24 Kasım 2015 Salı

KAPI ÖNÜNDE KONUŞAN İNSANLAR GİBİYİZ



Dostluğun, dostluktan geçtim insanlığın mumla arandığı günlerdeyiz. 

Sosyal medyada herkes bir sevgi kelebeği ama özelde mutsuz. Dünya iyilik yapmak isteyenlerle dolu ama  her yer kan gölü. 

Savaş mağduru, mültecisi, zulme uğrayanı ile kimi büyük dertlerin taşıyıcısı. Dünya karanlık, ufuksuz bir yer. 

Bir mülteci çocuğa röportaj esnasında hayalin ne diye sormuşlar, yok demiş. Dünya, çocukların hayallerini bile elinden alacak hale gelmiş durumda. 

Mücadelenin insanı diri tuttuğu muhakkak, bir fikre gönül verip onu savunmaktan vazgeçmemek insanı akar su gibi temizlese de kimsenin kimseyi dinlemediği, bir acının, bir kaybın yası tutulmadan yenisinin geldiği ve zamanla acıların sıradanlaşarak kalbe deyişteki etkisini yitirdiği zamanlar bunlar. 

   
 Toplu ölümlerin yaşandığı,”Bir insanı öldüren bütün bir insanlığı öldürmüş gibidir “uyarısına rağmen inandıklarına ters, ölümlerin sebebi olan, ne idügü belirsiz insanlarca yüzlerce insanın katledildiği saldırıları duya duya  artık gelen ölüm haberlerinde sayıya bakıyoruz. Mesela 3-5 kişiyse neyse diyoruz, Allah beterinden korusun. 

Hele şehitse ölen, kurtuldu bu dünyanın yükünden diyor, ezberlenmiş repliklerle sosyal medyadan başsağlığı dileyip en büyük tepki olarak bir kaç günlüğüne profil resmimizi değiştiriyoruz, ta ki yeni bir acı gelip öncekini unutturana kadar.

Oysa bir şehit baba ya da annenin bıraktığı boşluğu düşünsenize: Kaç çocuk yarım, kaç eş yalnız, kaç anne baba dayanılmaz bir evlat acısının muhatabı. Çok sevdiği, örnek aldığı dayısının birden bire öldüğüne şahit olan ergen yeğenin yıkılan dünyası. Onu gözünden sakınarak büyüten ablasının yüreğindeki ateş, kardeşim diye sarılacağı, derdini tasasını dökeceği  ağabeyin boş kalan kolları, hiçbir zaman geçmeyecek  acı kaybının yükü sırtına bir kambur gibi yerleşen küçük kardeşin çaresizliği… 

Beraber çalıştığı, her sabah hal hatır sorup demli bir çayın renginde dertleştikleri, kırk yıl dost kalsınlar diye acı kahveyi beraber yudumladıkları arkadaşları, uzaklardaki can dostlarının acısı… Onu yetiştiren, emek veren onca insanın kaybı.

Yıllar önce, uzak bir akrabamızın uzun tedaviler sonucu kavuştuğu tek evladını Şırnak’ta kaybedişinden sonraki içine kapanmışlığını hatırlıyorum. Şehit olan başarılı bir mühendisti, nişanlıydı ve bir an önce düğün yapabilmek için kısa dönem askerlik yapmak istemişti. Gitti ama geriye bayrağa sarılı naaşı geldi. İlkokul yıllarımdı sanırım, öleni tanımıyordum, anneannemin bir yakınının oğluydu ama uzaktan bile hepimiz yıkılmıştık, yakınlarının kaybının, acısının da tarifi yoktur sanırım. 

Nişanlısının yıllarca mezarının başına gittiğini hatırlıyorum. Düşünsenize, canınızdan çok sevdiğiniz, yolunu beklediğiniz, gözüne batacak kirpiğin sizin canınızı yaktığı bir adam birden toprağın altında, yıllarca beraber kurduğunuz hayaller yok olmuş. 

Mühendis olması için emek zaman ve para harcanmış bir çocuk, olmayan bir savaşın şehidi olmuş. Çatışmalardan geriye kalan silah arkadaşlarının da askerden döndüğünde  kısmi oranda akıl sağlıklarını ve dengelerini yitirdiği düşünülürse, ki acı çekmiş biri asla eskisi gibi değildir, bu durumun otuz yılı aşkın süredir sürdüğüne de bakılırsa Türkiye çocuklarını yemeye devam ediyor tespitini yapmaktan başka bir şey gelmiyor elimizden.

Ateşin düşmediği yer, aile yok gibi Anadolu’da ama insanlar kadere razıyız diyerek yaşamaya devam ediyorlar yüreğindeki acılarla. Ölüm gerçekten ötesine inanmadığınızda katlanılması zor bir durum.  "Bir şehit" demek o kadar kolayken bunca acıyı düşününce bir insanı öldürmenin neden bütün bir insanlığı öldürmek olduğunu insan daha iyi anlıyor.

Acılar hayatın merkezinde olunca ve ölüm de en acıtan yanıyla her an kendini göstererek bize de öleceğimizi hatırlatsa da yaşamaya mecburuz bunca acıyla. 

Buradan bakınca insanın hayata dayanabilmesi için verilmiş bir ödül gibi sanki türküler, şiirler, kalbe değen besteler, sinema filmleri… Savaşların acıları, ölenlerinin yasını tutamadan  tecavüzlere maruz kalan kadınların ve çocukların yaşadıkları üzerine yazılmış nice kitaplar ve şiirler vardır. Acıları göstermenin zorluğuna rağmen çekilmiş nice filmler var. Savaşın geride kalanlara bıraktığı acılara dair ilk aklıma gelenler,”İçimdeki yangın”, “Piyanist”, savaştan yaralanarak dönen bir askerin yani fiziken ölmese de ruhen çoktan ölmüş, hayatı altüst olmuş bir askerin öyküsünü anlatan “Çıldırış” oldu. Bosna'daki vahşeti anlatan da güzel filmler var. Kalbiniz dayanırsa izleyin derim. Savaşlardan onlarca yıl sonra geride kalanların çektiği filmlerden etkilenirken, acıların kelimelere binip yüreği şahlandırdığı bir dünyada bir yandan da yeni savaşların katliamların oluyor olması tam bir trajedi olsa da, Aşık Veysel'in dediği gibi,

Bir an evvel geçen halım
Gözümden kaçtı maralım
Felek çeviriyor filim
İşte büyük bir sinema
Şaşar Veysel bu ne haldır
Hakikat de hep hayaldır
Hayat filimi misaldır
İşler güçler hep sinema "

İşte bu zulümlerin çaresiz seyircileri olarak bizler de başımızı kuma gömmekten başka bir yol bulamıyoruz. En azından kendi ruh sağlığımızı koruyalım diyerek girdiğimiz bu dönemeç, bizi bize hapsediyor. O zaman da kendimizi dinleyip dert arıyor, etrafımıza bakıyor, bazen fiziken bazen kalabalıklar içindeki yalnızlığımızın farkına varıyoruz. Sonra gönlümüzü eğleyecek, yalnızlığımızı giderecek, elinden bir şey gelmese de en azından dünyanın gidişatından rahatsız kalpler arıyoruz yanı başımızda. 

Tabi buna en kolay ulaşma yolu elimizdeki telefonlar oluyor. Genç sevgililerin buluştukları kıymetli zamanların bile fotografı; bir masanın etrafında oturan ve başı öne eğik telefonu ile ilgili iki insanken ve yaş oranı düştükçe tablonun vahimleştiği günümüzde otuzlu yaşlarını süren bizler tam bir araftayız. Ne büyüklerimiz kadar teknolojiden uzağız ne de genç nesil gibi tamamen gerçek ilişkilerden soyutlanmayı başarabiliyoruz. Çünkü biz, birinin gözüne bakarak diyalog kurmanın zevkini tatmış insanlarız. 

Teknolojinin en büyük nimeti internet sayesinde de sanal alemde bile derin dostluklar kurulabileceğine belki de bu yüzden inanıyoruz. Yazarak iletişimin sözlü diyalogtan daha samimi olduğunu, insanın kat kat sarındığı örtülerden yüz yüzeliğe göre daha kolay sıyrıldığını düşünen biri olarak sanal diyalogarımda belki seçici davranmanın sonucu hep iyi insanlarla karşılaştım. 

Bulunduğumuz yerler, konumlar taşıdığımız sıfatlar gereği kalbinin güzelliğini göremeyeceğimiz mesafedeki insanlarla ortak yönlerimi fark ettim. En yakınımdakilerin fark edemediği üzüntülerimi hissederek yaralarıma merhem olmak isteyenleri gördükçe daha da inandım bu ilişkilerin gücüne. Ben de sevdiklerimi iyi edebilmek için uğraştım bütün gücümle. Çünkü nasıl bir insanı öldüren bütün bir insanlığın katiliydi; bir insanı bulunduğu halden kurtaran, üzüntüsünden çıkarıp alan, yalnız olmadığını fark ederek, hayata daha sıkı tutunmasını  sağlayan da bütün bir insanlığı kurtarmış gibiydi.

Böyle kurulacaktı merhamet bağları, kişiler birey bazında iyi oldukça bir başkasını iyi edecek, o da bir başkasını kurtaracaktı kendi karanlıklarından. Ve istenen huzurlu dünya böyle tesis edilecekti. 

Madem artık herkes yoğun çalışıyordu, zaman kısıtlı, yakın arkadaşlar bile geniş geniş oturup dertleşecek vakit ve ortak mekan bulamıyordu, evler oteller gibi sadece gece yatmak için kullanılıyordu öyleyse yeni bir yol bulunmalıydı sosyalleşmek için. 

İşte tam bu noktada devreye akıllı telefonlar girdi: Giriş ama ne giriş! Artık herkesin elinde anahtarı kaybolmuş bir kelepçe ile bağlı olduğu akıllı telefonlar vardı, o zaman iyileşme ve iyileştirmede en güncel yol sanal alemdi. 

Bu mantıkla kurduğum diyaloglar sayesinde çok güzel insanlar tanıdım hep. Beni zenginleştiren, gözümdeki yaşı silen, aldırma diyen, bir zaman sonra geçecek, sen gönlünün kıyısında otur bekle, o denizin ufkundan ayırma gözünü, gün doğumlarını izle, gün batımları kadar gerçekler diyerek hayata bağlayan insanlar oldu, oluyor. Benim de hayatlarına ışık olduğum, yokluğumun farkına vararak karanlıklarını yırtmak istediklerinde koşarak gelen, dostluğumda nefeslenen, dizine yatıp ağlayacağı kimse bulmadığında gönlünün yüklü bulutlarını gönlüme bırakan nice arkadaşım var burada. Hele de kalbi frekansınız tutup sanaldan gerçeğe taşıyarak yüz yüzeliğin gücünü ve güvenini de eklediğinizde paha biçilmez dostluklar elde edilebiliyor sanal dünyada.

Bir arkadaşım burada kurulan diyaloglar için;  “Kapı önünde konuşan insanlar gibiyiz” demişti. Çok sevdim bu ifadeyi. Gerçekten de onca insanla yeni açtığı sekmede selamlaştığımız, hal hatır sorduğumuz, derinlemesine mevzulara girmeden zaman geçirdiğimiz de oluyor bu alemde, tıpkı eski mahallelerdeki komşular gibi. Bir açıdan baktığınızda ayaküstülüğün yüzeyselliği zamanla yorsa da insanı, evlerimize de herkesi almadığımıza göre kalbimizde geniş yer vereceğimiz, yatıya kalacak dostları seçmek sanatını öğrenmeliyiz zamanla. İnsan sarrafı denen kavram nasıl yediğiniz ve yiyeceğiniz kazıkların toplamı olan tecrübe ile elde ediliyorsa aynı yöntemle sanalda da ilerleyebiliriz diye akıl verdikten sonra konuya döneyim:) 

Kapı önünde konuşan insanlardan olmasını istemediğim bu arkadaşım benim tam tersime çok az konuşan bir insandı, dolayısıyla ağzından her çıkanın kıymeti yüksek oluyordu. Derin his dünyasını, geçmesine izin vermediği acıları, hassas kalbi, naif ruhu besliyordu. Yıllar önce kaybettiği annesinin acısını ilk günkü kadar taze tutuyordu belleği ve ne zaman kaçmak istese kendinden annesinin kucağındaki o güzel gülümseyişiyle fotoğraflarda kalan çocuk oluyordu. 

Senarist- Yazar Ercan Kesal, bir kaç gün önce dinlediğim söyleşisinde; babası için yazdığı kitabı Peri Gazozu’nun basım aşamasında babasını kaybetmenin acısını yaşadığını, annesi için yazdığı kitabı basılırken de annesini kaybettiğini, işte o anın hiçbir şeye benzemediğini, yeryüzünün ayağının altından çekildiğini, coğrafyasının değiştiğini anlatıyordu. 

Baba güvendiğin dağ, anne gezindiğin bağ diye ne güzel söylemiş atalarımız. Yazar kırklı yaşların sonuna doğru yaşadığı kayıpları böyle nitelendirirken, hala onlar memlekette ve ben sanki telefonla onları aramıyorum hissini yaşadığını söylerken varın siz bu yükü küçük yaşlarda taşımaya başlayan insanların halini düşünün. 

Arkadaşım da, annesini kaybettikten sonra uzunca bir süre telefonunu aradığını, açacağı ümidini diri tuttuğunu, ama ölümün en zor yanının geri dönüşünün olmaması olsa da insanın sevdikleri ile ilgili şeyleri sevmesi nedeni ile annesinin ardından ölümün bile sevimsiz olmaktan çıktığını, kendisinin bir parçasının bir yerde olduğunu fark ettiğinde gözüne daha farklı göründüğünü söylediğini hatırlıyorum. 

"Ama hep uzakta olmak, hasretliğin oluşturduğu ekimozu derinleştiriyor, morlukları hemen yüzeye çıkmıyor, annemle ilgili öyleydi, elin ikide bir telefona gidiyor, unutup sesini duymak istiyorsun… Şimdilerde gitmiyor tabi ama bu alışkanlıktan hoşnut musun diye sor, kesinlikle hayır. İnsan acıya alışıyor ama hayatındaki o kocaman boşluk ağzı sürekli genişleyen bir kuyu gibi büyüyor. İnsan her şeye alışıyor ama bazı boşluklar katiyen dolmuyor.”diye ilave ediyordu.

Büyük acıların dilsiz olduğu söylenir. Konuşulanlar genelde gönülden taşarak istem dışı sızanlardır ve hiçbir zaman kalpteki derinliği veremez. 

Halil Cibran “ İçimdeki hayatın sesi, senin içindeki hayatın kulağına ulaşamaz, yine de kendimizi yalnız hissetmemek için konuşalım” diyor ya evet kimse kimsenin her şeyi olamaz, kimse kimseyi tam olarak anlayamaz. Kimse sınanmadığı acının üzerinden ahkam kesemez. ”Ben ol da bil” diye boşuna söylememişler; ne aşk ne acı içine düşmeden bilinemez, ama hassas yüreklerce hissedilebilir. İnsan onu hisseden bir yüreğe rastladığında hiç olmazsa anlatmayı deneyebilir. 

Psikoterapinin bile böyle doğduğu söylenir; önceleri sadece analiz yapmak için hastaları dinleyen doktorlar, kişinin anlattıkça iyileştiğini görünce terapiyi bir tedavi biçimi olarak literatüre sokmuşlardır.Belki de bu yüzden Anadolu'da bunca ölüme bunca acıya rağmen kapı önünde konuşan, hatta otobüste yanına oturduğu hiç tanımadığı bir insana bütün hayatını anlatan insanların, bu özellikleri sayesinde yüreklerinde gam birikmiyor ve haksızlıklara karşı isyan etmek yerine dertlerini döküp rahatlayarak hatta derdi kederi dost bilip gül gibi geçinip gidiyorlardır. 

Şairlere de kulak verirsek anlatmanın önemini bir kez daha vurgulamış oluruz. Murathan Mungan güzel bir şiirinde Anlat bana der ya hani;

Anlat bana her şeyini! 
Acılarını, sevinçlerini 
ve içinde kalan her şeyini! 
İstersen önce, 
Acılarından bahset bana... 
Bahset ki 
Ortağın olayım bir dost gibi. 
Belki nasıl davranman gerektiğini söylerim sana, 
Belki de ağlarız birlikte 
sessiz ve derinden... 
Belki de sana sıkıca sarılırım 
sözcüklerin bittiği her yerde. 
Tıpkı bir sevgili gibi, 
Uzanırım koynuna 
ve sıcaklığımla eritirim dertlerini. 
İstersen sevinçlerinden de bahset 
Bahset ki; 
Anlayayım acıların seni yıkmadığını 
Nasıl direndiğini ve nasıl yok ettiğini... 
İstersen aşklarından da bahset bana... 
Bahset ki; 
Birlikte analım tüm anıları. 
Yeter ki anlat bana her şeyini! 
Arzularını, hislerini 
Ve tüm tutkularını... 
Birde seni anlat bana. 
Anlat ki... anlayayım içindeki beni 
Anlayayım ki... anlatayım seni nasıl sevdiğimi...”

İnsan bir çok yağmura yakalanabilir ama önemli olan hangisinde ıslandığıdır. Hangisi sende yağmurdan sonraki o berrak gökyüzünü bırakıyorsa, ya da dalgalandım da duruldum diyecek bir deniz sakinliğine ulaştırıyorsa işte gönlünü açacağın doğru kapı orasıdır.


Acıdan başka bir şeyin hüküm sürmediği bu dünyada nefeslenecek pencereler açmalıyız kendimize: Kafamızı kuma gömüp acılardan kaçamayız bir ömür boyu; yasını tutmalı ve sonra acıyı bal eyleyen bir dinginliğe ulaştırmalıyız gönlümüzü. Bunun için de insanlara kıyısı olmalı denizlerimizin. İstediğimizde sığınacağımız bir kız kulemiz olmalı, kapatıp kapısını penceresini  kendimizi dinlemeli, sağıltmalı ama tekrar hafif hafif ama ritmik dalgalarla dönmeliyiz kıyımıza.

Dünya az bir konak, derdi tasası, acısı çok, aşkı sevdası, günü ,güneşi, yemyeşil baharı da çok. Herkesin hayatına hem kederin hem mutluluğun uğradığı da, herkesi hayata bağlayan motivasyonun farklı olduğu da muhakkak. Görünürde hiçbir aktif derdi olmadığı halde kendi kendine hastalıklar üreten, kendi kuyusundan çıkamayan insanlar varken hergün ağır bir hastalığın pençesinde kemotrapi alırken bile çevresine moral veren insanlar da var dünyada.

Öyleyse insan açmalı gönlünü herkese, verebildiği kadar vermeli sevgisini esirgemeden çevresine diye düşünürken Kemal Sayar’ın Facebook’ta paylaştığı bir durum güncellemesi ile karşılaştım ve hayata dair bir önemli bir ayrıntıdan bahsettiğini gördüm.Aynen alıntılıyorum:

Geçenlerde bir danışanım şöyle dedi: “İnsanlara fazla bağlanarak onlara zulmediyoruz “ Durdum kaldım. Bazen böyle anlar olur, bir söz sizi derinden yakalar. İnsan ilişkileri ruhlarımızı tedavi eder ama bir şey aşırıya gidince zıddına dönüşür ya, bazen aşırı bağlanmakla borçlandırıyoruz insanları. Kendimize de zulmediyoruz: İnsanları bir koltuk değneği olarak gördüğümüzde kötürümlüğümüz devam ediyor. Onları da bizim ihtiyaçlarımızı giderecek nesnelere dönüştürüyoruz. Sonra Simon Weil’in yazdıkları geldi aklıma: Hiçbir sevginin seni hapsetmesine izin verme. Yalnızlığını koru, olur da sana gerçek bir sevginin sunulduğu gün gelirse içsel yalnızlığınla dostluğun arasında bir karşıtlık olmayacaktır. Aksine sen onu tam da hataya mahal vermeyen bu işaretten tanıyacaksın.”


Bu ifadeleri okuduğumda ben de durdum kaldım; tıpkı Ahmet Kaya’nın şarkısında, “Bir menekşe kokusunda seni aramak var ya, bu hep böyle böyle sürer mi dediği halde menekşenin kokusuz bir çiçek olduğunu öğrendiğim andaki gibi öylece kaldım ve şarkıyı güzel sesli sanatçı Firdevs Altındaş’ın etkileyici yorumuyla beraber mırıldanarak bahsi kapattım:

Yan yana geçen geceler unutulup gider mi
Acılar birden biter mi
Bir bebek özleminde seni aramak var ya
Bu hep böyle böyle gider mi.

Suya hasret çöllerde beyaz güller biter mi
Dikenleri göğü deler mi 
Bir menekşe kokusunda seni aramak var ya
Bu hep böyle böyle gider mi.

Kendine iyi bak beni düşünme
Su akar yatağını bulur

İçimdeki fırtına, kör kurşunla diner mi
Kavgalar kansız biter mi
Bir mavzer çığlığında seni aramak var ya
Bu hep böyle böyle gider mi

Şu kahpe dünya seni bana düşman eder mi
Dostluklar birden biter mi 
Bir kardeş selamında seni aramak var ya
Bu hep böyle böyle gider mi

Kendine iyi bak beni düşünme
Su akar yatağını bulur

Pelin Onay'ın dediği gibi " Bir tutam kalmak ve olabildiğine gitmekten öte, hiçbir şey yoktu teraziyi dengeleyen"

HANDAN KILIÇ

  


8 Kasım 2015 Pazar

KÜÇÜK PRENS UNUTMAMAK İÇİN TEKRARLADI!



Bu sefer kitabın ortasından konuşacağım: İşte size güzel bir kitabın tam da ortasından alıntılanmış satırlar :)) Beraberce okuyalım ve üzerine düşünelim bakalım: 

"-Evcil ne demek? diye sordu Küçük Prens, tilki cevapladı, -Artık kimselerin umursamadığı bir geleneğin gereği, bağlar kurmak demektir. Sözgelimi sen benim için şimdi binlerce oğlan çocuğundan birisin. Ne senin bana bir gereksinmen var ne de benim sana. Ben de senin için yüzbinlerce tilkiden biriyim. Ama beni evcilleştirirsen birbirimize gereksinim duyarız sen benim için dünyada bir tane olursun, ben de senin için.
-Biraz biraz anlıyorum dedi Küçük Prens .Bir çiçek var…Galiba beni evcilleştirdi.
-Olabilir dedi tilki, dünyada neler olmuyor ki ?
Ama bu dediğim dünyada olmadı.Tilki şaşırmış, meraklanmıştı.
-Yoksa başka bir gezegende mi?
-Evet
-O gezegende avcı var mıdır peki?
-Yok.
-Bak bu çok ilginç Peki ya piliç?
-Yok.
-Hiçbir şey tam istendiği gibi olmuyor dedi tilki içini çekerek ama hemen konuya döndü:
Hayatımda hiç değişiklik yoktur. Ben piliçleri avlarım, insanlar beni avlar.Bütün piliçler birbirine benzer, bütün insanlar da. Doğrusu epey sıkıcı. Ama beni bir evcilleştirsen hayatım günlük güneşlik oluverir. Öteki ayak seslerinden apayrı bir ayak sesi tanırım.O sesler korkuyla kovuğuma kaçırtır beni, seninkiyse tatlı bir ezgi gibi yeraltından çağıracaktır. Bak ötedeki buğday tarlalarını görüyor musun? Ben ekmek yemem. Buğdayın önemi yok benim için. Buğday tarlaları bana bir şey demiyor. Bu çok acı, ama senin saçın altın renginde. Beni evcilleştirirsen ne iyi olurdu, bir düşün! Altın rengindeki başaklar seni anımsatacak artık.Başaklardaki rüzgarı dinlemeye can atacağım”
Tilki sustu ve uzun süre Küçük Prens’i süzdü: 
-Ne olursun evcilleştir beni, dedi
-Çok isterdim ama vaktim az. Dostlar edinmeli, yeni şeyler tanımalıyım
-Yalnız evcilleştirdiğin şeyleri tanıyabilirsin dedi tilki, insanların tanımaya ayıracak  zamanları yok artık. Aldıklarını hazır alıyorlar dükkanlardan. Ama dost satan dükkanlar olmadığı için dostsuz kalıyorlar. Dost istiyorsan beni evcilleştir işte…
-Evcilleştirmek için ne yapmalıyım?
-Çok sabırlı olmalısın.Önce benden biraz ötede çimenlerin arasında oturacaksın. Şöyle. Ben seni göz ucuyla süzeceğim, sen ağzını açmayacaksın. Çünkü sözcükler yanlış anlama kaynağıdır. Her gün biraz daha yakınımda oturursun.”
Ertesi gün Küçük Prens yine geldi .
-Hep aynı saatte gelsen daha iyi olur dedi Tilki. Sözgelimi öğleden sonra saat dörtte gelecek olsan ben saat üçte mutlu olmaya başlarım.Her geçen dakika mutluluğum artar. Saat dört dedi mi meraktan yerimde duramaz olurum. Mutluluğumun armağanını veririm sana. Ama gelişigüzel gelirsen içimi sana hangi saatte hazırlayacağımı bilemem. Ayinsiz olmuyor
-Ayin nedir?
-O da artık kimsenin umursamadığı bir gelenek. Bir günü öbür günlerden, bir saati öbür saatlerden ayırır.
Küçük Prens tilkiyi evcilleştirdi. Ayrılık saati yaklaşınca tilki: 
-Ah dedi gözyaşlarımı tutamayacağım.
-Suç sende, dedi Küçük Prens. Sana kötülük etmeyi düşünmemiştim, kendin istedin evcilleşmeyi
-Orası öyle
-Şimdi gözyaşlarını tutamıyorsun
-Orası öyle
-Öyleyse bundan bir kazancın olmadı
-Oldu, oldu dedi tilki, başak tarlaları meselesi…
Sonra ekledi:
-Git bir daha bak güllere. Seninkinin eşsiz olduğunu anlayacaksın. Sonra gel helalleşelim; sana bir sır vereceğim
Küçük Prens güllere bir daha bakmaya gitti:
-Siz benim gülüme hiç mi hiç benzemiyorsunuz. Şimdilik değersizsiniz. Ne sizi evcilleştiren olmuş ne de siz kimseyi evcilleştirmişsiniz.Tilkim eskiden nasıldı, öylesiniz.O da önceleri tilkilerden bir tilkiydi ama ben onu dost edindim, şimdi dünyada bir tane”
Güller güç duruma düşmüşlerdi.
-Güzelsiniz ama boşsunuz diye ekledi. Kimse sizin için canını vermez.B urdan geçen herhangi bir yolcu benim gülümün size benzediğini sansa bile o tek başına topunuzdan önemlidir.Çünkü üstünü fanusla örttüğüm odur, rüzgardan koruduğum odur, kelebek olsunlar diye bıraktığımız birkaç tanenin dışında bütün tırtılları uğrunda öldürdüğüm odur.Yakınmasına, böbürlenmesine, hatta susmasına kulak verdiğim odur. Çünkü benim gülümdür o.
Sonra tilkiyle buluşmaya gitti:
-Hoşça kal dedi
-Hoşça git dedi tilki. “Vereceğim sır çok basit: İNSAN ANCAK YÜREĞİYLE BAKTIĞI ZAMAN DOĞRUYU GÖREBİLİR.GERÇEĞİN MAYASI GÖZLE GÖRÜLMEZ”
Küçük Prens unutmamak için tekrarladı: GERÇEĞİN MAYASI GÖZLE GÖRÜLMEZ
-Gülünü bunca önemli kılan, uğrunda harcadığın zamandır”
 Küçük Prens unutmamak için tekrarladı: “Uğrunda harcadığın zamandır”
-İnsanlar bu gerçeği unuttular, sen unutmamalısın. Evcilleştirdiğin şeyden sen sorumlusun. Gülünden sen sorumlusun…
Küçük Prens unutmamak için tekrarladı: Gülümden ben sorumluyum”

Evet şimdi ne dersiniz; kaç varlığı evcilleştirdiniz? Kaç kişi sizin için canını verir? Sizi evcilleştiren oldu mu? Onu göreceğim diye mutlu olduğunuz, rüzgarın, güneşin, dalgalı denizin, durgun gölün size hatırlattığı, keşke burada olsaydı dediğiniz kaç varlığa veda ettiniz yaşam ırmağı akıp giderken…  Yarınlarda evcilleştirmek istedikleriniz var mı? Zamanın cenderesine sıkışmadan size vakit ayıracak kaç dostunuz var? Ya da bunca zaman emek verdiğiniz, vakit ayırdığınız kaç insanla hala aynı sıcaklıkta devam ediyorsunuz… 

Şair Gülten Akın’ın dediği gibi, “Ah kimselerin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya “ Yine aynı şairden vurulduğum bir mısra: “İtip beni, balıma dadanan bu çağı sevmedim”
Başka bir şair, Turgay Papakçı da;

 “Sonra çekildim bir kenara,
Seyrettim olup biteni
Baktım kimde ben ne kadarım,
Kim bende ne kadar kalmış diye.
Ve geçen ömrüme bir damla göz yaşı akıttım,
Şöyle bir baktım ömrüme
Yarısı adanmışlıkla geçmiş,
Diğer yarısı aldanış”

Derdi olan insanların yazdıkları hangi dilde olursa olsun, belki de aynı acıları çektikleri, aynı sancılı gecelerden geçtikleri için bize hep aynı şeyi söyler. Bir kitabı ya da filmi, ruhumuza dokunan yanları ile severiz. Bizimle kurdurduğu özdeşliktedir  gönlümüzdeki yeri. Aslında bu sadece kitaplar ve filmler için geçerli değildir. Hayatımıza girip çıkan, kalbimize değen her şey ve herkes için geçerlidir bu: Her şey, sürekli değişen bizi, inşa etmek için gelir. Kimi, eskilerin populer digital oyunu tetristeki uzun çubuk gibi çok beklenir ama geldiğinde tam oturur boşluğumuza, kimininse çıkıntıları kalır. Sonra bir diğeri gelir onun çıkıntısını kapatır.Tam  düzgün bir şekle sahip oldu hayatımız derken öyle biri gelir ki, nereye inse başka bir soruna sebep olur. Onu düzeltmek için uğraşır durursunuz. Eldeki ve evdeki imkanlarla çabalarsınız. Bir sürü vakit kaybedersiniz, canınız sıkılır ve tam vazgeçecekken tam da lazım olan o parça gelir ve sizinle bütünleşir. İşte o an yeniden başaracağınıza inanırsınız. İşte böylesi insanlarla dostluk kurmak isteriz. Küçük Prens’in tilkisinin tabiriyle onun tarafından evcilleştirilmek, onu evcilleştirmek, hayatı daha yaşanabilir kılmak isteriz.

Küçük Prensin yazarı Saint-Exupéry “Yaşam bize bütün kitapların öğrettiğinden daha çoğunu öğretir. Çünkü yaşam bize karşı direnir. İnsan ancak engellerle karşılaşıp onları aşmaya çalıştıkça kendini tanıyabilir.” der  ve kitabında çocuk duyarlılığı ile yaşam sorunları arasında sıkı ve ilginç bağlar kurar.

Yüzbeş sayfalık ince ve resimli bir çocuk romanı olarak Can Yayınları’nın Cemal Süreya ve Tomris Uyar çevirisiyle yeniden bastığı Küçük Prens her satırı ile büyüklerin yüreğiyle baktığı zaman gerçek değerini görebileceği büyük bir başyapıt. 

Bu yıl yeniden animasyon olarak filmi de çekilen Küçük Prens’i hala okumadıysanız/seyretmediyseniz daha fazla vakit kaybetmeyin derim. Filmi kitabın hikayesini hikaye edecek şekilde kurgulanmış, çocuklara da hitap etmesi için kitapta yer alan bir çok görüş ve düşünceye yer verilmemiş.Üzerine felsefesine dair kitaplar yazılan bu eser, yazarının az sayıda romanından sadece biri. Mutlaka büyüklerce okunup irdelenmesi, hayatlarımızla kesişen noktalarının tespiti yapılması gereken bir kitap. Tüm insanları ilgilendiren konulara değinen boyutuyla da güncelliğini her zaman koruyacak bir eser.  

Kitabın orta yerinden girdiğimiz yazıda başa dönersek; kitap beni etkisi altına aldığı satırlara “Büyüklere bir şeyi açıklamazsanız olmaz“ diyerek başlıyor. Bir insana bir şeyleri açıklamanın faydası var mıdır ki? Hep birilerine bir şey açıklarken yakalıyorum  kendimi. Sonra neden diyorum ben anlatmadan, açıklamadan beni anlayan biriyle karşılaşmıyorum.

Büyükler hiçbir şeyi tek başlarına anlayamıyorlar, onlara sürekli açıklamalar yapmak da çocuklar için çok sıkıcı oluyor doğrusu” diyen yazar” bana aslında hiç büyümemiş bir çocuk olduğumu mu anımsatıyor?  

Çok yakından  tanıdım onları yine de ilk görüşlerim pek değişmedi “ diye ekleyince benim de diyorum, benim de. Zaten bir insanı sevip sevmeyeceğimize biz değil beyin reseptörleri karar veriyormuş; doksan saniye içinde koku uyuşması oldu, oldu, olmadı olmuyormuş. Nadiren kendi kokusunu gizlediğinden karar veremediklerimiz olsa da genelde bir insanla ilk tanıştığımız andaki görüşlerimiz değişmiyormuş.

Kitap devam ediyor: “Resmimi anlayamayan büyüklere göstermekten vazgeçtim zamanla…Onların düzeyine iniyordum.Briç, diyordum, golf , politika, kravat mıravat. Onlar da böyle aklı başında biriyle tanıştıkları için seviniyorlardı…Aaaaa tıpkı ben, içimde hala yaşayan çocuğa inat, küçüklüğümden beri hep büyüklerin içinde, büyüklerin meselelerine kafa yorarak geçti ömrüm. Ne kazandım? Ne kadar olgun bir kız, büyümüş de küçülmüş dedi herkes! Sanki büyümek marifetti, büyürken yitirdiklerimizi arıyorduk aslında bir ömür boyu.

Yazar kitapta, işte böyle uçağım büyük çöl üzerinde kazaya uğrayana kadar, içimi dökecek gerçek bir dostum olmadan yapayalnız yaşadım.“ diyor ve ekliyor “Okyanusun ortasında sal üstünde kalmış  bir gemiciden daha yalnızdım”

Bu satırlarla, yazar Küçük Prensle tanışıp dertleşecek bir dost bulmanın heyecanındayken benim içime derin bir hüzün çökmüştü daha kitabın başında. Ben ne zaman bulacaktım küçük prensimi? Ya da bu şansım hiç olmayacak mıydı? Yapayalnız olduğum bu dünyada ben de fil yutmuş boğa yılanı resmimi anlayacak bir dost bulamayacak mıyım? Yoksa içimin bir yerlerinde katlanmış hortum, düğümü çözülmediğinden patlayacak mı bir gün? Ve içimin coşkun suyu nasıl nereye akacak yeryüzünde? Suyun önünden aynı düzlemde gidecek çok yolun olması nasıl suyun etkisini azaltır ve basit ince bir akışla denize varmadan kurumasını sağlar ya, işte öylesi bir çokluğun içinde kaybolmuş durumda zihnim. Tek bir yere kanalize olmalı  ve belki de suyumun önüne set çekip baraj kurmalıyım. Kuraklık zamanlarında da kullanılacak suyum olmalı hem de birikerek gücünü toplamalıyım içimin.

Ama Ahmet Arif çeliyor aklımı “Gel beraber alalım nefesimizi sevdiğim, sensiz boğazımdan geçmiyor” deyince baraj falan kurmaktan vazgeçip gönlümün akışına bırakayım hayatı diyorum.

Aslında her şey insanın kendisinde gizli, hayatımızdaki her şeyin farkını kendi bakış açımız veriyor. Bir gün Şemse sormuşlar, aşık olmakla sevmek arasındaki fark nedir diye.”Senin baktığına herkes bakar ama senin onda görebildiğini herkes göremez. Herkes aşık olabilir ama kimse senin gibi sevemez.Tek fark sensin, seni özel kılan sevdiğin değil sevgin” diye cevaplamış. Evcilleştirdiğimiz ve çok sevdiğimiz dostlarımız bazen yadırganır ya çevremizde ama işte buradaki ayrıntı onun bizim tetrisimizin eksik parçası olmasıdır ve bunu sadece biz hissederiz.

Ama işte hayat bir oyundur ve leveller sürekli değişir, gelen parçalar, giden parçalar, bizden götürdükleri, giderken bıraktıkları ile hepimizin yeni aşamalara geçerken ayrı ayrı hasar tespit çalışmaları yapması gerekir ki, gücümüzü kaybetmeden ilerleyelim.

Şimdi acının ormanından geçiyorsun
Herşey bir daha kanasa da
Ne geçtiğin yola ne de sana dokunabilirim ben
Geç meleğim senin de şarkların olsun
İçindeki teli titreten”   (Birhan Keskin)

Tilkinin dediği gibi giderken acı bıraksa da evcilleştirdiklerimiz başak tarlaları meselesi kârımızdır. O anılara tutunarak sarılırız yine hayata.^Şiir okur, yaramıza eş yaraları olan şairlerle sarmaş dolaş oluruz satırlarda. Küçük Prens’i şair duyarlılığıyla dilimize çeviren Cemal Süreya’ya kulak veririz misal:

Seni soruyorlar; öldü mü diyeyim yoksa dönecek mi?
İkisi de imkansız değil mi?
Çünkü biliyorum asla geri dönmezsin 
Ve biliyorum sen benim için asla ölmezsin”

Hani derler ya, şu iflas etmiş dünyada en geçerli para birimi kendin gibi bir insanla paylaştığın duygulardır diye, işte hayat durağan değil, bizler tıpkı hayatımız gibi değişiyoruz zamanın kucağında. İstemesek de yollarımız ayrılıyor gönlümüze düşen insanlarla. Nasıl yaman bir çelişkiyse, güzel günlere ve güzel insanlara duyulan özlem bu günümüze keder verirken, kurtulduğumuz olaylar ve kişileri anımsadığımızda içimiz sevinçle doluyor. Demek ki; hiçbir şey göründüğü gibi değil, hiçbir his bir daha aynı duyguyu vermiyor ve yine bunları anlamlandıran kendimiz oluyoruz. Şair Hüseyin Atlansoy “Herkesin ama herkesin ince örülü bir kaderi ve giydiği kazaklara bile sinmiş bir kederi vardır” dediği gibi hepimizin yolu, acısı, kazandıkları kaybettikleri, özledikleri farklı. Ve yine Didem Madak tercüman olmuş halime; “Az sevme bilmiyorum ben, çok sevdiğimdendir çok incinmem”

Bir de neyi fark ettim biliyor musunuz; ne kadar yaklaşırsanız yaklaşın kimse kimsenin yarasını iyileştiremiyor. Anlıyor, paylaşıyor, o an pansuman yapıyor. Gelişinin tazeliği ile ferahlatıyor ama sonra gittiğinde aynı yaralar yeniden kanıyor.Yaraların tedavisi, o yaraları açanlarca bile yapılamıyor.Kalp öyle bir yer ki girişi var, çıkışı yok…İnsan kendi kendisinin doktoru, şifacısı olmak zorunda. Ne eşi ne evladı ne arkadaşı ne dostları insanın tamamen şifa bulmasını sağlayamıyor. Herkes o kadar uzak ki; herkes o kadar kalabalık, herkes o kadar yalnız ki…Belki de geriye şah damarından daha yakına yönelmek kalıyor. 


Küçük Prens onu evcilleştirdiği gülünü korumak için elinden geleni yapıyor ve hergün temizlemezse başta gül fidanlarından ayrılmayan cazip bitki baobların büyük ağaçlara dönüşüp gezegeni ele geçireceğinden bahsediyor. Bu, girdiği bahçeyi kurutan zararlı bitki baoblar bana insanın yaptığı kötülüklere alışması gibi geldi. Hani bir kereden bir şey olmaz deyip yaptıklarımız var ya, her şey bir kereden olur aslında. Bir kere düştüysek hataya hemen onu telafi etmezsek yenileri sarar ve biz anlamadan istila eder gönül bahçemizi.Onun için Küçük Prensin hergün aynı enerjiyle baobları temizlemesi boşuna değil. Aslında kolay bir iş ama çok dikkat gerektirir derken dün yapılan temizliğin dünde kaldığını hatırlatıyor. Ertesi sabah yeniden başlayacak yaşam mücadelesi ile bizler tıpkı kendi gezegenimizin Küçük Prensleri olarak yanardağımızı yakacak, baobları temizleyecek, evcilleştirdiğimiz gülümüze bakacak, onu sevip sulayacak, yağmurdan rüzgardan koruyacağız ki, diğer güllerden farklı olduğunu hissetsin ve boy atıp serpildigi gönül bahçesini terk etmesin. Onunla birlikte nice gün batımlarını izleyebilelim. Ne zaman biteceği belli olmayan hayatımızın gün batımına doğru ilerlerken evcilleştirdiğimiz/ bizi evcilleştiren sevdiklerimizle beraber olalım.

Küçük Prens dünyaya yaptığı yolculuğuna gülünün kaprislerinden bıktığı için başlıyor, gezegeninden ayrılıyordu ama ondan ayrılmasının ona dönüşünün ilk adımı olduğunu bilmiyordu. Bir bahçe dolusu gülü gördüğünde eşsiz sandığı gülünden çok sayıda olduğunu fark ettiğinde duvara tosluyordu. Ama sonra benimle dost ol, beni evcilleştir diyen tilki sayesinde gülünün eşsiz olduğunu anlayıp onu ne kadar özlediğini fark ediyordu. Sonrasında binbir çeşit insanla karşılaşıyor ama sürekli olarak gezegenine dönmenin yolunu arıyordu.Çünkü sevdiği, gülü oradaydı ve gülünü önemli kılanın uğrunda harcadığı zaman olduğunu anlıyordu.  

Sanırım büyümenin değil, büyürken unuttuklarımızın sorun olduğunu anladığımızda, içimizdeki Küçük Prenslere ve prenseslere yaşama şansı verdiğimizde, gerçeğin mayasının gözle görülmediğini fark edeceğiz.

"Bir yerlerde bir kuyunun saklı oluşudur çölü güzel kılan" diyen Küçük Prens gibi düşünelim: Bir zaman evcilleştirdiğimiz, emek verdiğimiz ama sonra ihmal ettiğimiz sevdiklerimizin çölleşen gönüllerinde hayat veren su kuyularını arayalım. Belki yitirdiğimizi sandığımız bir vahaya rastlar ve susuzluğumuzun yanında yoksunluklarımızı da gideririz.

Son sözü yine kitaptan bir alıntıya bırakalım:

Sizin dünyada insanlar dedi Küçük Prens, bir bahçede beş bin gül yetiştiriyorlar, yine de aradıklarını bulamıyorlar. Oysa aradıkları tek bir gülde, bir damla suda bulunabilir. Ama gözler kördür. İnsan ancak yüreğiyle baktığı zaman gerçeği görebilir.    

HANDAN KILIÇ