29 Mayıs 2016 Pazar

SEVDİKÇE SEVESİN GELİR...



Hayat şartları giderek ağırlaştığından mı, yoksa insanlar daha duyarsız, daha bencil, daha sevgisiz varlıklara dönüştüğünden midir bilinmez, yeryüzü insanın ruhunu boğan bir hale geldi.Bu durumda biraz nefes almak için gözlerimizi göklere çevirip heran yeni, heran birbirinden canlı tablolar sunan o  muhteşem maviliğe özgürce yükselen uçurtmalar gibi ruhumuzu salmaktan başka çare kalmıyor.

İnsanın dünyada aslında çok da seçeneği yok, ya yükselmeyi seçecek, gözünü ufka dikecek ve ona göre bir yol izleyerek iyi olmayı tercih edecek, ya da bulunduğu noktada kalarak günden güne kokuşacak ve yavaş yavaş aşağılara doğru indiğini, bir daha geri dönüşün de o kadar kolay olmadığını artık çok geç olduğunda anlayacak.

Her şey hareket halinde, tıpkı dünya gibi, tıpkı, atom gibi, hücrelerimizdeki devri daim gibi, gezegenlerden kalbimize canlı olan her şey heran hareket ediyor. İradesi dışında mecburi bir hareketle, olduğu yerde dönen varlıklar hariç bu hareket hep dikey bir yön izliyor. İnsan da kendini gerçekleştirmek üzere bırakıldığı bu uçsuz bucaksız yalnızlıkta bir başına yolunu bulma gayretine girerken gözünü göğe çevirip gündüz; parıldayan güneşten, masmavi gökyüzünden, bembeyaz bulutlardan, gece ise; yanıp sönen yıldızlardan, göz kamaştıran dolunaydan ilham alarak yola devam ediyor.

Bir insan, kalbine bırakılmış o güçlü duygular sayesinde içine doğduğu dünyanın yanlışını doğrusunu ayırmayı önce hisleriyle başarmaya çalışıyor, sonra bilgi ve görgüsü arttıkça aklı da devreye girerek kalbin ve aklın kanatlarıyla daha kolay havalanıyor. Ama kuşlar misali süzülmek o kadar kolay değil. Yağmuru, karı, rüzgarı fırtınası var bu işin ve insan uçmayı öğrenene kadar epey yıpranıyor. Bazen başarıyor, bazen bildiklerini uygulamamaktan kaynaklı olarak yere çakılıyor. Sonra küsüyor kendi kanatlarına, aklına, kalbine…Küstükçe, ne kadar özlese de göklerde süzülmeyi, inat ediyor, yerde kalıyor. Uçmayı denemiyor. Ara ara uçanlara bakıyor, denesem mi diye iç geçiriyor ama önceki kötü deneyimleri umudunu kırıyor. Ve bulunduğu yerde, uçmak için verilmiş kanatları işlevsiz hale getirip tavuk misali kendi çöplüğünde, toprağı eşeliyerek geçip gidiyor ömrü. Oysa kendini gerçekleştirmek, insanın en temel ihtiyaçlarındandır. Bundan ödün verilmesi, zaman içinde insana ömrünün zayi olduğu hissi vererek bir ödül olarak verilmiş yaşamın kıymetini bilmemesine, giderek kendine acımasına, değersiz hissetmesine, bu duygusu tatmin edilmedikçe de, dikey olarak sağlayacağı yükselme fırsatını kaçırarak dibi görmesine sebep oluyor.  Bunları düşündüğüm esnada Psikiyatrist Prof. Dr. Kemal Sayar’ın bir kitabında aşağıda ana hatları ike özetlediğim bir makaleye rastladım. Düşüncelerimle örtüştüğünü görünce kaybolduğum dalgalı denizin haritasını çizen bir bilim adamıyla karşılaşmanın mutluluğunu yaşadım:  
  
          Psikoloji tarihinde ayrıksı yeri olan bilim adamı Maslow çağımızın nihai hastalığının değersizlik olduğunu söylüyor. İnsan tabiatının güzel ve iyi olana meyilli olduğunu, ama bunun için bilim yolunda ilerlerken “değer”lerinin olması gerektiğini, yoksa her türlü bilimsel gelişmenin insanlığın zararına da kullanılabilecek hale geleceğini vurguluyor. Hatta hayatın, uğruna çaba gösterilecek değerler, yola düşülecek hedefler olduğunda anlamı olacağını ekliyor.

İnsanın temel ihtiyaçlarının sıralamasını da şu şekilde yapıyor: 1-kendini gerçekleştirme(sağlık peşinde koşma,kimlik ve özerklik arama, kemale erme yönünde çaba gösterme ),2-saygı( başkalarına ve kendine değer verme), 3-ait olma ve sevgi( yalnızca sevilme değil, aynı zamanda sevme ihtiyacı), 4-güvenlik(güvende olma ihtiyacı),5-fizyolojik ihtiyaçlar. Bu ihtiyaçlarımızın karşılanması oranında sağlıklı olduğumuzu söyleyen bilim adamı, temel ihtiyaçlar hiyerarşisinde manevi ihtiyaçların en üst sırada olduğunu da vurguluyor.

Özellikle de kendini gerçekleştirme ihtiyacına önem veriyor. “Kendisinde bulunan güçlü yanları, yetenekleri ortaya çıkarma ve onları cesaretle hayatına hakim kılarak kendine verilen bu ödevi en iyi şekilde yerine getirme insana mutluluk duygusunu dorukta yaşatır. Doruk yaşantılar da, aşkta, sanatta, güzelliğin tecrübesinde, doğumda ortaya çıkabilir. Kişi böylece öz benliğine yaklaşır, onu kendisi olmaktan alıkoyan örtülerden sıyrılır. Maslow’a göre mucize, hayatın kendisindedir ve kutsal ötelerde değil, herkesin arka bahçesindedir. Doruk yaşantılar kadar olmayan plato yaşantılar da vardır. Bir annenin bebeğini keyif içinde oynarken seyretmesi gibi. Plato yaşantılar saf keyif ve mutluluk dakikalarıdır. Doruk yaşantılar plato yaşantılara nispeten daha az olur ancak plato yaşantılar hayatı yaşanabilir kılan anlardır” diyor.

İnsanın çok fazla alternatifi yok demiştim, ya yükselmeyi seçecek ya da alçalmayı. İşte plato kelimesini ister coğrafi tanımı ile, ister psikolojik tanımı ile ele alalım,normal yaşamın sürdüğü yerlerden uzakta, ferahlama, dinlenme mekanlarının yer aldığı yüksek yerler olduğunu görüyoruz. Bir şekilde herkesin hayata mola verdiği zamanlarda kaçabildiği yerler vardır, bu nedenle daha erişilir gelebilir bu platolara ulaşmak ama sanki iş doruklara sevdalanmaya gelince, ben yapamam, bizden geçti sesleri yükselebilir içimizden. Lakin doruk, herkesin ulaşamayacağı kadar yüksek gibi görünse de, herkese verilen yetenekler ölçüsünde gelişim sağlanabileceği gözetildiğinde, insanların ulaşacağı farklı yükseklikler olacağından aslında bu konuda da herkese eşit şansın tanındığı ortadadır. Mesela herkes aşık olabilir, o tarifsiz hali yaşayabilir, kendi karakterine göre bu doruk halini yakalayabilir. Bazen kendini kaybeder, benliği aşkın olanla kucaklaşır, kendinden olmayanın içinde erir. Korku, savunma, kafa karışıklığı, kısıtlamalar kaybolur. Benzersiz bir halin içine girer.Orada kendinden vazgeçecek kadar büyük bir değişim yaşayarak, gerçekleştirmesi en önemli ihtiyacı olan benliğini, bir başka benlikte eritir.Yeni bir bütün olarak varlığına devam ederken artık hiç bir şeye eskisi gibi bakamaz. Daha sevgi doludur. Bu aşkınlaşma hali, kişinin herkesle barışık olacağı bir yüksekliktir. O “aşk” kanatları ile yükselen insan gözünü aşağılardan yukarılara çevirdiğinde, kendini dönüştüren halin, aşık olduğu varlıktan ziyade aşk olduğunu fark edince, kendini gerçekleştirip, saygı ile bir basamak yukarı çıktığını, sevme ve sevilme ihtiyacını tam manasıyla karşılayacak sevginin, onu bu dünyada var kılan, hergün başka başka güzelliklerle donattığı alemde hala yaşatan, kimse onu duymadığında sesini duyacağını bildiği Varlık’ın aşkına gözünü diker. Allah’la bu bağı arasında tesis eden insan ne kendisiyle ne de diğer insanlarla kavga eder. Bilakis her şeyi sever, herkese saygı duyar. Kendi şartları içinde değerlendirmeyi yani empati yapmayı bilir.İşte insana bu dünyaya gelirken hedef olarak gösterilen insanlık noktası budur.

Cengiz Aymatov’un dediği gibi, “İnsan için zor olan şey, hergün insan kalmaktır”  Bu hal ancak, benliğin aşkınlaşması ile sürekli hale gelir. Ancak o doruk öyle diktir ki, insan sürekli oralarda dolaşamaz. Ama insan kalma vazifesinden de azade olmadığından nefeslenecek platolar açılmış, gözümüzü göklerden ayırmamamız için yönümüz hep yukarı çevrilmiştir.

Psikoloji bilimi, mutluluğa giden yolda koşullu sevgilerin olmadığını söylüyor. Bu durumda, varlıklar içinde dikey yükselme şansı tanınmış insan her şeyi koşullu değil de, ötürü severse hem mutlu olur hem de kendini gerçekleştirme basamaklarını hızlıca tırmanır. Farkındalık sevginin ilk şartıdır. İnsan bilmediğini sevemediği gibi elinin altında olduğundan farkındalığını yitirdiği şeyleri de sevemez.  “Aşina olan bilinmez” der Hegel. O nedenle insan doruklara tırmanırken öncelikle farkındalık ipini alacak yanına ki, o sağlam iple güvenli bir  yolculuk gerçekleştirebilsin.

İnsanın en büyük sorunu değersizlikse, bu kelimeyi iki manada, yani, kendini değersiz hissetme ve etik ilkelere sahip olmamak  şeklinde özetleyebileceğim anlamlarda kullanıyorum, fark edeceğimiz ilk şey, hayat mucizesine sahip olmamızdır. Koşulsuz bir şekilde geldiğimiz bu dünyada, yine karşılığında bir şey vermeden tıkır tıkır işleyen bir vücutla donatılmış, onun ihtiyacı olan bir çok şeye de koşulsuz sahip olmuş durumdayız. Bu söylediğime doğuştan getirilen rahatsızlıkları göstererek, herkese eşit şansın verilmediğini öne sürenler olabilir.  Ama herkes ayrı yeteneklerle, şanslarla donatılmıştır. Hatta bize göre eksikleri, engelleri, yanlışları olduğunu düşündüğümüz insanlara da Allah çok merhametlidir.  Bizse çeşitli sınıflandırmalarımızla insanlara karşı da, kaderimize karşı da çok acımasız, merhametsiz olabiliriz eğer aşkın merhalelerini geçip gözümüzü göklerden ayırdıysak. Oysa varolana odaklanmak, yok olanların da gerekçelerini daha kolay anlamamızı sağlar ve bizi ne gelirse senden hoştur diyecek zirvelere taşır. Nefes alamadığınızı düşünün, gökyüzünün olmadığını, susuzluğu, meyvelerin, sebzelerin olmadığını…  Sırf bunları düşününce bile insan, karşılığında hiçbir şey yapmadığımız halde bize bunca hediyeler veren bir Yaratıcı’nın bizi koşulsuz sevdiğini anlıyor. Bugün bir arkadaşımız küçük bir hediye alsa, hastayken bize bir çorba pişirse, nasılsın diye hatırımızı sorsa minnet doluyor, ona vefa borcumuzu ödeme gayretine giriyoruz. Ama bizim için kurulmuş bu muhteşem düzeni fark edemiyor, bu göklerin, bu yerlerin heran yeni bir tablo olarak çizilip neden önümüze konduğunu düşünmüyoruz. Hatta verilen akıl ve yeteneklerini kullanarak bir şeyler üreten insanların icatları fotograf makinelerini  ve o makinelerden kat be kat yüksek piksele sahip gözümüzü kullanarak çektiğimiz fotografları paylaşırken büyük bir gurur duyuyoruz. Aslında bu çekimler de seyretmenin ilk koşulu olduğundan farkındalığımızı arttırır, tabi neye baktığımızı biliyor ve sadece gördüğümüze takılıp kalmıyorsak anlamlıdır. Yoksa muhteşem resimler çektim, öyle büyük sanatçıyım ki diye böbürlenirken aşkın ve sanatın farkındalığımızı arttırarak bizi aşkınlaşma yolunda yükseltmesi yerine önümüze serilen bu sessiz sinemanın bize söylediklerini kaçırarak kaybeden oluruz. Kaybettikçe de değersizlik hissimiz artar. En önemli ihtiyacı karşılanmayan, yani kendini gerçekleştiremeyen insan da, başkalarına ve kendine değer vermediğinden saygıyı kaybeder, kendine ve çevresine zarar verir, sevemez, sevilmez, kimsenin ilgisi, sevgisi, saygısına layık olmadığını, kendisinin hep kaybeden olduğunu düşünerek etik değerleri ve ruhunun kanatlanacağı yükselme hedefinden de çok uzaklaştığından bir canavara dönüşebilir. Farkedilmek için olumlu gelişim sergilemediğinden olumsuz çıkışlarla kendini gösterebilir. Kısa bir süre sonra yakalanacağını bilse de, kendini başarılı hissetmek için çalar, çırpar, ele geçirdiği bir silahla gittiği okulu tarar, karısı onu terk ettiğinde eve getirmek için çaba göstermek yerine öldürür.  Sonra da başına öyle büyük belalar açtığını fark edince kaybedecek bir şeyi kalmadığından kendi hayatına son vermek dahil her şeyi yapabilir.

Evet, insan için iki şans vardır: Ya kendini bilecek, tanıyacak, geliştirecek, aklın ve ruhun kanatları ile farkındalığını artırarak sevgiyle, şükürle yükselecek ya da kendini olmuş kabul edip hergün irtifa kaybederek onu  biraz daha aşağılara çeken bir cürüm işlemeye devam ederek hızla yokuş aşağı yuvarlanacaktır.

İnsan için iradesi olmayan diğer canlılar gibi hareket etmek, yani olduğu yerde dönmek yoktur. Duran su bile kirleniyorsa, insanın vücudu da, ağırlıklı olarak sudan oluşuyorsa, başkalarının eksikleri ve yaptığı kötülükleri bahane edip kendimizi kirletmeyelim, güzel işler yapalım, güzel sözler söyleyelim, iyiliklerimizi arttıralım.  Durmayalım, duranın devrildiğini, duranın kirlendiğini unutmayalım… Ne kadar yolumuz olursa olsun, ne kadar kötülük yapmışsak yapalım, ne kadar kendimizden uzağa düşersek düşelim yaşıyorsak dikey yükseliş için heran bir merdiven çatabiliriz.Bazen acılarımızı koyar üstüüste basamak yaparız, bazen sevinçlerimizle platolarımıza sığınır, masum bir bebeğin gülüşünde yakaladığımız safiyetin peşine düşerek gözümüzü temiz olana, gökyüzüne dikebiliriz. Hepimiz kendi içimizde bahçeler inşa edersek, o merdivenleri adım adım çıkarken sevdiklerimizi de taşırsak bir basamak yukarıya daha güzel bir dünyada yaşarız.

Herkesin elinden geleni yaparak kendini gerçekleştirme, evlatlarını, hatta en yakınlarından başlayarak yeni nesilleri, dünyaya kazandırmak, böylece dünyayı da geri kazanarak yaşanabilir bir yer haline getirmek vazifesi vardır. Herkes imkanı ölçüsünde girdiği bu farkındalık yarışında kendine verilen şanslar kadarından sorumlu olduğundan mutlak adaletin olduğu da aşikardır.

  Yeryüzünün yaşanacak hali kalmadı diyorsak, göğe bakarak başlayalım işe, içimizde inşa edelim kendi bahçemizi. Sonra davet edelim farkındalıktan uzak insanları gönül bahçemize… Değerli olduklarını anımsatalım onlara, kıymetli olmasan bu dünyada işin ne diyelim. En büyük sevgi dilini öğrenip, teşekkür etmeyi, şükretmeyi hatırlayarak, hatırlatarak yeryüzünü yaşanabilir hale getirelim. Ama lütfen herkes önce kendi içini toplasın, merdivenini çatsın, bahaneler üretip, diğerlerinin üzerine düşeni yapmadığını söyleyerek kaçmasın. Bir de bunu deneyelim. Bir kalbe sevgi yerleşirse nefret orada boy gösteremez. Yaradan’dan ötürü yaradılanı sevmek ifadesi işte böylece anlamını bulur. Sevdiğimizi iddia edip O’nun var ettiklerine merhamet göstermeyecek kadar bencil, acımasız, sevgisiz, nefretle doluysak o sevgi aşkınlaşmış bir sevgi değildir. Dille söylenen ama kalben hissedilmeyen, hissettirilmeyen samimiyetsiz duyguların da insanı yükseltmediği gibi sırtına yük olup aşağılara çektiği açıktır.

Sevelim , sevilelim, dünya kimseye kalmıyor…

HANDAN KILIÇ
           


23 Şubat 2016 Salı

ALT ÜST


 Kız arkadaşının kaprislerinden bunalan Murat, “Büyü artık, ne bu atarlanmalar” diye mesaj attı.”Atarlanma ha, ayrılalım bence“ diye yanıtladı Beyza. “Bu kadar basitse bir dakika durma” diye yazıp göndererek telefonu kapattı. Murat, şaka yollu başlayan bir konuşma nasıl insanı ayrılık noktasına getirir diye düşünürken hastaneye varmıştı. Barışırız birkaç güne diye düşündü, önlüğünü giydi. Randevulara göz attığında yoğunluğu görünce derin bir nefes aldı. Muayenelere başladı. Bu gece nöbetçiydi. Görüşemeyeceğiz, siniri geçer nasılsa yarına derken içeri giren hastaya zoraki bir gülümsemeyle şikayetini sordu. 


 Beyza, her zamanki saatinde gelmeyen servisi beklerken aklı Murat’ta gözü telefondaydı. Bu sefer fazla üzerine gittim diye üzülüyor ama gururdan özür dileyemiyordu. İpleri daha baştan onun eline veremem, bu kadar nazımı çekemeyecekse de, bir ömür geçmez böyle diye düşünürken onunla tanıştıkları günü hatırladı:
Kızılay da bir arkadaşı ile buluşacaktı. YKM’nin önüne gel demişti arkadaşı. Ankara’ya yeni geldiği zamanlardı. Kızılay’dan başka yer bilmiyorum deyince, en kolay buluşma noktasını söylemişti. Geldiklerinde telefon olmasa zor buluşacaklarını düşündü Beyza. YKM’nin önü öyle kalabalıktı ki, herkes aynı yere mi randevu vermişti? Mağazanın önünde bekleyenlere, Güvenpark’taki dolmuşlardan, otobüslerden ve metrodan inenler eklenince ortalık tam bir ana baba gününe dönmüştü. Beyza şaşkın şaşkın etrafına bakarken arkadaşı Ayşe “Burası hep böyledir, onca insanın yaşadığı şehrin kalbidir Kızılay.” dedi. İnsanları yara yara beraberce oturacak bir yerler bulmak için yürürlerken iki arkadaşı ile karşılaştı Ayşe: Selamlaşıp konuştular. Ozan ve Murat, Ayşe’nin tıp fakültesinden arkadaşıydı. Beyza’yı arkadaşlarıyla tanıştırırken, liseden beri can dostumdur diye takdim etmişti. “İşiniz yoksa beraber oturalım mı demişti” bir anda Murat. Ayşe, Beyza’ya bakıp gözlerindeki oluru görünce peki demiş karşılarına ilk çıkan kahveciye girmişlerdi. Daha tanışalı bir saat olmadan Murat, Beyza’ya ilgisini belli etmiş, sessiz bir kabul almasıyla da ilişkileri başlamıştı. O gün bugündür, neredeyse hiç ayrılmamışlardı. Yarın tanıştıkları günün yıldönümüydü, iki yıl ne de çabuk geçmişti. Ömür boyu beraber olmayı düşlerken dün gece telefonda saçma sapan bir şeyden kavga çıkardığı için pişmandı Beyza ama geri adım atmamakta da kararlıydı. Yine de, Murat’ı düşündüğünde yüzünde beliren gülümsemeye engel olamıyor, bütün vücudunu saran heyecan dalgasının altında kalıyordu.
Bu arada servis gelmişti. “Trafik kazası vardı yolda, iki şerit akmıyordu. “ dedi geç gelen servis şoförü. Beyza arkalara bir koltuğa geçti. Kulaklığını taktı. İlk gelecek şarkı Murat için olsun diyerek radyoyu açtı:

 “Men onu sevmişem bir ilkbaharda
O meni terkeyledi boranda karda
Sağ olur her yara unutulanda
sağolmaz yaresi ilk mehebbetin ölürem
sağolmaz yaresi ilk mehebbetin “ diyordu.
Hüzünlenmişti. İlk kez böylesi aşık olmuştu.Ondan ayrı bir gün bile düşünemezken, nasıl bir sinirle ayrılalım diye yazmıştı.Kendisine
inanamıyordu.İçi içini yerken gözünden süzülen yaşa mani olamadı. Çantasından kitabını çıkarıp radyoyu kapattı.Bir kaç şarkı daha dinlerse, kendine yenilebilir, Murat’ı arardı. Daha şimdiden çok özlemişti. Ama bu sefer Murat onu arayana kadar telefon etmeyecekti.
Murat, muayenelere devam ederken acil gelen bir vaka için ameliyathaneye çağrılmıştı.Trafik kazasında, kemeri takılı olmayan bir çocuk başını şiddetli bir şekilde vurmuştu, kanaması durmuyordu. Annesinde ise çok fazla bir şey yoktu. Birkaç kırık çıkıkla atlatmışa benziyordu. Ama yüzündeki ifadeden oğlundan daha fazla acı çektiği anlaşılıyordu. Bir anlık ihmalinin cezasının bu kadar ağır olacağını tahmin edememişti.Pişmanlık ve endişe dolu gözlerindeki yaşların dinmediğini gören hemşireler kadının koluna girerek odasına götürmeye karar verdiler. Ameliyata alınan oğlunun iyi olacağını söylerken sakinleştiriciyi damarından zerk ettiler.
Yorucu bir ameliyat sonrası odaya geçen Murat, içimi yumuşak bir kahve hazırladı.Yaptığı işin zorluğunu bir kez daha anlıyor, uzun süren ameliyatlar yüzünden çok isteyerek geldiği bu bölümde devam edip etmeme konusunda tereddüt yaşıyordu.Gözlerini kapattığında, aklına, az önce ameliyatına girdiği çocuğun masum yüzü, annesinin kederi ve bir de Beyza’nın iri mavi gözleri gelmişti. İyi ki o var diye düşünürken, telefonunu kapattığını hatırladı. Duramaz kesin aramıştır diyerek telefonu açtığında cevapsız aramalarda Beyza’nın adını göremeyince, arasam diye geçirdi içinden. Tam o sırada odaya giren arkadaşı seninle konuşmalıyım deyince telefonu cebine koydu.
Bütün gün oradan oraya koşmakla, randevulu hastalar ve acil gelenlerle ilgilenmekle geçti. Arada girdiği ameliyat da yorgunluğuna eklenince sakin bir nöbet olsa bari diye dua etmeye başladı Murat.“Hava kararmadan mesainin bittiğini görmek ne güzel, gidip biraz Kızılay’da dolaşayım diyen arkadaşı Murat’a iyi nöbetler diyerek çıktığında Beyza’nın bu saat olmasına rağmen aramadığını gördü. Sen inatsan ben senden daha inadım diyerek telefonu götürüp dolaba koydu.
Hava henüz kararmaya başlamıştı: Birdenbire büyük bir patlama sesi duyuldu. Hastaneye yakın Amerikan Büyükelçiliği’nde sirenler çalmaya, Türkçe ve İngilizce anonslar yapılmaya başlandı. Tüm personelin sığınaklara inmesi uyarısını yapan elçiliğe bir saldırı olduğunu düşündü Murat. Herkes gibi pencereye koştu. Kızılay tarafından siyah dumanlar yükseliyordu. İçini bir ürperti kapladı.”Beyza!” dedi. Hemen telefona sarıldı, şebekeler kilitlenmişti.Telefon arama yapmıyordu. Herkes yüklendi tabi diye düşündü. Aramayı sürdürdü.Çalınca sevindi,ama birden sinyal kesildi. Beyza’nın telefonuna ulaşılamıyordu.

 Bu arada her yerde sirenler çalıyor, ambulans ve itfaiye araçları olay yerine ulaşmaya çalışıyordu. Murat, tam olarak nerede, ne olduğunu öğrenmek için en hızlı yolun sosyal medya olduğunu düşünerek twiteeri açıp bakma gereği duydu. Daha yeni meydana gelen patlamaya dair görüntüler bile yüklenmişti. İnanamadı, insanlar çığlık çığlığa kaçışıyor, iki büyük otobüs cayır cayır yanıyordu. Daha fazla izleyemedi. Dehşet vericiydi. Çevre hastanelere yaralılar sevk edilmeye başlanınca, Murat’ın çalıştığı hastaneye de, altı erişkin bir çocuk vaka geldi.
Murat, bugün olduğu gibi 10 Ekim’de büyük patlamanın olduğu gün de nöbetçiydi.Bu gün gelen yaralılarla o gün gelenleri kıyaslayınca da bu saldırıda gelen vakaların 10 Ekim patlamasının aksine şarapnel parçalarıyla değil de çevreden gelen araç camı
parçalarıyla yaralanmalardan olduğunu görmüştü. Acil müdahale için tüm personelle beraber hummalı bir çalışma başladı. Altı erişkinin vücudundan cam parçalarını çıkardıklarında geriye başka büyük sorunları kalmamıştı. Bayağı ajite olmuşlar ve çok korkmuşlardı. Birkaçının da kulağı çınlıyordu.
Ama çocuk! Çocuk kötüydü işte.Geldiğinde kimliği yoktu. Erişkin hastalardan biri almış kucağına özel bir araçla gelmişlerdi. İlkokul çağında küçücük bir kız çocuğuydu.Kafa alın kemiği sol taraftan parçalanmış, beyni gözüküyordu.Gözlerinde yırtılmalar vardı. Çocuğu ilk başta göz hastalıkları ameliyata aldı ve bir gözünü hemen çıkardılar, diğerinin de görüp göremeyeceği meçhul.Ardından da beyin cerrahisi iki kez ameliyata aldı ve ikinci ameliyat devam ediyordu.
Murat, bu süreçte personelle beraber çocuğun anne babasına ulaşmaya çalışıyordu. Annesi hakkında birçok rivayet sonucunda başka bir hastanede kötü durumda olduğu haberi gelmişti. Babası olay yerinde değilmiş, ikinci ameliyat sırasında babası hastaneye ulaştı. Ağlamıyordu, ah’lamıyordu, adam donup kalmış öyle boş boş bakıyordu.
Murat, adamı bir sandalyeye oturttu. Omuzundan sıvazladı. Hayatın ne kadar zor olduğunu, biranda her şeyin alt üst olabileceğini düşündü. Odaya girdiğinde televizyon açıktı.Ölü sayısı giderek artıyordu.
“Hayat kısa” diye mırıldandı. Dolabı açtı, telefonunu çıkardı. Beyza’yı aradı, telefona hala ulaşılamıyordu.



 HANDAN KILIÇ

2 Ocak 2016 Cumartesi

SALLA BENİ SEVGİLİM, GÖNÜL SALINCAĞINDA…



İki görüntü alır götürür beni uzaklara.Babasının elinden tutarak dünyaya meydan okuyacak kadar güçlü ve güvende olduğunu hisseden bir kız çocuğu ile ne olursa olsun, n’aparsa yapsın onu sevmekten korumaktan vazgeçmeyeceğini bildiği annesinin elini tutarak yürüyen erkek çocuğu… Şefkatin cisimleşmiş halidir ya ikisi de, yerleri dolduramayacak kim vardır hayatta desek herhalde hepimizin cevabı  anne babalarımız olur. 

Daha bebekken babasını yitiren bir arkadaşım vardı: Evde bir erkek, bir baba karakteri ile beraber büyüse de kendi babasının yerini tutmayacağından olsa gerek ışıl ışıl parlayan gözlerine dikkatle bakınca gönlündeki o büyük hüzünlü boşluğu görüyordum her seferinde. Bir gün birkaç arkadaş oturmuş,  hayata dair derin mevzulara dalmış sohbet ederken, babasını küçükken yitiren arkadaşım salıncak figürünün hayatında önemli olduğunu, hatta nerede üzerinde salıncak resmi olan bir kıyafet görse, koşup aldığını söylemişti. Çocukluğumu da doya doya yaşadım, annem elinden geleni yaptı, salıncaklardan inmezdim, sokakta oynar, erkek çocukları ile beraber maç bile yapardım, hiç kısıtlanmadım deyince isabetli psikolojik tahlilleriyle ünlü diğer arkadaşımız, ona hitaben; sen hep o boşluğu doldurmaya çalışıyorsun diyerek söze girdi. Senin hayatında salıncak önemli, hep sallanıyorsun ama sallayan kişi yok resimde.

Sohbet koyulaşıp tahliller derinleşmişti ki, ben de farkında olmadan kendimi çocukluğumda, o “kaydedilmiş cennet” te buldum. Salıncakları seven bir çocuk olsam da, bizde maalesef durum tam tersiydi. Çok korumacı bir babanın kızı olarak, küçükken aman düşer bir yerini kırarsın diye, büyüyünce de, koca kız sallanır mı ayıp, hanım kızlara yakışmaz söylemleri sebebiyle çok fazla salıncağa bindiğimi hatırlamıyorum. Haksızlık da yapmayayım, bizi her gün parka götürürdü babam, zaten küçük parkta oturuyorduk. Bazı akşamlar büyük parka da giderdik ama kastettiğim tek başına sallanılan uzun zincirli salıncaklar. Yoksa, her gün dört kişinin sallandığı ve babamın daha güvenli olduğuna inandığı salıncaklarda çok sallandım. Hatta ortaokulumun bahçesinde de, kız meslek lisesinin kreşi olduğundan, teneffüslerde, oradaki  yine dört kişilik salıncaklarda hız denemeleri yapmışlığımız çoktur. Arkadaşlarım salıncak üzerine ateşli bir muhabbete dalmışken ben de, içimin labirentlerinde çocukluğumdan izler aramaya koyulmuştum bile: İşte o esnada bir aydınlanma yaşadım ve uzun yıllardır şöyle gönlümce sallanmadığımı fark ettim. 

Sallanmak, o gidiş geliş, o salınıma kendini bırakmak, durağanlıktan kurtulmanın en kolay yoluydu aslında.Yıllardır sallanmamıştım. Yıllardır düz giden bir yoldan, yan yollara sapmamıştım.Böyle sallanmaktan bahsettikçe içime özlemle beraber bir heves düştü birden bire. Kısa süre sonra tatile gittiğim bir mekanda keşif yaparken uzun zincirleri olan tekli salıncakları gözüme kestirdim. El ayak çekilince salıncaklara yaklaşıp hafif hafif sallanmaya başladım.Çocuklar için tasarlanmış bu salıncağın beni taşıyıp taşımayacağı endişesinin yersiz olduğunu anladıktan sonra hızımı arttırdım. Yükseldikçe içimin ferahladığını hissettim. Sallanmayı çok özlemiştim. Hem artık hızlanmak için kimseye ihtiyacım olmayacak kadar büyümüştüm. Durmak istediğimde de durabilirdim. O an korkularımdan sıyrılarak kendimi sallanmanın keyfine bıraktım. Bir taraftan sallanıyor, bir taraftan ılık ılık esen deniz havasının tazeleyici serinliğinde bizi sınırlayan zihin kalıplarımızı düşünüyordum.Ne kadar çoktular. Toplumsal kurallar, aile ve çevre baskıları, anlamsız adetler, yanlış yorumlanan dini öğretiler… Sonra belki de bilgi, evet bilgi, artan bilginin insanı durduran, cesaretini kıran bir tarafı olduğu muhakkaktı. Kanser olduğunu öğrenen bir doktor, bu konuda hiçbir bilgisi olmayan hastası kadar umutlu olamaz ya hani, insan da ne kadar çok bilirse kötü olasılıkları hesaplama oranı yükselirdi. Belki de bilginin gücüyle kandırılmaz hale gelirdi lakin insan, bilgiyle beraber teslimiyet konforunu kaybederdi. İşte babamda da bu durum vardı. Elinden hiç kitap düşmeyen bu eğitimli adam, sürekli endişeli ve en kötüyü düşünen kafa yapısıyla bizi de devamlı olasılık hesabı yapacak şekilde yetiştirdi. Sallanırken içimden geçenleri fark edince gülümsedim, babamdaki kötümserliğin nasıl bize de sirayet ettiğini gördüm:  Zincir kopsa nereye düşerim, daha fazla hızlanırsam arkadaki duvara çarpar mıyım, bir yerim kırılsa çocuk da değiliz, hemen iyileşmez, ama kemik suyu iyi gelir gibi gereksiz düşüncelerin saldırısına uğrayan zihnim sallanmanın keyfini çıkarmama engel oluyordu. Demek ki, sadece vücudumuzun enerjisiyle hareket ettirerek kullandığımız bir aletle, gevşemek amacıyla yaptığımız bir eylem bile birden bire zihnimize doluşan düşünceler yüzünden anlamını yitirebiliyordu. Bunun için bile insanın kendini rahat bırakması gerekiyordu. Hepimiz belleğimizin kara kutularına kaydedilmiş zanların etkisi altındaydık.

Bir yandan yalnızlığın ve özgürlüğün keyfini sürdüğüm gecede, salıncaktayken düşünceler denizinde yüzmeye devam ettim: Her kulaçta bir başka düşünce su yüzüne çıkıyordu:  Çok hızlanırsam durduracak, düşersem kaldıracak biri olsa, hatta beni sallasa, nazımı çekse daha zevkli olmaz mıydı sallanmak? Ama bu, sınırlanmayı da kabul etmekti. Hayatta her şey beraber olmuyordu, düştüğümüzde yaralarınıza pansuman yapacak biri varsa yanımızda mutlaka ben söylemiştim, dikkatli olsaydın, hep böyle yapıyorsun gibi yorumlarını da dinlemek zorundaydık ya, aynı onun gibi tek başınalıktan sıkılarak birileriyle sallanmak istersek özgürlüğümüzü feda ediyor, güvenliğimizi kazanıyorduk.

Salıncaklı tişörtleri seven arkadaşıma, bir gün benim de salıncakları görünce heyecanlandığımdan bahsedip sallanma geçmişime dair kısıtlayıcı anekdotlar anlatınca, beni kimse engellemedi, o kadar çok sallandım ki hala rüyamda bile sallanırım demişti. Rüyalar, bilincimizden sıyrıldığımız, arzunun kollarına kendimizi bıraktığımız zaman dilimleri olarak bize bizi anlatan yegane hazinelerimizdir ya, İşte ben nasıl  sallanmaya özlem duyuyorsam arkadaşımın konuşmasının satır aralarında da, onu sallayacak, belki de ara sıra sallanmaktan alıkoyacak, kısıtlayacak bir iradenin hasretinde olduğunu fark ettim.

Ya sen, sen insanoğlu, sen neyin hasretindesin bir yaz günü dalgaların ritimli müziğini dinleyerek adımladığın sahilde… Sıyrılmak istediğin sorumlulukların mı yoruyor seni? Sallaman gereken, sallarken koruman gerekenlerin zayıflığı mı, seni endişelere salan? Bildiklerinin ağırlığı mı belini büken, yüzüne hüznü yerleştiren? Neyin özlemindesin? Mükemmelliğin mi? Neden mükemmel olalım ki? İnsanız biz, noksan kelimesiyle kardeşiz, unutkanız hem, onun için ahdimizi yeniden tekrar etmiyor muyuz? Sözümüze sadık olsak da, her an o sözün saflığında olamayız ki! O zaman insan olmazdık, melek olurduk, lakin insanız. Zayıf omuzlarımızda dağların bile istemediği o “insan” kalma yükü var ve bunu taşımamız gerektiğini erken yaşta öğrenen, belki de bu yüzden kendine hiç hata hakkı tanımayan, yanlışla doğru arasındaki salınımla kah gülen kah somurtan ama şanslı da olan varlıklarız.
Hep özlüyoruz bir şeyleri…İleriye bakamadıkça ya da zaman sorumluluklarımızı arttırıp elimizi kolumuzu bağladıkça, dönülmez akşamın ufku belirginleşip vaktin çok geç olduğunu fısıldadıkça kulağımıza, bize hareket edecek tek alan kalıyor; geçmiş. Geleceğin belirsizliğinin verdiği tedirginlikten uzak, sadece hatırlamak istediklerimizle, dilediğimiz senaryoları baştan yazacağımız konfora sahip olduğumuz oyun alanımız. Şimdinin esaretinden kaçıp sığınılacak mağaramız. Dilediğimiz oyun arkadaşlarının yanımızda olacağı, sevdiğimiz mekanlarda geçeceğini belirlediğimiz özlemler vadisi. ” Kaydedilmiş cennet” dedikleri yer, çocukluğumuz. Herkes çocukluğunda gizli. Özlemleri ile maruz kaldıklarının salınımında gönüllerimiz. O salıncakta sallanmak istiyoruz yine. Ama bu sefer sonuçlarını bildiğimiz riskleri bertaraf ederek sallanmanın peşindeyiz. Hatta biri sallamalı ve bizden çok düşünmeli bizi. Hiç gitmemeli yanımızdan, bizim istediğimiz ritmi bulmalı, coşturmalı ama  düşürmemeli. Sevmeli ama bırakmamalı. Yanımızda olmalı ama hayatımızı bizden almamalı. Dokunabilecek kadar yakın, incitmeyecek kadar uzak olmalı. Bizi bizim istediğimiz kadar tanımalı. Biz çağırınca sahneye çıkmalı, yalnız kalmak istiyorsak uzaklaşmalı. Ama elimizi şaklattığımızda yanımızda bitmeli. Kaldığı yerden sallamaya devam etmeli.Gönül salıncağına bir bizi almalı. Hesap sormadan, hak iddia etmeden eğlemeli gönlümüzü.Sonra yorulunca ya da sıkılınca anlayıp başımızda yelpaze yapmaktan vazgeçmeli. Sessizce uzaklaşırken yanımızdan bizi rüzgarın ritmine bırakmalı. Denizin üzerinden gelen tatlı bir meltem gibi dolaşmalı bazen elleri bedenimizde ya da celallenen bir denizin dalgaları gibi sarsılmalı yokluğumuzun ızdırabını çekerken.

“Kırmızı pelerinli kent”,Rio’yu anlatan Aslı Erdoğan’ın, şehri betimlediği gibi aslında bütün insanlar: “Hep çırılçıplak ama hep maskeli…Hep doygun ama hep aç”

Neyi maskeliyoruz kaçarken kendimizden? Sakin bir deniz gibi dururken, herkes çarşafsı maviliğimize hayranken, içimizin yükselen dalgaları ruhumuzun kıyılarına hangi yosunlu taşları bırakıyor? Kaç gemi çatıp kaçını batırıyoruz rüya/hayal/hayat devam ederken?

Ihlamur ağaçlarının kokusu, hanımelinin zarafetiyle birleşip duyanları kendine çekerken kucağında olmayı dilediğimiz kim?

Ne yaparsak yapalım, ne kadar huysuzlanırsak huysuzlanalım bizi bağrına basacak annemizin dizinde uyuyacağımız kısacık bir uyku değil mi bizi dinlendirecek, hayatın yorgunluğunu silecek olan…
Birkaç gün önce duyduğum bir cümle sarsmıştı yüreğimi: Bir babaanne, çok sık göremediği torununa “Sen şimdi gidiyorsun ya buradan, ben evin bütün odalarında günlerce duyuyorum kokunu” dediğinde, “ Nasıl bir şey bu ? “ demiştim. Klasik cevabı vermişti babaanne: “Torunun olunca anlarsın” Yani “Ben ol da bil” Niye bilinmez ki hiçbir şey ben olmadan, annelik, babalık, evlatlık, dostluk, kardeşlik, yalnızlık, kalabalık, yorgunluk, olgunluk, hasret, hüzün, sevgi, nefret, ayrılık, ateş ve aşk… Neden bilinmez ki,içine düşmeden, içinden düşmeden…

Dünya nasıl bir sahneyse, hepimiz kendi senaryolarımızın, kendi repliklerimizin peşindeyiz. Aslında karşılıklı bir diyalog değil özlediğimiz… Beklediğimiz cevapları vermeyince senaryomuza kıyıdan köşeden sızanlar hemen kapanıveriyoruz içimize. Ege’nin vazgeçilmezleri akşam sefaları gibiyiz aslında; gündüz gerçeğine kapanan, ışık sızdıkça üzerine sıkı sıkı büzülen rengarenk çiçeklerdir ya akşam sefaları, karanlık çökerken açarlar kendilerini geceye.

Aslında hepsi bir rüya…Var olanlar var edemiyor bizi.Çünkü hepimiz istediğimiz cevapların peşindeyiz, duymak istediklerimizi özlüyoruz.

Özlediklerimizi sevdiklerimize yakıştırıyoruz. Annemize sarıldığımızdaki koşulsuz kabullenmeyi arıyoruz sevdiğimizden. Babamızın verdiği güveni istiyoruz karşımızdakinden. Bizi sırtımızdan vurmasın istiyoruz kardeş bildiğimiz.

Bizi çılgınlar gibi sevsin istiyoruz aşkımızı ilan edemediklerimiz. Söylenememiş aşklar manzumesinin mısralarına her gün yenilerini eklerken bizler hep karşımızdakinden bekliyoruz bir şeyleri…

Ama işte hayat düz bir çizgi değil, senaryolar tek değil. Hepimizinki bir diğeriyle kesişiyor bir yerlerde…Herkesin sesinin duyulmasını beklediği ama kesişim kümesine girene karşı aynı özeni göstermediği bir düzlemde sonuca nasıl ulaşacağız ki?

Hayatta en şefkatli bulduğum annemin babası olan rahmetli dedemin anneme altı yaşındayken uyguladığı bir terbiye metodunun annemin bütün hayatına sirayet eden bir duygu bıraktığını fark ettiğimde aslında kimsenin tek bir yüzü olmadığını anlamıştım.Kimliklerimize göre değişen, gelişen, bazen de gerileyen yüzlerimiz vardı hepimizin. Benim gözümdeki yaşa dayanamayan pamuk gibi dedem misafirlerin yanında bir şey isteyen küçücük çoçuğuna nasıl merhametsiz davranmıştı buna inanmak zor. Ama annemin kimseden bir şey istemeden sürekli herkese verme biçiminde bir yaşamı tercihinin ve bize de bunu benimsetmesinin gerisinde yatan işte böylesi bir çocukluk anısıydı. Bir anının ceremesi birkaç ömüre sirayet eder mi derseniz, toplum hafızasının böyle oluştuğunu, biz atamızdan böyle gördük anlayışıyla hataların da, güzelliklerin de nesilden nesile aktarıldığını görürsünüz. Kimbilir bana dede olduğunda merhamet abidesine dönüşen dedem de, büyüklerince hangi zor sınavlardan geçti. Hani derler ya, yaşarken oldu. Herkes gibi dedem de, yaşarken olgunlaştı, değişti, farklılaştı.

Gelmek istediğim nokta şu; bizim özlemlerimiz, arzularımız aslında sadece bizim değil, çocukluğumuzda içimize yerleşen kalabalık bir kitlenin isteklerinin toplamı ancak zihnimiz bunu sadece sonuç olarak sunuyor bize.

Yani aslında dalgalar gibi yükselip alçalan bir karakter özelliğimiz varsa, kimi zaman aşırı sinirli, kimi zaman sessizsek anne babalarımızın bizi büyütürken yaşattığı dalgalanmaların sonucudur bu haller. Tabi onlar da önceki neslin rüzgarını, boranını çekmişlerdir fark etmeden. Yani karakutularımız büyükanne ve büyükbabalarımızdır.

İnsan kendini değiştirebilir mi peki? Hayır. “İnsan yedisinde neyse yetmişinde de odur” atasözünün aslında Hadis-i şerif olduğunu öğrendiğimden beri cevabım bu kadar net. Ama napabiliriz, elimizden geldiğince içimizdeki deli ile doğru bir dans çıkarmaya çalışabiliriz. Suçu kimseye atmadan yaşamaya  gayret edebiliriz. Yoksa Hz. Adem’e kadar gider suçlayıcılık ya da nefsimizin hatalarını hoşgörmeye kadar iner. Oysa aklı ve irade ile beraber atalarımızdan miras kalan özelliklerimizi kontrol etme şansı verilmiş ve nedensellik bağı kesilerek herkes, hesabını kendi vereceği bir hayatın ortasına tertemiz bırakılmış. Belirsiz bir süre verilmiş, kapasitesine göre gelen soruları cevaplaması istenmiş. Kimsenin kimseden kopya çekemeyeceği bir  sınavı var bu dünyada…    

Ve hepimiz kendi sınav kağıdımızla baş başayken tek bir şey istiyoruz çevremizden: Anlaşılmak, yargılanmadan sevilmek. Farklı yüzlerimize, yanlış cevaplarımıza rağmen kabul görmek… Yaramazlık yapsak da, şefkatli bir kucağa  sığınabilmek. Cezanın korkutuculuğu ile beraber  Rahmet’in büyüklüğünün umudunu taşımak. Fıtratın kabulü, inançla harmanlanıp bizi bıraktığı nokta burası.

MÖ. yaşayan Sokrates, “ Hepimizin, iyi adamların bile içinde, uykumuzda dışarıyı gözleyen, kanun tanımaz, vahşi bir hayvanın ruhu gizlidir” derken de bunu söylüyordu aslında. 

Öyleyse, içimizdeki salınımlar, gel-gitler öyle insani, öylesine doğal ki, neden diye yıpratmamak lazım ruhumuzu.

Bizler eksik varlıklarız, eksik kalacağız bu dünya üzerinde. Bu nedenle hep bir şeylere tutunacağız, birilerini seveceğiz. O eksiğimizi tamamlayana kadar deneye yanıla geleceğiz kıvama. Belki de torunlarımız olduğunda, hayatla mücadelemizi bırakıp akışa teslim olacak, daha esnek, daha olumlu olup mükemmellikten uzaklığımızı kabul edeceğiz.

Öyleyse rahat bırakalım bugünden gönül salıncağımızı. Gitsin gelsin, hızlansın bazen, kalbimizin ritmini zorlasın. Kimi zaman dursun, ayaklarımız yere bassın. Bazen kucağına birini alsın, sallansın. Bazen zincirlerine sıkı sıkı tutunarak kalkalım ayağa beraber sallanalım salıncakta. Bazen de yarıştıralım salıncaklarımıza kıyasıya. Sallanalım kimi zaman usulca… Dalgalansa da denizimiz, nasılsa bir gün durulacak sular, duracak salıncakta...


İşte o gün gelmeden bırakın kendinizi sevdiklerinizin gönül salıncağına. 

HANDAN KILIÇ