erkek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
erkek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Mayıs 2016 Pazar

SEVDİKÇE SEVESİN GELİR...



Hayat şartları giderek ağırlaştığından mı, yoksa insanlar daha duyarsız, daha bencil, daha sevgisiz varlıklara dönüştüğünden midir bilinmez, yeryüzü insanın ruhunu boğan bir hale geldi.Bu durumda biraz nefes almak için gözlerimizi göklere çevirip heran yeni, heran birbirinden canlı tablolar sunan o  muhteşem maviliğe özgürce yükselen uçurtmalar gibi ruhumuzu salmaktan başka çare kalmıyor.

İnsanın dünyada aslında çok da seçeneği yok, ya yükselmeyi seçecek, gözünü ufka dikecek ve ona göre bir yol izleyerek iyi olmayı tercih edecek, ya da bulunduğu noktada kalarak günden güne kokuşacak ve yavaş yavaş aşağılara doğru indiğini, bir daha geri dönüşün de o kadar kolay olmadığını artık çok geç olduğunda anlayacak.

Her şey hareket halinde, tıpkı dünya gibi, tıpkı, atom gibi, hücrelerimizdeki devri daim gibi, gezegenlerden kalbimize canlı olan her şey heran hareket ediyor. İradesi dışında mecburi bir hareketle, olduğu yerde dönen varlıklar hariç bu hareket hep dikey bir yön izliyor. İnsan da kendini gerçekleştirmek üzere bırakıldığı bu uçsuz bucaksız yalnızlıkta bir başına yolunu bulma gayretine girerken gözünü göğe çevirip gündüz; parıldayan güneşten, masmavi gökyüzünden, bembeyaz bulutlardan, gece ise; yanıp sönen yıldızlardan, göz kamaştıran dolunaydan ilham alarak yola devam ediyor.

Bir insan, kalbine bırakılmış o güçlü duygular sayesinde içine doğduğu dünyanın yanlışını doğrusunu ayırmayı önce hisleriyle başarmaya çalışıyor, sonra bilgi ve görgüsü arttıkça aklı da devreye girerek kalbin ve aklın kanatlarıyla daha kolay havalanıyor. Ama kuşlar misali süzülmek o kadar kolay değil. Yağmuru, karı, rüzgarı fırtınası var bu işin ve insan uçmayı öğrenene kadar epey yıpranıyor. Bazen başarıyor, bazen bildiklerini uygulamamaktan kaynaklı olarak yere çakılıyor. Sonra küsüyor kendi kanatlarına, aklına, kalbine…Küstükçe, ne kadar özlese de göklerde süzülmeyi, inat ediyor, yerde kalıyor. Uçmayı denemiyor. Ara ara uçanlara bakıyor, denesem mi diye iç geçiriyor ama önceki kötü deneyimleri umudunu kırıyor. Ve bulunduğu yerde, uçmak için verilmiş kanatları işlevsiz hale getirip tavuk misali kendi çöplüğünde, toprağı eşeliyerek geçip gidiyor ömrü. Oysa kendini gerçekleştirmek, insanın en temel ihtiyaçlarındandır. Bundan ödün verilmesi, zaman içinde insana ömrünün zayi olduğu hissi vererek bir ödül olarak verilmiş yaşamın kıymetini bilmemesine, giderek kendine acımasına, değersiz hissetmesine, bu duygusu tatmin edilmedikçe de, dikey olarak sağlayacağı yükselme fırsatını kaçırarak dibi görmesine sebep oluyor.  Bunları düşündüğüm esnada Psikiyatrist Prof. Dr. Kemal Sayar’ın bir kitabında aşağıda ana hatları ike özetlediğim bir makaleye rastladım. Düşüncelerimle örtüştüğünü görünce kaybolduğum dalgalı denizin haritasını çizen bir bilim adamıyla karşılaşmanın mutluluğunu yaşadım:  
  
          Psikoloji tarihinde ayrıksı yeri olan bilim adamı Maslow çağımızın nihai hastalığının değersizlik olduğunu söylüyor. İnsan tabiatının güzel ve iyi olana meyilli olduğunu, ama bunun için bilim yolunda ilerlerken “değer”lerinin olması gerektiğini, yoksa her türlü bilimsel gelişmenin insanlığın zararına da kullanılabilecek hale geleceğini vurguluyor. Hatta hayatın, uğruna çaba gösterilecek değerler, yola düşülecek hedefler olduğunda anlamı olacağını ekliyor.

İnsanın temel ihtiyaçlarının sıralamasını da şu şekilde yapıyor: 1-kendini gerçekleştirme(sağlık peşinde koşma,kimlik ve özerklik arama, kemale erme yönünde çaba gösterme ),2-saygı( başkalarına ve kendine değer verme), 3-ait olma ve sevgi( yalnızca sevilme değil, aynı zamanda sevme ihtiyacı), 4-güvenlik(güvende olma ihtiyacı),5-fizyolojik ihtiyaçlar. Bu ihtiyaçlarımızın karşılanması oranında sağlıklı olduğumuzu söyleyen bilim adamı, temel ihtiyaçlar hiyerarşisinde manevi ihtiyaçların en üst sırada olduğunu da vurguluyor.

Özellikle de kendini gerçekleştirme ihtiyacına önem veriyor. “Kendisinde bulunan güçlü yanları, yetenekleri ortaya çıkarma ve onları cesaretle hayatına hakim kılarak kendine verilen bu ödevi en iyi şekilde yerine getirme insana mutluluk duygusunu dorukta yaşatır. Doruk yaşantılar da, aşkta, sanatta, güzelliğin tecrübesinde, doğumda ortaya çıkabilir. Kişi böylece öz benliğine yaklaşır, onu kendisi olmaktan alıkoyan örtülerden sıyrılır. Maslow’a göre mucize, hayatın kendisindedir ve kutsal ötelerde değil, herkesin arka bahçesindedir. Doruk yaşantılar kadar olmayan plato yaşantılar da vardır. Bir annenin bebeğini keyif içinde oynarken seyretmesi gibi. Plato yaşantılar saf keyif ve mutluluk dakikalarıdır. Doruk yaşantılar plato yaşantılara nispeten daha az olur ancak plato yaşantılar hayatı yaşanabilir kılan anlardır” diyor.

İnsanın çok fazla alternatifi yok demiştim, ya yükselmeyi seçecek ya da alçalmayı. İşte plato kelimesini ister coğrafi tanımı ile, ister psikolojik tanımı ile ele alalım,normal yaşamın sürdüğü yerlerden uzakta, ferahlama, dinlenme mekanlarının yer aldığı yüksek yerler olduğunu görüyoruz. Bir şekilde herkesin hayata mola verdiği zamanlarda kaçabildiği yerler vardır, bu nedenle daha erişilir gelebilir bu platolara ulaşmak ama sanki iş doruklara sevdalanmaya gelince, ben yapamam, bizden geçti sesleri yükselebilir içimizden. Lakin doruk, herkesin ulaşamayacağı kadar yüksek gibi görünse de, herkese verilen yetenekler ölçüsünde gelişim sağlanabileceği gözetildiğinde, insanların ulaşacağı farklı yükseklikler olacağından aslında bu konuda da herkese eşit şansın tanındığı ortadadır. Mesela herkes aşık olabilir, o tarifsiz hali yaşayabilir, kendi karakterine göre bu doruk halini yakalayabilir. Bazen kendini kaybeder, benliği aşkın olanla kucaklaşır, kendinden olmayanın içinde erir. Korku, savunma, kafa karışıklığı, kısıtlamalar kaybolur. Benzersiz bir halin içine girer.Orada kendinden vazgeçecek kadar büyük bir değişim yaşayarak, gerçekleştirmesi en önemli ihtiyacı olan benliğini, bir başka benlikte eritir.Yeni bir bütün olarak varlığına devam ederken artık hiç bir şeye eskisi gibi bakamaz. Daha sevgi doludur. Bu aşkınlaşma hali, kişinin herkesle barışık olacağı bir yüksekliktir. O “aşk” kanatları ile yükselen insan gözünü aşağılardan yukarılara çevirdiğinde, kendini dönüştüren halin, aşık olduğu varlıktan ziyade aşk olduğunu fark edince, kendini gerçekleştirip, saygı ile bir basamak yukarı çıktığını, sevme ve sevilme ihtiyacını tam manasıyla karşılayacak sevginin, onu bu dünyada var kılan, hergün başka başka güzelliklerle donattığı alemde hala yaşatan, kimse onu duymadığında sesini duyacağını bildiği Varlık’ın aşkına gözünü diker. Allah’la bu bağı arasında tesis eden insan ne kendisiyle ne de diğer insanlarla kavga eder. Bilakis her şeyi sever, herkese saygı duyar. Kendi şartları içinde değerlendirmeyi yani empati yapmayı bilir.İşte insana bu dünyaya gelirken hedef olarak gösterilen insanlık noktası budur.

Cengiz Aymatov’un dediği gibi, “İnsan için zor olan şey, hergün insan kalmaktır”  Bu hal ancak, benliğin aşkınlaşması ile sürekli hale gelir. Ancak o doruk öyle diktir ki, insan sürekli oralarda dolaşamaz. Ama insan kalma vazifesinden de azade olmadığından nefeslenecek platolar açılmış, gözümüzü göklerden ayırmamamız için yönümüz hep yukarı çevrilmiştir.

Psikoloji bilimi, mutluluğa giden yolda koşullu sevgilerin olmadığını söylüyor. Bu durumda, varlıklar içinde dikey yükselme şansı tanınmış insan her şeyi koşullu değil de, ötürü severse hem mutlu olur hem de kendini gerçekleştirme basamaklarını hızlıca tırmanır. Farkındalık sevginin ilk şartıdır. İnsan bilmediğini sevemediği gibi elinin altında olduğundan farkındalığını yitirdiği şeyleri de sevemez.  “Aşina olan bilinmez” der Hegel. O nedenle insan doruklara tırmanırken öncelikle farkındalık ipini alacak yanına ki, o sağlam iple güvenli bir  yolculuk gerçekleştirebilsin.

İnsanın en büyük sorunu değersizlikse, bu kelimeyi iki manada, yani, kendini değersiz hissetme ve etik ilkelere sahip olmamak  şeklinde özetleyebileceğim anlamlarda kullanıyorum, fark edeceğimiz ilk şey, hayat mucizesine sahip olmamızdır. Koşulsuz bir şekilde geldiğimiz bu dünyada, yine karşılığında bir şey vermeden tıkır tıkır işleyen bir vücutla donatılmış, onun ihtiyacı olan bir çok şeye de koşulsuz sahip olmuş durumdayız. Bu söylediğime doğuştan getirilen rahatsızlıkları göstererek, herkese eşit şansın verilmediğini öne sürenler olabilir.  Ama herkes ayrı yeteneklerle, şanslarla donatılmıştır. Hatta bize göre eksikleri, engelleri, yanlışları olduğunu düşündüğümüz insanlara da Allah çok merhametlidir.  Bizse çeşitli sınıflandırmalarımızla insanlara karşı da, kaderimize karşı da çok acımasız, merhametsiz olabiliriz eğer aşkın merhalelerini geçip gözümüzü göklerden ayırdıysak. Oysa varolana odaklanmak, yok olanların da gerekçelerini daha kolay anlamamızı sağlar ve bizi ne gelirse senden hoştur diyecek zirvelere taşır. Nefes alamadığınızı düşünün, gökyüzünün olmadığını, susuzluğu, meyvelerin, sebzelerin olmadığını…  Sırf bunları düşününce bile insan, karşılığında hiçbir şey yapmadığımız halde bize bunca hediyeler veren bir Yaratıcı’nın bizi koşulsuz sevdiğini anlıyor. Bugün bir arkadaşımız küçük bir hediye alsa, hastayken bize bir çorba pişirse, nasılsın diye hatırımızı sorsa minnet doluyor, ona vefa borcumuzu ödeme gayretine giriyoruz. Ama bizim için kurulmuş bu muhteşem düzeni fark edemiyor, bu göklerin, bu yerlerin heran yeni bir tablo olarak çizilip neden önümüze konduğunu düşünmüyoruz. Hatta verilen akıl ve yeteneklerini kullanarak bir şeyler üreten insanların icatları fotograf makinelerini  ve o makinelerden kat be kat yüksek piksele sahip gözümüzü kullanarak çektiğimiz fotografları paylaşırken büyük bir gurur duyuyoruz. Aslında bu çekimler de seyretmenin ilk koşulu olduğundan farkındalığımızı arttırır, tabi neye baktığımızı biliyor ve sadece gördüğümüze takılıp kalmıyorsak anlamlıdır. Yoksa muhteşem resimler çektim, öyle büyük sanatçıyım ki diye böbürlenirken aşkın ve sanatın farkındalığımızı arttırarak bizi aşkınlaşma yolunda yükseltmesi yerine önümüze serilen bu sessiz sinemanın bize söylediklerini kaçırarak kaybeden oluruz. Kaybettikçe de değersizlik hissimiz artar. En önemli ihtiyacı karşılanmayan, yani kendini gerçekleştiremeyen insan da, başkalarına ve kendine değer vermediğinden saygıyı kaybeder, kendine ve çevresine zarar verir, sevemez, sevilmez, kimsenin ilgisi, sevgisi, saygısına layık olmadığını, kendisinin hep kaybeden olduğunu düşünerek etik değerleri ve ruhunun kanatlanacağı yükselme hedefinden de çok uzaklaştığından bir canavara dönüşebilir. Farkedilmek için olumlu gelişim sergilemediğinden olumsuz çıkışlarla kendini gösterebilir. Kısa bir süre sonra yakalanacağını bilse de, kendini başarılı hissetmek için çalar, çırpar, ele geçirdiği bir silahla gittiği okulu tarar, karısı onu terk ettiğinde eve getirmek için çaba göstermek yerine öldürür.  Sonra da başına öyle büyük belalar açtığını fark edince kaybedecek bir şeyi kalmadığından kendi hayatına son vermek dahil her şeyi yapabilir.

Evet, insan için iki şans vardır: Ya kendini bilecek, tanıyacak, geliştirecek, aklın ve ruhun kanatları ile farkındalığını artırarak sevgiyle, şükürle yükselecek ya da kendini olmuş kabul edip hergün irtifa kaybederek onu  biraz daha aşağılara çeken bir cürüm işlemeye devam ederek hızla yokuş aşağı yuvarlanacaktır.

İnsan için iradesi olmayan diğer canlılar gibi hareket etmek, yani olduğu yerde dönmek yoktur. Duran su bile kirleniyorsa, insanın vücudu da, ağırlıklı olarak sudan oluşuyorsa, başkalarının eksikleri ve yaptığı kötülükleri bahane edip kendimizi kirletmeyelim, güzel işler yapalım, güzel sözler söyleyelim, iyiliklerimizi arttıralım.  Durmayalım, duranın devrildiğini, duranın kirlendiğini unutmayalım… Ne kadar yolumuz olursa olsun, ne kadar kötülük yapmışsak yapalım, ne kadar kendimizden uzağa düşersek düşelim yaşıyorsak dikey yükseliş için heran bir merdiven çatabiliriz.Bazen acılarımızı koyar üstüüste basamak yaparız, bazen sevinçlerimizle platolarımıza sığınır, masum bir bebeğin gülüşünde yakaladığımız safiyetin peşine düşerek gözümüzü temiz olana, gökyüzüne dikebiliriz. Hepimiz kendi içimizde bahçeler inşa edersek, o merdivenleri adım adım çıkarken sevdiklerimizi de taşırsak bir basamak yukarıya daha güzel bir dünyada yaşarız.

Herkesin elinden geleni yaparak kendini gerçekleştirme, evlatlarını, hatta en yakınlarından başlayarak yeni nesilleri, dünyaya kazandırmak, böylece dünyayı da geri kazanarak yaşanabilir bir yer haline getirmek vazifesi vardır. Herkes imkanı ölçüsünde girdiği bu farkındalık yarışında kendine verilen şanslar kadarından sorumlu olduğundan mutlak adaletin olduğu da aşikardır.

  Yeryüzünün yaşanacak hali kalmadı diyorsak, göğe bakarak başlayalım işe, içimizde inşa edelim kendi bahçemizi. Sonra davet edelim farkındalıktan uzak insanları gönül bahçemize… Değerli olduklarını anımsatalım onlara, kıymetli olmasan bu dünyada işin ne diyelim. En büyük sevgi dilini öğrenip, teşekkür etmeyi, şükretmeyi hatırlayarak, hatırlatarak yeryüzünü yaşanabilir hale getirelim. Ama lütfen herkes önce kendi içini toplasın, merdivenini çatsın, bahaneler üretip, diğerlerinin üzerine düşeni yapmadığını söyleyerek kaçmasın. Bir de bunu deneyelim. Bir kalbe sevgi yerleşirse nefret orada boy gösteremez. Yaradan’dan ötürü yaradılanı sevmek ifadesi işte böylece anlamını bulur. Sevdiğimizi iddia edip O’nun var ettiklerine merhamet göstermeyecek kadar bencil, acımasız, sevgisiz, nefretle doluysak o sevgi aşkınlaşmış bir sevgi değildir. Dille söylenen ama kalben hissedilmeyen, hissettirilmeyen samimiyetsiz duyguların da insanı yükseltmediği gibi sırtına yük olup aşağılara çektiği açıktır.

Sevelim , sevilelim, dünya kimseye kalmıyor…

HANDAN KILIÇ
           


13 Temmuz 2014 Pazar

AÇILIN BEN UZMANIM, SOSYAL MEDYA UZMANI:)



İnsanlığın varolduğu günden beri çözemediği konulardan olan kadın erkek ilişkilerine el atayım dedim bugün. Sizi gözlüklerinizden kurtaran gözlüklü göz doktorları, saç eken kel dermatologlar, hayatında evlenmemiş evlilik terapistleri, çocuğu olmadan "çocuk nasıl yetiştirilir"i size anlatan bilumum isim altındaki uzmanların olduğu ülkede benim neyim eksik ki dedim ve bu gün bu mevzuya el attım. Gözlüklü değilim, kel hiç değilim, hatırı sayılır zamandır evliyim, üstelik anneyim. E bir de ahkam kesen bir mesleğe sahibim öyleyse gereğini gelin beraber düşünelim:

Birinci soru: Asırlardır çözülemedi, evlilik aşkı öldürür mü oldurur mu?

Cevap: Şairin dediği gibi her şey sen de gizli:) Karşındakinde ya da evlilik kurumunda arama problemi. İlişkiyi güzelleştiren de sensin bozan da !

Yok diyorsun duyuyorum, sen bizim beyle ya da hatunla yaşamak ne bilmiyorsun diye itiraz ediyorsun. Ama işte, dağına göre kar, sen istedin, sen çağırdın, ve şimdi mırın kırın ediyorsun.

İşte basit bir öneri "Eleştirisiz altı hafta" Bu esnada önemli olan çenenizi tutmak. Altı hafta boyunca misal "sen zaten hep böylesin" demek içinizden geldiğinde susmak hatta daha hızlı sonuç için her eleştiri yerine bir iltifat etmeyi becerirseniz bu sürenin sonunda karşınızda size aşık bir partner bulacaksınız, garanti:)


Unutmayın dünyadaki en güçlü afrodiziyak beğenidir. Bunu fark eden facebook bile beğen butonu koymuş, twitter fav'latmış değil mi:) İlla eleştirmek geliyorsa içinizden kendinize dönün ve eğer eleştirerek bir yere varıyorsanız kendinizi paylamaya devam edin. Bakalım düzelecek misiniz? Yoksa kendinizi de olduğunuz gibi sevmeyi deneyip sivri yönlerinizi törpülediğinizde mi daha iyi sonuçlar alacaksınız buyrun denemesi bedava.

Soru 2:  Ama hep ben çabalıyorum o bir şey yapmıyor?

Cevap: Naptın sorması ayıp, somurtup köşende oturunca gelip içini okumasını mı bekledin ey hatun kişi? Peki ya beyler siz naptınız? Sevip beğenerek aldığınız çiçeğinizi evinizin bir köşesinde küçük saksısına mahkum bir şekilde mi bıraktınız? Yoksa yerini sevdi mi, güneş alıyor mu, suyu var mı, gün geçip büyüdükçe saksısı ona yetiyor mu dönüp bir kez baktınız mı? Kadınlar çiçektir, su ister deyip durdunuz da suyu kuyusundan çıkarıp sundunuz mu çiçeğinize.


Kadın erkek ilişkisini hep bir tulumba örneğine benzetirim. Emme basma tulumba dedikleri alete önce siz bir miktar su koyarsınız sonra başlarsınız tulumbanın kolunu bir aşağı bir yukarı yani rutin çalışma şekliyle kullanmaya. Ve bir zaman sonra tulumbaya koydunuz sudan çok daha fazlası akmaya başlar önünüzde, dilerseniz kana kana içersiniz o yorgunluğun, susuzluğun üstüne ya da gider başka çiçekleri sulayacak tulumba zahmeti olayına baştan girersiniz. Ama mantık basit tüm kadınlar aynı model ve kullanma kılavuzu tek, tıpkı erkeklerin olduğu gibi:)


Soru 3:  Çocuk olunca her şey çok zor?

Cevap: şimdi koskoca sanatçılar yazmış söylemiş bütün yaz tepemizde dönmüş durmuş şarkılar, yetmemiş, uygulamış ve mutluluğun formülünü belirtmişler, Sen ben bir de bebek, evli, mutlu, çocuklu:) Vardır bunca şarkının bir hikmeti değil mi? Şimdi çocuk mevzuu gerçekten zor; tüm taraflar ama özellikle anne için daha zor Hatta bir psikolojik araştırma neticesinde başka hiçbir maddi manevi sıkıntısı olmayan bir kadının 7/24 iki çocuğa bakıyor olmasının depresyona girmek için yeterli bir sebep olduğu belirlenmiş. Çözüm yine basit; haftada bir gün kadına özgürlük tanımak ve çocuklara dair bir şey yapmama şansı vermek. Nasıl becerirsiniz bilmem ama kadın tetkik hakimi falan değilse bu da garantili çözüm. Malum yoğun çalışan kadınların depresyona girmesine sadece çocuklar sebep olmuyor, her biri bir çocuk kadar yoran dosyalar da başlı başlına bir sebep sıyırmaya:)

Ha bu arada bir konu daha var çocuğunuzu seviyorsanız onun için en iyi anne- baba kendi anne babasıdır. Yani neymiş en iyi kadın, çocuğunun annesi, en iyi erkek çocuğunuzun babasıdır:) Bunu da yazın kafada bir yere, nasılsa beyin bedava bu ülkede:)



Şimdi gelelim çağımızın vebası internet bağımlılığı ve elimizin altıncı, sigaracılar için yedinci parmağı haline gelmiş, aklımızı başımızdan alan akıllı telefon çılgınlığına:) Oyun saplantılılar için diyecek bir şeyim yok, Allah şifa versin ama sosyal medya bağımlılığını daha tedavi edilebilir buluyorum:) 


Tabi konumuz evlilik ve sosyal medya olunca bu güzel platformun kullanıcısı eşlerin dikkat etmesi gereken hususlar konusuna da değinmeden geçmeyelim. Öncelikle saygı duymak lazım. Evliliğin temeli değil midir zaten saygı. Sosyal medyada özgürlüğün de asgari koşulu saygıdır bence. Hepimizin kendimizle kalmaya, özel alanlarımızın olmasına ihtiyacı var. Evlendik diye yüzde yüz tüm vaktimizi beraber, aynı şeylerden hoşlanarak, aynı şeyleri okuyarak, aynı şeylere gülerek geçirecek değiliz. Farklılıklardır birliktelikleri yaşatan. Bir kadın ve erkek fıtratlarının gereğini yapsa muhtemelen eve aldığı gazeteyi bile ikiye böler. Zaten hayat her şeyi kendimiz okuyarak öğreneceğimiz kadar uzun değil. Bırakın bir kısmını eşiniz okusun ve size anlatacak bir şeyi olsun. Yoksa zaten sürekli birliktelik nasıl dostluğu bile tüketiyorsa sürekli birbirini gören insanlar da birbirinin güzellikleri konusunda farkındalıklarını yitirir. Çok yaklaştığınız birini göremezsiniz, o da sizin bu kadar yakınınıza girip onun özel alanını hiçe saymanızdan ötürü rahatsız olur ve uzaklaşır. Böylece birlikte ama yalnız iki yabancıya dönüşürsünüz.

Eşiniz elinden telefonu bırakmıyorsa onunla paylaşımlarınızı daha özelden yapın. Mesela whatsapp kullanın, line'laşın, kızdınız mı viber'leyin ama facebook üstünden kime beğen yapmış, bu kadın da kimmiş, bu adamın nesini beğenmiş, bak bak bir de yorum yazmış, şunun bir de mesaj kutularını karıştırayım bakalım ne yapıyor diye boşa uğraşmayın. Alın size bomba gibi bir fikir. Paylaşın sosyal medyayı:) Biriniz face'e takılın biriniz twitt atın. İkiniz de aynı platformda olmayı istiyorsanız da bir çözüm var elbet, birbirinizi takip etmeyin:) Beraber profil açanlara ise diyecek bir şey bulamıyorum, eşinize bu kadar güvenmez ve tepesinden inmezseniz o kendine ne yollar bulur, dağları deler, sizi kandırmayı kafasına koymuş biri için her devirde bir sürü yol vardı ama şimdi bin bir gece masallarını yeniden yazdıracak nice yol daha bulundu, benden söylemesi.



Bugün bir çok evliliğin bitmesine sebep olan sosyal medya çok masumdur demiyorum, söylediğim şey şu, siz birey olun, evlenirken neye söz verdiğinizi unutmayın, kendi haklarınızı kullanırken eşinizin de hakkını gözetin.Yazışırken eşinizin nasıl bir ölçüde kalmasını istiyorsa yüreğiniz o ölçüyü kendinize koyun ve ona göre diyaloglar kurun. Kimse görmüyor diye tüm kurallarınızı yıkıp salim bir kafayla dönüp baktığınızda sizin bile varlığından haberdar olmadığınız bir canavarın içinizden çıkmasına müsaade etmeyin. Eşinizin sizi denetlemesinden sıkıldıysanız siz kendinizi denetleyin ve bu konuda ona müsterih olacağı pencereler açın. Birey olun, kimse görmüyor demeyin sadece Allah görüyor da sanmayın, en kolay izlenen şey internet üstü yazışmalardır. Belki çocuğunuz bile bir kaç küçük hareketle hesabınıza girip sildiğiniz geçmişleri geri getirecek donanıma sahiptir, bilemezsiniz. Neymiş birey oluyoruz, eşimizin ensesinde beklemiyoruz, yaptığı yoruma, beğeniye karışmıyoruz. Hatta takip etmiyoruz ki akıl sağlığımız yerinde dursun ve bize en çok da kendimizi keşfetmemiz için verilmiş aklı içimize dönmeye kullanıyoruz. Yani neymiş eğitim şart, ama önce kendimizi.

Hasıl-ı kelam mutlu olmak için gerçek hayatta ve sosyal medyada birey olmayı birey kalmayı öncelemeliyiz. Kendi özel alanlarımıza gösterilmesini istediğimiz saygı ve özeni eşimize de göstermeliyiz. Vicdanımızı kendimize denetmen olarak atadıktan sonra, ölçülü kullanım ile yaşadığımız küçük hayatlardan kurtulup bizim gibi hisseden, düşünen, söyleyen başka insanların varlığının verdiği güçle hayatın yükünden sıyrılmalı ve nefes almalıyız. Çünkü insanı hayatta en güçlü kılan yalnız olmadığını bilmesi, bir facebook grubu bile olsa aidiyet duygusunu tatmin etmesidir.

Sosyal medyanın gücü, bize katkıları, kaybettirdikleri ile beraber uzun bir yazının konusu ama kısaca şöyle bakabiliriz bu mecrada karşılaştığımız olaylara; bazen gördüğümüz iyi örnekleri hayatımıza aktarıp kötüleri gördükçe gözümüzdeki yakınlık tozunu silmelerine vesile olmaları nedeniyle onlara da teşekkür edip evimize dönebiliriz aslında.

Siz siz olun, evdeki ve eldeki imkanları gözardı etmeyin, pazara kadar değil mezara kadar sevin. Kalkın sevdiğinize bir kazak örün, bir yumurta kırın, yanına bir küçük karanfil koyup önce facete fotosunu paylaşıp sonra yemesine müsaade edin. Tulumbayı susuz bırakmayın, yoksa çiçeğimiz de kurur, tarlanız da. Ya da kökünden sıyrılıp koşar suyu bulmaya. Bütün kadınlar çiçektir su ister. Bütün ayçiçekleri gibi yüzünü güneşe döner. Işık olun, su olun, büyütün ay çiçeklerinizi ki zamanı geldiğinde başını eğsin ve size çiğdemini sunsun en organiğinden.

Asırlardır çözülememiş bunca konuyu çözdük gördünüz mü? Alkışlar için teşekkürler, her yorumunuz size yeni bir yazı olarak dönecektir, korkak alıştırmayın parmaklarınızı, pamuk eller klavyeye, birlikte özgür günlere.

Hadi kalın sağlıcakla; bir de şimdi whatsapptan bir mesaj yazın siz burada rahat rahat sosyal medyada dolaşın diye içeride evin yükünü çeken eşinize. Cevapsız kalmayacaksınızdır, ayni ya da nakdi olarak ödemesini yapacaktır eşiniz, garanti:)

Not: Bu arada ben de sevgili eşime, bloga, face ve twittera ayırabildiğim tüm vakitler için bana hayatın her alanında sağladığı kolaylıklar, destek, saygı ve güven için çok teşekkür ediyorum. Varlığım varlığı ile anlam buluyor:))  


HANDAN KILIÇ