17 Ocak 2015 Cumartesi

PİYANİST


Hayat bir mücadele midir, yoksa yardımlaşma mı, ya da ikisi arasında gidip gelen bir dengesi vardır da, kalbimize göre mi gelir seçenekler bilinmez ama bir çizgi üstünde yürümek zordur hayatta.

Bu gün savaş karşıtı filmlerin en iyisi olan Piyanist filmini tekrar izlemek geldi içimden. Bilirsiniz, filmin konusu gerçek bir hikayeden alınmıştır. Wladyslaw Szpilman (Adrien Brody) Polonyalı bir piyanisttir, ailesiyle birlikte Varşova'da yaşıyordur. Bu arada 2. Dünya Savaşı patlak vermiştir ve Naziler Polonya'yı işgal ediyorlardır. Naziler şehrin ortasında gettolar oluşturarak yahudileri burada yaşamaya zorluyordur. Aile, Fransa ile İngiltere'nin Almanya'ya savaş açmasını bir umut ışığı gibi görüyor ama işler hiç de umdukları gibi gitmiyordur. Szpilman ailesiyle birlikte gettoya sürülenler arasındadır. Bir süre bir restoranda çalışır, zaman içinde Almanlar bütün yahudileri ölüm kamplarına yollar. Szpilman bir arkadaşının yardımı ile kaçmayı başarır ve büyük bir hayatta kalma savaşı başlar.

Bir analizde de ifade edildiği gibi Film, alabildiğince yoğunluğu ve Adrien Brody’nin başarılı performansı ile birleşince, izleyiciye hayatta kalma duygusunu ve yaşama isteğinin zorlayıcılığını, harmanlanmış şekilde aralıksız sunmaya devam ediyor.” 

Filmin başında yaşadığı şehri terk etmeye karşı çıkan piyanist gerçek yaşamında da 88 yaşındayken Varşova’da ölüyor. İlk izlediğimde insanın içindeki hiç ölmeden yaşama arzusunun yoğunluğundan ürkmüştüm. Bütün sevdiklerini kaybeden, şehri, ülkesi yakılıp yıkılan bir insan niye bunca mücadeleyle yaşama tutunmaya çalışır diye düşünmüştüm.

Filmde tüm yokluklara rağmen olaylara iyi yandan bakmayı başarabilen umuda tutunan insanlar var. Ancak işgal altındaki vatanlarında uğradıkları bu zelil duruma karşı çıkmamaları için üzerilerinde baskı kuran, zalimce davranan Almanlar onların bu umudunu kırmaya çalışıyor. 

Soru soranı bile herkesin gözü önünde infaz ediyorlar ki, korkunun gücünden faydalanarak emellerine daha kolay ulaşsınlar. Elbette içlerinde cesurlar var ama erken öten horozu kestikleri gibi ortamı oluşmadan, tam bir örgütlenme sağlamadan bir başına kahramanlık yapmak isteyenlerin şansı olmuyor.

Tüm kahramanlara inat filmin başrol oyuncusu oldukça çekingen, zayıf, pısırık, ve ince bir ruha sahip piyano sanatçısı. Müthiş oyunculuğu ile devleşen Adrien Brody’nin yüzündeki hüzün insana değiyor.

Sahnelerden birinde, saklandıkları esnada ağlayan bebeğini, askerler onları bulmasın diye yastıkla boğan kadının feryadı yürekleri dağlıyor.”Ben bunu niye yaptım” diye diye cinnet hali yaşayan kadının anne vasfının önüne, kendisinin hayatta kalma arzusunun geçmesi, insanın var olmak için neleri feda edeceğini göstermesi bakımından çok çarpıcı bir örnek olmuş. Baskı ve zulme maruz kalanların sadece kendi hayatlarını önceleyerek yaşamsal fonksiyonlar dışındaki duygu ve düşüncelerini ve tabi bunun yansıması olan ilke ve davranışlarını askıya alacakları aşikar edilmiş. Ancak Andrei Tarkovski’nin dediğini de unutmamak lazım: “İlkelerine bir kez olsun ihanet eden insan, hayat ile olan saf ilişkisini yitirir. Bir insanın kendine karşı hile yapması, onun, filminden, hayatından, her şeyinden vazgeçmesi demektir."

Şerefli bir ölümü, zilletle yaşamaya tercih eden bir milletin evladı olarak yapılanlara karşı kurtuluş mücadelesi başlatmadan müttefik devletlerin gelmesini bekleyen bir halkı anlamakta zorlansam da filmi, can tatlıdır gerçeğinin farkındalığı ile izledim. Belki de insana cesaret veren milliyetinden ziyade hayata verdiği anlam ve inançlarıdır. Buradan bakınca milletlerin de geçirdiği süreçler içinde karakter değişimine uğradıkları, zamanın dişlileri arasında iyi vasıflarını bir bir kaybettiklerini de düşünüyorum. Dünya bencilliğin yörüngesine gireli çok oldu. Başkalarını düşünme, millet olma atmosferi çoktan delindi. “Her koyun kendi bacağından asılır” geçer akçe olsa da, asılan bir koyunun yaydığı kokunun herkesi rahatsız edeceği unutuldu. Aslında bazen bir kıvılcım gerekir, eğer bir cesur yürek çıkar, yolu açarsa ardından tüm korkaklar da gelecektir. 

Filmde de, ölenlerin ardından konuşurken; neye yaradı, öldüler diyen piyaniste arkadaşı, onurlarıyla öldüler, bir savaş başlattılar, ona yaradı” diyordu.
Yahudilere olan ayrımcılık ve ötekileştirme öyle bir boyuta gelmişti ki, gizlendiği apartmanda onu gören kadının nefret dolu çığlığı, aynı ülkede beraber yaşayan insanların manipule edildiğinde ne kadar da vahşileşebileceğini gösteriyordu.
Oradan da kaçmak zorunda kalan piyanist, yıkık ve işgal altında, karla kaplı bir şehirde  kışın ortasında bir başına kalmıştı. Ona gizliden destek olmasını bekledikleri, insaf ve izanlarını kaybetmemiş insanlara sığınmaktan başka çaresi kalmasa da onlardan da uzaklaşmasını gerektirecek şartlar oluşmuştu. Film boyunca yaşam mücadelesine yalnız devam etmek zorunda kalan piyanist açlık, susuzluk, üşüme, korku, umutsuzluk gibi bir çok  fizyolojik ve psikolojik zorluğu birlikte yaşarken hayalen hep parmakları bir piyanonun tuşlarında geziyordu. Aşkla bağlı olduğu sanat ona dayanma gücü veriyordu.
Bir başka sahnede, savaş öncesi çalıştığı radyoda teknisyen olan ve her gün piyanisti gören ve savaş esnasında örgütlenen Yahudilere yardım eden kişi piyanisti görmenin heyecanıyla beni hatırladınız mı diye sorduğunda, sanatçı, tanımadığını söylüyordu. O noktada aklıma her gün geçip gittiğimiz yollarda önümüze çıkan, gördüğümüz ama varlıklarını anlamlandırmadığımız nice insanın olduğu geldi aklıma. Herkesin fark edilmek ve sevilmek çabasıyla yaşadığı bu dünyada çoğu zaman bize hizmet eden, birlikte çalıştığımız insanları tanımadığımızı düşündüm.Kim bilir nasıl bir iç dünyaları vardı? Nelerden hoşlanıyorlar, nelerden kaçınıyorlardı? Aynı fikirleri paylaşıyor muyduk? Nice bilinmezle beraber yaşıyoruz aslında? Kim bilir bir gün tıpkı piyanistte olduğu gibi, onların yardımları sayesinde hayata tutunacağızdır. İyi günlerimizdeki bir tebessüm ya da teşekkür o gün, onların hayatına da ışık olacaktır. Unutmamak gerektir ki, hayatta biriktirmemiz gereken tek şey insandır.

Yine bir başka sahnede, Alman askerlerine ateş açan üç-beş kahraman oracıkta öldürülürken intikam hisleriyle dolan zalimler ateş edilen binaya da tankla saldırıyorlardı. Onu koruyanlarca üzeri kilitli kapının ardında çaresiz bekleyen piyanist, öleceğini sandığı noktada tankın yıktığı duvarı kapı gibi kullanıyor ve kurtuluyordu. Tıpkı dünyanın değişmez yazgısının en klasik kurallarından olan, kötü gözüken olayların iyiliklere vesile olması gibiydi. İçeride zehirlenecek ya da yanarak can verecekken büyük bir uğultuyla gelen top atışı sayesinde yıkılan duvarlar onu ışığa doğru çıkarıyordu.

Sokağa ulaştığında yollar ölülerle doluydu ve bu manzaraya rağmen askerler dolaşıyor, yaşayan yaralıları infaz ediyorlardı. Piyanist bunun üzerine ölü taklidi yaptı, insan hayatta kalmak için her türlü oyunu oynayan zayıf ve bir o kadar da dirayetli bir varlıktı. Sonra kısmen yıkılmış hastane binasına girerek sığınacak bir yer, yenecek bir şeyler aradı. Pişmeden bulduğu taneleri yiyiyor, yaşamak için pis suları içiyor ve hayata dayanabilmek için elleri sürekli piyano çalar gibi hareket ediyordu.
Hastane binasını da terk ettikten sonra tamamen yıkılmış virane bir şehirde tek başına kalmışlığı, yalnızlığı, çaresizliği filme çok güzel yansıtılmış. Binalardan birinde konserve buluşu ve onu açma mücadelesi açlığını belgelerken, insana hayata tutunmak için her yolu denemek gerektiğini hatırlatıyordu. O sırada konserveyi açmak için yaptığı gürültüyle, içeride birinin varlığını fark eden nazi subayı geliyor ve onu buluyordu. Öldürmek yerine haline bakıp onunla konuşan asker, piyanist olduğunu öğrenince metruk lüks binada mevcut bulunan piyanonun başına oturtuyor ve çalmasını istiyor. Aylardır saklanan ve hayalinde çaldığı piyanolarla hayata tutunmaya çalışan piyanist o kadar güzel o kadar uzun bir parça çalıyordu ki, asker onun adını sorup saklandığı yeri öğrenerek oraya yiyecek getiriyordu. Onu öldürmesi gerekirken hem onu doyuruyor hem de paltosunu vererek üşüyen bedenine bir nebze olsun deva olmak istiyordu. Demek düşmanlığı zirvede yaşayan Naziler içinden bile insaflı, kalbiyle yaşayan insanlar çıkabiliyordu.  
Piyanistin Nazi subayı için piyano çaldığı sahnede, insanı kurtarırsa aşkın kurtaracağına bir kez daha inandım. Her ne yapıyorsanız onu aşkla yaptığınızda, içine kattığınız o duygu doğrudan karşınızdakinin yüreğine ulaşıyordu. Hani bazen bir şeyi tutkuyla istediğinizde, şartlar nasıl olduğu anlaşılmadan düzelir ve hiç beklemediğimiz yerden bir yardım gelir ya tıpkı öyleydi umutların tükendiği noktada Nazi subayının bir yahudiye yardım etmesi. Piyanist, askere, hayatını bağışlamasıyla beraber yaptıkları için teşekkür ederken, asker cevaben, “Bana değil Tanrı’ya şükret, bizi ayakta tutan O’nun iradesi, O’na inanmamızdır.” diyor. “Her şey bitince ne yapmayı düşünüyorsun?” diye sorduğunda piyanist, “Polonya Radyosunda piyano çalacağım diyerek cevaplıyor”. Subaysa “Seni dinleyeceğim” diyerek şehirden çekildikleri müjdesini veriyordu.
Kısa bir süre sonra dediği gerçekleşiyor ve yandaki resimde de görülen en etkileyici sahnelerden biri yaşanıyordu: Aslında hayatta bir çok şeyin cevabı bu kadar basittir: Üşüyorum, açım, yalnızım, seviyorum, istemiyorum, özlüyorum, inanıyorum, inanmıyorum gibi net durumları ifade edecek kadar doğal yaşamamızı engelleyen şartlardır. Her insan iyi olarak gelir bu dünyaya ama maruz kaldıkları ile şekillenen karakteri onu korkak ya da cesur, dürüst ya da iki yüzlü yapar. 
Savaş esnasında eziyete uğrayan insanlar, şehrin müttefiklerce kurtarılmasından sonra, Alman subaylardan esir düşenlere kötü davranmaya başlıyor, bir kısır döngü devam ediyordu; sonuçta gücü ele geçiren zayıfı mutlaka eziyordu. İnsan empati yeteneğini devreye sokup, sağduyulu düşünemediğinde içinden çıkan canavarı bazen kendi bile tanıyamayacak kadar değişken bir varlıktı.
  
Zamanla İkinci Dünya Savaşının izlerini silen Varşova, eski ihtişamlı  günlerine dönüyordu. Yıkılan her şey daha görkemli bir şekilde yerine konurken piyanist ayrılmayı reddettiği şehirde uzun yıllar daha yaşıyordu. 

En beğendiğim filmlerden olan bu sanat eseri; “En İyi Yönetmen, Erkek Oyuncu ve Uyarlama Senaryo dallarında Oskar; Film, Görüntü Yönetmeni, Kurgu ve Kostüm dallarında Oskar adaylığı, Altın Palmiye, ayrıca 45 ödül aldığı gibi 38 dalda da aday gösterilmiş.  

Müzikleri de başlı başına harika olan filmi, insanın sağ duyundan uzaklaşıp savaş psikolojine girdiğinde, birlikte yaşadığı insanlara karşı ne kadar acımazsız bir tavır takınabileceğini, hayata tutunmak için mücadele verenlerin zorluklar karşısında dirençlerinin arttığını, eninde sonunda her yıkımın daha ihtişamlı bir binanın yapılması için olduğu gerçeğini hatırlatması için herkes tekrar tekrar izlemeli.

Umarım bir gün, acı çekmek kaderi olmuş bu milletin içinden de böyle kaliteli filmler yapacak yönetmenler, senaristler, romancılar çıkar.

HANDAN KILIÇ   
           



   

15 Ocak 2015 Perşembe

HAYAT KAÇ BİLİNMEYENLİ BİR DENKLEMDİR?



Hayat kaç bilinmeyenli bir denklemdir? X i karşı tarafa geçirirsek Y yalnızlıktan ölür mü, yoksa nasılsa bir Z gelir ve denklemi daha da içinden çıkılmaz bir hale mi getirir dersiniz? 

Bilinmeyen sayısı artıkça, onlara değer vererek sonucu bulma şansımız da azalır. Doğruluğunu varsaydığımız kurallar devreye girer ve nedensiz niçinsiz kabul ederiz ki, bir sonuca varalım. 

Hayat da tıpkı matematik gibi, bir bilinmeyenli bir denklemken, x i yalnız bırakıp karşı tarafa geçtiğimizde kolayca çözülecek problemler sunar. Çok işiniz vardır, çalışırsınız biter. Çok yorgunsunuzdur, dinlenirsiniz geçer. Uykunuz vardır, uyursunuz ve tazelenerek kalkarsınız. Uykusuzluğun yanına, hastalık, onun da yanına çaresizlik gelse, artık matematiğin sebeplerini bilmeden teslim olduğumuz kuralları gibi, hayatın kanunları devreye girer ve bize de formüldeki kabulleri uygulamak kalır. 

Matematikçiler bu kuralları ispat için sayfalarca işlem yapadursun hayatı anlamak isteyenler de, bunun felsefesinin yaparak laf kalabalığı içinde boğulur. Ama belki de bizden istenen denklemi çözmemiz, kendimizi eşittirin sağ tarafına atmamız, illa ki diğer sayılara eklenip vakti geldiğinde çıkarılmamız ya da bir şeylere bölünmemiz değildir de, yalnız da kalsak, bir bilinmez olarak işleme devam etsek de varlığımızla işlemi anlamlandırmamızdır. 

Hayatta da vazifemiz, toplamak, çıkarmak, yüklenmek, bölünüp parçalanmak yerine, anlam bütünlüğüne kavuşmaktır. Biz varız, belki x,y,z yiz belki sevilen bir sayının karesi ya da kimsenin istemediği bir sayının kare köküyüzdür. Ya da kendimizden başkasına bölünmeyen asal bir sayıyızdır da, asaletimizi bir ömür koruruz. Belki de, denklemin çözümünün bu dünyada olmadığını anlatmak için çarpanlarına ayırmıştır bizi kader ama hala yaşıyorsak, bölen ve bölünen değilsek, elde var hayat diye devam edebiliriz.

Bugün rastladığım bir arkadaşımın eşinin, mevcut zor hastalığının yeniden nüksettiğini ve tekrar ameliyat olduğunu öğrenince çok üzüldüm. Fakat kendi sağlık sıkıntıları yanında, eşinin hastalığı ve daha bir çok derdin üst üste geldiği arkadaşıma geçmiş olsun diye teselli vermek isterken onun metanetini görünce bir kez daha hayran kaldım. Çok bilinmeyenli bir denklemin orta yerinde duruyordu ve yüzü, kalpten gelen bir gülümsemenin ferahlığını yansıtıyordu. Nedenini niçinini sorgulamadan kaderin kurallarına teslim olmuştu. Biraz konuştuk, daha çok o anlattı, ben dinledim. Anlattıkça kalbime yerleşen ferahlıkla bir kez daha anladım ki, süslü ve büyük sözlerin içinde değil hayatın gerçekleri. İnsanı çekense, ruhuna değen, söylediklerini dilinden kalbine indirebilmiş, o hale bürünmüş insanlarının derinliği.

Nedense o an aklıma Aşık Veysel'in bir şiiri geldi, o da bir kalp insanıydı ve duru Türkçe'siyle, en zor gerçekleri, en kolay cümlelere giydirir, bilgeliğiyle şaşırtırdı.

"Bir kız ile karşılaştım

Göz aldatan bir sinema
Gözlerine bakıp geçtim
Ben de oldum bir sinema

Göçler gider katar katar
Kimi alır, kimi satar
Okun doğrulamış atar
Batan oklar hep sinema

Bir an evvel geçen halım
Gözümden kaçtı maralım
Felek çeviriyor filim
İşte büyük bir sinema

Şaşar Veysel bu ne haldir
Hakikat de, hep hayaldir
Hayat filimi misaldir
İşler güçler hep sinema" diye mırıldandım içimden ve duadan başka yapacak bir şey yok diye düşünürken aklımdan geçenleri okurcasına, döndü bana dedi ki,"Hukuki bir konuda saatlerce konuşabilirim, ama dua etmek isteyince ve aklıma gelen bütün şeyleri saymama rağmen dua etme süremin 10 dakika bile olmadığını fark ettim." Bu söz üzerine bir an durdum ve düşündüm, bu kadar kalbiyle yaşayan bir insan, on dakika diyorsa acaba ben kaç dakika dua edebilirdim?  Kalbimin taş duvarlarına çarpan bu cümle saatlerdir yankılanıyor içimde.  

Sevdiğim bir arkadaşımla saatlerce konuşabilirim ya da yazabilirim ona. İçimin en kuytu köşelerinde saklanan benleri gösterebilirim, bazen benim de tanımadığım benlerle karşılaşabilirim, ona güveniyorsam, düştüğümde elimden tutup beni kaldıracağını, kendine gel diyeceğini ve tekrar yürürken önüme ışık tutacağını biliyorsam kendimi rahatça bırakabilirim. Çünkü seviyor, güveniyor, ona inanıyorumdur. 


Peki hal böyleyken, hayat film-i misalken, işler güçler hep sinemayken, çok bilinmeyenli denklemler karşısında niye çırpınıyoruz? Çözüm senaryoları yazıp yazıp silmek yerine, niye kendimizi asıl Büyük Senarist'e anlatamıyoruz? Peki heybemiz niye boş, bunca kelime haznemize göre?  O'nunla konuşacak kelimelerimiz niye yok elimizde, dilimizde, gönlümüzde? 

Kimle konuşamayız samimice? İnsan, güvenmediğine, sevmediğine, uzak olduğuna açamaz kendini. Biz ne kadar uzağız ki kalbimize, O'nun ülkesinde yabancıyız kendimize. "Otuz yıldır Almanya'da yaşıyorum ama tek kelime Almanca öğrenmedim, benliğimi kaybetmedim" diyerek bunu övgü meselesi haline getiren ilk nesil gurbetçiler gibi kalbimizin diline yabancı, koca koca benliklerimizle caka satıyoruz alemde. Ona buna laf yetiştirerek susturduğumuz iç sesimizi duymak için illa bir bela tüneline mi girmeli insan? Ya da çözemediği, çözemeyeceği bir denklemin içinde olduğunu fark etmemekten büyük bela var mıdır söylesenize!

Hani birini sevdiğinizde onu göreceksiniz, onunla iki kelam edeceksiniz diye kalbiniz sıkışır, yanından ayrılmak istemezsiniz ya günlerce, gecelerce, işte bu ateşi içinizde hissetmeden, onu özlemeden, onu istemeden, kalbimin sarayları senin demeden, uzaktayken bile tüm benliğinizle onun olmadan aşktan, sevdadan bahsedemezsek, gerçekten sevememişsek ne söyleyeceğiz ki, kalbimiz pır pır ederek O'nun önünde.  

Haydi bu gece, tüm hatalarımıza rağmen bizi bizden çok sevene, ellerimizi açıp dileklerimizi söylerken O'nunla konuşmayı deneyelim, dilimiz döndüğünce. Kalbinin derin denizlerinde boğulmadan yüzen arkadaşım gibi belki sevdiğimizi tanıdıkça, bildikçe on dakikayı bulabiliriz bir gece.

Haydi bir yerden başlayalım, tanışalım kendimizle ve O'nunla geçen zamanın nasıl da akıp gittiğini anlayamayacak kadar büyük bir aşka sahip olana kadar konuşalım her gece...

HANDAN KILIÇ

9 Ocak 2015 Cuma

Aşk Mektubu - Message In A Bottle filmine dair...



Oldum olası mektup yazmayı severim. Mektup genelde, uzakta, gurbette olana, yani “garip” lere  yazılır ki, sılaya olan özlemi dinsin. Aile mensuplarım genelde memleketimde oturduğundan gurbete yolladığım mektup sayısı lise yıllarına kadar sadece teyzemle sınırlıydı. Liseden sonra, benim yolum gurbete düşünce, uzun uzun telefon görüşmeleri yaptığımız sınıf arkadaşım egeden tariflerle diyalogumuz yerini mektuba bıraktı. Hala saklarım onun kıymetli mektuplarını. Ne çok şey paylaşıyor insan, kalbine denk bir kalbi bulunca ve nasıl da bağlanıyor, kelimelerin kemendiyle dostluğu büyütüyor. İşte biz de güzel arkadaşımla ayrı şehirlere düşüp özlem ağır basınca, haftalık yazışır hale geldik. On altı sayfa mektup aldığımı, misliyle yazdığımı biliyorum. Kaderin bir cilvesi ki bugün ikimizde blog yazarak mektuplarımızı bırakıyoruz yeryüzüne.

Hiçbir şey beni, şahsıma yazılan bir mektup kadar heyecanlandırmaz ve herkesi de kendim gibi düşünüp, en özel hediyenin ona yazılmış bir mektup olduğunu varsayarım. Bu karşımdaki için ne kadar anlam ifade eder bilemem ama ben kendimden mesulüm, ben yazacaklarımı söyler ve çekilirim kenara, cevap vermeyi sürdürenle, kalbimin frekansına girdiyse hele, bir ömür yazışabilirim. Gerekirse uykumdan çalar, vakit bulurum sevdiklerime. 

İşte o yıllarda da arkadaşımla mektuplaşırken kalplerimizi takas ederdik aslında. Çünkü yazmak bağlanmaktır, yazılana. Tabi ki el yazısıyla yazdığımız bu mektupların her harfinin sırtına yüklenen özlem ve muhabbet öyle yoğun olurdu ki, her okunduğunda insanı tazeleyen bir rüzgar gibi gelirdi. Ama zaman darlığı, farklı meşguliyet alanları ve mesafeler girdikçe araya ilerleyen yıllarda mektup yazmaktan koptuk ikimiz de. 

Aslında sırf biz değil bütün bir dünya iletişimin en güzelini terk etti, nasıl olduğunu anlamadan yaygınlaşan cep telefonları ve sonrasında internet e-mailler her şeyin şeklini değiştirdi. Bundan rahatsız mıyım, hayır zamanın şartlarına çabuk uyum sağladım ve yazacak yeni yollar buldum sonunda, işte karşınızdayım tam da burada, bu blogta.

Ama ben o yıllarda da, mektup yazma işinden kolay vazgeçeceğe benzemiyordum. Sık sık hayali mektuplar yazıyor biriktiriyordum bir kenarda. “Gönderilmemiş Mektuplar “isimli bir kitap hazırlarım diye düşünürken sinemada filmini çekmişlerdi bile. Sonra bir gün bir arkadaşım blog yazsana dedi. İş dışı internet kullanmıyordum nasıl yazacağımı bilmiyordum ama söz konusu olan yazı olunca öğrenirim dedim ve kısa sürede bir blog yazmaya başladım. 2009’un sonlarıydı. Hayatıma güzel bir renk getirmişti. Yeni insanlar tanımayı seven biri olarak blogculuk geniş bir imkan sunmaktaydı.Konuk olduğunuz hayatlar kadar, size de gelen misafirler vardı ve yorumları ile blogu güçlü kılıyorlardı. Aynı ilgi alanlarına sahip insanlar bir araya geliyor ve yalnızlık hissi yerini coşkuya bırakıyordu.

Böylece yazıları bloga koyarken zihnimde bir imge belirmeye başladı; cam bir şişe içinde okyanusa bırakılmış mektuplardı bu yazılanlar. Şimdi okuyup yorumlayanlar kadar daha sonra konuk olacak insanlar da heyecanlandırıyordu beni. Kim bilir ne zaman kimin nasibine çıkacağı belli olmayan ama illa ki onun kaderinde, o gün okuması gereken satırlar olacaktı yazdıklarım. Belki çok yıllar sonra okunacak ve beğeniyle bir başka kişiye ulaşacak, benden bihaber insanlarca sevilecekti. Hele de, üzgün birinin yüzünde tebessüm, gaddarlaşmış birinin kalbinde merhamet, düşünen birinin zihninde soru, yalnız birinin gecesinde yoldaş olursa insan bir işe yaradığının hissiyle dolar ve yazmanın bir yüreğe değmek dışında başka getirisi olmayan tatminini yaşardı.

Uzun yolda giderken dağ başlarında rastlanan çeşmeler vardır hani, suyu buz gibidir, içmeye doyamazsınız, sonrasında başka sulara kanamazsınız. İşte internet aleminde yazmak da böyle bir şeydi. Bazen çok iyi bir yazıya olmadık bir yerde rastlardınız.En büyük gazetelerin kelli felli köşe yazarlarından çok daha iyi yazan nice cevheri barındıran bu aleme vakit ayırdığınızda zenginleşerek dönmemeniz imkansızdı.İşte tıpkı oradan geçen birinin nasipleneceği bir hayrattı blog ve benim işim sadece mektuplarımı yazmaktı. Hep bu saikle yazdım yazılarımı.

Ama tabi ki, bir blog hiçbir zaman gerçek bir mektup gibi de olamazdı. Mektup, samimiyetti. İnsan yazarken bütün maskelerinden soyunur ve en saf haliyle yazdığının karşısında kalırdı lakin mektupta bu daha da özel bir hal alırdı. Mektubu blogtan ayıran en önemli özellik muhatabının belli olmasıydı. Zaten mektup öyle herkese yazılmazdı. Mektup aldığınız her insanın gözünde özelsinizdir. Bu nedenle samimiyet ve özel olma halinin en güçlü temsilcisi olan mektubun yeri her zaman ayrı olacaktı benim için. Zaman değişse de sevdiklerime mektup yazmayı bırakmadım. Bazen el yazısıyla, bazen elektronik postayla bazen akıllı telefonun nimeti programlarla hep yazdım, hallerini sordum, halimden haberdar ettim, dostlarımın derdimle dertlendiğini, dönüş yapmalarındaki hassasiyet ve hızla doğru orantılı olarak kabul edip mektuplarıma devam ettim, etmekteyim.

Bu gece bir başka şey ararken bu internet okyanusunda karşıma eskilerden bir film çıktı: Aşk Mektubu - Message In A Bottle Tam da benim bloga yazmama sebep olan imgeyle başlıyordu: Bir adamın büyük bir aşkla sevdiği ancak hastalığı nedeniyle ölümü bekleyen karısına yazdığı iki mektubu şişe içinde denize bırakması ve gazeteci bir kadının onu bulması.Ardından mektuptaki kelimelerin sadeliği ile beraber adamın kadınına olan güçlü aşkının, samimiyetinin cazibesine kapılarak yazarını bulmaya çalışması ve sonrasında aralarında gelişen yeni bir aşktan bahsediyordu film.

Gazeteci kadın, adamın kim olduğunu kolayca bulsa da, patronu bunu bir iş olarak görüp onu adamın yaşadığı yere kısa süreliğine bir tatile gönderse de, kadının asıl amacı bu satırları yazan o yüreği tanımaktı. Bu nedenle turistmiş gibi davranıp tekne tamiri yapan adamın çalıştığı yere gitti ve onu eski bir tekneyi onarıp cilalarken buldu. “Nasıl durumu?” diye sorarak söze başladı. Adam “İhmal edilmiş ve değeri bilinmemiş” diye cevaplayınca, eşinden yeni boşanan ve oğlu ile yalnız yaşayan kadın “ Bu duyguyu iyi bilirim”  dedi. Adam, kadının güzelliği ve etkileyiciliğine hayranlıkla bakıp “Bundan şüpheliyim “ diye cevap verdi. Böylece aralarında başlayan yakınlık, derin sohbetlere kadar uzandı. 

Önce mutsuzluklarını paylaştılar, yüklerinden kurtuldukça birbirlerine daha da bağlandılar. İki mutsuz, duygusal yıkımlarını takas edince ortaya çıkan enerjiden huzur duydular ve sevinçleri paylaşarak tanışan insanlardan daha hızlı bir yakınlaşma sağladılar. Birlikteyken mutlu olsalar da, bir aşkın ilk kuralı olan, imkansızlıklarla çevrili yaşamları ve bırakmaktan imtina edecekleri farklı düzenleri vardı. Kadın eğitimli, şehirli, gazetecilik gibi aktif ve hıza mahkum bir işte çalışıyordu. Adamsa büyük şehirlerde yaşamayı reddederek, deniz kıyısı bu kente yerleşmiş, geçimini tekne tamiri ile sağlayan taşralı bir deniz aşığıydı. Kadın mesleği gereği konuşkan, adamsa ketum ve karısının ölümünden sonra asosyal olmayı tercih etmiş, yaralarla dolu bir muammaydı. 

İkinci kez sever de karıma ihanet ederim korkusuyla kendini akışa bırakamayan ama iki yıl sonra ilk kez bir kadından etkilenen bu adam, ölse de hayalinden silinmeyen aşkı ile yaşanma ihtimali olan bir aşkın arasındaki med cezirde gidip geldi film boyunca. Sonra tam yanına gelen kadını seçecekken her şeyin bir araştırma için başladığını, gazeteye haber yapıldığını öğrenen adam büyük bir hayal kırıklığı yaşayarak gönlünü açtığı kadından vazgeçip yine küçük, sessiz, renksiz, asosyal dünyasına hızlı bir dönüş yaptı. Ama bu arada önemli bir şey öğrenmişti. Karısına şişe içinde iki mektup yazmasına rağmen aynı daktilodan çıkan üçüncü bir mektup daha bulunmuştu. Kaybettiği karısından bir cevap olabileceği heyecanıyla tüm mektupları geri istedi. Haklıydı, mektubu karısı, onun için, onun daktilosuyla yazmış ve tıpkı onun gibi denize bırakmıştı. Bir süre bu duyguyla, o mektuptaki duanın gücüyle içinde bitiremediği yas duygusundan kurtuldu. Ve zamanla gazeteci kadına karşı minnet hisleriyle dolan adam, karısı ölünce yarım bıraktığı tekneyi tamamlayıp denize açılmaya, aşka doğru yol almaya karar verdi.  Babasına veda ederek ve yeni aşkına yazdığı mektupla beraber yola çıktı. Ancak denizde beklenmedik bir fırtına ile alabora olan bir başka teknedeki aileyi kurtarmak için denize atladı, üç kişiden ikisini kurtarırken diğer kişiyle beraber kendisi de aşık olduğu mavi sulara gömüldü. 

Acı haber, kadına, aralarında dostluk da gelişen adamın babası tarafından verildi. Cenazeye gelen kadın, adamın ona yazdığı son mektupla hayata tutunmaya çalıştı.

Denizden gelen bir mektupla başlayan film, denizden gelen bir mektupla son buldu. Kadın son sahnede ufka bakarak “Eğer bazı insanlar mükemmel yaşasa diğerleri de onların yolunda düzelir ve kehaneti önceden anlamamızı sağlar. Kaybetmek yolculuğun bir parçası. Ama bu bana neyin değerli olduğunu gösterdi. Yani artık minnettar olacağım bir aşka sahibim”  diyerek aşkın ancak yarım kaldığında insanı  aşkınlaştıran bir güç olduğu vurgusuyla filmin sonuna geldi.

Daha önce de yazmıştım; kalp nasıl bir organsa, sevmeden de yapamıyor, sevince de dengeden uzaklaşıyor. Sadece onu düşünür hale gelen aşık yaşamına devam edemez, rutin işlerini yapamaz hale geliyor.Kavuşmak dışında hiç bir şey onu ilgilendirmiyor ve buna ulaşırsa da zamanla sevdiğine alışan kalp heyecanı yitirmenin sonucu aşkın bittiği duygusunu yaşıyor. Aşklarını alışkanlıklara kurban etmeyen aşıklarıysa başka bir sürpriz bekliyor ve kalp Gerçek Aşk’ı bulamamışsa ve hayatı sadece o sevdiği olmuşsa  o kişi elinden ölümle alınıyor. Kalbin gerçek sahibi, O’nun aşkının önüne geçecek bir aşktan insanı sakınıyor ve aşığının aldatması gibi bir darbe ile  yıkılmamışsa hala o aşığı alıyor yanına ki, O’nun için sevmeleri, O’nun için özlemeleri öğrensin.      

Tüm efsane olabilen ve birlikteliğin sıradanlaştırmadığı aşklar gibi kalpte yaşayan bir aşka duyulan şükranla final yapan film, mutsuz sonların akılda kalıcılığını da alarak yanına internet aleminde varlığını sürdürüyor. Yıllar geçse de tıpkı bir mektup gibi, bir blog yazısı gibi, taliplerine ulaşıyor, izleyenlerini seçiyor ve aşkın ancak yarım kaldığında aşk olacağı gerçeğini haykırıyor.

Bize de, Kaderi Yazan’dan, yörüngesinden çıkmamış bir kalbi dilemekten başka çare kalmıyor. Mektup yazanlarınız çok, sevdikleriniz coşkulu, aşklarınız daim olsun.  


HANDAN KILIÇ