor Hele deniz kenarı bir şehirdeysem mutlaka kıyıya gider otururum. Böylece gözlerimi mavide dinlendirir, ruhumun havasının da değişmesi için bu fırsatı kendime sunarım. 

Ancak insanın özgürce gezmesi için ya yalnız  olması gerekiyor ya da kafa dengi bir partneri. Yalnızlığı çoğu zaman hiçbirimiz istemeyiz. Şöyle kafa dengi bir dostla gezilen yerlerin, gidilen şehirlerin, yenen yemeklerin tadı bir başka olur. Ama işte marifet öylesi dostlar bulabilmekte. Ve maalesef bu şansa sahip değilim. Genelde küçük çocuk sahibi arkadaşlarım var ve çocukları da alıp bir yere gitmek bazen onlara bir işkence oluyor. Ya da bir çok arkadaşım çalıştığından müsait vakitlerimiz uyuşmadığından, büyük şehrin ulaşım sıkıntıları da eklenince yalnızlığa mahkum oluyorum. 

26 Ağustos 2013 Pazartesi

BALKONDAN GEÇİYORUM

                                   

Balkon bence bir evin en önemli yeridir. Çünkü her zaman içeriden daha havadardır. Dışarısı kadar güvensiz, içerisi kadar tekin değildir. Karadan fazla uzaklaşmak istemeyenler için idealdir. Uyanık olduğum bütün vakitlerimi balkonda geçirebilirim. Bir masa koydum mu en güzel ders çalışma mekanı da burasıdır, yemek yenecek "restaurant" bahçesi de, çay ve kahvemi yudumlarken keyifli bir rüzgarın okşamasına teslim olacağım yer de burasıdır. Yani balkon benim için bir evin en vazgeçilmez yaşam alanıdır. 

Ancak insan hayatta herşeyi kendisi seçemiyor ve şartlar sizi bir yerlere sürüklediğinde gönlünüzdeki gibi olmayabiliyor seçimleriniz. Geçen yıl şehir dışı işim sebebiyle üç güzel balkonu olan evimi bırakıp çocuğun okulunun yanında bulabildiğimiz ilk eve taşınmak zorunda kaldık. Etütlerden çıktığında rahatça evine geldi, büyükşehirde saatlerce servis çilesi çekmedi. Yani balkonu baz alarak seçim yapamadığım evimde oğluma saatler hediye etmiştim. Zaten kendim de şehir dışında olduğumdan eve gelip balkon sefası yapacak vaktim de olmuyordu. Ancak şehir dışı işleri bitince ve hele de şimdi yaz sebebiyle tatilde olunca evin balkonunun oturmaya elverişli olmayışı canımı sıkmaya başladı. Lakin en az iki yıl daha okul sebebiyle burada oturmak zorundayım.Yani vazgeçilmezlerimden vazgeçme sürecim epey uzun. Umarım bu vazgeçmenin hediyesini bundan sonra taşınacağım yerde yaşarım. 

Balkona çıkmayı öyle özlemişim ki tatil için gittiğimiz yerde gece gündüz hiç içeri girmedim desem yalan olmaz. Bir sürü kitap okudum, yemek yedim, bir şeyler atıştırdım, internette gezindim, e-mailler yazdım, telefon görüşmeleri yaptım. Bir nevi balkonla hasretimi giderdim lakin özlem bitecek gibi değil. Neden derseniz şöyle izah edeyim; benim şu an oturduğum evin iki balkonu var. Biri mutfakta bire iki metre boyutlarında pimapenle kapatılmış, mutfağın küçüklüğü sebebiyle bir nevi erzak dolabı şeklinde kullanılan küçük bir mekan. Yani balkon vasıflarına haiz değil. Hemen yanında salonun balkonu var bir metre en dört metre boy olan apartmanın yan tarafına düşen, neredeyse üç-beş metre mesafedeki diğer apartmanın balkonuyla iç içe bir şekilde yapılmış. Karşı balkonla aramızda bir şeyler alıp verebiliriz bile:) Ancak şansızlık bu ya karşıda da benim balkon aşkımdan daha beter şekilde balkonda yaşayan bir çift var. Ellerinde mütemadiyen sigara ve çay, neredeyse hiç konuşmadan sadece içerek, muhtemelen home-ofis kullandıkları evde sabah 08:00 -gece 02:00 arasında balkonda bulunuyorlar. Ve onların da balkonu benimki gibi dar uzun olunca mecburen benim balkonuma dönük olarak oturuyorlar ve gözlerinin önünde de birinin oturabilmesi için tacizden rahatsız olmaması gerekiyor ki, bunu evime gelen kimse başaramadı ve zamanla balkon hiç açılmayan bir yer haline geldi. Hatta mesafe o kadar yakın ki oturma odasının camı açık olduğunda sigara bizim evde içiliyor gibi içerisi duman ve koku ile doluyor. Sigaranın kokusundan bile öksüren ve de balkon seven bir insan olarak balkonuma çıkamadan nasıl bu evde oturduğuma şaşırsam da annelik böyle bir şey işte.

Dün birlikte yemek yediğimiz arkadaşımla konuşurken bir sürü böylesi konudan yakındım. Beni büyük bir sakinlikle dinleyen arkadaşımın yüzü gülüyordu. Bunda nişanlı olmasının, düğün tarihinin netleşmesinin katkısı es geçilemez ama içinde bir huzura erdiği de gözden kaçmıyordu. Onun da başta işi olmak üzere bir sürü sorunu vardı. Bir gün bir psikolog arkadaşı ile konuşurken yani ona yakınırken arkadaşı durup demiş ki ona, farkında mısın gelip gelip aynı duvara çarpıyorsun, aynı şeylerden şikayet ediyorsun, bir üst basamağa çıkıp olaylara oradan bakamıyorsun. Bu cümlelerle beraber düşünmeye başladığını ve resmin bütününü görmeye çalıştığını, bu farkındalığa bilinçsel düzeyde ulaştığını gördüm. Tevekkülünün, sakinliğinin gerisinde biraz da bu vardı.

Tam arabadan inerken söylediği bu sözler akşamdan beri kafamın içinde dönüyor. Bir oyunun içindeyiz ancak bir türlü bir üst "levıl"a geçemiyoruz, ne kadar sıkıcı değil mi? Düşündüm durdum ve şu meşhur söz geldi aklıma, "sürekli aynı şeyleri yaparak, farklı sonuçlar bekleyemezsiniz" oldukça basit bir mantık kuralı lakin hayata geçirmesi o kadar da kolay değil. Genelde bunu çok yapıyoruz, kendimizi değiştirmiyor, sonuçların değişmesini istiyoruz. Çözüm için hep bir sihirli değnek bekliyoruz. İçimizde boğuluyor, nefes alacak bir "balkon" bulup çıkamıyoruz kendimizden. Oysa hayat bize sürekli bir balkon sunmaz, bazen de sundukları içinden havadar bir alanı sen açacaksındır, açman imtihanındır. Ya içerde kalıp havasızlıktan boğulacak ya da kendine hava alacak bir pencere açacak, onun önüne nefeslenecek bir yaşam alanı oluşturacaksındır. Bu kısmı senin iradendedir, senin seçimindir. 

Balkonumu yok kabul ediyorum, ama bir sürü pencerem var evde, birini açmakla başlıyorum bu sabah güne. 

Pencereyi açıyor, kendimden çıkıyorum. Bakalım bir üst basamak bizi nereye götürecek...    

 HANDAN KILIÇ     

25 Ağustos 2013 Pazar

HAYATA VE BİBERE DERİN BİR BAKIŞ:)


 HAYAT ACIDIR, BİBER DE ACIDIR, ÖYLEYSE HAYAT BİBER MİDİR?


Hayat durdurulamaz bir hızda akıp gidiyor. Annemin şehrin göbeğindeki camlı balkonunda pimapenin açma kapama kollarına asarak kuruttuğu biberlerin zamana ve sıcağa yenilişini görünce içime bir hüzün çöktü. Ve başlığa taşıdığım önerme geldi aklıma. Genelde günlük konuşmalarda geyik olsun diye kullanılan bu önerme aslında çok da gerçekti. Basit olarak ifade edilmişti, belki bu sebeple ciddiye de alınmıyordu lakin hayatta bütün önemli dönemeçler böyle basit cümlelerden sonra dönülmez mi? "Özledim, yoruldum, bekledim gelmedin, sevdim, evlendim, anlaşamadım ayrıldım, işe başladım, çocuğum oldu, arkadaşım öldü, " gibi binlerce basit cümle kurulabilir hayatın en acıtıcı ve en güzel yanlarını anlatmak için. 

Hayatın tadı tuzu basit cümlelerimizi kenara bırakarak biberlerimize dönersek resimlerden de göreceğiniz üzere her bir biber aynı zamana, aynı güneşe, aynı konuma kısacası yaklaşık olarak aynı şartlara maruz kaldı ancak sonuçta hepsi farklı bir şekil aldı. Gerek bu süreçte farklı renklere bürünmeleri, farklı yönlere dönmeleri onları birbirinden ayıran, hepsinin aslında özel olduğunu düşündüren bir husustu. 

Tıpkı insanlar gibiydi biberler; hayatta biz de bir çok aynı sınava aynı şartlara tabi oluyor ancak nasıl bir sonuca gideceğimizi biraz verdiğimiz tepkilerle belirliyorduk. Ve hepimiz zamana, mekana, güneşe, buluta, yağmura, kara yeniliyorduk. Rüzgar kimimizin belini büküyordu, kimimizi ise güçlendiriyordu. Güneş birilerine iyi gelirken bazılarını kavuruyordu.

Herkes tıpkı biberler gibi doğuştan getirdiği şekli(=yetenekleri) ve hayat şartlarına verdiği tepkileri(=tercihleri) doğrultusunda nihai şeklini alıyor, kimi güzel bir yemeğe tat verirken kimi sadece bir ısırık alınıp acılığı karşısında çöpü boyluyordu. 

Dilerim güneşli günleriniz bol olsun, zaman sizi eskitmesin ama bir adım yukarı taşısın, zamana daha fazla dayanan kuru haliniz bile birilerinin hayatına güzellik versin, hayatınız çıtır bir yeşil biberken de fazla suyunu atıp kıvama geldiğiniz kuru kırmızı biberken de hatta bu dünyadan ayrıldığınızda ardınızda bırakacağınız eserlerinizle, bir nevi pul ya da toz halinizle de her zaman dillerde tad olarak kalsın:)  

HANDAN KILIÇ  

HER ŞEY NASİP KISMETMİŞ...

HER ŞEY NASİP KISMETMİŞ...


Bugün bir kez daha anladım, herşey nasip kısmetmiş.Şarkısı da var değil mi, son gülen iyi gülermiş diye biten:) Bizim bir arkadaşımız var öyle kısmetsiz ki, misal nereye gitse oradaki yemek bitmiştir, ne işe el atsa o sektör düşüşe geçmiştir. Bugün, hazır pazar, evdeyiz diyerek güzel yemekler yapayım da arkadaşı çağıralım dedim. Aradık tamam gelirim bir şey çıkarsa ararım dedi. Ben sofra için salataları hazırladıktan sonra fırına yemeği koyarken şöyle bir baktım ve çok güzel oldular, kesin bizimki gelemez dedim içimden. Biraz sonra zırt bir telefon geldi, işim bitmedi gelemiyorum, sonra bir ara görüşürüz diye:) İşte böyle bir nasipsizlik! Biraz şükürsüzdür kendisi, akademik açıdan çok başarılıdır ve her şeyi kazanırım yaparım iddiasındadır, kazanır da ama onca niteliğe rağmen bir türlü dikiş tutturamaz girdiği işlerde. Onu seyrettikçe bazen acaba Allah insanın yaptığı işte iddialı olmamasını, hayatı biraz da oluruna bırakmasını mı istiyor diye düşünüyorum.

Aynı şekilde bir başka arkadaşımda da olağanüstü şans vardır. Kim güzel bir şey pişirse onun kapısından tesadüfen geçiyordur, ohh ne şanslıyım Allah'ım beni çok seviyor der gezer. Hayatında hiç telaşlandığını görmedim. Olur inşaallah der hep ve olur. Hatta hani avm lere girerken bizi görünce açılan otomatik kapılar gibi o yürüdükçe hayat kapılarını açar, onu alır, tam yanındakiler, arkadaşları filan girecekken kapanır. Hayatının çocukluk ve gençlik kısmında epey sıkıntılar çekmiş ama onları bile güle güle anlatır, asla şikayet etmez. 

Ben ikisinden de değilim ne kapılar ben yürüdükçe açılır ne de tamamen nasipsizimdir. Şükür de ederim şikayet yerine geçebilecek söylemlerde de bulunurum sıkça. Sanırım öğrenmem gereken en önemli şey, "Kahrında hoş, lütfunda" cümlesini kalbime söyletebilmem, sonrası çorap söküğü gibi gelecek inşaallah. 

Evet her şey nasip kısmet, kimse kimsenin nasibini yiyemez bu dünyada.Verilene razı olmak, şükretmek nimeti arttırır. ALLAH bahtından güldürsün, nasibini bol etsin iki dünyada demek sanırım en büyük duadır. Dua etmek, şükretmek ise bir tercihtir. Tercihleriniz hep mutluluk getirsin.  

 HANDAN KILIÇ      

23 Ağustos 2013 Cuma

BEŞ DAKİKA BEKLEYECEĞİM SENİ, BU BLOGTA...




Merhaba KENDİM,

En az merhabayı kendime söylediğimi fark ettim bugün. Oysa en çok kendimizleyiz. Ama bazen kendimize bir beş dakika ayırmıyoruz. Bundan böyle her gün beş dakikam var kendime ayırdığım. Yeni kararlar arifesindeyim anlaşıldığı üzere. Yoğun tempom arasında bu beş dakikalık kaçamakların ruhuma iyi geleceğini beni yeniden yazının büyülü atmosferine çekeceğini düşünüyorum. Mümkünse uyanır uyanmaz bir beş dakika buluşalım diyorum kendime. Söz veremem diyor, işim gücüm var, oyun oynamıyoruz, sen gel diyorum ben burada olacağım, cevap asice " Belki gelmem gelemem, beş dakika bekle git :)) peki diyorum her sabah bu köşede bekleyeceğim seni, gelmezsen hatırım kalırım. Bahaneler üretme sadece beş dakika istiyorum gözlerini görmek için, gerekirse uykundan çal ama burada ol, çünkü gözleri ancak gözler affedebilir... Önce kendini affet ki gülümsesin gözlerin dünyaya... Derinlerdeki hüzünleri de sil birer birer ve sonunda yüzünü ıslatmadan ağlamayı öğren... Yeter bu kadar gözyaşı... Ne yaparsan yap her şey olacağına varıyorsa debelenip durma hayat ırmağında... Elini tutmasını bekleme kimsenin... Sahipsizlerin de Sahibi vardır...  

HANDAN KILIÇ