27 Aralık 2014 Cumartesi

YALNIZ DERSEM ÇIK, YANLIŞ DERSEM ÇIKMA!



Bugün bir masal aleminde yolculuk yapar gibiydim. Sisli ve yağmurlu bir Ankara gününde çevre yolunda uzunca bir süre araba kullandım.Göz gözü görmüyordu. Karşımda bembeyaz bir boşluk… El yordamıyla ilerlenen bir yol… Bir meçhule doğru gidiş…Görüş mesafesinin bir kaç metre olduğu yolda tek yardımcım kendi ışığımdı. Bu noktada derin düşüncelere daldım.Bir facebook atasözü diyor ya; “Bazı insanlar yağmuru hisseder bazıları sadece ıslanır”. Ben de ilave edeyim; hatta bazıları ruhunu yıkarken bazıları, üzerine basar rahmet yüklü damlaların. Bu yönüyle hisseden bir kalp büyük bir nimettir. Kimi zaman, karanlık bir geceyi, gülümsemesinin ışığıyla aydınlatan dolunay gibidir. Kimi zamansa güneşin önüne set olup ısının güne yayılmasına engel olan sisi, ortadan kaldıran öğlen sıcağı kadar ferahlatıcıdır.

Charlie Chaplin “çok fazla düşünüp çok az hissediyoruz” dese de, gün içinde, baktığım her yer, duyduğum her sözün gönlümde açtığı yeni sekmeler yüzünden çok yoruluyorum. Ara ara bir nebze kendimden kaçmak, yoğun sisin içinden sıyrılıp yolu kayganlaştıran yağmura yakalanmadan, bir denizin kıyısına gidip oturmak, mavi sakinliğini, dalgalarının ritmiyle birleştirip ılık bir meltemle ruhuma üflemesini istiyorum. Ama bir deniz bile yok bu şehirde... Deniz gibi insanlara ulaşmak da etraflarını dolduran kalabalıklar yüzünden boş bir çaba. Dolayısıyla insana kalan sadece beyaz bir boşluk… Ve arabamın belli belirsiz ışığı. Bu puslu, sisli havada öyle bir yalnızlık ve yanlışlık gelip oturdu ki içime daha fazla dayanamadım. Gözyaşlarıma izin verdim, buğulanan gözlerimi rahmetle yıkasın diye.    

Her şey ne kadar iç içeydi hayatta. İnsan nasıl bir meçhuldü? Önümde, dikkat kesilmem gereken yol dururken zihnimi dinlemeyip virüslenmişcesine sürekli yeni sekmeler açan kalbime dikiz aynasından sert bir bakış fırlattım: Sus ve devam et dedim kendime. Bir sürü insanın yanından gelip başka bir sürü insanın yanına gidiyorsun, ne yalnızlığından bahsediyorsun?

C.Bukowski ‘nin dediği idi aslında aradığım: “Özgür ruhlar enderdir, ama gördün mü bilirsin, en basitinden onlarla veya yanındayken iyi, çok iyi hissedersin.” Bir sürü insan içinde bir insan, bir dost, özgür bir ruh… O anda Turgut uyar seslendi sevgiyle içimin labirentlerinin en karışık yerinden; 
Biliyor musun, herkes bir boş yeri aydınlatıyor “

Önümdeki sise baktım ve ben de ona seslendim, nerede herkes, nerede aydınlık?  Herkesin yeri ayrıydı bu dünyada, her topalın bir kör alıcısı vardı. Böylece davul dengi dengine çalmaktaydı. Ama hiç kimse herkes olmak istemiyor, kendini özel hissettirecek bir ruhun peşine düşüyordu. Hissetmekten çok hissettirildiği an anlam kazanan bir duyguydu özel hissetmek.Ama her hissin bedeli vardı, “özel” kategorisine alınan her kişi hak talep etmeye başlıyordu karşısındakinin hayatından.

G.Flaubert’in de dediği gibi,İnsan ettiğinin hakimi olabilir ama hissettiğinin asla “ Bu nedenle hissetmek, çoğu zaman kontrolümüzün dışındadır. Bu değişkenlik hem insana hızlı bir yükseliş sağlar hem de bir anda aşağılara çeker. İkisi arasında dengeyi tutturarak düz bir çizgide hayata devam etmek ise asıl hedeftir. Bu durum, kimi zaman tam on ikiden vurulan, kimi zaman ıskalanarak ızdırab tabyalarında hapsolunan inişli çıkışlı bir haldir.

Olaylara buradan bakınca; sağ beyinlerinin daha gelişmiş olduğu varsayılan hisleri güçlü insanların hayatı, sol beyinlerinin mantık konforuna alışmışlardan çok daha zor diye düşünüyorum. Böyleleri hemen her şeyden nem kapar, bir anda derin bir üzüntünün uçurumuna yuvarlanır ama bir de bakarsınız, müjdeli bir haberle sevinç kanatlarını takıp düştüğü "yar"dan çok daha yukarılara çıkmış, ışıldayan gökte süzülmeye başlamıştır.

Özel olarak değer verdikleri insanlardan da aynı değeri görmek isteyen bu hassas ruhlar değerler arası farklılıkta çok çabuk yaralanır.”Bence sen de herkes gibisin” sözü ile  kalpleri adeta hançerlenir. Gönlünde özel yeri olan birinden, onun için sıradan olduğunu öğrenmek kadar ne üzebilir ki gönlünün sandalında yolculuk yapan birini? Ruhundaki depremlerin enkazından çıkıp toparlanması zaman alsa da, insanoğlu öyle güzel savunma mekanizmaları ile donatılmış ki, düştüğü yerden kalkıyor eninde sonunda. Her seferinde daha da güçlenerek çıkıyor yeni günün sabahına. Zamanla yalnızlığın vazgeçilmez yoldaşı olduğunu anlıyor, açtığı taç yapraklarını topluyor, belki de en iyi halin tomurcuk olduğunun kabulü ile yaşamayı öğreniyor. Döktüğü her yaprağın üzerine basılıp heder olacağını fark ediyor. Söz ağızdan çıktıktan sonra onun kölesi olursun derler ya hani, ağzınızdan çıkan her söz sizi daha güçsüz kılıyor, yargısız infazın mağduru konumuna düşürüyor. Zamanla kendini korumak isteyen insan daha az konuşup samimi olmayı unutuyor. Şairin “Korkulacak bir şey yoktu hayatta, her şey naylondandı o kadar” dediği gibi sentetik ama korunaklı bir dünyaya mahkum oluyor. İnsanlık için ne kadar acı.

Gün boyu bunca duygu salınımı arasında gelip giden ruhuma yağmur olsun ve içimin  sisleri biraz olsun dağılsın diye eve gelince bir filmin gölgesine sığınmak istedim. Ama şans bu ya rastgele seçtiğim “Yeryüzünde son aşk” isimli filmi izledikten sonra hissizleşerek yaşanılan bir hayatın ne kadar çekilmez olduğu fikrine kapıldım. Bu yapımda tıpkı “Körlük” filminde olduğu gibi insanlar arasında duyu ve his kayıpları hızla yayılıyordu ve bu hali yaşamayanlar anormal kalıyordu. Körlük filminde herkes yavaş yavaş görme yetisini yitirirken bu filmde önce koku alma hissini kaybeden insanlar derin bir boşluğa yuvarlanıyordu. Koku beyne bağlıdır ve koku olmazsa anılar ve görüntüler de olmaz diyen uzmanların görüşlerini güçlendiren filmde insanlar önce “Hepimiz yalnızız, yalnız öleceğiz” korkusuyla derin bir hüzne gömülüp sarsılarak ağlamaya başlıyordu. İlk atak olarak açlık hissi had safhaya çıkıyor ve bu his geçene kadar ne bulurlarsa yiyiyorlardı. Koku ve tat birbirine bağlı olduğundan kokusunu alamadıkları yiyecekler onlarda doyma hissini oluşturmuyordu. Sonra buna da alışıyorlar ve zamanla tat duygusu da gidiyordu. Kısa zamanda kızgınlık, öfke, nefret, kin gibi insani duygular da yitiriliyordu. Ruhunu kaybeden insanlar zevk adına sadece tenlerini takas ediyor ama her şey eksikken, sevdikleri ile birlikte olsalar da bir türlü tatmin duygusu yaşayamıyorlardı.

Bu film, yorucu ve sarsıcı sahneler içerirken gri rengi ile de insanı kasvetli bir ruh halinin içine atıyor. Seyredin diyebileceğim kadar iç açıcı değil. Çıkış yolu yok ve bütün bir dünya hızla hissizleşiyor. Sadece tensel lezzetlerin peşine düşüyor ama kaybettiği ruhun eli kolu duyuların olmaması onu yeni lezzetler peşinde koşmaya sürüklüyor.

Bu düşünceler içinde günümüze dönüp baktığımızda filmde çok güçlü bir imgesel dilin kullanıldığını ve aslında gerçeği gözler önüne serdiğini görüyoruz. En basitinden düşünün; elimizdeki akıllı telefonlarla sürekli gerekli gereksiz uyaranlara maruz kalan ruhlarımız ciddi mevzuları nasıl sulandırıyor, insan şefkatini galeyana getireceğini düşündüğümüz haberlerin altına en gaddar yorumlar yapılıyor. Herkes yeni bir insanı hayatına alırken içine düştüğü yalnızlık kuyusundan elini tutup çıkaracak birini bulduğu zannıyla kısa süreli bir heyecan yaşıyor lakin buna da çabucak alışıp nesnelere indirgediği insanları kırıp dökerek tüketiyor...
       
Dünya derin bir yalnızlığa doğru sürüklenirken herkes birileri için özel olmak ve kendisini de yutacak bu kara delikten kurtulmak istiyor. Oysa özel olmak hakkını elde ettiğinizde, sorumluluklarınızın doğduğunu da unutmamak gerekiyor. Sıradan birinden bizi anlamasını, desteklemesini, hatta şefkatli göğsüne yatırıp avutmasını bekleyemezken özel olduğunu düşündüğümüz birinden beklentilerimiz bir çığ gibi büyüyor. Zamanın hızı ve sahte bir yoğunluğun mahkumu olmuş bireyler hep isterken, vermekten yana çekimser davranıyor. Bu da, insanın, özel hissetme duygusunu yıpratarak tekrar yalnızlığın kucağına atıyor.


Sanırım dünya, dönüşümü mümkün olmayacak şekilde yalnızlık yörüngesine girdi ve bu his içimize gelip oturdu. Bu saatten sonra kimsenin kimseye derman olacağı yok. Öyleyse gönül kapılarınızı dışarıya açıp da yüreğinizi üşütmeyin. Belki de varılması gereken hedef içimizin kuytularındadır da biz kendimizi fark edene kadar saklandığı yerden çıkmıyordur. Ey kendim! Yalnız dersem çık, yanlış dersem çıkma!

HANDAN KILIÇ

20 Aralık 2014 Cumartesi

PAMUKTAN BİR KALP…


Eski bir kitabın sayfaları arasında dolaşırken rastladığım iki fotoğraf beni anıların kucağına bıraktı bu gece. Birbirine ters mizaçlarda oldukları için iyi anlaşan iki kadın vardı resimlerde; babaannem ve anneannem… Genetiğimizle getirdiğimiz özelliklerin, gördüğümüz davranış modelleri ile karakterimiz haline gelmesine sebep olan, varlık sebebimiz iki insanın anneleri, yani bir nevi kara kutularımız. 

Kendimi anlamaya niyetlendiğim zamanlarda en çok sığındığım anılarımın pamuk kalpli baş rolleri… Babaannesinin huyunda olduğu için, zıtlar birbirini çeker kuralının canlı örneği olarak, anneannesine daha düşkün bir çocuktum ben. Pamuk kalpli, yumuşaklardan yumuşak anneannem gibi dünyadan kaç insan geçmiştir bilmiyorum. Ama belki de herkes bu dünyaya gelirken tertemiz ve pamuk gibi yumuşak geliyordur da, rastladığı mevsimler onun yapısını bozuyor, kimi zaman güneş bağrını yakıyor, kimi zaman da toprak istediklerini vermiyordur. Hele de pamuğun en sevmediği yağmurlara denk geliyorsa daha meyveyken bozuluyor, yaşamın işlenme koşullarından geçse bile istenen kaliteyi veremiyordur. 

Alüvyonlu ve güçlü toprakları seven pamuk bitkisinin derin sürülmüş ve iyi gübrelenmiş topraklara da ekildiğini düşünürsek hayatsal döngünün birbirinin modellenmesiyle oluştuğunu da kabul ederek pamuk kalpli olabilmek için gereken şartların da pamuk bitkisinin yetişmesine benzediğini fark ederiz.

Anneannem daha bebekken annesini kaybetmiş, babası ve üvey annesinin sevgi dolu emekleri ile ailenin en küçük kızı olarak büyütülmüş. Ancak “anne” dendiğinde hatırlamadığı ve kokusuna hasret yaşadığı kadının özlemiyle yetmişli yaşlarda bile gözleri dolan anneannemi pamuk kalpli kılan da sanırım en çok ihtiyacı olan şefkati kişiliğine bir elbise gibi geçirmiş olmasıydı. Hani derler ya, insan en çok ihtiyacı olduğu şekilde davranır, istediğini istekleri ile yansıtır. Şanslıysa karşısına çıkanlar onun davranışlarını yansıtan bir ayna gibi olur ve kalp yumuşaklığını muhafaza eder. İşte anneannem de öyle güzel bir yumuşaklık, öyle sarıcı bir sevgi sunardı ki size, kucağından kalkmak, yanından ayrılmak istemezdiniz. Saflıkta ve her şeye olumlu bakmakta polyannacılıktan doktoralı olan anneannem, ömrünce dış etkenlerden koruduğu kalbinin ekmeğini yedi; sevdi, sevildi, istendi, verdi, aldı, yetiştirdi, yetiştirdikleriyle sevindi.

Babaannemse daha sert bir mizaca sahipti. Otoriter, güçlü,dediği dedik bir kadındı. Popülerlik seviyesi, hayata bakışındaki mizah dozunun yüksekliği, hitabetindeki güçlülük ve tek başına ayakta durmanın özgüveniyle kimi zaman anneannemi geçse de babasız büyüyen bir kız çocuğu olarak, severek evlendiği adamı ve hemen ardından küçük kızını da kaybetmesiyle pamuk kalbi kaderin yağmurlarına maruz kalıp sertleşmişti.


Pamuk çok değerli bir bitki ve hayatımızın vazgeçilmezlerinden biri iken yavaş yavaş hayatımızdan çıkarılmaya başlandı. Zamanla pamuğun yerini alan sentetikler her yeri kuşattı ve bizleri sahicilikten, sahteciliğe götüren yolu açtı. Nasıl bugün yüzde yüz pamuktan yapılmış bir ürün bulmak zor ve erişmek pahalıysa, kalbi pamuk insanlara rastlamak da zorlaştı.

Pamuk, gerek yetiştirilmesi, gerek toplanması, gerek saklanması, üretimi ve sonrasında bakımı masraflı bir ürün olduğundan her şeyin “miş gibi” yapıldığı günümüze uygun değildi. Eskiden kalpler gibi, yataklarımız da pamuktandı ve havalar güzelleştiğinde ilk iş bahçelere yayılan temiz çarşaflar üzerine dökülen pamuklar havalandırılır ve hallacın gelmesi beklenirdi. Babaannemle de, anneannemle de pamukların atılışını çok kez izledim. O incecik sertleşmiş yatakların, yastıkların nasıl da kabardığını, hallacın pamukları ditmesiyle aslına döndüğünü gördüm. 

Şimdi düşününce yaşamın vazgeçilmezi havanın her şeyin hayat kaynağı olduğunu fark ediyorum. Pamuk bir yatağın da, pamuk bir kalbin de arada hallacın eline bırakılması ve hücrelerine havanın girmesine müsaade etmesi gerektiğini anlıyorum. Hele de babaannem gibi yağmurlarda ıslanmış, kurumasına fırsat verilmeden hayatın çetin şartlarında preslenmiş, anneannem gibi şefkatin temsilcisi anne yokluğu ile büyümüşse insan, havaya ekmekten sudan daha çok ihtiyacı vardır.

Havalanmak tabiri bugün olumsuz manalarda kullanılsa da, nasıl her hücremizin oksijene ihtiyacı varsa, ruhumuzun, kalbimizin de havaya, ama kaliteli ve iç açıcı havaya gereksinimi sonsuz. Nefessiz kaldığımız an ölecek bir bedenin emanetçileri iken, havalanmadığı için katılaşan ruhlarımızı niye bir hallacın maharetine bırakamıyoruz? Çok değil, yılda iki kez attırırsanız kalbinizin pamuklarını, gönül misafirleriniz de bırakıp gitmez rahat yataklarını.       

HANDAN KILIÇ  

4 Aralık 2014 Perşembe

UNUTURSAM FISILDA



Unutmak en büyük nimetlerdendir. Unutamadığımızı düşünsenize; koca bir ömür çektiklerimizin hafızamızda kaplayacağı yer mi, yüreğimize vereceği elem mi daha fazla olurdu bilinmez ama unutuyor olmak belki de bizi hayata bağlayan en önemli unsurdur. Bu sayede her sabah yeniden başlamak için güç buluruz kendimizde. Büyük kayıplarda bile belli bir yas süresi vardır. Kırkını çıkarmak tabiri tıpkı dünyaya gelen bebeğin buralara alıştığı kabul edilen zaman dilimini bize hatırlatırken ölümle aramızdan ayrılan sevdiklerimiz için de ilk kırk gün yaşanan derin hüznün zaman içinde yavaş yavaş azaldığı söylenir. Mükemmel şekilde yaratılan bedenimize, unutmak ve alışmak sigortaları konmuştur ki, metabolizma kendi varlığını koruyabilsin. Misal aşk için üç dakika ile üç yıl arasında ömür biçen uzmanlar nörologların yardımını almış ve MR cihazları ile yapılan ölçümlerde iki yıl altı ay altmışaltı gün sonra en güçlü aşkın bile fizyolojinin alışkanlık sigortası ile sonlandırıldığını, bu sürenin iyi değerlendirilebildiyse derin bir sevgi için avans olabileceği sonucuna varmışlar. Aşk, ritmini değiştirdiği kalbi fizyolojik olarak yoran bir duygu olduğu için bir süre sonra vücut kendini korumaya alır ve heyecanı söndürür ki kalp, tansiyon değerleri normal sevide seyretsin. Ama acılar kalbimizi daha çok yoruyor olmalı ki, yas süresi kırk günle sınırlanmış. Bu süre dolunca eski yeme içme düzenine dönen insanoğlu kaldığı yerden yaşamaya devam edecek şekilde dizayn edilmiş. Elbette derin acılarda yas süresi daha uzun olabilir ancak ilk kırk günkü kadar yoğun olmadığı uzmanlarca tespit edilmiştir. Durum böyleyken unutamamak ve kinle kötü anıları canlı tutmak için çaba göstermek kadar insanı yoran, yaşam enerjisini alan, sevgi ile beslenen kalbin buz kesmesine sebep olan başka bir hal yoktur.

Beni unutmak-unutamamak- unutmamak için direnmek ve son zamanlarda yaygınlaşan alzheimer hastalığı hakkında düşünmeye iten yine bir film oldu: “Unutursam Fısılda” Çağan Irmak filmlerini oldum olası severim. Duygu yoğunluğu olan filmler yapan yönetmen Türk sinemasının tartışmasız en iyi ustalarından. Bu filmle sinemamıza her yönüyle çok başarılı bir oyuncu da armağan eden Irmak, Farah Zeynep Abdullah’ın üstlendiği rolle her işin altından kalkacağını bize göstermiş. Oyunculuğu kadar sesinin güzelliğiyle de şaşırtan sanatçı sayesinde keyifli ve enerjik bir film izledim. Müziklerini Kenan Doğulu’nun yaptığı şarkılar hem yansıtılan döneme dair bir hava veriyordu hem de tınılarıyla insan kalbine değiyordu.  
Film içinde yaşatılan nostalji, seyircisinin yaş ortalamasını büyütse de, sinemada gençler de yok değildi. Ama çıkışta Mehmet Günsür için geldiklerini söyleyen bir grup genç kız, filmi çok sıradan bulduğunu konuşuyordu. Ama benim için her film, her kitap ana fikri bulunacak bir metin çalışmasıydı ve bütün akşam filmle beraber içimde unutmak, unutamamak, cesaret, korkaklık kavramları arasında gidip gelen bir sarkacı izledim durdum.

Sanırım senaryoyu yazan ve filmi yöneten sanatçı bize hayatın önemli ilkelerini hatırlatmak, hatta o ilkelerin altını çizmek istemiş: “Her seçiş bir kaybediştir. Ya yaşamayı seçersin ya beklemeyi. Yaşamın enerjisi ile kendini akışa teslim edersen durduğun yerde yosun bağlamazsın. Unutmak ve affetmek yaşam enerjisinin can damarıdır. Ne kadar cesur olursan, sonuca o kadar kolay ulaşırsın.” gibi dersleri satır aralarına serpiştirmiş.    

Filmin başında yayınlanan reklamlardan birinde “Hayatı dibine kadar yaşa” diyordu. İşte Çağan Irmak da aynı noktadan bakmış ve en çok “Cesurca yaşa, pişman olma” vurgusunu yapmış filmde.

Evet her seçiş bir kaybediştir. Yaşamayı seçersen cesurca, korunaklı fanusundan çıkarsın kaybettiklerinin. İnsana cesareti ne verir diye düşününce, aklıma ilk gelen, bilinçaltı odalarından bir atasözü oluyor nedense: “Cahil cesur olur.” Evet, cesaretin en ayrılmaz yoldaşları, deli akan bir kan, tecrübe denen boksörden henüz yenmemiş yumrukların yok denecek kadar az olduğu gençlik yılları ve tabi en çok da inanç. Bir hayale, bir sevdaya gönül verme…Yolda devam edebilmek için de itici güç olan tutkunun hiç eksilmeden inançla büyümesi…

Filmde küçük kız kardeş mizaç olarak daha cesur, daha fırlama. Abla ise daha oturaklı ve sorumluluk sahibi. Elbette bunda karakter yapısının da önemi var ama dünyaya gelme sırası, ailelerin çocuklara tanıdıkları esneklik alanının kendi yaşları ilerledikçe genişlemesi ve daha sabırlı ya da daha umursamaz bireyler haline gelen anne ve babaların daha özgür, daha cesur çocuklar yetiştirmesi de etkili. Filmde, kız kardeş kendini ilçenin dar kalıbına sığdıramıyor ve sevdiği çocukla beraber İstanbul’a kaçarak ailelerine rağmen birlikte ve müzik üzerine bir hayat kuruyorlar. Her türlü güçlüğe göğüs gerip o yıllarda erkeklerin bile çekindiği durumlardan bu küçük kızın deli cesareti ile çıkmayı başarıyorlar. Sonunda küçük kız kardeş Hatice, eşinin bile kendi gölgesinde kaldığı ünlü bir şarkıcı oluyor ve bunu taşıyamayan kocası kendini alkole verince bir kazada ölüyor. Ayperi adı ile şöhreti yakalayan kız kardeş, bestelerini yapan kocasını kaybedince hit olan şarkılar yapmayı başaramıyor. Zaten ilk şarkılarının sözlerini de, evden kaçarken ablasının gizli gizli yazdığı şiir defterini ondan habersiz alarak elde ettiğinden hem söz hem de beste olmayınca zirvedeki yerini koruyamıyor. Yıllar içinde unutkanlık hastalığına da yakalanınca memleketine ablasının yanına gitmeye karar veriyor. Abla hemşirelik yaparak hayatını sürdürmüş, uzaktan uzağa kendisinin de sevdiği çocukla kaçan kız kardeşine kin büyütmüş, belki de bu yüzden hiç evlenmemiş, bir daha da hiç şiir yazmamış, gençken o kelebek gibi uçuşan kalbi taşlaşmış bir karakter. Tabi burada Işıl Yücesoy da oyunculuğu ile devleşiyor. Film boyunca, doğru, dürüst, ilkeli olmak, cesaretsiz olmakla yarıştırılmış. Cesur olan ama bir çok yanlışı da içinde barındıran bir hayat, yıllar sonra durduğu yerde onurlu bir yaşam mücadelesi veren ama duygularını yok sayarak kaybetmiş görüntüsü verilen bir yaşama muhtaç oluyor. Ve sevgi kine üstün gelerek kardeşlik duygusu öne çıkıyor. Gününü gün ederek yaşayan kardeş unutmak nimeti ile taçlanıp hayatı boyu kinini canlı tutan ablasına külfet oluyor. Ama bu zorunlu karşılaşma onların hayatlarıyla yüzleşmelerini sağlıyor. Hepimizin iş işten geçmeden yapması gereken bu yüzleşmeler neticesinde iki kardeşin de seçtiklerinden memnun oldukları ve yine seçme hakları olsa aynı yollara gideceklerini görüyoruz.         

Sonuca odaklı bir zihnim var sanırım ki hep, giriş gelişme sonuç biçiminde algılıyor hayatı. Aslında hayat bir sonuçlar değil, gelişmeler bütünü. İlla her şey bir sona varmıyor, her dileğimiz yerine gelmiyor. Çoğu zaman yaşamak ve geçmek gerekiyor. Hatta acı verenlere dönüp bakmayacak kadar intikam duygusundan arınmak ve birbirimizle sınandığımızın farkına varmak gerekiyor.

Aslında yaşamımızı ve tercihlerimizi belirleyen bir çok faktör olsa da bunların başında hayata yüklediğimiz anlam geliyor. Hayatı ölümle sonlanan bir zaman dilimi olarak algılıyorsak, elbette anı yaşamayı seçiyor, dibine kadar yaşa, iyiyi değil, mükemmeli iste, sen buna değersin gibi bizi benliğimizden yakalayan felsefelerin girdabına çekiliyoruz. Yaşadığımız her günü kâr sayıyor ve günlerimizin azaldığını bildiğimiz zamanlara gelince; pişman değilim, mutlu yaşadım, çılgınlıklar yaptım diyerek har vurup harman savurduğumuz hayatımızla övünebiliyoruz.

Ama hayatı, sonrası olan, hesabı verilecek bir kredi olarak görüyorsak işte o zaman bizi sınırlayan çizgilerimiz oluyor ve daha dürüst, daha temkinli davranıyoruz. Bazıları bunu korkaklık, cesaret yoksunluğu, saflık, hata yapma korkusu, kısaca yaşamamak olarak adlandırsa da aslında yaptığımız elimizde olan günü tüketmek yerine bize hayatın bittiği  noktada değerli olacak hale getirmek, bu güzel dünyaya uğramışken gideceğimiz yere eli boş gitmemek… Dolayısıyla çizginin gerisinde yaşıyor olmak bir zayıflık, cesaretsizlik, korkaklık değil tam tersine zor bir tercihin göstergesi. Ama biliyoruz ki, kolay olan her yol çıkmaza götürür. Öyleyse cesaret zoru tercih edenler için daha gerekli bir kavramdır. Çünkü onlar, kısa yolu tercih etmemiş, köşe başlarında önlerine çıkan, insanı bazen bir tuzağa çeken hediyeleri seçmemişlerdir. Önlerinde, sonu olduğu kesin, ancak bitiş çizgisi gizli bir yol vardır. Yolda bir çukura düşüp hayatını her an kaybetme ihtimali kadar, elden ayaktan düşecek derecede uzun yaşama şansı da vardır. Bu ihtimaller zinciri onları köle yapmaz, bilakis korkularından özgürleştirir. Bu yüzden cesaret, en çok yaşama değer verenlere lazımdır, yaşamı bozuk para gibi harcayıp gününü gün edenlere değil. Belki de onların çılgınlık ya da hayatı dibine kadar yaşamak dedikleri içlerinden gelen korku dolu çığlıkların bastırılma çabasıdır. Ne zaman kendimden kaçmak istesem kulaklıkla, yüksek seste, sert müzikler dinlerim. Bu insanı bir süre rahatlatır, tıpkı sürekli kanayan bir yaranın üzerine pansuman yapmak gibidir. Oysa yapılması gereken yaranın kanamasını durdurmak ve içten bir iyileşme sağlamaktır. Sebepleri ortadan kaldırmazsak sonuçlar tatmin edici olmaz ve kısa bir süre sonra kanayan yaramıza derman olacak yeni arayışlara gireriz. Ama gerçek bir tedavi ile iyileştirmediğimiz yaralarımız, her kanama sonrası geçici ferahlık sağlayan ve kısa süreli uyuşturan çözümlerle geçiştirildiğinden gün gelir uzuv kaybına yol açar. O zaman da her şey için çok geç olduğunu anlar ve seçtiğimiz yolun yanlış olduğunu fark etsek de gurur yapar ve battı balık yan gider felsefesiyle tuttuğumuz yolda devam ederiz.

Hayat hepimizin üzerine gelir ama, bazen atlarız üzerinden bazen altında kalırız kaderimizin. Asıl olan cesur olmak ve her şeye rağmen bir daha denemektir. derler. Tıpkı, “Unutursam Fısılda” filminde olduğu gibi, gitmeyi, dönmeyi, unutmayı, affetmeyi de denemeli insan. Kabul görüp görmeyeceği, yürü ya kulum şansına sahip olup olmayacağını anlamanın tek yolu bu, cesur olup denemek. Tekrar tekrar denemek. Yanlışta ısrar etmemek, hayatın önümüze çıkardığı olaylara bakarken hepsinin ayrı bir şans olduğunu fark ederek kalbimize yük ettiğimiz kızgınlıkları, kinleri silip atmak, affetmek, unutmak… Bir hediye olarak verilen ve geri alınacağı kesin olan yaşamın kıymetini bilmek…İşte bütün mesele bu.

Öyleyse haydi kalk yerinden ve dene…Ne istiyorsan…Cesur ol ama cesaretini cahilliğinden değil, değerlerinden, ilkelerinden al…Yaşa, yaşat, varol ve hatırlanmaya değmeyecekleri unutarak var olmanın dayanılmaz hafifliğini ispat et kendine…Yoksa zihnin kendini korumaya alır ve kendisi unutur her şeyi, Sevelim, sevilelim, unutup yaşayalım… Gerisi mi? Çorap söküğü gibi gelir…   

HANDAN KILIÇ

 FİLM MÜZİKLERİNDEN...
http://www.youtube.com/watch?v=Vj9cgc0ceYg
http://www.youtube.com/watch?v=zHn_TW36tGU
http://www.youtube.com/watch?v=uqmEbv-TWtk

14 Ekim 2014 Salı

BİR CİHAN KAFES...


"Bir insanı, ne zaman, neden ve nasıl severiz?" Bu soruların cevabını bilim adamları arayadursun ben genelde yüreğimin dikine gider, bazen zıddıma, bazen benzerime doğru çekilirim. Bu birbirine zıt iki insan profilinin yüreğimden vize alabilmesinin ilk şartı, kalbi bir samimiyet ve bunu yansıtan güzel bir gülümsemedir. İşte şimdi size gönlümü gülüşüyle yakalayan bir insandan, bir sanatçı, bir yazardan bahsedeceğim. Onun hayatıma girişi oldukça eski. Bu kişi, tam tarih veremem ama HBB diye bir kanalın olduğu zamanlarda, gülümsemesi, sesi, üslubuyla gönlüme giren bence ülkemizin en güzel kadınlarından biri olan İclal Aydın'dan başkası değil.

O, HBB'de program yaparken, okul dönüşlerime denk geldiğinden kafa dağıtmak için izlerdim programını. Sonra "Sıcak Saatler" adlı dizide de seyretmiştim. İyi bir oyuncu olsa da, ben onu televizyon programlarıyla, müziğin gücünü de yanına alarak akıcı yazılarını yorumladığı klipleriyle, hayata dokunan denemeleriyle daha çok seviyordum. Zaten daha sonra beğenilen yazılarını topladığı kitaplarıyla yazar kimliğini öne aldı. Bu arada ben de Hukuk Fakültesini bitirmiş, avukatlık stajımı tamamlamış ardından da evlenmiştim. Kariyerimin ilk basamağı olarak da anne olmayı tercih etmiştim. Çalışmayarak, evde geçirdiğim hamilelik ve sonrasındaki bebeğimi büyütme sürecinde İclal Aydın hep orada, gurbette yapayalnız olduğum bu gri şehirde, evdeki tek ses olan "Televizyon"daydı. Benim bebeğim olduğunda, o da evlenmiş ve hamile kalmıştı. Oğlum bir yaşına geldiğinde o kızını kucağına almıştı. Tabi bu süreçte yaptığı projeler, karşılıklı olarak ilgilendiğimiz konu ve konuklar da hayatımızın akışına göre şekil almıştı. Sinema, sanat, edebiyat, şiire olan ortak düşkünlüğümüzün yanına bir de evlilik, annelik, alınan kiloların geri verilme çabaları, bitmeyen diyetler de eklenince neredeyse dert ortağı olmuştuk. Başkaca kadın programları da bana çok hitap etmediğinden, çıtayı hep yükseğe koyan İclal Aydın, televizyonda seyrettiğim tek programcı haline gelmişti. Hem hayatın eğitim safhasında verilmeyen bir çok şey öğrendiğim hem de zevk alarak seyrettiğim güzel programlara imza atan bu hoş kadının, o içten gülümsemesi bile bana hayatın güzel ve yaşanmaya değer olduğunu anımsatırdı. Tabi onun bunlardan hiç haberi olmadı. Çünkü o zaman televizyondaki ünlüler daha ulaşılmazdı. Sosyal medya henüz bugünkü kadar hayatlarımıza girmemişti. Beğeni ve eleştirileri göndermek için faks kullanılıyordu ve doğal olarak evde faks aleti yoktu. Telefonla bir programa bağlanmayı da saçma bulduğumdan aramamıştım. Lakin hayatımın zor ve yalnız olduğunu düşündüğüm bir devresinde, o, "Hayat Güzeldir" isimli bir program yapmaktaydı. Tıpkı aynı ismi taşıyan sinema filminde olduğu gibi her gün umut aşılamaktaydı seyircilerine. Eşimin "seninki" diye hitap ettiği İclal Aydın bir süre sonra sanki yanı başımdaki yol arkadaşım olmuştu. Hatta yirmi dört saati, az uyuyan çok hareket eden bir bebekle beraber geçirirken, ondan başka hiç kimseyi görmediğim zamanlar da yaşadım. Böylesi bir gurbete düşmüşlükte size yarenlik edenlerin kıymeti başka oluyor. 

Burada hayatın döngüselliği devreye giriyor ve her insan kendi hayatını yaşarken, temas ettiği insanlarla oluşan kesişim kümesinde yaptıklarıyla bir başkasının hayatını etkiliyor. İclal Aydın gibi kitlelere hitap eden araçların aktörlerinin kesişim kümesi çok daha fazla oluyor. Aslında aldıkları geri dönüşler sayesinde etkiledikleri insanların güzel enerjisini de alarak yanlarına kendi hayatlarına devam ediyorlar. İşte İclal Aydın televizyon programlarıyla, etkilediği insan sayısını tam bilmese de, yapmaya çalıştığı şeyi hakkıyla ifa ederken hem kendi gelişimine katkı sağlıyor, hem de onunla beraber bu yolculuğa çıkanların ilerlemesine sebep oluyordu.          

Aslında bütün mesele, akışına bırakmayı öğrenmemiz için geldiğimiz bu dünyada, yolculuğumuza eşlik eden, bizi yalnızlıktan ya da kötü beraberliklerden kurtaracak yoldaş bulabilmekte. Bu bazen bir insan olur, elimizden tutar, bazen bir şiir olur, yüreğimizi dağlar. Kimi zaman bir kitap olup yeni pencereler açtırır göğe, kimi zaman bir film olup bizi alır götürür hayal alemine. Benim de yalnızlığa panzehir; kitaplarım, haylaz oğlum, bir de "İclal"im vardı işte. 

Ben herkesin her işi yapmaması gerektiğini düşünen ve branşlaşmanın önemine inanan biriyken, bir çok alanla ilgili olmam nedeniyle on parmağında on marifet olan insanları severim. Bu durum kendi içinde çelişkili gözükse de bazılarının enerjisi tek bir alana yoğunlaşmak için fazla olabilir ya da seçtiği alanı destekleyecek, onu dinlendirecek başkaca unsurların da hayatında olmasını isteyebilir. Ama böyle insanlar azdır. Genelde herkesin baskın olan özelliği tektir. Bazıları iyi konuşur, bazıları sadece yazarken hükmedebilir kelimelere. Nice hatipler vardır, iki satırı yazamaz, nice şairler vardır, kendi şiiri dahil yorumlayamaz. Bu nedenle İclal'i iyi konuşan, ses ve tonlaması ile etkili bir konuşmacı statüsüne koysam da, denemeleri ile bir ruh akrabalığı taşımam nedeniyle yazdıklarını da beğenirim. 

Aslında bu yazıyı yazmama vesile olan da, onun marifetlerine bir yenisini daha eklemiş olması ve benim de şimdiki iş yoğunluğuma rağmen onun romanını alıp okumuş ve beğenmiş olmam. Evet doğru duydunuz, güzel denemeleri, şarkılı klipleri, televizyonculuğu ve oyunculuğu ile sevdiğimiz İclal Aydın artık bir roman yazarı.

Denemecilik basit bir iş gibi görünse de, ciddi bir birikim ve yürek işidir. Herkesin yaşadığı sıradan olayları, onların kalplerine değecek ve akıcı bir uslupla su içme rahatlığında okunacak bir ustalıkta yazmak gerekir. Yıllardır farklı blog ve sitelerle beraber edebiyat dergilerinde de denemeler yazan biri olarak seyrelmenin, sadeleşmenin epey vakit aldığını, kimilerinin yormayan felsefe diye adlandırdığı yazıların kolay çıkmadığını bizzat tecrübe ettim. İclal Aydın'ı da iyi bir denemeci olarak gördüğümden roman yazdığını instagramdan öğrenince hemen kitabı aldım. Bir röportajında bu romanın sabahtan akşama yazılmadığını, on yıllık bir planın hayata geçişi olduğunu okuduğumu hatırlıyorum. 

Deneme yazmak, kısa mesafe koşmaya benzetilirse, roman yazmak uzun mesafe maraton koşuculuğudur denebilir.Yani ayrı bir teknik, güçlü bir soluk gerektirir. Bir kerede varacağınız bir yer değildir romanın kurgusu. Birçok olay birbiri içinde akmalı ve kesiştiği noktalarda da tıkanıklıklar yaşanmamalıdır. Bu nedenle kendisini ne kadar sevsem de, İclal Aydın'ın romanına tereddütle yaklaştım. Bir de son zamanlarda herkesin roman yazıp nitelikli, niteliksiz bir yolunu bulup sattığını görünce eski ve klasikleşmiş yazarlara yöneldiğimi ve çok satan pompalamasına aldanmama gayretinde olduğumu söylemeliyim. Ancak zor günlerimin yegane yoldaşı olarak gördüğüm sevgili İclal Aydın için bir ayrıcalık yaparak "Bir Cihan Kafes" adlı romanı aldım. İlk olarak okuma şansını bir uçak yolculuğunda elde ettim ve akıcılığı karşısında sevgili denemecimin bu işi de başardığını gördüm. 

Çok farklı hayatlar yaşayıp, birbirinden çok uzak meslekler yapsak da olaylara yaklaşımlarımız, verdiğimiz tepkilerin yüreğimizde yaptığı salınımlar aynı olmalıydı ki, denemeleri gibi romanı da beni etkiledi. Arka kapak yazısından, kitabın sonuna konan teşekküre kadar her satırı ciddi bir emeğin ürünü olan kitaptan dolayı yazarımı kutluyorum. 

Bir de olayın bana bakan yönünden bahsedeyim; yine içimin kuytularında dolaştığım ve artık televizyon seyredemeğimden şu sıralar neler yaptığından bihaber olduğum İclal Aydın'ıncığımın bu romanı ile karşılaşmak bana ayrı bir umut verdi. Geçen yıldan beri zihnimde planladığım, kısım kısım yazım sürecine de giriştiğim, iş yoğunluğundan fırsat bulabilirsem tamamlamayı istediğim ama bir denemeci olarak kurgunun altından kalkabilir miyim endişesini de taşıdığım çalışmam açısından, "Denemeciler de roman yazmayı başarabilirmiş" dedirten sevgili yazarıma ayrıca teşekkür ederim. 

Denemecilik yazdıkça gelişse de, roman için en iyisinin ilk roman olacağı, insanın en çok kendisinden beslendiği ve yılların birikimi ile, çocukluğundan getirdiği o saf ve samimi duyguları da içerdiği için en etkileyici romanın kendi hayatıyla kesişim kümeleri içeren ilk roman olacağı söylenir. Hatta ben bunu bazı şarkıcıların ilk çıkış parçaları, hatta aşk için bile düşünürüm. O ilk şarkı, o insanı yakan ilk aşk gibidir ve sonrakilerde hep o asılın gölgeleridir. İlk aşkının esintisini taşımayan bir şiiri yoktur şairlerin. Onun için ilkler kıymetlidir, daha samimi, daha yaşanmıştır. 

Karışık kurgunun öne çıktığı fantastik romanların da çok okunduğu günümüzde benim tercihim kalbe değen, ruhu tekamül ettiren, içsel yolculuğunun izleğini süren kitaplardır. İclal Aydın'ın bu dünyaya sıkışmışlığımızı anlattığı romanındaki kafesin içindeyiz hepimiz. Ebedi bir alemden geldik, vücut kafesinde çırpınan yürek kuşumuzun sayılı nefesi bittiğinde yine o ebedi aleme göçecek ve buradaki hafifliğimiz ölçüsünde uçacağız ötelere. 

İnsanlara yük olmadan yaşamak, hatta faydalı olmayı ilke edinmek, bu aleme bir hoş sada bırakmak için gönderildiğimizin farkındalığını kazanmak bütün mesele.

Hayatımızın, bir oyun ve eğlencenin gümbürtüsünden başka bir şey olmayan dış seslerinden uzaklaşıp, içimizde keşfedilmeyi bekleyen sonsuzluk bestesinin tınılarını duyabilmek ümidiyle...

Beni böylesi duygu ve düşünce salınımları içinde bırakan Bir Cihan Kafes'e ve sevgili İclal Aydın'a  teşekkürle... 

HANDAN KILIÇ                      

30 Eylül 2014 Salı

EY GÜZEL GÜNLER...



Biz millet olarak hep iyi vasıflarımızla övünen, gerçekten asli unsurlar bakımından asil özellikler de taşıyan ama bunları ancak kriz anlarında ortaya çıkaran bir milletiz. Bıçak kemiğe dayanmadan tepki vermeyen, yumurta kapıya gelmeden tedbir almayan iyimser taraflarımızla beraber, meşhur cehennem fıkralarına da konu oluyoruz. Hani cehennemde her milletin yandığı ayrı ayrı çukurlar ve onların başında bekleyen zebaniler varmış ama Türkler'in yandığı çukurun başında kimse yokmuş.Yeni gelenlerden birinin dikkatini çekince sormuş, zebaniler cevap vermiş, Türkler biri o çukurdan çıkmaya çalışınca diğerleri mutlaka tutup aşağı çekerler. Bu fıkrada gerçeklik payı olduğu kesin, diğer milletlerde durum nedir bilmiyorum ama bizler birilerinin bizden daha iyi olmasını kaldıramayan ve hemen onları engellemeye çalışan, bunu beceremezsek arkasından konuşup çekiştirerek engeller çıkarmaya çalışan bir milletiz. Hatta hiç bir şey yapamasak da hevesini kursağında bırakmak, enerjisini emmek, pilini bitirmek konusunda mahiriz.

Bizim ülkemizde bir başarıyı ya da iyi bir olayı tebrik etmek neden bu kadar zordur. Psikologlar arasında bunun insan doğasından kaynaklandığını, insanın kendinden daha iyi olmasını dileyeceği tek kişinin ancak kendi çocuğu olduğunu söyleyenler olsa da bence insan bu kadar da basit olmamalı. 

İnsan suretinde gönderilmiş olmamız "insan" olmaya yetmiyor. Belki de tüm yaşam boyu başımıza gelenler insan olmayı öğrenmemiz için geçirmemiz gereken sınavlardan ibarettir. Herkesin karakteri farklı olduğundan sorular da farklı geliyor. 

Genelde de en zayıf olduğumuz konulardan çıkıyor sorular. Ben genelde iyi gördüğüm özellikleri ve insanlarda gördüğüm güzellikleri vurgulamayı tercih eden, tanıyayım tanımayayım temas ettiğim insanlara teşekkür edip başarılarını tebrikleyen biriyim. 

Tanıdıklarıma tebrik ve teşekkürün yanında, eleştiriler de getiririm. Bu nedenle hep bir onuncu köy aramak zorunda kalan "Doğrucu Davut"luğumdan çok çeksem de bu benim hayat tercihim. Yamukluğu ortada olan bir şeye göz göre göre doğru diyemem, gördüğümü, hissettiğimi karşımdakinin kaldırma gücüne göre söylerim. Samimiyetine inandığım  dostlarıma iyi hallerini vurguladığım gibi kötü hallerini de söylerken şefkatimin yansımasını hissedenler, içimde en ufak bir kötülük barındırmadığımı bilenler bu tavrımdan memnun olurlar. Karşımdaki ruhunun sınavlarını verdiği ölçüde benimle beraber yürür, dostluk yolunda. Ve onu her an koruyup kollayacak, her zaman destek olacak birini kazanmış olur. Ama gerçeklere tahammül edemeyenler ve ruhu ruhumu rahatsız edenlerle yolum kısa sürede ayrılır. 

Ama işte o ruh eşi diyeceğim nitelikteki dostları bulmak, kalbinde verdiğin yere denk bir yeri edinmek çok zor. 

Doğruculuğum başıma iş açsa da, o an o doğru kaldıramayacaksa zamanlamasına dikkat eder, bir başka zaman fikrimi paylaşır, enerji vampiri olmamaya, kimsenin hevesini kursağında bırakmamaya da gayret ederim. Bu bir üslup meselesidir ki çoğu zaman esastan daha önemlidir.   

Bugün dostluklar konusunda yeni bir ölçü buldum kendime: Sadece başımıza gelen kötü olaylar değil, iyi olaylar da dostlarımızın gerçek yüzünü göstermede turnasol kağıdı vazifesi görüyor. Belki zor durumdayken size acıyan, yardım eden dostlarınızdan daha değerlisi iyi şeylere sevinen, başarılarınızı kutlayabilen ve bu sevinci göz bebeklerinde gördüklerinizdir. 

Böylesi dostlar ve güzel günler hiç eksilmesin penceremizden...

HANDAN KILIÇ                             

20 Eylül 2014 Cumartesi

MÜZİĞİ DUYUYOR MUSUN?



Dün bir arkadaşımın üzücü bir durumla karşılaştığını duyunca, işimi gücüme bir ara verip yanına gittim. Zaten herşeyi içinde yaşayan, ketum bir yapısı vardı ve başına gelen olayda en çok kendini suçluyordu. Durumdan ve sonuçlarından ziyade "Ben bu saçmalığı nasıl yaptım" noktasındaydı. Ona mucizevi şeyler söylemek derdinde değildim, sadece yalnız olmadığını bilsin, hayat dansına bir mola versin istedim. Ona "Ölümlü bir dünyada hiç bir şeyin önemi yok, boş ver üzülme, her şey olacağına varır, ne güzel söylemişler olmuşla ölmüşe çare yok. " gibi sıradan cümleler kurdum. Her şeye rağmen o sevgi dolu çehresine sabitlediği mütebessim ifadeyi görerek yanından ayrıldım. 

Şimdi onun yüzüne söylemediklerimi buraya yazacağım: Mükemmele odaklı insanlar vardır. Yaptıkları her iş planlıdır, çalışkanlıklarının da karşılığını alarak genç yaşlarda bir çok başarıya imza atarlar. Çevresindekiler şanslarının yaver gittiğini düşünerek onlara gıpta eder, hatta kıskanır ve onları aşağılara çekecek noktalar bulmaya çalışırlar. Oysa perdenin ardında yaşanan hiçbir şey göründüğü gibi değildir. 

Sakin bir adam içinde hırçın bir denizi barındırıyor olabilir. Gördüğümüz güneşli günlere, ışıl ışıl denizlere gelene kadar nice fırtınalardan geçtiğini bilemeyiz kimsenin. Ama işte o mükemmele odaklı insanlar hep parladıkları zamanların görünmesini ister ve dışa yansıyan puslu sisli vakitlere tahammül edemez, ama hayatın değişmez kuralı da "Mükemmel"in sadece bu oyunu "Kuran" olduğunu, aciz kaldığımız olaylarla bize hatırlatmasıdır. Sadece bunu fark etmek bile mevcut krizin fırsata dönüşmesini sağlar. 

Aciz olduğumuz gerçeğini bilmek yetmez, kalben söyleyecek kıvama gelene kadar bizi sınar karşımıza çıkanlar.

Zayıf olduğumuz gerçeğini kalbimize söyletmek hele de bunu nefsimize giydirmek öyle kolay bir iş değildir. Kabullenmek için bazen yaş almak gerekir. 

İşte genç arkadaşım, ben bugün geldiğim noktada "mükemmel" resmi çizmeye çalışmaktansa, benim için çizilmiş resmin mükemmelliğini seyretmeye gayret ediyorum. Her doğan güne bahtıma düşecek kelimelerin heyecanıyla merhaba diyorum. Yolumun kesiştiği hiç bir kimseyle boşu boşuna  ya da zamansız karşılaştığımı düşünmüyorum. Karşımdakinin söylediği sözler mutlaka o gün duymam gerekenlerdir ve bazen beni üzse de bir zaman sonra resmin tamamını görecek kadar o zamandan çıktığımda iyi ki bunu söylemiş bana, iyi ki bu başıma gelmiş diyorum. 

Çünkü hayat kendi içinde muhteşem bir ahengi barındır. Ve sanırım bizden beklenen yazgımızla dans ederken ona ayak uyduracak kadar kıvrak olmaktır. Bazen bilmediğimiz bir müzik yakalar bizi, elimizi kolumuzu nereye koyacağımızı bilemeyiz. Müzik devam ederken yapılacak en iyi şey yazgımızı izlemek ve ona uyumlu bir partner olabilmek için hareketleri tekrar etmektir. 

Zaman ilerledikçe, dansın bin bir çeşidini öğrenirken, yanlış adımlarımızı toplar, sırtladığımız heybemizde biriktirir, bizi acı acı gülümseten bu anıların adını tecrübe koyarız. Bir daha o müziği duyduğumuzda edeceğimiz dansı artık biliriz ve bir başkası için çaldığında da hemen onlara akıl verir, yol gösteririz. Çoğu zaman herkes kendi aklını beğendiğinden olsa gerek söylemlerimizin işe yaramadığını, hatta bize söylenenleri de kendimizin takmadığını ve illa ki kendi deneme yanılma sistemimizi kullanarak doğruyu bulacağımızı anlar ve dansın ritmine kendimizi bırakabiliriz. O noktadan sonra ahengi yakalamanın  daha kolay olduğunu, yazgımızın kollarına teslim edince kendimizi, bizi götüreceği yerden ziyade anın tadını çıkarmayı öğreniriz. Tabi bu süreç çok kısa değildir ve genelde karakterimizin de etkisiyle bazen bir ömür sürebilir. 

Ama gerçek olan şu ki, her geçen yıl ustalaştığımız bu hayat dansında geride kalan zaman içinde yaptığımız hataları daha az tekrarlar ve sonuçlarına daha az takılırız. Çünkü esas olan perde kapanana kadar her hal ve şartta dansa devam edebilmektir. Elbette arada yazgımızdan molalar alır, dinleniriz. Bu esnada zihnimizi esir alan saçmalıklardan arınır, doğal temizleyicilerle kalbimizi yıkar, sonra da güneşe asarak ilk günkü beyazlığına kavuşmasını bekleriz. Bu nedenle yaptığımız hatalar, aldığımız molalar aslında önemli fırsat zamanlarıdır ve bizi yeni ve daha ileri bir boyuta taşıyacak imkanı içinde barındırır. Bunu kullanıp kullanmamak ise bize kalmıştır. 

Şimdi dön içine ve muhasebeni yap, hırçın denizinin gemilerini batırmasına izin ver, daha güzellerini çatabilmek için gayret et, gözünü deniz fenerinden, kutup yıldızından ayırma! Geceyi aydınlatan güneş pek yakında. Gözünü göğe dik, o maviliğin sakinliğinde denizinin de durulduğunu görecek, mükemmellik zırhını parçalayarak içinden çıkardığın ruhunla daha güzel karışacaksın hayata. İşte o noktada ellerinde çiçeklerle seni bekleyenleri görecek, sarılacaksın korkusuzca. Yüzüne astığın tebessümün içten bir kahkahaya dönüşürken, bazen de mola istiyorum ey hayat diyerek çekileceksin kenara. Hadi bırak kendini yazgının şefkatli kollarına, müziği duy ritmi yakala... 

HANDAN KILIÇ


23 Ağustos 2014 Cumartesi

SPİNOZA ÜZERİNE ONBİR DERS



“Felsefeyi bir kelime ile tanımlamak gerekseydi, “…ölçüde” sanatıdır felsefe diyebilirdik. Tesadüfen “…ölçüde” diyen birini görürseniz, evet, düşünce doğuyor diyebilirsiniz. Düşünen ilk insan ”…ölçüde” diyendir. Niçin? “…ölçüde” kavram sanatıdır. “
Elimizde felsefeye giriş açısından önemli bir kitap var:20.yy. kıta felsefesinin önemli figürlerinden olan çağdaş Fransız düşünürü Gilles Deleuze (1925-1995) çalışmalarını daha çok batı felsefe tarihinin önemli düşünürlerine dair hazırladığı monografiler üzerinden geliştirmiştir. Vincenns’ de verdiği derslerin bant çözümlemeleri olan bu üç kitaplık seri (Leibniz-Kant-Spinoza) felsefenin üç temel noktasını teşkil eden bir çalışmadır. Derslerin tarih sırası değil içerikleri gözetilerek Ulus Baker tarafından çevrilmiş, Aliye Kovanlıkaya tarafından yayına hazırlanmış, Şubat 2008’de Kabalcı Yayınevi tarafından basılmıştır.
Bu kitabı okumaktan zevk aldığımı belirtmek isterim. Ara ara yorucu olsa da serinin diğer iki kitabını da okumayı düşünüyorum. Burada Etik isimli büyük bir külliyattan seçilmiş konular Deleuze’ nın perspektifinden verilmiş. Dolayısıyla iki tür okuma yapmak faydalı olacaktır. Birincisi, filozofu bir başka filozofun anlatımından okumak, Spinoza’ nın fiili bir imkan olarak sunduğu özgürleşme imkanını bu anlatımın içinden yakalamak, ikincisi; Deleuze’ nin Spinoza’ yla aramıza koymadığı mesafeyi metinle aramıza koyarak nispeten dışsal bir okumak yapmak.

Elbette eserin tamamına vakıf olmak daha iyi anlaşılmasına sebep olacaktır. Ama yine de akıcı bir uslupla Spinoza’yı hiç bilmeyen birinin de temel kavramları anlamasına vesile olacak bir kitap var elimizde, Deleuza’ nın arzusu felsefeyi sokaktaki insanın da anlayacağı bir pencereden sunmak olduğundan izahlar geniş tutulmuştur. Bu hususları kitaba bırakarak birkaç temel kavram üzerinden kitabı anlatmak istiyorum.   



Şunu da ifade edelim: Felsefe tarihi üzerine çalışan Deleuze Spinoza’ya içten içe bir hayranlık besler ve ona filozofların en filozofu, en katıksızı, filozofların prensidir, der. Hatta filozofların İsa’sı ve en büyük filozoflar da ancak ve yalnızca bu gizeme yaklaşan veya uzaklaşan havarileridir Deleuze için. Bu nedenle kitabı okurken yazarın hayranlığı ve hayranlığının sonucu olan  mesafesizlik hep akılda tutulmalıdır, der çevirmen.
Kısaca özetlemek gerekirse şu aktarımı yapmak faydalı olacaktır:
Aslında iyi ile kötünün, faydalının ve zararlının, yani tattığımız neşe ve kederin dışında Hayr ve Şer yoktur. Ama keder, şeyler hakkındaki ”uygun olmayan” bir bilgiden ayrılmaz. Şeylerin zorunluluğunu bilip tanıyan biri asla kederlenmez; yetkin olmak için dünyanın kendi keyiflerine uygun olması gerektiğini düşünenlerin yaptığı gibi gerçeğe kızmanın yeri yoktur. Gerçeği zorunluluğu ile tanıyan biri, görünüşte en korkunç bir gerçek söz konusu olsa bile, böylece bundan bir doyuma erişir.Hiç değilse ne olup bittiğinin biraz farkına varır. Özgür, yani aklın kılavuzluğunda yaşayan biri demek ki, hiçbir keder duymayacak ve hiçbir Hayr ve Şer kavramı oluşturmayacaktır. Ama bu elbette imkansızdır ve yalnızca ideal bir durumdur: Biz hayal gücümüze bağımlı kalırız ve varoluşumuzun bir kısmını gözler açık rüya görerek geçiririz.-SPİNOZA-
Bir filozof nihayetinde yalnızca mefhumlar icat eden biri olmakla kalmaz; belki algılama tarzları icat eder, diyerek başlıyor dersine Deleuze. Onu okumamış bile olsanız merak etmeyin, hikayeyi ben anlatacağım diyerek dinleyiciyi rahatlatıyor .
İdea: Temsil Edici Düşünme Tarzı
Duygu: Temsil Edici Olmayan Düşünme Tarzı 


İdeanın bir biçimsel gerçekliği vardır; yani idea kendi başına bir şeydir. Bu biçimsel gerçeklik onun içsel karakteridir ve bu da onun kendinde kuşattığı gerçeklik veya yetkinlik derecesidir.

Duygu: Varolma Kuvveti veya Eyleme Kudretinin Sürekli Varyasyonu
Bir idea başka bir ideayı kovalar, bir idea başka bir ideanın yerini bir anda alır, bir süreklilik vardır ve bu Spinoza’ ya göre var olmak bu demektir.
Sahip olduğu idealara bağlı olarak herkeste eyleme kudretinin veya var olma kuvvetinin artması-azalması şeklinde bir sürekli varyasyon vardır.
Spinoza, duyguyla oluşan bu melodik sürekli varyasyon çizgisi üzerinde iki kutup tayin edecektir: Sevinç-üzüntü. Bunlar onun için temel tutkular olacaktır: Eyleme kudretinin azalışını içeren her tutku, her ne olursa olsun üzüntü, eyleme kudretimdeki artışı kuşatan her tutkuysa sevinç adını alacaktır.
Üç Tür İdea: Duygulanış, Mefhum, Öz
Duygulanış; bir cismin başka bir cismin eylemine maruz kaldığı durumdur.
Eğer bedenim böyle yapılmışsa, eğer bedenim bir parçalar sonsuzluğunu içeren belli bir hareket ve sükunet bağıntısıysa ne olur? 
İki şey olabilir: Sevdiğim bir şeyi yerim, ya da başka bir örnek, bir şeyi yerim ve zehirlenip yere yığılırım. Kelimesi kelimesine söylersek birinci durumda iyi bir karşılaşma, ötekindeyse kötü bir karşılaşma yapmışımdır. Kötü karşılaşmada bedenimin bağıntısını bozan bir bağıntı ile karşılaşmışımdır.
Spinoza diyordu ki, kötülüğün ne olduğunu söylemek, anlamak hiç de zor değil, kötülük kötü bir karşılaşmadır.  Bedeninizle kötü bir şekilde karışan bir cisimle karşılaşmadır. Kötü bir şekilde karışmak ise tali bağıntılarımızdan ya da bileşen bağıntılarımızdan birinin tehdit edildiği, tehlikeye atıldığı ya da bozulduğu şartlarda ortaya çıkan karışmadır
Kötülük, kötü bir karşılaşmadır der. Bu bağlamda tanrıbilimin temel noktalarından olan “Ademi Yetkinlik Kuramı”na karşı çıkar ve Adem var olmuşsa, mutlak bir yetkinsizlik ve mutlak bir upuygunsuzluk tarzında var olmuştur. Oysa Hristiyan öğretiye göre, Adem günah işlemeden önce, olabildiğince yetkin yaratılmıştır. Sonra da tamamen düşüş öyküsü olan günah öyküsü anlatılır. Oysa Spinoza bu durumu ilk yasak yerine kötü karşılaşma, zehirlenme öyküsü olarak izah eder. O elma zehirlidir, bu nedenle yememesi söylenmiştir. Yemiş ve bağıntıları bozulmuştur. Burada Adem’in kabahati itaatsizlik değil hiçbir şey anlamamış olmasıdır, der.
Mefhum; Nedenin kavranmasına bağlı olarak upuygun(yazara ait bir kelimedir) olan düşünme tarzıdır.
Mesela zehirlendiğimde bu, arsenik cisminin benim bedenimin parçalarını, beni karakterize eden bağıntıdan başka bir bağıntıya geçmeye zorladığı anlamına gelir. O anda bedenimin parçaları, arsenikle tamamen birleşen, arseniğin dayattığı yeni bir bağıntıya girer; arsenik ise mutludur, benimle beslendiği için. Arsenik mutlu bir tutku yaşar, çünkü her cismin ruhu vardır. Ben ise üzgünüm, ölmek üzereyim. Yani burada mefhuma ulaşıyoruz.
Hasıl-ı kelam; tesadüfi karşılaşmalara bağlı olarak etki aldığımda ya üzüntü ya da sevinçle duygulanırım. Üzülünce eyleme kudretim azalır, sevinçte eyleme kudretim artar
Spinoza kendisini bağlamamak için hiçbir yerde ders vermemiş yaşadığı esnada hiçbir yayın yapmamıştır. Öğrencileri ile mektuplaşarak felsefe sorularına cevap vermiştir.
İşte bu sorulardan biri;  “Aşağılık bir duyusal iştah tarafından yönlendirilmem ne demektir? Hakikaten aşıksam durum nedir?” Blyenbergh’in bu sorusuna Spinoza da Şu cevabı verir: Orada, içeride bir eylem veya daha doğrusu bir eylem eğilimi vardır: Mesela arzu. Aşağılık duyusal iştah tarafından güdüldüğümde bu bir şeyin arzusudur. Mesela kötü bir kadını arzuluyorum, daha da kötüsü bir çok kötü kadını arzuluyorum. Eylem her durumda erdemdir, bu eylem sevişmek bile olsa. Çünkü bedenimin yapabileceği bir şeydir, vücudumun kudreti dahilindedir. Ama eğer burada kalırsam aşkların en güzeli ile aşağılık duygusal iştahı ayırt edebilmek için elimde hiçbir araç kalmaz.
Aşağılık duygusal iştahın can sıkıcı nedeni aslında eylemimi ya da eylemin imgesini, bağıntısını bu eylem tarafından bozulan bir şeyin imgesiyle ilişkilendirmemdir. Diyelim evliyim, çift olma bağıntısını bozuyorum, bu nedenle rahatsızım ama bozmadan aldığım keyifle aşağılık duygusal iştaha yeniliyorum.
Aşkların en güzelinde ise tam tersi bir durum söz konusu; Eylemim tam olarak aynı. Fiziksel eylemim, bedensel eylemim, eylemimin bağıntısıyla doğrudan bileşen bir bağıntıya sahip olan şeyin imgesine bağlanıyor. Aşkla birleşen iki birey, her ikisine de parçaları olarak sahip olan tek bir birey oluşturur. Aşağılık bir şekilde duyusal olan aşkta ise, biri ötekini bozar, öteki berikini bozar, yani tam bir bağıntıların bozulması sürecidir.
Ama her zaman şu noktaya çarpıp kalıyoruz: “Eyleminizin bağlanacağı şeyin imgesini nihai olarak siz seçmiyorsunuz. Burada sizin elinizde olmayan bir sürü neden ve etki işe karışır. Bu aşağılık duygusal aşkın sizi teslim almasını sağlayan nedir? Şunu asla diyemezsiniz: Ha, başka türlü de yapabilirdim.
Spinoza iradeye inananlardan değildir, onun felsefesi şeylerin imgelerini eylemlerle ilişkilendiren tam bir determinizmdir. O zaman şu formül çok tedirginlik verici hale gelir: Sahip olduğum duygulanışlara bağlı olarak ne kadar olabilirsem o kadar yetkinimdir, mümkün olduğu kadar kudretim yettiği kadar yetkinimdir.”
Duygulanış; bir şeyin imgesinin benim üzerimdeki anlık etkisidir. Mesela algılar duygulanıştır. Örneğin karanlık bir odadayım meditasyon yapıyorum, tam bir şey yakalayacakken öküzün biri(affınıza sığınarak bu tabirleri aynen kitapta geçmesi hasebiyle kullanıyorum) gelip ışığı yakıyor. Fikri kaçırdınız, kızgınsınız, ondan nefret ediyorsunuz, çok uzun sürmese bile nefret ediyorsunuz. Bu durumda aydınlık hale geliş size kudretinizin azalması sonucunu getirdi. Kuşkusuz karanlıkta gözlüğünüzü arıyor olsaydınız, size kudret artışı getirmiş olacaktı. Bu durumda ışığı yakan kişiye teşekkür ederim, seni seviyorum diyecektiniz.
Yani her duygulanış anlıktır. İçinde olduğum andakine bağlı olarak ne kadar olabilirsem o kadar yetkinim. Anlık özün aidiyet küresi işte budur. Bu anlamda ne iyi ne kötü vardır. Ama öte taraftan anlık hal her zaman bir kudret artışı veya azalışı kuşatır. Ve bu anlamda iyi ve kötü vardır.
Nefret etmek; sizi bozmakla tehdit eden şeyi bozmak istemektir. Üzüntü nefret doğurur. Ama nefret sevinç de doğurur. Nefretin sevinçleri nelerdir? Kötü kalpliyseniz, kalbinizin üzüntü sevinçleri ile ferahlayacağına inanarak kendinizi iyi hissedebilirsiniz. Ama hareket noktanız üzüntü lekesi olarak kaldığı sürece sevinçleriniz hep telafi sevinci olarak kalacaktır. Nefret adamı, hınç adamı başta üzüntü tarafından zehirlenmiş kişidir. Sonuçta böyle bir kişi sevinçlerini üzüntüden başka şeyden türetemez hale gelir. Bunların hepsi acınacak sevinçlerdir.
Rastlama, karşılaşma kavramlarına geri dönersek; pek görmek istemediğim biri odaya giriyor, kendi kendime diyorum ki yandık, bende bir tür kuşatma ortaya çıkıyor. Kudretimin bir kısmı bu nesnenin bana uymayan nesnenin üzerimdeki etkisiyle baş etmeye tahvil ediliyor, yatırılıyor, ayrılıyor. Şeyin üzerimdeki etkisini kuşatıyorum, kudretimin bir kısmını şeyin bende bıraktığı izi kuşatmaya hasrediyorum. Niçin? Kuşkusuz onu dışarıda bırakmak, belli bir mesafede tutmak, defetmek için. Sonuçta kudretim azalmış hareketsiz kılınmış, sabitlenmiştir. Bu az kudretim olduğu anlamına gelmez, ama etki ile eksilmektedir. Spinoza der ki, kayıp zaman gibi, bu durumda kudretimin belli bir kısmı sabitlenmiştir. Bu bir tür kasılma halidir, kudretin kasılıp, donup kalmasıdır; kötüye doğru gittiği ölçüde, zaman kaybı, kayıp zamandır.
Sevinçle işler çok ilgi çekicidir. Spinoza’ nın sunduğu şekliyle sevinç deneyimi: Mesela bana uyan bir şeyle karşılaşıyorum. Sözgelimi müzik. İç burkucu sesler vardır. Her şeyi daha karışık hale getiren şey ise, bu iç burkucu sesleri harikulade ve ahenkli bulan insanların olmasıdır. Ama hayatın sevincini getiren de işte böyle bir şeydir; yani sevgi ve nefret bağıntıları… Çünkü bu iç burkucu sese karşı nefretim, bu sesi seven herkese yayılma eğilimi gösterir, onlar da iç burkar hale gelir. O zaman evime dönerim, bana meydan okuma gibi gelen bu sesler kulağımdadır. Tüm bağıntılarımı hakikaten bozan bu sesler kafama girer, karnıma girer… Kudretimin bir kısmı bana nüfuz eden bu sesleri uzak tutmaya çalışırken sessizliğe ulaşırım ve sevdiğim bir müziği koyarım; her şey değişir. Sevdiğim müzik nedir? Benim oranlarımla bileşebilen ses bağıntıları demektir. Ve düşünün ki, tam o anda pikabım bozuluyor, nefret ediyorum.
Ama sevdiğim müziği dinlerken kudretim artıyor. Yani üzüntüdeki gibi kudretimin bir kısmı kasılmıyor. Çünkü bağıntılar birleştiğinde bağıntıları birleşen iki şey bir üst birey oluşturur, onları içine alan onları parçaları halinde kendinde bulunduran üçüncü bir birey. O zaman kudretimin artma ve genişleme halinde olduğunu söylerim. Bu örneklerin ele alınmasının sebebini Deleuze şöyle ifade eder: Nietzsche’nin affect dediği şey, Spinoza’nın affectus dediği şeyle tam tam aynıdır. İşte bu bakımdan Nietzsche tam bir Spinozacıdır, yani kudretin azalması ve artması bakımından.
Üzüntü ekip biçen insanlar vardır. Öyle kudretsiz insanlardır ki, işte tehlikeli olanlar bunlardır. Gücü, iktidarı ele geçirirler ve devamı için üzüntüye ihtiyaç duyarlar. Kölelerden başkası üzerinde hakimiyet kuramazlar ve kölelik tam anlamıyla kudretin azalması rejimidir. Nefret edecek kimse bulamazsanız kendinizden nefret edin, üzüntüden geçmezseniz faydalı olamazsınız derler. Spinoza için bu lanet olası bir durumdur.
Üzüntüler hep olacaktır. Mesele var olup olmamaları değil, mesele onlara verdiğimiz değerdir, onlara atfettiğimiz itibardır. O ölçüde sorunu kuşatmak için kudretinizden kaybedeceksinizdir. O halde mutlu bir sevgide, sevinçli bir aşkta ne olup biter? Burada ötekinin bağıntılarının azami çoğunluyla, kendi bağıntılarınızın azami çoğunluğunu birleştiriyorsunuz; cisimsel, algısal her türden. Ve icat etme hiçbir zaman durmaz, bizim bağıntılarımızdan meydana gelen üçüncü birey önceden yoktur, her seferinde yeniden icat ederim. Bu nedenle bağıntılara dair size uygun adam ya da kadını bulacak bilimsel bilgiye haiz değiliz. El yordamıyla ilerlenir, körlemesine. Bazen yürür bazen yürümez. Asla yürümeyeceğini söyleyen insanlar vardır, işte bunlar üzüntü insanlarıdır.
Size uymayan bir şeyi hiçbir şekilde yapmayın. Bu yeni bir bulgu değildir, şunu yapmanız gerekir şeklinde bir ahlakçılık da değildir, herhangi bir şey yapmak gerekmiyor, kendi yolunu bulmak gerekiyor. Yani çekilmek değil, bir parçası olarak dahil olabileceğim daha üst bireylikleri icat etmem gerekiyor, çünkü bu bireylikler daha önceden yok.
Öz ezeli- ebedidir. Siz bir kudret derecesisiniz. Yani, Tanrı kudretinden bir pay, parçasınız.  Kudret niceliğine de her zaman YEĞİNLİK adı verilmiştir. “Kudret parçası” bir uzamlı parça değildir, açık bir şekilde bir yeğin parçadır. Biri ötekinin içinde ama merkezleri aynı olmayan iki çember gibi.
Spinoza insanın doğasına ait hiçbir şey olmadığını düşünmektedir. O her şeyi oluşa bağlı olarak düşünen bir filozoftur. Ancak akıllı, özgür gibi şeylerin bir anlamı varsa bu ancak bir oluş sürecinin sonucudur. Bu daha şimdiden yepyeni bir durumdur. Dünyaya atılmış olmak tam anlamıyla her an beni çözüp dağıtabilecek bir şeyle karşılaşma riski taşımak demektir.
Spinoza aforoz edilmiş bir yahudidir.Etik’in birinci kitabı, Tanrı’ya dair başlığını taşır. 
Ateizm bir bakıma hiçbir zaman dinin dışında olmamıştır: Ateizm din çalışan sanatçı kudretidir. Tanrıyla her şeye izin vardır. Felsefe için de aynı şeyin geçerli olduğuna dair kuvvetli bir hissim var. Filozoflar bize Tanrı’dan o kadar çok bahsettilerse, tabi ki iyi Hristiyanlar, inançlı kişiler olabilirler, bunun güçlü bir eğlenceli tarafı da olmalıdır. Bu inançsızlığın getirdiği bir eğlence değildir, yapmakta oldukları çalışmadan duydukları sevinçtir. Ve nasıl ki Tanrı ve İsa resim sanatının çizgileri renkleri ve hareketleri benzerlik zorlamasından özgürleştirmesi için olağanüstü vesileler oldularsa aynı şekilde felsefe için de Tanrı ve Tanrı teması, felsefede yaratımın nesnesi olan şeyi, yani kavramları, kendilerine dayatılan zorlamadan; yani kısaca söylersek şeylerin temsili olma zorlamasından özgürleştirmek için yeri doldurulmaz bir vesile olmuştur. Kavramın özgürleşmesi Tanrı düzeyinde olmuştur, çünkü artık herhangi bir şeyi temsil etmek görevi yoktur.
Spinoza’nın Etik’in birinci kitabında Tanrı diye adlandırdığı şey dünyanın en tuhaf şeyi olacaktır. Tüm bu olanakların toplamını bir araya getirdiği ölçüde Tanrı kavramı olabilecektir. 
Etik, Deleuze’ ye göre spekülatif ya da teorik önerme adını verebileceğimiz büyük bir ilk  önerme üzerine inşa edilmiştir: Mutlak olarak sonsuz, yani bütün sıfatlara sahip olan bir töz vardır; yaratılmış denen şeyler de yaratılmış değildir; bu tözün tarzları veya var olma halidir. Demek ki tüm sıfatlara sahip ve ürünleri var olma tarzı veya hali olan tek bir töz var. Bunlar tüm sıfatlara sahip tözün var olma tarzıysa, bu tarz tözün sıfatlarında var olur, sıfatlarda bulunur. Bu sıfatlar arasında hiyerarşi de yoktur.
 “Aklın kılavuzluğunda yaşayan biri için acıma kendi başına kötü ve faydasızdır.”
İyi bir toplum; insanın özünün içinde gerçekleşebileceği bir toplumdur, der.
Klasik bilge neyi hedefler? Özün ne olduğunu belirlemeyi hedefler. Buradan tüm pratik görevler türeyecektir. İşte bilge kişinin siyasi hedefi budur.
Spinoza, Hobbes’u çok okumuştur. Düşünce aleminde skandallar yaratan bir düşünürdür Hobbes. Şeyler özle tanımlanmaz, kudretle tanımlanır. Buna bağlı olarak doğal hak şeyin özüne uyan değil, şeyin yapabilecekleridir. Bir şeyin hayvan olsun, insan olsun, hakkı yapabileceği şeydir. Büyük balık küçük balığı yutar, bu onun hakkıdır. Aslında herkes bunu biliyordu ama söylemiyordu, Hobbes geldi ve bu önermeyi sesli söyledi.
Sonuçta; varlıklar özleriyle değil kudretleriyle tanımlanır, formülüne ulaşırlar…
Acımayla herkes kaybeder, çünkü herkes başkalarının kederli halini görerek kederlenir. Bu kuşkusuz doğal bir duygumuzdur, ama onu ahlaki bir buyruğa dönüştürmemek gerekir; çünkü bu köleleştirici ahlak herkesi güçsüz kılmaya eğilim gösterir. Başkalarına gerçekten yardımcı olmak isteyen birinin onlara biraz daha güç kazandırmaya, özerklik vermeye çalışması, onlara acıyıp durmasından daha iyi değil mi? Komşusunun yardımına kadınsı bir acımayla, tarafgirlik veya hurafecilikle değil, yalnızca aklın kılavuzluğunda koşmak mümkündür.
Her bireyin sonsuz sayıda uzamlı parçası vardır. Yani bileşik olmayan birey yoktur. Basit bir birey Spinoza için tümüyle anlamdan yoksun bir mefhumdur.
Bu noktada Gueroult’ la beraber bazı farklar belirtseler de insanın uzamlı parçaları arasında diferansiyel bağıntı olduğunu vurgularlar. 17. yy. ikinci yarısında bir çok filozof bu noktadaydı ve çoğu da felsefe yanında birer matematik bilginiydi.
Ölmek; artık parçalarım yok demektir ve bu sıkıcı bir şeydir. Bana ait olan parçalar artık bana ait olmaktan çıkar. Kurtları besler, böylece başka bir bağıntıya girer. Zaten tüm parçalar öze aittir. Ölümle etkili kılınan şey bağıntının etkili kılınmasıdır, kendisi değil.
Spinoza soruyu o kadar açık ve kesin bir şekilde sordurur ki, kendi kendimize işte cevap bu deriz ve cevabı gerçekten bulmuş olduğumuz izlenimine kapılırız. Size bu izlenimi verenler yalnızca büyük yazarlardır. Her şeyi tamamladıkları zaman dururlar, ama hayır, söylemeden bıraktıkları küçük bir şey vardır. Onu bulmak durumundasınızdır ve kendinize şunu dersiniz: Bulmak durumundaydım, buldum.
Spinoza bir pozitivisttir, çünkü ifadeyle işareti karşı karşıya getirir.
Spinoza TANRIBİLİMSEL SİYASİ ÇALIŞMASI’ nın çok güzel bir sayfasında şöyle ifade ediyor: Hiçbir zamana devredilemeyecek tek bir özgürlük vardır, o da düşünme özgürlüğüdür. Eğer sembolik bir alan varsa bu buyruğun, emrin ve boyun eğişin alanıdır. Bu işaretlerin alanıdır. Bilginin alanı bağıntıların, başka bir deyişle teksesli ifadelerin alanıdır.
Her yazarı, düşünürü kendi kaleminden okumak önemlidir. Umarım bu çalışma Spinoza hakkında az çok bir fikir vermiştir . Umarım, bizi filozofun dünyasına taşıyacak bir köprü olmayı başararak, hakikati  arama yolculuğunda sorularımıza ve cevaplarımıza bir ışık olur.