28 Aralık 2015 Pazartesi

İÇİMİZ HEP BİR HOŞÇAKAL ÜLKESİ



“Bu dünya soğuk

Rüzgâr genelde ters yöne eser
Limon ağaçları kurur
Bahaneler hep hazır
Güzel günler çabuk geçer
İçimiz hep bir hoşçakal ülkesi” Cahit Zarifoğlu


Hoşça kal 2015 …

“İçimiz hep bir hoşçakal ülkesi …

Bu uğurladığımız kaçıncı yıl? 

Acısıyla tatlısıyla bir yıl daha eksildi ömrümüzden.

Ne kadar zor bir yıldı: Dünya sona doğru giderken dayanılmaz bir yer olmaya  başladı günden güne… Bu kadar çok şehit/kayıp haberiyle uyandığım daha doğrusu uyuyamadığım bir yıl hatırlamıyorum. Belki de unutmak nimetiyle ödüllendirildim. Çünkü bu ülkede yıllardır, gündem o kadar hızlı akıyor ki, değiştirebileceğim şeyler için cesareti ve duayı yedeğimde taşısam da, artık değiştiremeyeceğim şeyler için zihnimi ve kalbimi koruma altına almak adına, gündemden uzak kalmaya çalışıyorum. Bazıları bunu duyarsızlık olarak algılayabilir ama ben öyle düşünmüyorum.

Yoğun ve yorgun geçen yılın son günlerinde, bu konuda beni haklı çıkaracak yeni farkındalıklarım da oldu: 

Konuyu biraz daha açarsam; birkaç gün önce izlediğim “Neşe, dert, aşk diye yazılır, Neşet  Ertaş diye okunur. “ sloganıyla yola çıkan ve büyük ustanın her yılı ayrı bir çile olan hayatından kesitler sunan oyun esnasında düşündüm yine bu konuyu. 
  
Devlet Tiyatrolarının tanıtım broşüründe; “Neşet Ertaş, bir oyuna, bir esere sığamayacak kadar engin bir hayat. Onun hayat felsefesini, insanlığını, gönlünü, sanatını, bir eserle anlatabilmek mümkün olmadığı için; bu oyunda ancak ondan esinlenerek bir sanat eseri oluşturulmaya çalışılmıştır. Onun türküleriyle büyüyen, onunla aynı bozkıra bakmış insanlarla… Hayatının en önemli unsurlarından biri olan “Aşk” teması seçilmiştir. Bu oyun Neşet Ertaş’a yakılmış bir ağıttır, bir saygı duruşudur.” denerek yakın zamanda kaybettiğimiz büyük ustaya selam ediliyordu.

Zorlukların yıldıramadığı, kayıpların yıkamadığı ama her gönüle değişte sızım sızım sızlatan acıların tercümanı kıldığı  bu adam, İsmet Özel’in Münacaat şiirinde “halbuki aşk, başka ne olsundu hayatın mazereti” dediği gibi, insanın yalnız geldiği bu dünyada ” diğer yarısını, yarini" arama telaşından bahsedip durdu

Kaynağı, her anı, yaşamının tutunacak dalı aşk olan bir adam ve gönülden gönüle görünmeyen yollardan varıp yerleşen bir “Aşık”tı o.

Bozkırda, bozlakların dudaktan gönle aktığı bir coğrafyada büyümedim. Hatta bağlama sesine aşina da değildim. Ama Sadık Yalsızuçanalar’ın “Ondan, yıllar önce, 'kalpten kalbe bir yol' olduğunu öğrenen herkes gibi ben de, yıllarca sinemde taşıdığım gizli yaranın bir tabibi olduğunu sanmıştım. Oysa, bütün yaraları ve şifa umutlarını boşa çıkaran bir kader sırrının, Sezai Karakoç'un deyişiyle, 'kaderin üstündeki kader'in biraz olsun farkına vardıkça, Neşet Ertaş'ın türkülerini daha çok sever oldum.” dediği gibi türkülerindeki derinliği yeni yeni fark etmeye başladım.
Bu nedenle sergilenen oyunda canlı performanslarıyla büyüleyen ustalardan dinlediğimiz türküler beni alıp o duygudan o duyguya sürükledi: 

Belki de büyük usta, küçük yaşta annesini yitirmese, gurbette olduğumuz bu dünyada her açıdan garipliği yaşamasa, bir ömür aradığı ahu gözlü dilberin hayaliyle yanmasa, o ince sızının tercümanı olamayacaktı. Bu açıdan bakarsak, oyunda, belki de annesi için yazmıştır diyerek yorumlanan “Neredesin Sen”i eğer annesiyle beraber büyüse hiç dinleyemeyecektik değil mi?  

Şu garip halimden bilen işveli nazlım
Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen
Tatlı dillim güler yüzlüm ey ceylan gözlüm
Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen

Ben ağlarsam ağlayan gülersem gülen
Bütün dertlerime ağlayıp gönlümü bilen
Sanki kalbimi bilerek yüzüme gülen
Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen

Sinemde gizli yaramı kimse bilmiyor
Hiç bir tabip yarama merhem olmuyor
Boynu bükük bir garibim yüzüm gülmüyor
Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen

Ya da Gönül Dağı’na kulak verirsek ; 

Gönül dağı yağmur yağmur boran olunca

Akar can özümde sel  gizli gizli
Bir tenhada can cananı bulunca
Sinemi yaralar yar oy yar oy yar oy yar oy

Dil gizli gizli dil gizli gizli

Sinemi yaralar yar oy yar oy yar oy yar oy
Dil gizli gizli dil gizli gizli

Dost elinden gel olmazsa varılmaz

Rızasız bahçenin gülü derilmez
Kalpten kalbe bir yol vardır görülmez
Gönülden gönüle giden yar oy yar oy yar oy yar oy” diyen Neşet Ertaş bir türlü kavuşmadığı kızlara sevdalanmasa, hayatımızın her anına nüfuz edebilen eserleriyle, söylenememiş aşklar manzumesinin en güzel satırları eksik kalmayacak mıydı?


Bunaldığımız, yalanların yıkıcılığı ile karşılaştığımızda 

“Hep sen mi ağladın hep sen mi yandın
Bende gülmedim yalan dünyada
Sen beni gönlünce mutlu mu sandın
Ömrümü boş yere çalan dünyada
Ah yalan dünyada yalan dünyada
Yalandan yüzüne gelen dünyada
Sen ağladın canım ben ise yandım
Dünyayı gönlümce olacak sandım
Boş yere aldandım boş yere kandım “ diye nasıl feryad edecektik mesela.

Hayatını paylaştığı, üç çocuğuna ana olan kadına bir türlü aşık olamasa da, saygısını kaybetmeden boşanmasa;

Cahildim dünyanın rengine kandım

Hayale aldandım boşuna yandım
Seni ilelebet benimsin sandım
Ölürüm sevdiğim zehirim sensin
Evvelim sen oldun ahirim sensin

Sözüm yok şu benden kırıldığına

Gidip başka dala sarıldığıma
Gönlüm inanmıyor ayrıldığına
Gözyaşım sen oldun kahirim sensin
Evvelim sen oldun ahirim sensin

Garibim can yıkıp gönül kırmadım

Senden ayrı ben bir mekan kurmadım
Daha bir gönüle ikrar vermedim
Batınım sen oldun zahirim sensin
Evvelim sen oldun ahirim sensin'” türküsünden mahrum kalmayacak mıydık?


Elbette bizler ya da sanatçılar zor günler yaşayalım demiyorum. Yazının, şiirin nasıl yazıldığını, türkünün nasıl yakıldığını bilirim: Siz de bilirsiniz aslında; okuduğunuzda, dinlediğinizde yanıyorsa içiniz, ne hissettiriyorsa size işte o duyguyla yazılmıştır bahtımıza düşenler de. Ama hep iyi günler olsa ömrümüzde, nasıl biliriz o aydınlık zamanların kıymetini. Hepsi beraber harmanlandığında, acıyı bal eyleyen bir bakışa sahip olduğunuzda, yani “kaderin üzerindeki kadere” teslim olup bizi bizden çok seven Yaratıcı’mızın belirlediği planın akışına kendimizi bıraktığımızda güzelleşir dünya.

Olayın bir başka boyutu da, güzel günlere olan özlemin bitmeyişi, gidişleriyle, ardında bize o güzelliklerden ayrı kalmanın üzüntüsünü bırakmaları, zor zamanların ise, oh be geçti gitti dedirten ferahlık hissi ile içimizi dolduruyor olmasıdır. Bu gerçeği fark ettiğimizde, kendi acılarımıza da, yüreğimizi dağlayan kitlesel acılara da dayanmak kolaylaşır. En Merhametli'den daha büyük değil şefkatimiz, elbette bilmediğimiz hayırları barındırmaktadır kaderimiz. Belki de sırf bu yüzden güzeldir çektiklerimiz, bizi başka bir bize yükseltecektir güçtür acılarımız, yeter ki duvara tosladığımız o an, ilk yardıma çabuk yetişsin ruh erzaklarımız.  

Bu nedenle geçen yıl her ne yaşadıysak yaşayalım yeni bir yıla girerken gönül yelkenimize umut rüzgarı dolduracak şekilde hayatımızın dipte köşede biriken fazlalıklarından kurtulalım, bir iç muhasebe yapalım.  

Yeni yıl kutlamalarını, seneye görüşürüz espirisi kadar gereksiz bulsam, neyi kutladığımızı anlayamasam da başlangıçlar ve bitişlerin hayatımızın muhasebesini yapmak için kıymetli vakitler olduğunu düşünürüm.

Sizin için “Oh be, çok şükür bitti bu yıl” dediğiniz bir sene mi oldu, “Ah nasıl da hızlı geçti” diye hayıflandığınız bir sene mi oldu bilmiyorum ama benim için her şeyin “ çok” olduğu bir yıldı 2015. Bitsin artık dediğim zamanlar kadar böyle güzel vakitler yaşamadım diyerek özlem duyduğum anlarla dolu bitmek üzere olan bu yıl.

Şöyle geriye dönüp baktığımda en mutlu haberlerden başlayalım diyorum 2015 anılarına: İki can parçamdan, iki kardeşimden, iki yakışıklı yeğen geldi bu yıl bana; Mesut ve Erdem adında. Onlar sayesinde İzmir’de başladım yıla, mis gibi cennet kokularıyla beraber isimleriyle mutluluk ve ilkelilik  kavramlarını canlandırdılar  hayatlarımızda.

Alabora olmuş hayatlardan savrulmuş çocuklar kıyıya vurdukça nasıl yandıysa canımız, en umutsuz anlarda gülücükleriyle dünyayı katlanılabilir kılan çocuklar hiç eksilmesin gönül kıyılarımızdan diye dua ettik sıkça.

Bu zor dünyaya katlanmak için herkes bir çıkar yol bulur ya kendine, benim için yine yazı oldu kurtarıcı yıl boyunca. Son üç yılda en az bu yıl yazı yayınlasam da, bunda yazıların nitelik ve hacim açısından derinleşmesinin etkisi olabilir. Yayınlanmamış yazılar da birikse de kenarda, bakalım 2016’da nasıl bir kaderle çıkacaklar ortaya.

2009 yılından beri klasik blog yazarlığı yapan, bir çok farklı blog ve internet sitesinde yazan biri olarak bildiğiniz gibi bu yıl büyük bir hayalim gerçekleşti ve AKIŞINA BIRAK ismiyle kitaplaşan derleme, hayatıma yeni bir boyut kattı. Eylül 2014’te hazır olan kitap kaderindeki doğum tarihini bekledi ve 2015 yılının Ağustos ayının ortalarında okuyucusuyla buluştu. İki ay gibi kısa bir zamanda ilk baskısı tükendi ve okuma oranının çok düşük olduğu bir ülkede ikinci baskıyı yapma şansını yakaladı.

Hepsinden önemlisi okuyan herkesin mutlu, heyecanlı, sevgi dolu dönüşlerle bana yazması oldu. Yüreğimi açtığım kimse geri çevirmedi satırlardan taşan sevgimi ve daha da büyüyerek döndü bana verdiklerim.

Ralph Waldo Emerson’un çok sevdiğim bir sözü var: “Hayatta tek bir kişi bile siz yaşadığınız için rahat nefes alıyorsa siz başarılı ve amacına ulaşmış bir insansınız”
Doğruluğuna çok inandığımdan bu sözü önceki bloguma kapak yapmıştım. İnsanlara faydalı olmak, iyileştirirken iyileşmek yaşam felsefem oldu hep. İşte kitapla da bunu amaçlamıştım ve yazdığım satırların gözden gönüllere girmesiyle bu mutluluğu yaşadım.

Kendimi akışına bırakmakta ömür boyu öğrenci gördüğümü ifade etiğim ve içinden geçtiğim bir hayatta gözüme takılanları gönül süzgecimden geçirerek satırlara döktüğüm yazılarım, ben bu alemi terk ettikten sonra da yaşam felsefemi aktarmaya devam edecek. Bu nedenle toplanmış olması büyük önem arzediyor. Hiç birini yazarken kaç kişiye ulaşır hesabı yapmadığım bu gönül izleklerimde soluklanan birkaç kişinin olması bile bana yeterken dar bir çevreden çıkarak kitaplaşması hem bir hayalimi gerçekleştirdi hem de birdenbire oldu. Zaten iyi şeyler birdenbire olur derler. Bu süreçte beni yüreklendiren tüm dostlarıma teşekkür ediyorum.

Bu yıl yoğun bir şekilde sosyal medya kullanıcısı da oldum. Mesleki pozisyonum gereği yoğun ama yalnız bir yaşamın yolcusuyum. Kitap okuma, film izleme hatta yaşama hızımı düşüren bir işi yapıyor olmanın zorluğu yanında, hakkı teslim etme yükünün altında olmak da insan için epey ağır bir yük. Kaç sayfa, klasör hatta bazen çuval dosya okudum, kaç sayfa karar yazdım bilmiyorum ama elimden gelenin en iyisini yapıp karar verecek makamların önüne getirdim. Ardımdan kontrol edecek bir mekanizmanın varlığı ile yükümü hafiflettim ve kendimi biraz nefeslenmek için çalışmaya her ara verdiğimde sosyal medyanın merkezinde buldum. Birçok güzel insanla tanıştım, dostluklar kurdum. Tıpkı gerçek hayat kadar  varlardı hatta bazen hepsinin önüne geçtiler. En yakınımdakilerin göremedikleri dertlerimi hafifletmek için çırpınanlar bile oldu. Dünyada güzel geçmese de 2015 benim için unutulmaz çoklar yılı olarak kalacak sanırım.

Güzel dostların yanında güzel sanatçılarla da tanıştım 2015’te. Misal Firdevs Altındaş sesiyle büyüledi beni. Kaç yazıyı onun etkileyici sesinin eşliğinde, hem de defalarca dinleyerek yazdım bilmiyorum. Kendine ait eserleri yanında, yorumuyla yeni bir soluk kattığı şarkılarla neredeyse her günüme konuktu sanatçı. Erkek eli adlı müthiş şarkısını bu yılın şarkısı ilan etim ve sıkça paylaştım sosyal medyada. Cem Adrian, Gülay,Kubat, Neşet Ertaş,Feridun Düzağaç,Emre Aydın,Kaan Tangöze, İrem Candar, Nazan Öncel, Sezen Aksu ve daha niceleri 2015’in fonunda çaldı hep.  

Sonra şiirler: Bu sene Didem Madak yılıydı benim için. Ah’larAgacı’na kurdum gönül salıncağımı…Beraber ah ettim geçen günlere... Gülden Karaböcek'le Aşkın gözyaşlarını döktüm gönlüm daraldıkça.  

Ve filmler…İnsanın hem gerçeğe yakın olmasını istediği hem de gerçeğinden kurtulmak için sığındığı birkaç saatlik yaşam kaçamakları…Ne çok izledim bu sene…Beni önerileriyle besleyen, gördükleri duydukları her güzel şiiri, filmi, kitabı paylaşarak dostluklarını esirgemeyen tüm sanal ve gerçek arkadaşlarıma teşekkür ediyorum.

Ve kokular… İnsan beyninin unutmadığı tek şey kokuymuş. Bundan olsa gerek her zaman diliminin, her şehrin bende anısı bir kokunun içine hapsoluyor. Sanırım hiçbirini unutmak istemediğimden, her yenilikte başka bir kokuya tutunurum ben: Şehir değiştirsem, kısa tatiller için bile olsa en azından farklı bir sabun alırım yanıma ve sonrasında o kokuyu duydukça dalarım anılar deryasına, bazen hiç çıkmak istemem derinlerden, özlediğim bir kokuysa. 2015’in kokusu benim için Paşabahçe Çay Kolonyası oldu mesela. Her zor anımda, her sevincimde, heyecandan havalara uçtuğumda ya da iki gözüm iki çeşme ağlarken hep yanımdaydı kolonyam.”Hayat en güzel hediye “ sloganı ile vurulduğum bu kokuyu ne yazık ki şimdilerde üretim sıkıntısı nedeniyle bulamıyorum. Her güzel şeyin tükeniyor olması gibi şişelerim dibini görmek üzere… Yerini doldurmaz ama Eyüp Sabri’nin çeşme limonu ile yüklerini paylaştırdım; bir sefer onun kokusuyla ferahlıyorum, bir sefer çay kolonyasının…

Hayat, tükenmez kalemin tükendiği, bitmez denilen her şeyin bittiği bir yer olsa da, belki de bittiği için güzeldir her şey: Düşünsenize, hep çocuk, hep genç ya da hep yaşlı kaldığınızı, hep paranızın olmadığını, hep sağlıksız olduğunuzu, hep yalnız, hep aşık, hep kaosun içinde olduğunuzu… Hep olan her şey gibi bıkardık, kıymetini bilmez, bizi en çok mutlu eden şeyden soğurduk sanırım. Öyleyse, her şeyin bir ömrü olması da, tükenip gitmesi, anılarla ara ara kendini hatırlatıp özlemden burun kemiklerimizi sızlatması da güzel… Gitmeyip, bitmeyip başka bir şeye dönüşmesi de keyifli.  

Belki de böyle çıktı sanat ortaya: Kaybolmasını istemediğimiz anıları depolamak için kullandık şiirleri, filmleri, şarkıları da…

İşte benim için bu yıla, yaşadıklarıma, yazdıklarıma denk düşen şarkılarımdan  bir potpori sunuyorum bu paragrafta:

Çok yoruldum hayat gelme üstüme diyorsanız, bana yalansöylediler diye feryat ediyorsanız, kahrolsun bazı şeyler, bir kokun bile yeter bana diyorsanız, mazi kalbinizde yaraysa, ama med-cezirinin cazibesiyle hala aşk duruyorsa orda, yine de geri dönülmez bir yola çıktıysanız, gönül telinizi bekle dedi gitti, ben beklemedim o da gelmedi, ölüm gibi bir şey oldu ama kimse ölmedi diyen şair sızlatıyorsa, fark etmeden iki yabancıya dönüştüyseniz en yakınlarınızla beni affet diyerek sarılın bu yeni yılda. Olur ya, sen ağlama dayanamam, her şey seninle güzel, hadi göğe bakalım diyen bir kalp çıkar karşınıza…

Çıkmasa da biçare kalmak yerine, hey benim paşa gönlüm deyin haykırın ve muhasebenizi yapın yeni yıla girerken…

Ve iki şairden iki güzel alıntıyla bitirelim bu yılı usulca :
İlki Turgut Uyar’dan;” Ben aslında her şeyi sonradan öğrendim. Herkes her şeyi sonradan öğrenirmiş. Bunu da sonradan öğrendim”

Ve Erdem Bayazıt:

“Alınlar görmüşüm ki vatanımın coğrafyasıdır
Her kırışığı sorulacak bir hesabı
Her çizgisi tarihten bir yaprağı anlatır
Bütün bunların üstüne
Hepsinin üstüne sevda sözleri söylemeliyim
Vatanım, milletim, tüm insanlar, kardeşlerim
Sonra sen gelmelisin dilimin ucuna, adın gelmeli
Adın kurtuluştur ama söylememeliyim,
Can kuşum, umudum canım sevgilim…”

2016’ının, "yaşayarak" yaşlanacağımız, hayallerimizin gerçeğimiz olacağı, huzur, aşk, umut, sevgi dolu bir yıl olması temennisiyle…              

HANDAN KILIÇ

23 Aralık 2015 Çarşamba

GÜN DOĞMADAN NELER DOĞAR


 Güneşin denizin üzerinden  doğuşunu izledim bu sabah… Gecenin, korkutan, belirsizliği barındıran sessizliğini yırtarcasına şafak sökerken yavaş yavaş aydınlandı dünya…Gökyüzünün muhteşem renk tonlarıyla her an değişen ve yenilenen tablolar misali gözümden gönlüme değişi adeta kaçırılmaması gereken bir şölen gibiydi.

Dar perspektifleriyle dünyadan daha büyük bir güç kaynağı olarak güneşi seçen, ona tapanları hatırladım o an. Gün doğumu büyük bir olaydı ve bu manzaranın karşısında küçüklüğünü anlayan insan onu tapılacak bir varlık zannedebilirdi. Ama akşam olup da battığını gördüğünde, kaybolan bir yaratılmış olduğunu fark edecek akıl insana verilmişti. Teoman’ın “İki yabancı” adlı şarkısında “Hani o güneşin batışı, bizi Tanrı’ya inandırışı” dediği gibi, gün doğumunun, gün batımının, dünyanın, gezegen sistemlerinin ardında "Her Şeyi elinde bulunduran Sonsuz Kudret"in olduğunu anlayabilirdi insanoğlu. Bu muhteşem tabloyu seyrederek kendisinden istenen farkındalık düzeyini  yakalayabilirdi. Yaratılandan ötürü, Yaradan’ın varlığını idrak edebilirdi, bu donanımda yaratılmıştı.

Her gün doğuyor güneş, her gün batıyor… Ama bir düşünün; hayatımız boyunca  kaç kez seyrediyoruz bu muhteşem tabloyu? Nereye koşuyoruz hayatın içinde? Niye hep işimiz var? Niye hep sahte ışıkların peşindeyiz? Niye günün ritmine bırakamıyoruz kendimizi? Neden seyredemiyoruz günün doğuşunu? Bu gün uykum kaçmasa, kafama takılan bazı mevzuları çözmüş olsam ben de göremeyecektim bu muhteşem tabloyu…

Oysa, her başlangıç gibi, umudu tazeliyor güneşin doğuşu… Yeni bir güne başlamanın tatlı telaşı, sabah serinliğinin diriltici nefesi, aydınlık, mavi gökyüzünün özgürce kanat çırpan kuşlara açık olduğu kadar adeta ruha da davetiye çıkarması… Hala yaşıyor olmanın güzelliği… Biz kendimizden umudu kessek bile, bizi bizden çok seven Yaratıcı’mızın bize hala güvenip hatalarımızdan dönmek için yine, yeniden bir fırsat daha sunuşu… Sadece bu bile yeni bir güne uyanmamız için yeterliyken, günün doğuşunu izlemek için zaman ayırmamıza değmez mi ?

İşte bugün, bu şansı yakaladım: Güneşin doğuş süreci izlemek, insana herkesin malumu olan, “Her gecenin mutlaka sabaha kavuşacağı” gerçeğini hissettirerek içini umutla dolduruyormuş meğer. Her şeye anında ulaşmak isteyen, tıkladığı sayfa birkaç saniye geç açılsa hemen söylenmeye başlayan,  hız hapishanesinin gönüllü mahkumu günümüz insanı için oldukça zor bir şey gün doğumunu izlemek… Ciddi sabır istiyor…Tabi imkanda lazım… Misal Ankara’daysanız, hele de kışsa, göreceğiniz şey sadece puslu, sisli bir hava…Umudunuzu kurda kuşa yem eden bu şehirde değil de, denize kıyısı olan bir şehirdeyseniz, bir tatil sabahı mesela, bir gün doğumu armağan edin kendinize… Hiçbir şey yapmayın yanında…Bir yere oturun ve gözünüzü ufka dikin…Müzik olmasın, sessizliğin içindeki notaları arayıp bulun…Gördüklerinizden bir slayt gösterisi hazırlayın zihninizde…Zor zamanlarda kullanmak için arşivleyin bu videoyu kalbinizde.

Ama gün doğumunu gerçekten uzun bir süreç, simsiyah bir karanlıktan, ışığın tam olarak her şeyi aydınlattığı güne geçişine kadar epey sabırsızlanacaksınız, hadi diyeceksiniz belki de, yeter artık karanlığa, gün doğsun, olsun bitsin her şey… Yeter geceye…

Ama öyle değil işte…Büyükler demiş ya hani, her şeyin bir vakti, saati var… Zamanı gelmeden hiçbir şey gerçekleşmez diye... Ne kadar haklılar… Bilgelik, eskiden bu bereketli topraklarda, yaşayarak yaşlanan herkese nasip oluyordu. Yüzündeki çizgilerden görmüş geçirmişliğini okuduğumuz büyüklerimiz, yaşadıklarından süzdüklerini aktarıyordu bize. Ama artık kaç yaşına gelirse gelsin, hep genç ve güzel kalmak isteyen insanlarla doldu Anadolu. Bilgeliği ile hayata dair tecrübelerini aktararak sabrı öğütlemeyi bırakan günümüz anneanneleri, kızıyla, torunuyla aynı giyinme çabasında. 

Elimizden tutan, yol gösteren de olmayınca, medyanın sahte kurgularından başka beslenme kaynağımız kalmıyor. Bizler de bütün hayatı bir telaş yumağına çevirirken içinde kalıyoruz çilenin. Ucunu kaçırdığımız o iple bağlıyoruz kendimizi… Böylece yaşlansak da yaşça, bilgeleşemiyoruz kalbimizin yamaçlarında…Çünkü izlemeyi unuttuk, günün doğuşunu... Hayatın akışından kopup sahte ışıklarla gecemizi, gündüzümüzü karıştırdık. Önceliklerimiz değişti, hayatın bize getirdiği güzellikleri alıp nimetlerin külfetlerinden kaçmak istedik. Gönülde, özde derinleşme fırsatlarını kaçırdık hep, sınavlarımızı ciddiye almadık, cevaplamadık soruları, hep haksızlığa uğradığımızı düşündük, şikayet ettik halimize… Kimdi bize zulmeden, düşünmedik hiç? Çünkü durmadık, bırakmadık ki kendimizi akışın sakinliğine. Hayatımızı bir film izler gibi izleseydik, çıkarılacak dersleri yakalar, repliklerimizi unutulmazlar sayfamıza kaydeder, bir sonraki sahneyi izlemeye geçerdik keyifle… Acılar için birkaç damla gözyaşı döker, geçeceğini bilirdik… Ama yapmadık, içimizde yaşayıp gönül merdiveninde bir basamak yükseleceğimiz acılarımızı çığırtkanlar gibi döktük aleme… Ne paylaşarak onun içimizi sıkıp bize sağlayacağı güçle yükselme şansını yakaladık, ne de paylaştığımız kimselerden fayda gördük… Kınayanlar oldu, belki de gizli gizli sevindi  düşmanlarımız.   
Bu düşünceler beynimde cirit atmaya başlayınca kağıdı kalemi çıkardım usulca. Bu satırlara başladığımda da uçağa binmiştim. Ayağımın yerden kesilmesiyle, kalbimin ayakları yere bastı nedense. Uçak aniden hızlandı, birden bulutların arasına yükseldiğinde ara ara görünen şehirler, dağlar, dereler her şey o kadar küçülmüştü ki, dünyadaki yerimizi düşündüm. O an, tam da o an, ayağımın yerden kesildiği an, içimin boşaldığını hissettim, birden bire  dert ettiğim her şeyden vazgeçtim. Fantastik bir filmin içinde gibiydim. Kaptan, Antalya’dan Ankara’ya olan yolculuğumuz hakkında bilgi verirken 9200 metre yükseklikte, 720 kilometre hızla Konya üzerinde olduğumuzu söylediğinde, saatime baktım; akşam oluyordu ve birden bire güneşin batışına bulutlar arasında şahit olacak olmanın heyecanı sardı bedenimi.

Güneşin doğuşunu izledikten sonra, aynı gün batışını görecek olmanın sevinciyle daha bir dikkat kesildim uçağın küçücük camından görünen manzaraya: Konya Platosuna kadar nice dağ başından geçtik gittik. Torosların o yalçın kayalıklarında, yalnızlığın zirveleri misali, başları dik yükselirken göğe, dağların yeşil çam ormanlarıyla kaplı eteklerine inat çıplak olmaları dikkatimi çekti. Ne bir ağaç, ne bir kuş, ne de börtü böcek… Ama öyle sağlam, öyle heybetliydi ki, dağların görünüşleri, hayran olmamak elde değildi. Bulutların arasından uzatmışlardı başlarını göğe… Öylece bekliyorlardı kazıkları olarak yaratıldıkları dünyayı. Vazifelerini yapıyorlardı yani. Sonra birden aklıma yücelikleri karşısında hayran kaldığım dağlara, insana verilen vazifenin verildiği ve kaldıramadıkları geldi. 

Demek ki insan dağlardan güçlüydü, kaderini yaşarken gökleri delip bulutlar arasına yükselen dağlardan daha yukarı da çıkabilirdi, insanlığını kaybedip adileşerek mağma tabakasına doğru yerin dibine de yaklaşabilirdi. Belki de kaderine her karşı gelişinde, her çığırtkanlığında talan ettiği gönül ormanından kendi ateşinin odununu götürüyordu beraberinde.

Ama hayatı izlemeye başladığımızda, hız aldatmacasından kendimizi kurtarıp gereksiz gerekliliklerden vazgeçtiğimizde, azla yetinip sadeliğin ışığı ile dünyaya baktığımızda, kalbimizin ekmeğini yiyiyorduk. Böylece gönül tokluğuyla tanışıyor, kimseye zarar vermeden yaşayarak farkındalığımızı geliştiriyor, insanlara faydalı olarak da, kendi zirvemize çıkıyorduk. Dağ dorukları gibi yalnız kalacağımız o zirvede korku ile beraber umudu da yeşertiyorduk gönlümüzde. İçimizin cennet bahçelerinde dolaşan bir insan olduğumuzda da artık yalnızlığın, haksızlığın, çaresizliğin perdelerini yırtmış oluyorduk.

Bir yandan da şunu düşündüm: 720 kilometre hızla giden bir uçak içinde, yavaşlık hissini yaşamak, dışarıya bakınca duruyor ya da çok az hareket ediyor hissiyle dolmak her şeyin zıddına olan ihtiyacımızı gösteriyordu. 

Güneş usulca, renkli tablolar sunarak batıyordu. Tıpkı doğuşunun verdiği neşe gibi derin hislerle dolduruyordu içimizi. Ama bu sefer neşenin yerini hüzün alıyordu, ışığın yerini karanlık…Günler döndürülüyordu insanlar arasında ve insan bir kez daha yoğun ışıkta, günün telaşında göremediği, kaçırdığı fırsatları yakalasın diye batışla beraber yeni bir tramplene, geceye bırakılıyordu.

Gün doğumu ve batımını aynı gün içinde izleme sabrı gösteren, bu şansa erişen biri olarak düşünmeye devam ettim yolculuk boyunca: Hepimizin elinde profesyonel makinalar, görüntü kaliteleri yüksek telefonlarla sürekli fotograflayıp bir eser olarak paylaştığımız resimler, aslında bize sunulmuş büyük bir sergiden gözümüze takılanlar değil mi? Hiç birini biz yapmadık ama seyredelim diye içinde bulduk kendimizi. Bazı tablolar daha ışıklı, bazısı karanlıkta… Ama hepsi güzel değil mi? Karanlıkta olanları aydınlatacak gönül ışığımız varsa, gecenin zevki başka bir şeye değişilir mi? Gündüzken hangimiz farkındayız kendimizin, çevremizin? Hep bir telaş, koşuşturma içinde geçen saatlerde düşünemeyiz ki, nerden geldik, neden buradayız, gidiş nereye diye.

Öyleyse geceye kızmamalı, isyan etmemeli, gönül mumunu yakmalı, yana yana büyütmeli ateşimizi, yanalım ki meşalelerin aydınlığıyla çıkalım sabaha… Güneşin doğuşunu izleyelim sabırla… Çok şükür, geceyi, gündüzü, dünyayı, güneşi Yaratan’a.

Yıllar bilgimizi değil, bilgeliğimizi arttırsın. Öğrendiklerimiz seyretmemize engel olmasın. Cehalet çok kitap okumakla değil, okuduklarının üzerine düşünerek, soluk alarak, yaşayarak kaybolur. Yoksa kitap yüklü merkeplerden farkı kalmaz insanın.

Bugünün okumuş ama mutsuz, yolunu kaybetmiş, yüzlerindeki çizgiler görünmesin diye uğraşırken kalbindeki kırışıklıklardan gözlerinin ışığını kaybetmiş insanının yanına okuma yazma dahi bilmeden gönül merdivenlerinin en yukarısına tırmanmış, artık hayatta olmayan, büyük büyük nenelerimiz ve dedelerimizi koyunca içinde bulunduğumuz büyük sergi sarayının gözü gönlü doymuş ziyaretçileri olabilmenin gücünü görüyorum.

Ve başlayan her şeyin bitişi gibi, yolculuğumuzun da, sonuna doğru  yaklaştığımızı inişe geçtiğimizi hatırlatan pilotun uyarısıyla fark ediyorum. Uçak Ankara üzerine geldiğinde sisle kaplı gökyüzünden usulca süzülerek takip mesafesinin sıfır olduğu bir havada, işaret ve işaretçileri takip eden pilotun mükemmel bir iniş yapması ile ferahlıyorum. Tekerleklerin yere değişiyle beraber özgürlüğü soluklayan ruhumla fark ediyorum ki; uçağa yanaşacak körüğe gidene kadar da, kendisine belirlenen ışıklı yoldan gidiyor pilot. Böylece hedefe yanlış yola sapmadan ulaşıyor. O an dilimden bu cümle dökülüyor: Hızla geçip giden bu gün-gece döngüsü içinde, karşımıza çıkan zorlukların içinden tıpkı pilotun başarılı inişi gibi kolayca geçebilelim. İyi kötü başımıza ne gelirse onu fırsata çevirelim ve yolumuza huzurla devam edelim. Bütün iş kalbimizi korumakta, orada ayrık otlarına müsaade etmeden bakımlı bahçeler yetiştirmekte. Ve tabi siste pusta da bize yol gösterecek ışıklandırma sistemini hayat denen gece gündüz çarkında, zamanı geçmeden kurmakta. 

Yoksa birgün, istesek de istemesek de, gerdirsek de gerdirmesek de yüzü çizgilerle dolu, yaşlı, kel, göbekli insanlar olduğumuzda hep bu dünyanın güzel günlerini isteyen, zorluklarda isyan eden, düzlüğe çıktığında ona bu aydınlığı Yaşatan’ı unutan, kalp bahçesi zehirli sarmaşıklarla dolu mutsuz insanlardan oluruz. Ve o vakitten sonra kalbimizi temizleyip ışıklandırma sistemini kuracak gücü bulamayız kendimizde.

Yol yakınken açalım gözlerimizi, izleyelim hayat filmimizi, günü, güneşi, dağları, zirveyi, yalnızlığı yaşayalım keyifle…Ve yorulduğumuzda hayattan,  kalabalıklar içinden kaçabileceğimiz yeşil bahçeler kuralım gönüllerimizde. Tertemiz tutalım bahçelerimizi. Sevelim sevebildiğimiz kadar her şeyi… Söyleyelim sevdiğimizi, karşılık beklemeden, her şey, herkes  geçici, iyi ki de öyle, yoksa hep yaz, hep kış, hep gece, hep gündüz, hep aşk, hep kalabalık, hep yalnızlık ne kadar sıkıcı ve yorucu olurdu…Kıymetini bilelim, gecenin, doğacak günlerin, bizi ısıtan, aydınlatan lambamız güneşin doğuşuyla beraber pılını pırtısını toplayıp günden çekilişinin…


İçimizin baharları, güneşi, umudu eksik olmasın zor günlerimizde bile… Gerisi, boş bırakılan yerleri bizim dolduracağımız bir hikaye… Kahraman, içimizin yalçın doruklarında bizi beklemekte… Gün doğacak elbette... Hem gün doğmadan neler doğar demiş büyükler, kalbinin yamaçlarında otur ve izle...

HANDAN KILIÇ

12 Aralık 2015 Cumartesi

AH GÜZEL İSTANBUL... AH GÜZEL HAYAT!



Yoğun ve yorucu günün ardından bir müzakere daha eksilmişken ömrümden elimde çekçekli bavulumla arabama doğru yürüdüm. Tam da mesai bitiminde trafiğe girecek olmanın sıkıntısı da üzerime çökünce arabayı çalıştırır çalıştırmaz elim radyoya uzandı. Şöyle neşeli bir şeyler bulsam da trafikte vakit çabuk geçsin diye düşünerek radyo istasyonları arasında gezinirken aslında hüzünlü müzikleri seven tarafım ağır bastı ve ruha dokunan bir parçada takıldım. 

diz çöktüm dünyanın namert yüzüne 
gözümden gönlümden düşen düşene 
bu öksüz başıma göz dağı verme. 
ben yanıldım hayat vurma yüzüme 
yol verdim sevdanın en delisine 
bu yüzden ömrümden giden gidene 
şu yalnız başımı eğdirme benim 
ben pişmanım hayat sorguya çekme 
dilersen infaz et kar etmez dilime 
sözlerim ağırdır dokunur kalbe 
şu suskun ağzımı açtırma benim.”

Şarkının sözleri o anki ruh halimle öyle örtüşüyordu ki, başka bir şarkı gelip tahtına oturmasın diye hemen radyoyu kapattım. Kafamın içinde çalmaya devam eden bu parçayla eve vardım. Ayakta duracak halim yokken, ruhum zaten şarkıda takılıp kalmışken rutin olarak akşam yemeği hazırlıklarına başladım. “Rutin iyidir, yormaz insanı, sağlıklıdır. Mutluluk öyle mi, mutluluk rutinin taşmasıdır, tıpkı mutsuzluk kadar yorar bedeni.” diyen arkadaşım gelince aklıma gülümseyerek sofrayı kurdum. Rutin gereği herkes yemeğini yiyip odasına çekilince, içimde dönüp duran şarkıya eşlik edercesine uçuşan kelimeler beni yazıya çağırırken, bekleyin biraz deyip bir film açtım. 

Birkaç gün önce rastladığım ve çok etkilendiğim mısralarda; 

Nalesiz var harem-i yâre ki ey dilnale
Men-i âsâyişi gül bister-i hâb eylemesin
(Ey gönül, sevgilinin odasına inlemeden git ki iniltin onun uykuya vardığı gülden yatağın rahatını, sükûnunu bozmasın.) diyordu. Bu ne incelik, bu ne asalet diye düşünüp bu repliğin geçtiği filmi izlemeye karar vermiştim ve bu gecenin adı Ah güzel İstanbul (1966) olsun diyerek izlemeye koyuldum. Sadri Alışık ve Ayla Algan başroldeydi. Çok genç ve güzellerdi. Ah dedim sonra gençlik sen ne kadar çabuk geçiyorsun. 

Film jenerik müziği olarak seçilen “Al sazını sevdiceğim şen hevesinle “ adlı sultanıyegah makamındaki şarkı ile giriş yaparken, ben yoruldum hayat diye başlayan hüzünlü geceye haydi devam dedim. 

Bu satırdan sonra sinemamızın en kaliteli yapımlarından olduğu belirtilen filmi kısaca anlatmak istiyorum: Ama önce yasal uyarımı yapayım:) Filmi seyretmeyenler sürprizi kaçmasın istiyorlarsa, yazıyı okumaya, filmi izledikten sonra devam edebilirler. 

Film boyunca, güzel manzaralar eşliğinde, eski bir İstanbul Beyefendisi Haşmet’in, bir kaybeden, bir tutunamayan olarak hikayesini seyrediyoruz. Kahramanımız betona mahkum olmamış 1960’ların İstanbul’unu izlerken hayıflanıyor, bu güzelliğe yazık edildiğinden bahsediyor. İnsan, Haşmet bu gün yaşasa ve fiziki güzellikleri ile beraber ruhunu da kaybetmeye başlayan şehri görse ne derdi diye düşünmeden edemiyor. 

40 yaşına gelen, varlıklı bir ailenin oğlu iken tüm yakınlarını kaybeden ve onlardan kalan mirası da yiyip bitiren Osmanlı’nın son paşa torunlarından biri Haşmet…

Ne başlayacak, ne de bitecek bir hikayem var” diyen kahramanımız aile yadigarı fotoğraf makinesi ile kendisine yetecek miktarda para kazanmayı hayat felsefesi edinmiş, tok gözlü bir insan. Galatasaray Lisesi gibi bir okuldan mezun olup akabinde de iyi bir eğitim almasına rağmen niteliklerine uygun bir işte çalışmak yerine hayat ırmağına düşmüş bir yaprak misali, akışın götürdüğü yere giden bir insan olmayı seçmiş gizli bir isyankar aslında Haşmet. 

Tembellikten ziyade özgürlüğünü yitireceği duygusu onu mesaili bir işten alıkoyarken güneşle beraber biten işinden memnun, hayatta işten başka yapacak şeyler de var diyebilen bir adam Haşmet. Milli hastalığımız olarak nitelendirdiği her şeyin kolayına kaçmak illetinden ben de muzdaribim derken hayatta her şey biz gayret etmeden gerçekleşse diye beklediğimizden de dem vurmuyor değil hani.

Senaryosunu Safa Ünal’ın yazdığı, yönetmenliğini Atıf Yılmaz’ın yaptığı bu kült filmde tüm karakter özellikleri ile iyi bir insan olan Haşmet, köklü medeniyete özlem duyarken, o medeniyeti yıkılışa götüren dinamikleri göremiyor. Kadim bir geleneği yaşatan atar damarlarla bağı kopan herkesin yaptığı gibi asil ruhu bu yükü kaldıramadığından kah meyhanede kah “Kulube-i ahsan” yani hüzünler kulübesi dediği küçük evinde, her akşam arkadaşları ile demleniyor. "Allah insanı gördüğünden geri bırakmasın" derler ya hani, Haşmet, kaybettiği maddi varlıklarından ziyade yok olan bir ruhun, sancısını çekiyor: Ah ihtiyar medeniyet! Çocuklarına sağlam, yepyeni bir dünya kurmakta bu kadar aciz misin? Bizi yabancı diyarlardan getirttiğin süslü yalanlarla mı besleyeceksin diye hayıflanıyor.

Ama bu gidişe dur diyecek gücü de kendinde bulamıyor ve bir boşvermişliğin içine kendini salarak hayatın sandalında bir oraya bir buraya savruluyor. Haşmet’i düzenli bir hayatın getireceği sorumluluklarla bağlamak isteyen arkadaşları onu her fırsatta evlendirmeye çalışıyor. Ancak Haşmet, talibi çok da olsa hepsine bir bahane bularak kendini bağlayacak her şeyden sürekli kaçıyor. 

Bir gün, Sultanahmet Meydanında kurduğu seyyar fotograf makinası ile çalışırken, medyanın sunduğu sahte hayatlara aldanarak İzmir’deki evinden kaçarak gelen Ayşe’nin artistik fotoğrafını çekiyor. Şöhrete kavuşmak için her türlü yola başvuracak derecede hırslı ama saf ve temiz bu kızdan etkilenen Haşmet, onu yolundan döndürmeye karar veriyor ve birden bire kendini, kızın inişli çıkışlı hikayesinin içinde buluyor. Kendisine ağabey diyen bu kıza sokağa düşmemesi için sahip çıkıyor. Zamanla, ilk gördüğü andan beri etkilendiği Ayşe’yle bir hayat kurmayı düşlüyor. Hatta sorumlulukların onu esir alacak olmasını bile umursamıyor. Çünkü artık yaşamak için tutunacak bir hayali oluyor. Eski çevrelerine giriyor, onların kokuşmuş dünyasını soluyunca pişman olup artist olmaktan da vazgeçmeyen Ayşe için derin musiki bilgisine rağmen, bir nevi kolaycılığı protesto mahiyetinde, zamanın anlamsız sözlerini bir araya getirerek besteler yapıp bir anda Ayşe’nin o çevrelere girmesine vesile oluyor. Tabi Ayşe bu şöhret ve para büyüsüne çabuk kapılıp Haşmet’i bırakınca hayat damarlarından biri daha kesilen, bir aşk hikayesi daha hüsranla sonuçlanan bu zarif adam, yüzü gülmez bir halde kendini tamamen içkiye vererek acılarını unutma yolunu seçiyor. Aşkla hayatına giren o taze rüzgar bir hüzün fırtınasına dönüşüp içindeki ağaçların yapraklarını döküyor, dallarını kırıyor. 

Yine bir akşam arkadaşları ile beraber içki sofrasındayken, son zamanlarda içmenin dozunu iyice kaçırdığı ve bunun sebebinin de Ayşe’ye duyduğu aşk olduğunu söyleyen arkadaşlarına kızarak masadan kalkıp ; 
-Bu akşam hiçbiriniz hicazdan gelmiyorsunuz, diyor.
Arkadaşları ;
-Ohooo... biz oldum olasi sultaniyegahiz diye cevap verirken arka fonda birbirinden güzel şarkılar çalıyor.
-Haaa... İşte onun için aynı şarkıda buluşamıyoruz ya diyerek çıkıp gidiyor.

Bugün bir çoğumuzun adını sadece duyduğumuz ve bir makamdan ibaret olduğunu genel kültür adı altında bilmemiz dışında fikrimizin olmadığı hicaz ve sultanıyegaha filmde örnek olarak seçilen parçaları da paylaşmak istiyorum ki meraklısı dinleyip keyiflensin, fikri olmayanlara da bir kaynak teşkil etsin :

Sultanıyegah makamı için;  “Al sazını sevdiceğim şen hevesinle “ 


Bu şarkıları dinlerken insan, musikinin yakıcılığı yanında sözlerdeki şairane gücü de fark ettiğinde Haşmet’i daha iyi anlıyor: 
Ey büt-i nev edâ
Olmuşum müptelâ
Âşıkım ben sana 
İltifât et bana 
Yâr yâr 
İltifât et bana 
Âşıkım ben sana 
Gördüğümden beri 
Olmuşum serseri 
Bendenim ey peri 
İltifât et bana 
Âh âh 
İltifât et bana 
Âşıkım ben sana 
Hâsılı bunca dem 
Ben senin bendenem 
Gel gül ey gonca fem 
İltifât et bana 
Yâr yâr 
İltifât et bana 
Âşıkım ben sana 

Beste: Dede Efendi 
Güfte: Enderûnî Vâsıf 
Makâm: Hicâz 
Usûl: Semâî 

Türk sanat müziğinin ruha değen, değmeyip delip geçen böylesi parçalarını dinleyince nice sanatçı gelmiş geçmiş nice şarkı, şiir, beste yapılmış yine de aşk nimeti/illeti(nin) çaresi bulunamamış diye de düşünmeden edemedim. Çoktan unuturdum ben seni çoktan, ah bu şarkıların gözü kör olsun diye boşuna demediklerini fark ettim.

Şair Arzu Eşbah’ın da bir şiirinde söylediği gibi, 
Sen yoksan cümlede eğer,
Sürurun sukut ettiği şeb-i hicrandır seher

İşte Haşmet de, Ayşe’nin aşkına düştükten sonra, rüyalarında ve hayallerinde hep Ayşe ile olsa da, bunu en yakın arkadaşları ile de paylaşmayarak aşk olgusuna olan saygısını sadakatle koruyor. Tabi ki, küpün içinde ne varsa dışarı onu sızdırdığından Ayşe’ye olan aşkını yakınındakiler anlıyor. Bernard Shaw diyor ya hani, “Seni sessizken sadece önemseyenler duyabilir “ diye, her ne kadar içinde tutsa da aşkını, gözlerindeki kederi sevdikleri görüyor. Haşmet, Ayşe’nin de kendisini sevdiğini biliyor lakin tercih ettiği hayata dahil olmak istemediğinden her şeyi bırakıp ona gelmesini bekliyor. Ayşe birkaç defa gelse de hep şaşalı bir hayat rüyasından vazgeçemediğinden Haşmet’in destekleri ile durumunu düzelterek yine o hayata dönüyor. Bu durum Haşmet’i daha da yaralarken asil ruhu sessizliğini koruyor. 

Film boyunca içimde gelgitlerin yükselttiği dalgalar gibi düşünceler gidip geliyor. Asalet diyorum kendi kendime, sonradan elde edilen bir vasıf değil. O bazı ruhlara doğuştan verilen bir karakter özelliği olmalı. İçine doğulan coğrafya, aile, çevre, eğitim gibi faktörler olsa olsa insanın içinde var olan bu vasfı geliştiren ve görünür kılan unsurlardır. 

Yaşadığımız şu garip zamanda kaybedilen değerler, yükselen trendler arasında sıkışmış ruhlarımız nefes alamaz hale geliyor ya, ruhundaki asaleti bir elbise gibi giymiş kişilere rastlayınca, insanın o asil ruhların etrafından ayrılası gelmiyor. 

Ama böylesi insanlar gürültüyü, kalabalığı, görünmeyi sevmediklerinden hayatın kargaşasından uzak durmayı, yaşamlarını idame ettirecek ölçüde diyaloglar kurmayı tercih ediyor. Bu nedenle öylelerine rastlamak çölde bir vaha bulmak kadar zor. Ama çok inandığım bir gerçek var; insan kalbinin ekmeğini yer. Neyi talep ederseniz o verilir size. Az ya da çok ama mutlaka verilir. Talebiniz, hayatına kalp ayarı çekmiş insanlarsa, mutlaka kesişir yolunuz böyle asil ruhlarla. Ama önemli olan rastladığınız bu vahada soluklanabilmektir. Çünkü onlar herkese açmazlar dünyalarını. Emek vermek gerekir, sadakatinizi ispatlamanız, duruşunuzla ona denk olduğunuzu hissettirmeniz, sizi tabi tutacağı sınavlardan geçmeniz gerekir. Başarılı olursanız ömür boyu sırtınızı güvenle dönebileceğiz bir dost kazanmış olursunuz. Elenirseniz büyük bir şansı yitirirsiniz. 

Ayşe, saf ve temiz kalbinin ödülü olarak böyle bir adama rastlıyor ama inişli çıkışlı hikayesinde onun kıymetini bilemiyor. Ve Haşmet, o her şeye eyvallah diyen ama aslında gizli bir isyankar olan adam , hayata dayanabilmenin yollarını ararken kendini uyuşturmaktan başka çare bulamıyor. 

Kendinizden de bilebilirsiniz aslında bu gizli isyan halini: Sırtınızdan bıçakla(n)mamanın meziyetten sayıldığı bu zamanda dünyaya gelen hassas ruhların hayata dayanabilmesi için bağlanacakları sağlam değerler ve bunlar için aktif olarak mücadele vermeleri gerekiyor ki, ben yoruldum hayat, gelme üstüme diyerek miskin ve küskün bir yaşama kendilerini mahkum etmesinler.

Dünya, vicdanı olan, insani vasıflarını parlatarak yaşamaya çalışanlar için dehşet veren sahnelerle dolu. İnsan ancak Perdenin Arkasındaki’ne tam olarak güvenirse rahatça izler olup biteni. Yoksa her kötü olayda isyan eder, hak etmediğini düşünür başına gelenleri. İsyan da sadece bağırıp çağırmakla olmaz. Küsmek, "oynamıyorum" diyerek kıyıya çekilmek de bir isyan çeşididir. İnsanlar karakter yapılarına göre olaylara tepki verdiklerinden isyanları da çeşit çeşit olur: Kimi çıkar boykot eder olup biteni, kimi de içinde yaşar direnişini. Kimi düşman olur kaderine, kimi inkar eder varlığını, kimi de küser, içine kapanır. 

İnsanın kalbinde asla kapanmayacak bir yaradır, Yaradan’dan ayrı düşmek. O’nu severken bile razı değilse içimiz olup bitene, pasif direngen bir tavır sergiliyoruzdur. “Ve şayet insana tarafımızdan bir rahmet tattırır, sonra da onu kendisinden geri alırsak, şüphesiz o ümitsiz ve nankör bir kimse olur.”( Hud 11) diyerek insana kesin teşhis konmuş aslında. 

Haşmet de böyle bir ruh halinde; özlediklerini bulamadıkça onların olmadığı bir hayatı yaşamak istemiyor. Gözlerini gerçeklere kapatıyor, asil ruhu tiksiniyor içinde bulunduğu çevrenin gidişatından ve kendini soluklanacağı insanlar arasına atmaya çalışıyor. Geçim derdinden öte bir şey düşünmeyen insanlar arasında, öğrendikçe sorumlulukları artan ruhunun ağırlığını bırakarak tüm bildiklerini unutmak istiyor. Çünkü dünya “Neden” sorusunu soran insanların sırtına yük yüklemekten başka bir şey getirmiyor. Oysa dünya bir sona doğru giderken, yaşamak yükü zaten ağırken, insanın bir de cevabını sadece Senarist’in bildiği sorularla uğraşıp yükünü arttırması, kendinin altında kalıp hayat gemisinden atlamasına sebep oluyor. Bazıları bunu hayatını sonlandırarak yapıyor. Bir çoğu da gözündeki ışığın sönmesiyle, değerlere olan inancını kaybederek, Yaradan'ına küserek, olayların arka yüzünü okuyacak donanıma sahip olabileceği eylemler yerine, bu dünyaya geliş gayesi olan kendi hayatının şifrelerini çözmeye uğraşacağına, başkalarının hayatlarının takipçisi olup çekirdek çitleyip boş yorumlar yaparak kalan günlerini dolduran yığınlara dönüşüyor. 

Düşünüp akledeni ise sorumluluklar altına girmemek için inkar ya da kaçış yolunu seçiyor ama yalnız kaldığı anlarda ruhunun ızdırabının altında kalarak sakinleştirecek yollara yöneliyor. Cinnetle cennet arasında gidip gelen ruhu nefeslenecek bir vaha ararken karşısına sanat çıkıyor. Bunun için amiyane tabirle, sanatçıların genelde çatlak olduğu söylenir ya, onlar da asla sıradan yığınlardan olmak istemezler ya, ruh ızdırabının sancılarıdır üretirken çektikleri. Sinemadan edebiyata, şiirden besteye, tiyatrodan kitaba kadar hangi dalda olursa olsun sanat ağacına salıncak kuran her sanatçı da kendisini anlayan asil ruhların varlığı ile huzura ereceğinden bir ömür bunun peşinden koşuyor. Derdi, anlaşılmak ve varlığını anlamlandıracak diyaloglar kurarak hayatını zenginleştirmek olan bütün ruhlar, böylelikle sanatın gölgesine sığınıyor. Bir şey üretmenin, bir eser meydana getirmenin zorluğunu yaşayanlar, bitince karşısına geçip seyrettikleri eserlerini gördükçe hiç bir şeyin kendiliğinden meydana gelmiş olamayacağını, hayatta tesadüfe yer olmadığını idrak ederek yığınlardan bir basamak daha yukarı çıkıyor. Ama her şeyi tesadüfe veren, ızdırabını inkar ile gidermeye çalışanlar ise kendi sanatlarını da yalanladıklarının farkına varamadan hayatlarındaki ızdırabın derinleşmesine sebep oluyor. "Normal"le açılan ara hayatı dayanılmaz kılıyor ve bir çok sanatçı kendi hayatına son vermeyi seçiyor.  

Tekrar filme dönersek, musikinin o büyüleyen tınılarının unutulmaya yüz tuttuğu, anlamsız söz dizimleri ile insana sanatı ve kendini unutturacak gürültü yığınlarıyla bezeli müzik alt yapılarına sahip parçaların revaçta olduğunu fark eden Haşmet, aslında kolay para kazanmaya bir eleştiri olarak Ayşe’ye besteler yapıyor. Ama sonra onu, yazdığı bestelerle kurtlar sofrasına sunmasının pişmanlığını yaşarken “İnsan en çok sevdiği şeyi çamura atar mı?” diyerek kendini yiyip bitiriyor. 

Aşkı, zaten kendi iç dünyasında yaşayan, günün genel geçer kurallarını reddeden, az konuşan bu adamın daha da içine kapanmasına, hüzünler kulübesinde ruhuna merhem olacak eserler çalıp dinlemesine sebep oluyor. Ama büyük sanatçıların derin aşk acılarıyla yazıp bestelediği bu eserler hassas ruhlardaki yaraları daha da derinleştirdiğinden bir türlü derdine derman bulamıyor.

Ayşe’nin İzmir’den ilk geldiğinde evde Haşmet’in arkadaşlarına söylediği “Ben bir küçük cezveyim, elden ele gezmeyim” adlı segah makamındaki şarkı film de sıkça kullanılarak, oradan oraya sürüklenerek şöhret sahibi olan Ayşe gibilere, aşık olarak gönül sandalında sallananlara, “Ağlayan çok, gülen az” vurgusu ile hayatın mutsuz geçen zamanlarının daha çok olduğuna dikkat çekiliyor.
"Ben bir küçük cezveyim
Elden ele gezmeyim 
Verin benim yârimi 
Boynu bükük gezmeyim 
Gülen az, gülen az 
Ağlayan çok, gülen az 
Ben âşık alma beni 
Dillere salma beni 
Götür sarrafa göster 
Kötüysem alma beni 
Gülen az, gülen az 
Ağlayan çok, gülen az 
Beste: Necip Mirkelamoğlu 
Güfte: Necip Mirkelamoğlu 
Makâm : Segâh 
Usûl : Semaî 

Hatta Haşmet, artarak devam eden aşk acısından sıyrılmak için bir başkasıyla evlenmeye karar vererek “Haşmet” olmaktan vazgeçiyor. 

Düğünün arefesinde arkadaşı ile deniz üzerinde kederini dalgalara bırakma telaşındayken “Gün mü oldu, ay mı, yıl mı, böyle biri var mıydı?" diye sayıklayıp her zamanki gibi Ayşe’yi düşünürken karşıdan gelen motorda Ayşe’yi görünce önce inanamıyor, sonra vücuduna yayılan o heyecanla sevdiğine büyük bir umutla bakıyor. Çünkü bu asil ruh kimseyle paylaşmadan içinde yaşadığı aşkında umudunu hiç kaybetmiyor. Zaten aşk, biraz da umutla beklemek değil midir? Gelmeyeceğini bildiğinde bile sevgilinin ayak seslerini duymanın heyecanı ile nefesinin kesilmesi değil de nedir aşk?

İşte Haşmet de, yardım istemek için gelen Ayşe’yi özledi de geldi sanarak sevinçle karşılarken kendisinden beste talep etmesi üzerine öfkeye dönüşen aşk ateşinin birden parlamasıyla kovuyor. 

Bunun üzerine yine bir kolaycılık yolunu seçen Ayşe’nin, tam da Haşmet’in düğün günü intihara teşebbüs etmesi üzerine her şeyi bırakıp yanına koşuyor. Ama hastanede bunu da reklam vesilesi yapmaya çalışan çevresine prim verdiğini görünce üzülüyor lakin bu sefer Ayşe erken davranıp her şeye olduğu gibi ölüme de hile kattığını, kurbağa iken deve kuşu olmaya kalktığını itiraf ederek Haşmet’ten af diliyor. Aşkın neredeyse her şeyi affetme gücü veren büyüsüyle Haşmet sade hayatına dönmeyi kabul eden Ayşe’yi bağrına basıyor.

Film, İstanbul Boğazında vapurla gezen Haşmet ve Ayşe’nin konuşmasıyla bitiyor: İkisi de işsiz olan aşıklar birbirlerine bakarken Ayşe; ne olacak şimdi diye sorunca Haşmet’in cevabı;

-Yaşıyoruz, iki kişiyiz ve birbirimizi seviyoruz. Korkma! Dünyada her zaman inanılacak sağlam şeyler bulunur, oluyor.

Buradan hareketle Haşmet’i bir boşvermişlik içine atanın inanılacak sağlam şeylerin eksikliği olduğu sonucuna varabiliriz. O çıkış yolu olarak aşkı seçiyor ama film filmliğini yapıyor ve tam da yerinde, hayatın başladığı yerde bitiyor. 

Bir ve beraber olarak her türlü zorluğun üstesinden geleceğine inanan iki aşık denizin üzerinde oynaşan dalgalarla beraber yeni bir maceraya atılırken bizi de kendi hikayemizin ortasına bırakıyor.

Bu noktadan sonra tıpkı hayatın başladığı yerde filmin bitmesi gibi, insan verilen asil bir ruh ve irade gücüyle dünya çölünün ortasında kendi yolculuğunu yapması için serbest bırakılıyor. Akıl ve kalbine beraberce söz geçirerek "Hayatın şifreleri"ni çözmesi isteniyor.

Yorgunluktan ve yoğunluktan akletmeye vakit ayıramadığımız bu zamanda, inanılacak sağlam şeyleri bulmak ve onlar için mücadele ederek ruhlarımızı acı çekmekten kurtarabileceğimiz vahalarda, "yeşil ve taze" asaletini koruyan insanlarla soluklanabilmek temennisiyle...

HANDAN KILIÇ  



6 Aralık 2015 Pazar

ÇÖLDE ÇAY: BİRLİKTE AMA YALNIZ İKİ YABANCI


İnsan yalnız doğar, yalnız ölür. Hayatın her evresinde ona eşlik edenler vardır yanında. Şefkatiyle bir anne, koruyuculuğu ile bir baba verilir çoğumuza. Sevmeyi, kavga etmeyi, kıskanmayı, mücadeleyi öğrenmemiz, en korunaklı sığınağımız evin dışındaki dünyaya hazırlanmamız için kardeşler… Büyüdükçe arkadaşlar girer hayatımıza. Bize yön veren kimlikleri ile öğretmenler tutar sonra elimizden. Hayat yolunda düşe kalka yürürken hep yalnızlığımızı bertaraf etmek, sevilmek, beğenilmek belki hepsinden çok anlaşılmak isteriz. 

Zaaflarımıza, yenilmişliklerimize bahaneler bulurken içinde bulunduğumuz şartların olumsuz yanlarını da gözler önüne serer ve kim olsa aynı şeyi yapardı lafını duyarak anlaşıldığımızın tescillenmesini, hayata karşı duruşumuzun onaylanmasını isteriz. Yıllar geçtikçe yalnızlığımızı paylaşacak bir hayat arkadaşının varlığına özlem duyarız. Şanslıysak bir aşk bulur bizi, bir ve beraber oluruz bu büyülü duygunun gölgesinde kısa bir öğlen vakti. Sonra akşam olmaya başlar ve hava serinlerken yine yalnızlığımızı hissederiz. İster aşkla başlasın, ister mantığın ve sevginin hakim olduğu bir birliktelikle hayatı paylaşalım ilişkilerin doğal seyri gereği yaklaştığımızca uzaklaşırız sevdiklerimizden.

Önce yalnızlığımızı takas edeceğimiz biri ile olmanın heyecanını yaşarız derinden. Onu görmek hep onunla konuşmak isteriz. Bugüne kadarki hayatımızın şahidi kılmak istercesine anlatırız kendimizi. Sonra iyice yaklaşır, birbirimizin her şeyi olmaya çalışırız. Bir süre hoşumuza gider böyle bir birliktelik. Yalnızlığımızı unutur, beraberliğin keyfini süreriz. Ama zamanla sıkılırız iç içelikten. Çünkü her birey tek başına gelmiştir dünyaya ve benzeşerek birlikteliği reddeder ruhu. Ayrışarak, uzaklaşarak kendi kalmak ister. Bu durumu fark eden eşler-arkadaşlar-sevgililer birbirlerine kendi olmalarını sağlayacak alanlar açarlar ve uzaklaşmanın aslında yeniden bir araya gelmek, daha doğrusu bir birlikteliği sürdürebilmek için gerekli olduğunu anlarlar. Bunu fark edemeyenler ise Teoman’ın sözlerini yazdığı, Şebnem Ferah’la beraber  şahane yorumladığı “iki yabancı “ şarkısında anlattığı birlikte ama yalnız iki yabancı olup çıkıverir. Ne diyordu şarkıda hadi beraberce hatırlayalım:

“Yazdan kalma bir günden

ya da çölde çay filminden
bir sahne var aklımda 
oyuncular sanki biziz
mutsuzuz ikimiziz
kimi aşklar hiç bitmezmiş,
bizimkisi bitenlerden
sevmeye yeteneksiziz
iki yabancı iki yabancı
birlikte ama yalnız
iki yabancı
hani o güneşin batışı
bizi Tanrıya inandırışı
şu an o akşam aklımda
ama çok zaman önceydi
yaralarımız ağır değildi
yine de bağışladım ben hep seni
hem seni hem de kendimi
o kadar yoktun ki
yazdan kalma bir günden
ya da çölde çay filminden
benim de sahneler aklımda
seninkilerden farklı ama
artık kendini kandırma
yoktur üstüne senin güzeli çirkin yapmakta
suçuysa dünyaya atmakta
neyin bildin ki değerini
benimkini bileceksin
bunu da tabi mahvedeceksin
iki yabancı iki yabancı
birlikte ama yalnız
iki yabancı...


Bu şarkıda aşkın o yükseliş döneminden duraklamaya girişini kabullenmeyen ve bunun için birbirini suçlayarak yabancılaşan iki insandan bahsediliyor.

Her şeyin bir ömrü vardır. Bunun farkındalığı ile hayata baktığımızda zamanı dolan ilişkilerin bir sonraki evreye geçmesine izin vermemiz ve koşulları kabullenmemiz gerekir. 

Hiçbir aşk sonsuza kadar sürmez, yarım kalanlar hariç. Bildiğimiz bu gerçekle de geçenlerde bir büyüğümüzü dinlerken yeniden yüzleştim: İyi bir evliliği olan büyüğümüz ilişkiler üzerine biz gençlere tavsiyeler verirken laf arasında geçen eski nişanlısından bahsedişi esnasında çatık kaşlı yüz ifadesinin ilk kez yumuşadığını, yüzünün farklı bir aydınlanma ile ışıldadığını gördüm. Aşk dedim yeniden, sen ne kadar muhteşem bir şeysin, otuz yıl sonra bile ışığını koruyabiliyorsun. Ama tabi bunun sebebi hikayenin talihsiz olaylar silsilesi sonucu yarım kalmasıydı. Eğer o büyüğüm de nasipten öteye yol yok diyerek hayatına devam etmek ve şimdiki eşi ile olmak yerine aşık olduğu kadınla evlenseydi sonun başlangıcı olacak, o aşk da bütün yakınlıkların sonu olan uzaklaşmak hissiyle nihayetlenecekti. Necip Fazıl’ der ya hani bir şiirinde; 

Neye yaklaşsam, sonu uzaklık ve kırgınlık;

Anla ki, yok Allah'tan başkasıyla yakınlık”




Çok sevdiğim bu şarkıyı defalarca dinledikten sonra şarkıda geçen “Çölde Çay” filmini tekrar izledim bu gece. Çaya, tek sahnede yer verildiği ve çölde bir nevi kaybolmuşluk metaforunun içinde  bir anlık dinlencenin simgesi olarak sunulması dışında çayın görünmediği, kahvenin ön planda olduğu film uzun süresiyle, adeta görsellikle desteklenen bir imgeler şöleni. 

Batının üstünlüğü, doğunun ise belirsizliği, güvensizliği ile beraber egzotik ve erotik unsurları ile öne çıkarıldığı oryantalist bir bakış açısına sahip filmde, kadın erkek ilişkilerinden aldatmaya, aldatılmaya, pişmanlık, tutku, alışkanlığın gücü, zamanla iki yabancıya dönüşen sanatçı bir karı kocanın yanlarına aldıkları bir dostları ile beraber Amerika’dan Afrika’ya yaptıkları yolculuk anlatılıyor .

Film, turist ve gezgin arasındaki farka değinerek başlıyor. Turistin evine dönmeyi düşünen, gezginin ise geri dönmeyebilecek bir maceraya atılan kişi olduğundan dem vuruluyor. Birbirini seven ama zamanın değirmeninde ilişkileri öğütüle öğütüle birbirinden uzaklaşan çift, kendini gezgin olarak tanımlarken yanlarındaki uçarı dostları turistliği kendine uygun görüyor. Filmde ise sönmüş bir ilişkiye katalizör görevi verilerek devreye sokulan ikinci erkek, ana karaktere karısına olan bağlılığını hatırlatıp kaybetme korkusunu yaşatıyor.

Fas'ın  Tanca  kentine yerleşen yazar  Bowles’in  ünlü  eseri  Esirgeyen Gökyüzü romanından uyarlanan film Bertolucci tarafından yönetiliyor.    

Tanca'yı  ilk  gördüğüm günden  bu yana ve  bunca  senedir  Cebelitarık   boğazından Endülüs'ün  dağlarına  bakan  bu  beyaz  şehri  pek sevdim..''diyen yazar gezginken bu şehirde tam 50 yıl yaşıyor.  Filme dair bir blog yazısında da bahsedildiği gibi;  yazar o  yıllarda  yapılan bir  röportajda  Tancayı  şöyle anlatıyor '' O ara sokaklarda dolaşıp durdukça bir de bakarsınız ki son yarım saattir sessizce ağlıyorsunuz ya da en azından ben ağladım. Çünkü bir bağlantı yoktu.Artık hiçbir şeyle bağlantım yoktu. Kendimi bir varoluşçu olarak  görüyorum. Benim  zihnimin  bu  yönde  çalıştığını sanıyorum.  Şimdinin  içinde  yaşıyorum,  gelecek  diye  bir şey  yok.  Her şey olacağına  varır.''

Filmde oyun yazarı olan kadından bahseden kocası, onun için hiçbir şey kendi değildir, mutlaka başka bir şeyin işaretidir diye kişiliğine dair ipuçları verirken kendime çok benzettiğim bu yönüyle hemen seviyorum kadın karakteri.  

Uzaklaşmakla yakınlaşmak arasında gelip giden kadının ızdırabı çoğu zaman yüzüne yansıyor ve neredeyse kadının yüzü gülmeden film bitiyor.

Çölde birlikte ama yalnız iki yabancı iken bölgedeki salgın hastalıklara yakalanan çift sırayla birbirlerine bakarken ilk kez kaybetme korkusu yaşıyor.
Hatta adam tifo nöbeti geçirirken başında çırpınan karısını gördükçe, ona ilaç içirmeye çalışırken sevgilim deyişini duyunca o hasta haliyle gülümseyerek bana sevgilim demeyeli bir yıl oldu diyor. “Benim için sevmek seni sevmekti, ne sorunumuz olursa olsun başkası olamaz. Belki ikimiz de çok sevmekten korkuyorduk “ diye ilave ediyor.

Son nefesinde ise; karısına, korkmamam gerektiğini biliyorum ama korkuyorum, buradan gidiyorum ve orası çok uzaklarda kimse oraya gidemez, çok uzaklarda yapayalnızım, derken kadın, kendisini yalnız hissetmesine sebep olan kocasını gerçek manada yitiriyor olmanın üzüntüsünü yaşıyor. “Bütün bu yıllar boyunca senin için yaşadım ama farkında değildim, şimdi biliyorum ama artık gidiyorum “ deyince kadının ruhen hissettiği yalnızlığa fiziken de eklenecek yokluk duygusu ile ızdırap içinde lütfen burada kal deyişi, insanın yalnız kalmak yerine kötü bir beraberliği dahi sürdürmek isteyişi bana insanın ölümle yok olmaktansa ölümden sonrasındaki hayatı kötü bile olacak olsa varlığının devam etmesini arzulamasını anımsatıyor.

Kadın sahra çölünün ortasında eşinin ölümüyle bir başına kaldıktan sonra tam bir savrulma yaşıyor. Kaybolmuşluğun,yalnızlığın,çaresizliğin pençesinde uzunca bir süre sürüklendikten sonra vatandaşına sahip çıkan Amerika, yetkililer aracılığıyla kadına ulaşılıyor. Film kadının kendisini oradan götürmek için gelenlerin olduğu otele değil de rastgele girdiği bir restoranda karşısına çıkan yaşlı bir adamın “Yolunuzu mu kaybettiniz ? Hayat ne zaman öleceğimizi bilmediğimiz için bitmeyecek gibi gelir. Oysa bugünkü öğleden sonrayı kaç kere hatırlayabilirsiniz? Yine de her şey sonsuzmuş gibi gelir” sözleriyle bitiyor.

Seyahat etmek insana sıhhat verir derler. Mekan değiştirmekte fayda vardır. Gittiğimiz yerde karşılaştığımız zorluklar bize hayatımızın, sahip olduklarımızın değerini hatırlatır. Uzaklaşırsak daha hızlı ve derin duygularla döneriz eve.

Yeni yerler görmek, yeni insanlar tanımanın güzelliği ile tazeleniriz. Hayatta karşımıza çıkan her insanın ve olayın bize öğrettiği şeyler olduğu muhakkak. "Kıyıyı kaybetmeye cesaret etmedikçe insan, yeni okyanuslar keşfedemez" diyor ya Andre Gide, yorulduğunuzda, bunaldığınızda, Sait Faik gibi “içim seyahatler çekiyor “  diyerek uzaklaşın evinizden ve özlemeden dönmeyin sevdiklerinize. Özgürlük şarkınızı bulun ki içinizde, eve dönünce beraber dans edeceğiniz bir melodi olsun heybenizde.   

Umarım hiç birimiz sonunda Nietzsche’nin “Sanki tüm hayatım boyunca yanlış melodiyle dans etmiş gibiyim” deyişindeki hüsranı yaşamadan yolculuğumuzu tamamlarız.

Çünkü, önemli olan tek şey; bir çöle benzeyen yaşam yolculuğumuzda doğru kervanla, istenen noktaya varmak… Bunun için de, önce insanın o çölde yalnız kalması, küçüklüğünü, çaresizliğini idrak ederek, bir ve beraber yüründüğünde kolaylaşan yolda, bahtının karşına çıkardıkları ile yakın ama bireyselliğini koruyacak kadar uzak, yoldaşlık yapmayı öğrenmesiyle mümkün görünüyor.

“Hayat bir ölümdür, aşk bir uçurum “ diyor ya Sezai Karakoç, geçen gün  ömürdendir, anın kıymetini bilin.

Sevdikleriniz her an yanınızda olmayacak, yaklaşın ve şimdi sarılın.

Didem Madak’ın ifadesiyle “Gece açılıp gündüz kapanan bir parantez gibi” olanları da bırakın geceye ama  sevdiğinizi söyleyin korkmadan ki, uzaklaşmak istediğinizde, tekrar döneceğinizin güveni ile beklesinler sizi, bir gün doğumunun ihtişamıyla kendi içlerinin çöllerinde…

İki yabancı olmak yerine, demli bir çayın verdiği güçle, yürüyün sevdiklerinizle beraber bir gün mutlaka vahaya ulaşacağınız ümidiyle zorlu hayat çölünde...

HANDAN KILIÇ