kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Mayıs 2016 Pazar

SEVDİKÇE SEVESİN GELİR...



Hayat şartları giderek ağırlaştığından mı, yoksa insanlar daha duyarsız, daha bencil, daha sevgisiz varlıklara dönüştüğünden midir bilinmez, yeryüzü insanın ruhunu boğan bir hale geldi.Bu durumda biraz nefes almak için gözlerimizi göklere çevirip heran yeni, heran birbirinden canlı tablolar sunan o  muhteşem maviliğe özgürce yükselen uçurtmalar gibi ruhumuzu salmaktan başka çare kalmıyor.

İnsanın dünyada aslında çok da seçeneği yok, ya yükselmeyi seçecek, gözünü ufka dikecek ve ona göre bir yol izleyerek iyi olmayı tercih edecek, ya da bulunduğu noktada kalarak günden güne kokuşacak ve yavaş yavaş aşağılara doğru indiğini, bir daha geri dönüşün de o kadar kolay olmadığını artık çok geç olduğunda anlayacak.

Her şey hareket halinde, tıpkı dünya gibi, tıpkı, atom gibi, hücrelerimizdeki devri daim gibi, gezegenlerden kalbimize canlı olan her şey heran hareket ediyor. İradesi dışında mecburi bir hareketle, olduğu yerde dönen varlıklar hariç bu hareket hep dikey bir yön izliyor. İnsan da kendini gerçekleştirmek üzere bırakıldığı bu uçsuz bucaksız yalnızlıkta bir başına yolunu bulma gayretine girerken gözünü göğe çevirip gündüz; parıldayan güneşten, masmavi gökyüzünden, bembeyaz bulutlardan, gece ise; yanıp sönen yıldızlardan, göz kamaştıran dolunaydan ilham alarak yola devam ediyor.

Bir insan, kalbine bırakılmış o güçlü duygular sayesinde içine doğduğu dünyanın yanlışını doğrusunu ayırmayı önce hisleriyle başarmaya çalışıyor, sonra bilgi ve görgüsü arttıkça aklı da devreye girerek kalbin ve aklın kanatlarıyla daha kolay havalanıyor. Ama kuşlar misali süzülmek o kadar kolay değil. Yağmuru, karı, rüzgarı fırtınası var bu işin ve insan uçmayı öğrenene kadar epey yıpranıyor. Bazen başarıyor, bazen bildiklerini uygulamamaktan kaynaklı olarak yere çakılıyor. Sonra küsüyor kendi kanatlarına, aklına, kalbine…Küstükçe, ne kadar özlese de göklerde süzülmeyi, inat ediyor, yerde kalıyor. Uçmayı denemiyor. Ara ara uçanlara bakıyor, denesem mi diye iç geçiriyor ama önceki kötü deneyimleri umudunu kırıyor. Ve bulunduğu yerde, uçmak için verilmiş kanatları işlevsiz hale getirip tavuk misali kendi çöplüğünde, toprağı eşeliyerek geçip gidiyor ömrü. Oysa kendini gerçekleştirmek, insanın en temel ihtiyaçlarındandır. Bundan ödün verilmesi, zaman içinde insana ömrünün zayi olduğu hissi vererek bir ödül olarak verilmiş yaşamın kıymetini bilmemesine, giderek kendine acımasına, değersiz hissetmesine, bu duygusu tatmin edilmedikçe de, dikey olarak sağlayacağı yükselme fırsatını kaçırarak dibi görmesine sebep oluyor.  Bunları düşündüğüm esnada Psikiyatrist Prof. Dr. Kemal Sayar’ın bir kitabında aşağıda ana hatları ike özetlediğim bir makaleye rastladım. Düşüncelerimle örtüştüğünü görünce kaybolduğum dalgalı denizin haritasını çizen bir bilim adamıyla karşılaşmanın mutluluğunu yaşadım:  
  
          Psikoloji tarihinde ayrıksı yeri olan bilim adamı Maslow çağımızın nihai hastalığının değersizlik olduğunu söylüyor. İnsan tabiatının güzel ve iyi olana meyilli olduğunu, ama bunun için bilim yolunda ilerlerken “değer”lerinin olması gerektiğini, yoksa her türlü bilimsel gelişmenin insanlığın zararına da kullanılabilecek hale geleceğini vurguluyor. Hatta hayatın, uğruna çaba gösterilecek değerler, yola düşülecek hedefler olduğunda anlamı olacağını ekliyor.

İnsanın temel ihtiyaçlarının sıralamasını da şu şekilde yapıyor: 1-kendini gerçekleştirme(sağlık peşinde koşma,kimlik ve özerklik arama, kemale erme yönünde çaba gösterme ),2-saygı( başkalarına ve kendine değer verme), 3-ait olma ve sevgi( yalnızca sevilme değil, aynı zamanda sevme ihtiyacı), 4-güvenlik(güvende olma ihtiyacı),5-fizyolojik ihtiyaçlar. Bu ihtiyaçlarımızın karşılanması oranında sağlıklı olduğumuzu söyleyen bilim adamı, temel ihtiyaçlar hiyerarşisinde manevi ihtiyaçların en üst sırada olduğunu da vurguluyor.

Özellikle de kendini gerçekleştirme ihtiyacına önem veriyor. “Kendisinde bulunan güçlü yanları, yetenekleri ortaya çıkarma ve onları cesaretle hayatına hakim kılarak kendine verilen bu ödevi en iyi şekilde yerine getirme insana mutluluk duygusunu dorukta yaşatır. Doruk yaşantılar da, aşkta, sanatta, güzelliğin tecrübesinde, doğumda ortaya çıkabilir. Kişi böylece öz benliğine yaklaşır, onu kendisi olmaktan alıkoyan örtülerden sıyrılır. Maslow’a göre mucize, hayatın kendisindedir ve kutsal ötelerde değil, herkesin arka bahçesindedir. Doruk yaşantılar kadar olmayan plato yaşantılar da vardır. Bir annenin bebeğini keyif içinde oynarken seyretmesi gibi. Plato yaşantılar saf keyif ve mutluluk dakikalarıdır. Doruk yaşantılar plato yaşantılara nispeten daha az olur ancak plato yaşantılar hayatı yaşanabilir kılan anlardır” diyor.

İnsanın çok fazla alternatifi yok demiştim, ya yükselmeyi seçecek ya da alçalmayı. İşte plato kelimesini ister coğrafi tanımı ile, ister psikolojik tanımı ile ele alalım,normal yaşamın sürdüğü yerlerden uzakta, ferahlama, dinlenme mekanlarının yer aldığı yüksek yerler olduğunu görüyoruz. Bir şekilde herkesin hayata mola verdiği zamanlarda kaçabildiği yerler vardır, bu nedenle daha erişilir gelebilir bu platolara ulaşmak ama sanki iş doruklara sevdalanmaya gelince, ben yapamam, bizden geçti sesleri yükselebilir içimizden. Lakin doruk, herkesin ulaşamayacağı kadar yüksek gibi görünse de, herkese verilen yetenekler ölçüsünde gelişim sağlanabileceği gözetildiğinde, insanların ulaşacağı farklı yükseklikler olacağından aslında bu konuda da herkese eşit şansın tanındığı ortadadır. Mesela herkes aşık olabilir, o tarifsiz hali yaşayabilir, kendi karakterine göre bu doruk halini yakalayabilir. Bazen kendini kaybeder, benliği aşkın olanla kucaklaşır, kendinden olmayanın içinde erir. Korku, savunma, kafa karışıklığı, kısıtlamalar kaybolur. Benzersiz bir halin içine girer.Orada kendinden vazgeçecek kadar büyük bir değişim yaşayarak, gerçekleştirmesi en önemli ihtiyacı olan benliğini, bir başka benlikte eritir.Yeni bir bütün olarak varlığına devam ederken artık hiç bir şeye eskisi gibi bakamaz. Daha sevgi doludur. Bu aşkınlaşma hali, kişinin herkesle barışık olacağı bir yüksekliktir. O “aşk” kanatları ile yükselen insan gözünü aşağılardan yukarılara çevirdiğinde, kendini dönüştüren halin, aşık olduğu varlıktan ziyade aşk olduğunu fark edince, kendini gerçekleştirip, saygı ile bir basamak yukarı çıktığını, sevme ve sevilme ihtiyacını tam manasıyla karşılayacak sevginin, onu bu dünyada var kılan, hergün başka başka güzelliklerle donattığı alemde hala yaşatan, kimse onu duymadığında sesini duyacağını bildiği Varlık’ın aşkına gözünü diker. Allah’la bu bağı arasında tesis eden insan ne kendisiyle ne de diğer insanlarla kavga eder. Bilakis her şeyi sever, herkese saygı duyar. Kendi şartları içinde değerlendirmeyi yani empati yapmayı bilir.İşte insana bu dünyaya gelirken hedef olarak gösterilen insanlık noktası budur.

Cengiz Aymatov’un dediği gibi, “İnsan için zor olan şey, hergün insan kalmaktır”  Bu hal ancak, benliğin aşkınlaşması ile sürekli hale gelir. Ancak o doruk öyle diktir ki, insan sürekli oralarda dolaşamaz. Ama insan kalma vazifesinden de azade olmadığından nefeslenecek platolar açılmış, gözümüzü göklerden ayırmamamız için yönümüz hep yukarı çevrilmiştir.

Psikoloji bilimi, mutluluğa giden yolda koşullu sevgilerin olmadığını söylüyor. Bu durumda, varlıklar içinde dikey yükselme şansı tanınmış insan her şeyi koşullu değil de, ötürü severse hem mutlu olur hem de kendini gerçekleştirme basamaklarını hızlıca tırmanır. Farkındalık sevginin ilk şartıdır. İnsan bilmediğini sevemediği gibi elinin altında olduğundan farkındalığını yitirdiği şeyleri de sevemez.  “Aşina olan bilinmez” der Hegel. O nedenle insan doruklara tırmanırken öncelikle farkındalık ipini alacak yanına ki, o sağlam iple güvenli bir  yolculuk gerçekleştirebilsin.

İnsanın en büyük sorunu değersizlikse, bu kelimeyi iki manada, yani, kendini değersiz hissetme ve etik ilkelere sahip olmamak  şeklinde özetleyebileceğim anlamlarda kullanıyorum, fark edeceğimiz ilk şey, hayat mucizesine sahip olmamızdır. Koşulsuz bir şekilde geldiğimiz bu dünyada, yine karşılığında bir şey vermeden tıkır tıkır işleyen bir vücutla donatılmış, onun ihtiyacı olan bir çok şeye de koşulsuz sahip olmuş durumdayız. Bu söylediğime doğuştan getirilen rahatsızlıkları göstererek, herkese eşit şansın verilmediğini öne sürenler olabilir.  Ama herkes ayrı yeteneklerle, şanslarla donatılmıştır. Hatta bize göre eksikleri, engelleri, yanlışları olduğunu düşündüğümüz insanlara da Allah çok merhametlidir.  Bizse çeşitli sınıflandırmalarımızla insanlara karşı da, kaderimize karşı da çok acımasız, merhametsiz olabiliriz eğer aşkın merhalelerini geçip gözümüzü göklerden ayırdıysak. Oysa varolana odaklanmak, yok olanların da gerekçelerini daha kolay anlamamızı sağlar ve bizi ne gelirse senden hoştur diyecek zirvelere taşır. Nefes alamadığınızı düşünün, gökyüzünün olmadığını, susuzluğu, meyvelerin, sebzelerin olmadığını…  Sırf bunları düşününce bile insan, karşılığında hiçbir şey yapmadığımız halde bize bunca hediyeler veren bir Yaratıcı’nın bizi koşulsuz sevdiğini anlıyor. Bugün bir arkadaşımız küçük bir hediye alsa, hastayken bize bir çorba pişirse, nasılsın diye hatırımızı sorsa minnet doluyor, ona vefa borcumuzu ödeme gayretine giriyoruz. Ama bizim için kurulmuş bu muhteşem düzeni fark edemiyor, bu göklerin, bu yerlerin heran yeni bir tablo olarak çizilip neden önümüze konduğunu düşünmüyoruz. Hatta verilen akıl ve yeteneklerini kullanarak bir şeyler üreten insanların icatları fotograf makinelerini  ve o makinelerden kat be kat yüksek piksele sahip gözümüzü kullanarak çektiğimiz fotografları paylaşırken büyük bir gurur duyuyoruz. Aslında bu çekimler de seyretmenin ilk koşulu olduğundan farkındalığımızı arttırır, tabi neye baktığımızı biliyor ve sadece gördüğümüze takılıp kalmıyorsak anlamlıdır. Yoksa muhteşem resimler çektim, öyle büyük sanatçıyım ki diye böbürlenirken aşkın ve sanatın farkındalığımızı arttırarak bizi aşkınlaşma yolunda yükseltmesi yerine önümüze serilen bu sessiz sinemanın bize söylediklerini kaçırarak kaybeden oluruz. Kaybettikçe de değersizlik hissimiz artar. En önemli ihtiyacı karşılanmayan, yani kendini gerçekleştiremeyen insan da, başkalarına ve kendine değer vermediğinden saygıyı kaybeder, kendine ve çevresine zarar verir, sevemez, sevilmez, kimsenin ilgisi, sevgisi, saygısına layık olmadığını, kendisinin hep kaybeden olduğunu düşünerek etik değerleri ve ruhunun kanatlanacağı yükselme hedefinden de çok uzaklaştığından bir canavara dönüşebilir. Farkedilmek için olumlu gelişim sergilemediğinden olumsuz çıkışlarla kendini gösterebilir. Kısa bir süre sonra yakalanacağını bilse de, kendini başarılı hissetmek için çalar, çırpar, ele geçirdiği bir silahla gittiği okulu tarar, karısı onu terk ettiğinde eve getirmek için çaba göstermek yerine öldürür.  Sonra da başına öyle büyük belalar açtığını fark edince kaybedecek bir şeyi kalmadığından kendi hayatına son vermek dahil her şeyi yapabilir.

Evet, insan için iki şans vardır: Ya kendini bilecek, tanıyacak, geliştirecek, aklın ve ruhun kanatları ile farkındalığını artırarak sevgiyle, şükürle yükselecek ya da kendini olmuş kabul edip hergün irtifa kaybederek onu  biraz daha aşağılara çeken bir cürüm işlemeye devam ederek hızla yokuş aşağı yuvarlanacaktır.

İnsan için iradesi olmayan diğer canlılar gibi hareket etmek, yani olduğu yerde dönmek yoktur. Duran su bile kirleniyorsa, insanın vücudu da, ağırlıklı olarak sudan oluşuyorsa, başkalarının eksikleri ve yaptığı kötülükleri bahane edip kendimizi kirletmeyelim, güzel işler yapalım, güzel sözler söyleyelim, iyiliklerimizi arttıralım.  Durmayalım, duranın devrildiğini, duranın kirlendiğini unutmayalım… Ne kadar yolumuz olursa olsun, ne kadar kötülük yapmışsak yapalım, ne kadar kendimizden uzağa düşersek düşelim yaşıyorsak dikey yükseliş için heran bir merdiven çatabiliriz.Bazen acılarımızı koyar üstüüste basamak yaparız, bazen sevinçlerimizle platolarımıza sığınır, masum bir bebeğin gülüşünde yakaladığımız safiyetin peşine düşerek gözümüzü temiz olana, gökyüzüne dikebiliriz. Hepimiz kendi içimizde bahçeler inşa edersek, o merdivenleri adım adım çıkarken sevdiklerimizi de taşırsak bir basamak yukarıya daha güzel bir dünyada yaşarız.

Herkesin elinden geleni yaparak kendini gerçekleştirme, evlatlarını, hatta en yakınlarından başlayarak yeni nesilleri, dünyaya kazandırmak, böylece dünyayı da geri kazanarak yaşanabilir bir yer haline getirmek vazifesi vardır. Herkes imkanı ölçüsünde girdiği bu farkındalık yarışında kendine verilen şanslar kadarından sorumlu olduğundan mutlak adaletin olduğu da aşikardır.

  Yeryüzünün yaşanacak hali kalmadı diyorsak, göğe bakarak başlayalım işe, içimizde inşa edelim kendi bahçemizi. Sonra davet edelim farkındalıktan uzak insanları gönül bahçemize… Değerli olduklarını anımsatalım onlara, kıymetli olmasan bu dünyada işin ne diyelim. En büyük sevgi dilini öğrenip, teşekkür etmeyi, şükretmeyi hatırlayarak, hatırlatarak yeryüzünü yaşanabilir hale getirelim. Ama lütfen herkes önce kendi içini toplasın, merdivenini çatsın, bahaneler üretip, diğerlerinin üzerine düşeni yapmadığını söyleyerek kaçmasın. Bir de bunu deneyelim. Bir kalbe sevgi yerleşirse nefret orada boy gösteremez. Yaradan’dan ötürü yaradılanı sevmek ifadesi işte böylece anlamını bulur. Sevdiğimizi iddia edip O’nun var ettiklerine merhamet göstermeyecek kadar bencil, acımasız, sevgisiz, nefretle doluysak o sevgi aşkınlaşmış bir sevgi değildir. Dille söylenen ama kalben hissedilmeyen, hissettirilmeyen samimiyetsiz duyguların da insanı yükseltmediği gibi sırtına yük olup aşağılara çektiği açıktır.

Sevelim , sevilelim, dünya kimseye kalmıyor…

HANDAN KILIÇ
           


20 Temmuz 2014 Pazar

YARATMA CESARETİ



Bu kitap konusunda çevirmenin bir notunu aktararak başlamak istiyorum: ” Bu kitap topluma hitap etmez. Okurunu oldukça bireyleşmiş kişilerden seçmek zorundadır.”

Zevkli bir eser lakin kolay akmıyor. Çeviri metin olması hasebiyle iyi bir çevirmene denk gelinmiş olması, çevirmenin (ALPER OYSAL) uzun bir sunuş yaparak kitabı ve yazarını tanıtması da bir şans.

Kitabı kısaca özetleyecek olsak şöyle demek yeterli olacaktır: İnsanlar, normal ve anormal (psikolojik hastalık sahibi) olarak ikiye ayrılıyormuş gözükse de bir grup daha vardır ki, yeniden meydana getirme yetisine sahip olan sanatçılardır. Bazen sanatçıların çılgınlıkları nevroz ya da şizoid görüntüsü verse de bu özel yeteneklerinin ortaya çıkmasıdır. Onları sevelim.

Sanatın hangi dalı ile olursa olsun ilgilenen herkese tavsiye edeceğim bu kitabın tanıtım için biraz detaylı bilgi verecek olursak: Kitap 1975 yılında Amerikan varoluşçu psikoterapisinin önemli temsilcilerinden aynı zamanda kendisi de sanatçı olan Rollo May tarafından kaleme alınmıştır.

Varoluşçu psikoterapi insan üzerinde çalışırken onu parçalara bölmeyen ve insanlığını bozmayan bir bilimin olanaklılığı varsayımına dayanır. Teknik kullanmaktan hoşlanmayan varoluşçu psikoterapistler “hastadan hastaya ve tedavinin her safhasında değişebilecek” bir tavır izler.

Yazar bu kitabın adını bulurken esinlendiği eserin PAUL TİLLİCH’in THE COURAGE TO BE = OLMA CESARETİ olduğunu memnuniyetle belirtiyor.
Cesaret nedir sorusuna şu cevabı verebiliriz: umutsuzluğa rağmen ilerleyebilme yetisidir.

Cesaret Çeşitleri’ne gelirsek:
1-Fiziksel Cesaret
2-Moral Cesaret
3-Toplumsal Cesaret
4-Cesaretin Paradoksu
5-Yaratma Cesareti

Yaratma cesaretine sahip olanların dine karşı bir başkaldırı içinde oldukları sanılabilir. Bu bir paradokstur ama dinde en büyük değer kazananlar dalkavuklar ya da statükoya en sıkı sarılanlar değil başkaldıranlar olduğu, tarihte ermiş ile başkaldıran insanın ne kadar sık aynı kişide birleştiğinden anlaşılabilir. Sokrates, Hz.İsa gibi.

Psikanalitik çevrelerde yaratıcılığın sık kullanılan tanımı; egoya hizmet eden bir gerilemedir. Ancak yazar empatik yaklaşmayı benimsediğinden özde nevrozun bir dışavurumu olarak kabul etmiyor. Yaratıcılığın kendi özel kültürlerinde ciddi psikolojik sorunlarla bütünleştiği muhakkaktır diyerek Van Gogh çıldırıya kapıldı. Gaugin içe kapanık (=şizoid)ti, Poe alkolikti, Virgina Woolf ciddi bir çöküntü içindeydi örneklerini sunuyor. Bu durumların yaratıcılığın nevrozun ürünü olduğu anlamına gelmeyeceğini belirterek ikilemden bahsediyor. Yani bu yazarların nevrotik durumları tedavi edilse artık yaratma yetilerini kayıp mı edeceklerdir sorusu zihinleri tırmalıyor. Ve kendisinin de sanatçı olması hasebiyle empati kurarak yeteneğin hastalık, yaratıcılığın nevroz olduğu fikrine karşı durarak kitap boyunca sanatçıların özel insanlar olduklarını ispata çalışıyor.

YARATICI SÜREÇ.

Bu bahse gelindiğinde şöyle bir sıralamaya gidiliyor:
-Karşılaşma. İradi ya da gayri iradi olabilir lakin yoğunlaşmanın sonucudur.
Kaçak yaratıcılık diye adlandırılabilecek bir durum vardır. Burada sanatçı muhteşem bir karşılaşma yaşamaz yeteneği vardır ve bir şeyler meydana getirir. Bir de tersi vardır, yani yetenek değil karşılaşma etkindir. Mesela Amerika’da yüksek düzeyde yaratıcı simalardan biri olan romancı THOMAS WOLFE’un YETENEKSİZ DAHİ olduğu söylenmiştir. Onu böylesine yaratıcı kılan, kendini malzemesinin içine tümüyle fırlatması ve bunu söylemek için gösterdiği mücadeleydi, yani büyüklüğü karşılaşmasının yoğunluğundan geliyordu.

Bu nedenle has yaratıcılığın yoğun bir farkındalık, bir bilinç artışı ile nitelendiğini belirtir. Önemli bir nokta da farkındalığın daha derin yanlarına ulaşmak için kişi kendini karşılaşmaya tam teslim etmelidir. Ancak bu hal sarhoşlukla ya da vitalite(=canlılık, dirilik, yaşam enerjisi) ile karıştırılmamalıdır. Bir nevi vecd halidir. Gerçekten de bir nesneyi ona duygulanımsal bir bağlanışımız olmadan göremeyiz. Bu gerekçe en iyi biçimde vecd durumunda geçerli olabilir.

Herhangi bir tarih döneminin psikolojik ve tinsel mizacını anlamak istiyorsanız bunu sanatın derinlerinde aramaktan daha iyisini yapamazsınız. Dolaysız biçimde eserlerine sembollerle yansır bunlar didaktik ifadelerle olmaz yoksa propaganda vb. hatalara düşülerek verilen eserlerde o ölçüde ifade gücü kırılır, kültürün bilinçdışı düzeyleriyle olan ilişkileri tahrip olur. Dönemsel özellikleri en iyi sanat eserlerinde bulmamızın sebebi de sanatın özünün sanatçıyla dünya arasında güçlü ve canlı bir karşılaşma olmasıdır.

BİLİNÇDIŞI: Bireyin gerçekleyemeyeceği veya gerçeklemeyeceği eylem ve farkındalık gizilgüçleri olarak tanımlıyor yazar.

BİLİNÇDIŞI VE YARATICILIK: Bu durumun aşamaları şöyle sıralanabilir:
1- Zihinde şimşek çakar.
2- Çevresindeki her şey aniden canlılık kazanır.
3- Kavrayış hiçbir zaman ıskalayan ya da denk gelen bir şey değil, kavrayışın belirişi asıl unsurlarından biri de kendimizi verişimiz, bağlayışımız olan bir model uyarınca gerçekleşir. Bu hamle sadece “oluruna bırakarak”, “işi bilinçdışının halletmesine bırakarak” çıkıp gelmez. Kendimizi en yoğun biçimde bağladığımız alanlardaki bilinçdışı düzeylerden doğar.
4- Kavrayışın çalışma ve gevşeme arasındaki bir geçiş anında gelmesi; iradi çabanın kesintiye uğradığı ara zamanlarda olması da dördüncü aşamadır.

Psikolog POİNCARE şu soruyu soruyor: Fikirler ileri fırladıktan sonra zihinde neler oluyor? Cevabı özetlersek bu deneyimin özniteliklerini şöyle sıralarız;

1- Aydınlanmanın birdenbireliği
2- Kavrayışın kişinin kuramlarında bilinçle sarıldığı şeye karşı çıkıp gelişi; bir bakıma da ona karşı gelmek durumunda oluşu
3- Olayın ve onu sarmalayan sahnenin capcanlı oluşu
4- Kavrayışın az ve özlükle ortaya çıkan dolaysız kesinliğinin yaşanması
5- Konu üzerinde bilinçdışı hamle öncesinde harcanan yoğun emek
6- “Bilinçdışı emeğe” kendi başına öne çıkma fırsatının verildiği ve ardından bilinçdışı hamlenin oluşabileceği bir istirahat (ki daha genel olan meselenin özel bir durumudur)
7- İstirahat ve çalışmayı değiştirip durma gerekliliği
İnsanın bu süreçte yapacağı hatalardan biri tek başınalığın kaygısını sürekli kışkırtılan oyalanma ile önlemek olur. Bilinçdışından gelecek kavrayışları yaşamımıza alabilmek için kendimize tek başına olabilme yetisini kazandırmak zorunda olduğumuz aşikardır.
Yaratıcı karşılaşmanın muhteşem örneği iki sanatçının yaptığı bir çalışmada verilmiştir. 

Yazar JAMES LORD ressam ALBERTO GİACOMETTİ’ye poz vermiş ve eserin çizimi esnasında ressamın yaşadıklarını açık açık anlatmıştır.

YARATICILIĞIN SINIRLARI:

Yazar, “insanın olanakları sınırsızdır” tezine katılmıyor ve bunun şevk kırıcı olduğunu söylüyor. Bu birini kayığa oturttuktan sonra “Hadi bakalım, tek sınır gökyüzü!” diyerek İngiltere’ye doğru okyanusa itmeye benzer diye ekliyor.

Oysa kayığın içindeki diğer kaçınılmaz sınırın okyanusun dibi olduğunun da pek tabi farkındadır. Bu da bize sınırların sadece önlenemez değil bir de değerli olduklarını gösterir. Yaratıcılığın kendisi sınırları gerektirir; çünkü yaratıcı edim insanı sınırlayan şeyle birlikte ve ona karşı ortaya çıkar. 

Hasıl-ı kelam; sanat eserinin özgün olabilmesi için karşılaşmadan doğması, yeterince demlenmiş duygu yoğunluğunun olması, bilinçdışını harekete geçirmesi ortaya çıkanın biçimle sınırlanması ama sınırların tutkuların denetiminde biçimlendirilmemesi gerekir.
Yaratıcı süreç biçim için duyulan bu tutkunun dışavurumudur. Parçalanmaya karşı bir mücadeledir yaratıcı süreç: Uyum ve bütünleşmeyi doğuracak olan yeni varlık türlerinin varoluşa getirilmesi mücadelesi.

Platon’un bize özet olacak çarpıcı bir öğüdü var:

Bir yolu hakkınca yürümek isteyen biri gençliğinde güzel biçimleri ziyaret ederek başlamalı; eğer ilk başta eğitmeni tarafından yolu ona bu güzel biçimlerden sadece birini sevecek şekilde doğru olarak gösterilirse, bu tek sevilenden doğru ve güzel düşünceler yaratacaktır; ve sonra o tek olanın biçiminin güzelliğinin bir diğerinin güzelliğine benzer olduğunu ve her biçimdeki güzelliğin tek ve aynı olduğunu kendi kendine algılayacaktı.

-Kitaptan özetlenmiştir.-


1 Şubat 2014 Cumartesi

DÖNGÜYE KATIL, DÖN SEN DE...





Yüksek lisans derslerimden biri (ki, en çok merak ettiğim dersti) YARATICILIK VE YENİLİK idi. Dolayısıyla dersin ilk konusu da değişim üzerineydi. Kimseyi teknik detaylarla yormak niyetinde değilim ama bireysel değişimin süreçleri üzerinde biraz durmak istiyorum:

Bireysel değişim ŞOK'larla ortaya çıkarmış. Mevcut yapı çöker ve insan şok yaşarmış. Önce inanmak istemezmiş. İnançsızlık sürecini depresyon izlermiş. Sonunda gerçeğin kabulü aşamasına gelinir, yeni beceriler elde edilir, rasyonellik sürecine erişilirmiş. Bu noktadan sonra yeni duruma uyum sağlanır ve bu bir süre böyle devam eder ardından ikinci şok gelir ve yeni bir değişim süreci başlarmış. Periyodik olarak bu dünyanın ekonomisinden bireyin yaşamına kadar uzanan bir döngü imiş.

Hayatın da döngüsel olduğu söylenir ya, hiçbir şey birbirinden bağımsız değildir. Benden yaşça epey büyük bir arkadaşımın hayatını izlerken çıkardığım dersleri bir gün ona anlattığımda düşüncelerimi zaten bilse de, ben anlatırken bir şey yakaladığını ifade etti: Kendi oluşum-değişim sürecini yaşarken haberi olmadan bir şekilde teması olan herkesi ve her yeri etkilediğinin farkındalığına erişmişti anlattıklarım üzerinden.

Mevlana da en önemli unsurun tekrar olduğunu ve dünyadaki herşeyin bir devinim içinde olduğunu anlatır ya. İşte bir zamandır ben de dikkat ediyorum, dinlediklerim, okuduklarım, yazdıklarım sanki hep birbirinin devamı. Oysa hiçbirini ben seçmedim. Hatta bu satırlar da planladığım konular değildi ama galiba insan süreçlere bırakmalı kendini ve ne olursa olsun dibe vurduktan sonra zirveyi göreceğini unutmamalı. Zirvede ise daima kalamayacağının bilincinde olmalı.

Yüksek lisans Hocamız, dersini anlatırken, kendini değiştirmek isteyenlerin, hayal gücü, vicdan ve öz bilinçe sahip olmaları gerektiğini de ifade etmişti. Bu noktada ELİF ŞAFAK'ın en çok satan romanlarından olan AŞK'ın kahramanı ELLA geldi hatırıma. Değişim öncesi sancıyı ciddi boyutlarda yaşaması ve dibe vuruşuna rağmen içinde değişime direnç gösteren negatif tepkilere yenilmişti önce. Kırk yaşındaydı, değişmek istiyordu ama değişimin getireceklerini istese de götürecekleri onu ürkütüyordu.Yıllardır saç modelini bile değiştirmemesi onun hayata bakışını yansıtmak için kullanılan bir imge olarak çıkıyordu karşımıza.

Ve sonra birgün bir "şok" ile düştü değişim çarkının içine. Niye o kadar beklemişti? Çünkü değişimin gerçekleşmesi için sürecin dolması gerekliydi. Ve bu noktada dua etti Ella." Bana hakiki bir aşk ver- ver ki kurtulayım bu sıkıntıdan, sıkışmışlıktan- ya da beni öyle duyarsız yap ki hayatımda aşk olmayışını umursamayayım."

İşte böyle, 18. Kuralda diyor ya Elif Şafak; "Tüm kainat olanca katmanları ve karmaşasıyla insanın içinde gizlenmiştir." Evet yeryüzünde ve uzayda yer alan tüm sistemlerden ekonomiye, işletmelerdeki süreçsel döngüden, insanın maddi manevi imtihanları olan ruhsal devinime kadar hepsi mükemmel bir düzende işlemekte ve birbirinin örnekleri olmaktadır.Yani kısacası herşey birbirine bağlanmıştır. Domino taşları gibi yerinden oynatılan her taş bir diğerini etkilemektedir. Kirletilen çevre sağlığı bozmakta, sağlık harcamaları artarken çalışma performansı düşmekte, ekonomi yavaşlamasın diye teknik yatırımlar artırılmakta, böylece daha az insana ihtiyaç olduğundan işsizlik ortaya çıkmakta, sanayileşme arttıkça çevre daha da çok kirlenmektedir ve bir şekilde bu devinim böyle sürüp gitmektedir.

Öyleyse değişime direnmemeli, değişmek isteyip de değişemediğimize hayıflanmamalı, eskiler gibi demeli, her şeyin bir vakti, saati var... Dilerim ihtiyacımız neyse vakti çabuk gelir ve değişimi kabullenmek zihnimizin içinde bir ferahlık sağlayarak kalbimizi güçlendirir. 

HANDAN KILIÇ  

30 Aralık 2013 Pazartesi

BEKLEME…BEKLEDİKÇE GELMEYECEK…



Beklemek ne zordur. Ama her insanın hayatı aslında bir beklemeler manzumesi değil midir? Siz söyleyin mesela neyi bekliyorsunuz şu anda? Yeni bir yılın iyi geçmesini mi, ülkenin istikrar kazanmasını mı, maaşınızın artmasını mı, mesleki itibar ve tatmin mi, bir ev alma hayali mi, yoksa evlenmek mi ya da ayrılmak mı beklediğiniz? Çocuk sahibi olmak mı, çocuklarınızın biran önce büyüyüp sizi özgür kılacakları zamanlar yaşamak mı? İş yükünüzün azalması, daha güzel bir yerde çalışmak, başbelası iş arkadaşınzdan kurtulmak, sevdiklerinize kavuşmak mı? Yoksa hayattan tek beklediğiniz sağlığınıza kavuşmak mı? Karşısında çaresizleştiğimiz ama insanları eşitleyen tek şey olan ölüm mü beklediğiniz, ölümün önünden kaçmak çabası mı? Nedir beklediğiniz? 

Ya da beklemeden geçirdiğimiz bir an var mı hayatta? Atanmayı bekleyen bir öğretmensiniz belki.Otuzlu yaşlarda sigara parasını babasından almak zorunda kalan, üniversitede geçirdiği yıllarına acıyan, gençliğini yaşayamayan bir çaresiz mi? 

Yoksa yolun yarısını geçmiş ve hayallerinin uzağında olduğunu fark ederken artık çok geç kaldığını anlayan bir insan mı? Hergün aldığı ölüm haberleri ile sıranın kendisine geleceği korkusuyla tansiyonu çıkan bir yaşlı mısınız? 

Hergün beklentileri değişir insanın.Yaşam boyu tek değişmeyen şey beklemektir. 

Bugünlerde Tatar Çölü’nün sayfaları arasında dönüp duruyorum. Bekliyorum bir şeyleri. Bildiğim tek gerçekse, hayat devam ettikçe gerçekleşse de gerçekleşmese de başka bekleyişlerin sarmalına gireceğim. 

Tatar Çölü’nü yayınevi şöyle tanıtmış: “2. Dünya Savaşı sonrasında parlayan modern İtalyan edebiyatının ilk ve en usta ürünlerinden biri, çağdaş dünya edebiyatında da önemli yer edinmiş bir eser. Genç ve hevesli bir teğmenin, ilk görev yerini çevreleyen uçsuz bucaksız çölle “savaşı”. Çöl, hem teğmenin muhtaç olduğu düşmanı ondan esirger hem bizzat “düşman”ın yerini tutar, hem de gizemli, tarifsiz varlığıyla genç teğmeni cezbeder. Gerçek-dışı, soyut bir mekanda, zamanda, zeminde, olaysızlığın ortasında insana ilişkin en can alıcı sorular...”

Bu kitap tam bir bekleyiş romanı…Çocukken yavaş akan gençlikte geçmeyecek sanılan zamanın geri dönülmeyecek noktasına geldiğinde bıraktığı hayatta unutulmuşluğunu, seçtiği hayatta beklediklerini bulamayışını, çalışmalarının karşılığını alamayışını ve bu süreçteki ruh salınımlarına yer verilen romanı okumanızı tavsiye ederim. 

Sonuçta insanda “amannnn her şey boş, süper fmle coş, duygusu ya da hayatı daha da ciddiye alıp dört elle sarılma ve beklemekten vazgeçip harekete geçme” duygularından birini bırakıyor geride. Bu artık sizin karakterinize göre şekillenecek. Ama bana hayatın öğrettiği tek şey bekledikçe, istedikçe arzularınızın bizden uzaklaştığı. Ne zaman gönlünden düşerse arzusu, o zaman yerine geliyor insanın dileği. Öyleyse vazgeçmeli beklemenin stresinden ve akışa teslim etmeli kendini.

Beklemek üzerine çok şeyler söylenebilir ama sözü şairlere bırakmanın vakti. Değişmeyen tek şey değişim gerçeğinin bir sonucu olan beklemek dünyanın da kaderidir. Ve dolayısıyla şairlerin de dilinden düşürmediği bir konu olmuştur. Hatta Necip Fazıl hem Bekleyen’e ve hem Beklenen’e şiirler yazmıştır. 

Sonunda da ,
“Geçti istemem gelmeni,
Yokluğunda buldum seni;
Bırak vehmimde gölgeni,
Gelme, artık neye yarar?“diyerek beklemekten vazgeçmiştir. 

Abdurrahim Karakoç da, 

“Sarıcadüzü’nde bir yığın toprak 
Sulanır her sabah göz yaşlarımla 
Mihriban, Mihriban uyan da bir bak! 
Hasret düğüm düğüm ak saçlarımda 
Ardıçlı ağaçlarda gene ay doğar… 
Akasya gölgeleri delik – deşik… 
Bir pınar ağlar sabahtan akşama dek 
Yapraklar sallanır, ışıklar söner 
Büyüdükçe büyür içimde bir dert 
BEKLEMEK…” demiştir.

Aziz Nesin de bir şiirinde beklemeyi şöyle anlatmış:

“Gözler önünde işte 
Gittikçe arınıyorum kendimden 
Her giden güzelleşir 
Gidiyorum güzelleşmek için 
Unutulsun diye çirkinliklerim 
Gelecek birisi güzeldir 
Gelince güzel değil 
Hele gelmişse çirkin 
Yaşam, ölüm gelecek diye güzel 
Ey güzeller güzeli beklediğim 
Kaç saatim, kaç dakikam ya da saniyem 
Artık ne gelmek ne de gitmek 
Yaşamın en zor yanı beklemek 
Hiçbirimiz beklemedik doğmayı, 
Doğduğumuzdan beri beklediğimiz 
ÖLMEK “


HANDAN KILIÇ  









29 Aralık 2013 Pazar

“İKİMİZİ DE AŞAR O KAPININ ARDINDAKİ MASAL”(*)




Ter içinde uyandı. O kadar çok rüya birden görmüştü ki, hangisinde ne vardı ilk anda bir türlü anımsayamadı.
Elini yüzünü yıkadı, aynada uykusuzluktan kanlanmış gözlerini gördü
Ardından gözbebeklerinde çakılı duran gülümsemeye baktı, bu resim hala burada mı duracaktı?
Çatı katındaki evin denizi gören mutfağında, kendine kahvaltı hazırlamaya koyuldu.
Hava alabildiğine sıcaktı.
Deniz, üzerine turkuaz bir çarşaf serilmişcesine sakindi bugün de.
Kahvaltılıkları balkon masasına taşırken komşu evin demir bahçe kapısı gıcırtıyla açıldı.Gözünü kapıya çevirdiği o anda, zihnine, bir türlü hatırlayamadığı rüyadan resimler doluşmaya başladı .
Masaya oturdu,bir yandan kahvaltı ediyor bir yandan zihnine gelen resimleri diziyordu sıraya.
Bir kapı görmüştü düşünde, tahta, boyası eskimiş ve kapalı bir kapı.
Mavi bir geceydi, dolunayın ışığı ile aydınlanmıştı kapının önü.
Siyah kapı kolunu hatırladı sonra, özel bir kilidi yoktu kapının, sanki kolayca açılacaktı, bir merak sardı ruhunu, acaba bu kapının ardında ne vardı?

Oraya doğru yürürken birden bir taşa takıldı ayağı sendeledi, yere düştü, elleri ve dizleri kanamaya başladı.
Ağlıyordu, tıpkı çocukken düştüğü her vakit ona uzanan şefkat elini bekliyordu. Ama ne gözünün yaşını silip onu öpen, dizlerine pansuman yapan babası, ne de “ yavrummm…” diye yetişip bağrına basan annesi vardı yanında. Onlar artık rüyasında bile çok uzaklarda.
Kendi kendine doğrulmaya çalıştı hal böyle olunca. O sırada büyük bir gürültüyle beyaz bir kepenk indi tahta kapının önüne . 

Tam da kapıyı açmak için elini uzatacaktı. Ama şimdi,uzansa, kapıyı açsa bile arada geçit vermez engeller vardı, eli metalin soğukluğunda, yüreği kapının sıcacık kolunda öylece kalakaldı.

İnsan zihninin nasıl da muhteşem ve hızlı çalıştığını düşündü önce.Tek bir uyaran zihnindeki resimleri dizmişti gözünün önüne. Çayını yudumlarken bir kez daha, hayran kaldı insanı dizayn edene.

Günlerdir uykusuzdu.
Uykusuz, umutsuz, aşık…
Nasıl geçerdi bu hal, bilmiyordu. İlk kez böylesi derinden sarsılmıştı yüreği. Otursa oturamıyor, açık havada bile nefes alamıyordu.
Baksa göremiyor, nereye gitse, bir başka yerde rahatlayacağı hissiyle sıkılıyor, hasılı kelam yüreği kabına sığmıyordu.

Uzun bir uğraş sonrası daldığı uykularında da karışık rüyalarla boğuşuyordu. Gündüzlerdeki bu sağa sola yalpalayan, benliği ve ruhu arasındaki düşünce harbleri zihni yoruyor, gece de rahat bırakmıyor olmalıydı.

Sofrayı topladıktan sonra,b u gün çokça şiir okumalıyım dedi kendi kendine. Kitaplığına yaklaştı, gözüne ilişen ilk iki kitabı aldı eline. Cezmi Ersöz ‘le Necip Fazıl dı bu gün bahtına çıkan hediye.

Elinde kitaplar terastaki şezlonga uzandı.
Hafif bir meltem de başlamıştı.
Rastgele bir yeri açtı, şiirin başlığı, “Acıyla Erir Yüzüne Aşık Çocuk”tu.

“Ne zaman yüzüne baksam, yalnızlığın o mutlu gerilimi
O öksüz göl hızla derinleşir,
biliyorum, acılarım hiç bitmeyecek, bu öyle bir yeşil “

Durdu burada, gerçekten acılar hiç bitmez miydi bu hayatta, engellerin biri bitse yenisi mi gelirdi peşinden ?

Sevenler hiç kavuşmaz mıydı, ya kavuşurlarsa, birbirlerini sevmeye devam ederler miydi aynı aşkla?

Sorumlulukların yırtıcı pençesinden kurtarıp sevdalarını beslerler miydi mesela ?

Yoksa yaklaştığınca, yaklaştığından ayrı mı düşerdi insan?
Kelimelerin kalplerde açtığı tuzaklar mıydı romanlardaki, masallardaki aşklar, yoksa hayat başlı başına mı tuzaktı?

Yakınlık aslında bir turnosol kağıdı mıydı, Necip Fazıl’ ın
“Neye yaklaşsam, sonu uzaklık ve kırgınlık,
Anla ki, yok Allah’tan başkasıyla yakınlık…”mısralarını ispat için kullanılan.

Ya yalnızlık? Mutlu bir gerilim mi doğururdu sancılarından, yoksa mutluluk mu insanı yalnızlaştırır, koparırdı bezgin kalabalıklardan.

Sahi insanlar isterler miydi bir diğerinin mutluluğunu, yoksa kıskançlık mı kaplardı ehlileştiremediği egosunu, diye düşündü zihninin kayalarına çarpan bu mısraları okuyunca biran .

Bir psikologtan duymuştu, insanın, kendi halinden daha iyi bir halde olmasını isteyeceği tek varlık evladıymış, bu doğru muydu?

İnsan ruh ve benlikten müteşekkildi. Zamanında kontrol altına alınmazsa benliğin hırsları ruhunu sarardı önce, hayatını alırdı insanın elinden,  hatta insanı, avcıyı gördüğünde uçamayan ama gövdesi dışarıdayken başını kuma sokan bir devekuşuna çevirirdi. 

Benliğini sağıltamamış, tüm hırs ve arzularına yenilmiş insan kimsenin mutluluğunu arzulamayan, kendine de dünyaları zindan kılan bir yaratığa dönüşürdü.

Ama zordu işte benliğin dizginlerini ele geçirmek.
Belki ömür boyu sürecek bir köşe kapmacaydı insanı bekleyen.

Benlik kimi zaman, karşısına çıkan bir silüeti atardı zihnin odalarına, büyütürdü onu içsel bir fısıltıyla.

Kimi zaman “vucutsuz bir hayal” peşine salardı ruhunu, oyalardı derin bir heyecan dalgasıyla.

Bazen de açılması imkansız kapılar önüne getirirdi insanı, şimdi içinde olduğu gibi bir halin içine salardı.

Ruh, atardı kendini benliğin önüne, vicdanı çağırırdı ikna etsin zihni diye. Demirden kepenkler indirirdi, yeter ki benliğin sürüklediği kapının önünde ele geçirmesin insanı diye. Yine de yılmazdı. Kepenkin boşluklarından zihne attığı tohumları sessiz ve derinden büyütürdü sabırla, ruhun zayıf düştüğü ilk anda mahsulünü toplardı büyük bir gururla.

Dizginleme hedefine yaklaştıkça insan, baskısını artırırdı benlik.
Her taşın altından çıkar, şeytanın akıl hocalığında, insanı saldığı her bakışta, diline düşürdüğü her anışta ve sonuçta her batışta sevinç çığlıkları atardı.Tabi anlık lezzetler de sunardı insana, kanacağı ama hepsi kısacık, yakıcı, kan kaybını arttırıcı.

Benlik önce en kuvvetli olduğu kişilerin, şairlerin ilhamına karışırdı usulca, oradan kolayca yayılırdı tüm insanlığın kanına. Ama ruh da en kuvvetlisiyle bulunurdu o satırlarda. Belki de şairlerin dillendirdiği hep bu kavga. Devam etti şiiri okumaya:

“Ne zaman gözlerinin içine baksam, biliyorum
ikimizi de aşar, o kapının ardındaki masal
bense yüreğimin bu hallerinden korkar, kalırım
bir hız trenine bindirilmiş küçük bir çocuk gibi
geçip giden yüzlerine bakar kalırım “

Ne güzel yazmıştı şair. Ne kadar da az kelimeyle ne derin yaralar açıyorlar şairler, diye düşündü.

İçinin ateşini söndürmeliydi, uzandığı şezlongdan kalktı. Buzdolabına doğru yürüdü. Kafası dağılsın diye okuduğu şiir onu daha derin dehlizlere bırakmıştı. Dolabı açtı, soğuk bir bardak su doldurdu, oturdu, kana kana içti .

İçindeki kavga sürüyor, sesleri beynine kadar geliyordu. Şişeyi dolaba geri koyacaktı ki birden elinden kayıveren şişe oracıkta tuz buz oluverdi. Bu sahne zihnine birden yeni bir pencere daha açtı. Sözü şaire bıraktı;

”Ömrün kısalığı çarpar camlara, ateş yayılır içerilere…
Akşam olur, evler dolar boşalır, acıyla erir, yüzüne aşık çocuk
Ne zaman gözlerinin içine baksam, biliyorum
İkimizi de aşar, o kapının ardındaki masal (*)CEZMİ ERSÖZ”

Etrafa dağılan cam parçalarını toplarken yerden, benliğinin ruhuna batırdığı parçaları da çıkardı tek tek yerinden, akan kanlara aldırış etmeden. Başka bir şair yetişti imdada hemen; 

“Ne sen varsın, ne ben, ne yar, ne kimse O var!
Bütün sevdiklerin elden gittiyse, O var!
Kalacak kim var ki, dost tomarından? O var!
Sana daha yakın şahdamarından, O var!
Arama ilaç yok eczahanede! O var!. NECİP FAZIL”

Gecesini gece, gündüzünü gündüz yapan dermanı hatırlayınca yeniden rüyasındaki kapıyı da siliverdi zihninden.Geriye sadece gözbebeklerindeki resim kalmıştı ki, onu da zamana havale etti, artık merak etmesi gerekmezdi.

Derin bir huzur kapladı ruhunu birdenbire.
Bugünkü oyunda kaybeden benlik olmuş, ruh köşesine kurulmuştu sevinçle.
Elleri ile beraber yüz çizgileri de çevrilmişti göğe, şükretti en güzel şekliyle.
Ve bir dilekte bulundu, benliğin kaybettiği günler daha fazla olsun, hayat serüveninde.

HANDAN KILIÇ  

29 Kasım 2013 Cuma

KAVANOZ DİPLİ DÜNYA:)





"Beni bu güzel havalar mahvetti" dediği gibi şairin, beni de bu gri havalar düşürdü bir kuyunun içine. 

Mevsimsel bir geçiş midir yaşadığım yoksa kişisel bir devinim mi yoksa düpedüz depresyon mu bilmiyorum ama halim bir kuyunun içine hapsedilmiş ve çıkmak için hiçbir çaresi olmayan bir canlı kadar acıklı. Sesimi duyan, bir el veren, hadi diyenim yok. İçim çığlık çığlık ama sesim en  yakınlarımın bile duyamayacağı cılızlıkta çıkıyor.

Dün haberlerde su içmek için yaklaştığı kuyuya düşen bir merkebi gösterdiler. Bu mevsimde girilmeyen bir bahçede kim bilir kaç gündür aç susuz bekleyen merkep yaramazlık peşindeki bir grup çocuğun dikkatini celbetmiş de bahçe sahibine gidip söylemişler, onlar da itfaiyeyi çağırıp hayvancağızı tek parça kurtarmışlar. Önüne suyu koymuşlar, zavallım nasıl kana kana içiyordu.

Yumurtaya can veren, bir küçük merkebi kuyulardan çıkarmaya çocukları vesile eden Allah’ım  beni de elbet çıkaracaktır kuyudan diye umut belirdi içimde…  

Ama işte nasıl hızla giden bir uçak öylece duruyor gibi gelir ya içindeki yolcuya biz de beklemek denen esaretin içinde geçiriyoruz ömrümüzü. Bu konuda TATAR ÇÖLÜ diye bir roman okumuştum. Kitabı anlatıp ne sizin okuma heyecanınız ne de yazarın okunma arzusunun önüne geçmek istemiyorum. Ancak kesinlikle herkese tavsiye ederim, bir hayat, bir bekleyiş romanı…    

Laf lafı açıyor dedikleri bu olsa gerek zihnim o kadar dolu ki bir türlü söylemek istediklerime odaklanamıyorum.

Bir arkadaşıma kendimi çok yorgun, umutsuz, çaresiz hissediyorum dedim. Günümüz Türkçe’siyle depresyonun dibi hali.(Nasıl bir dejenerasyonsa bu jenarasyonun dili bana da sirayet etti :)Ne de olsa yapmak zor, yıkmak kolay)  
Can dostum da, her zaman ki rahatlığıyla, akışına bırak dedi:)
Akmıyor ki dedim…
Akar akar dedi ( Billur tuz değil ki hayat akar akar deyince aksın:) - Tamam kötü bir espiri buradan varın düşünün halimi:(-

Bazen kavanozda kıvamı çok koyu bir marmelatı kendiliğinden bir kaba boşaltamazsın ama kavanozu ters çevirip biraz unuttuğunda öyle olmadığını görürsün ya işte öyledir hayat… Bekleme hiçbir şeyi ne gelirse gelecek. Beklentiye girme sen oyuncusun senaryo senin değil, diziden her an kovulabilirsin, dizi bitebilir vesaire, benim gibi bir arkadaşın var hala mutlu değilsin pesssss:) dedi tüm mütevazılığıyla… Bunu söyleyen çok geniş bir insan olsa umursamam, çünkü kumaşımız farklı derim, geniş biri değilim olamam. Ama işte arkadaşım hayatı tesbih yapmış sallıyor moduna gelmiş, benim gittiğim yollardan dönen biri olduğundan umursuyorum her lafını…

Ve bir süre unutmak üzere kavanozu ters çeviriyorum:) 
İzninizle dosyalarıma dönüyorum:)    

 HANDAN KILIÇ  

17 Kasım 2013 Pazar

İNCELİKLER YÜZÜNDEN...



Bazı insanlar, henüz onları tanımadan, sadece hayattaki duruşlarıyla bile bizi etkiler. Dinginlik ve mütevazilik günümüzde pek rağbet görmese de işte bu duruşu en sağlam kılan hasletlerden olup benim üzerimde çekici bir etkisi vardır. İnsanlara isimlerinin tınısının da sirayet etiği söylenir ya, işte “Selim “ ismi de bana hep öyle naif bir ruhu hissettirmiştir ki hani bugün bir oğlum olsa adını Selim koyarım diyecek kadar sevdiğim bir isimdir. 

İsminin yanında uslubunu da sevdiğim bir yazar olan Selim İLERİ’yi  bu sabah “Yaşasın Haftasonu” adlı programda İclal Aydın’ın zarif sunumu ile beraber izleme şansını yakaladım, ki Selim İLERİ öyle sıkça televizyona çıkan biri değildir.

Selim ileri sırf duruşunu çok sevdiğim bir yazardır, ki dilinin gücü de tartışmadan varestedir. Kendisini, yağmurlu bir günde, yalnız başıma gittiğim İstanbul’da küçük çaplı bir organizasyonda canlı olarak dinlemiş, kısa bir sohbet imkanından sonra “Annem İçin” adlı kitabını imzalatmış, ardından zarafetinden etkilenerek yüzümde kocaman bir gülümsemeyle Çemberlitaş’in sokaklarında yağmurun elleri üzerimde uzun uzun yürümüştüm.

Bugünkü programda aslında önceden böyle bir duruşu olmadığını, hatta kibirli bir insan olduğunu söyleyen yazar değişimini şöyle anlattı: “Ancak annemin 1970’lerde alzheimer hastası olması ve çocuğu konumunda olduğunuz insanın birden sizin çocuğunuz haline gelmesi üzerine ilişkimizin birbirimizi kırmak yerine anlamak üzerine gelişmesiyle çok değiştim. 1980 de annemi de kaybedince kavgaların gereksizliğine inandım.Edebiyatta kavgalı olduğu söylenen yazarları birileri bir araya getirip konuştursaydı kavgalarına devam edeceklerini de sanmıyorum doğrusu. Hatta ben de Kerime Nadir için çok gençken bir yazımda çok kötü bir romancı diye yazmışım, daha sonra Kerime NADİR’in bir başka kitabını okurken çok sık adımın geçtiğini görünce o zamanki telefon rehberlerinden numarasını bulup aradım. Ne istiyorsunuz diye sert bir sesle cevap verdi. Onu ne kadar kırdığımı anlayınca telefonda ağlamaya başladım ve ardından sohbet etmeye başladık sonrasında sıkı bir dostluğumuz oldu. Ancak bir kez bile buluşamadık çünkü ona kanser teşhisi konmuştu ve bu süreçte sık sık telefonla görüşsek de iyileşeceğim o zaman görüşeceğiz dediğinden yanına gidemedim. Ancak iyileşemedi ve bana da cenazesine gitmek nasip oldu. “dedi.

Hukuk Fakultesini kendini tamamen yazıya vermek için bırakan Selim ileri faturalarını ödeyebilmek için başladığı yemek yazıları sonrasında okurlardan aldığı dönüşlerden duyduğu memnuniyeti de programda şöyle anlattı: ”En çok etkilendiğim olaylardan biri de sevdiğim şekerlemeleri yazdığım yazıdan sonra o zamanlarda yurt dışında bulunan bu şekerlemeyi Fransa'dan bir okurum bulup göndermişti, bunu hiç unutamadım.”

Bu anısını paylaşan yazar, beni biranda hatıraların kollarına fırlattı. Epey gerilere giderek sevdiğim bir yazarı hatırladım. Bundan 10-12 yıl önceydi. Değerli yazarım bir zamanlar yaşadığı şehir olan İzmir’e kitap fuarı münasebetiyle imza günü için gelecekti. Bir yazısında Hisarönü'nün en eski pastahanelerinden olan MENNAN’ın tatlılarını çok sevdiğini yazmıştı. Ben de Basmane'deki Fuara gitmeden önce Konak’a gidip Mennan’ı bulmuş yazarımın yanında belki arkadaşları da vardır diyerek birkaç paket keşkül ve kazandibi almış, fuara öyle gitmiştim. Oldukça sakin olan fuarda yayınevinin stand sorumlusu ile oturup muhabbet eden yazarımın yanına yaklaşıp selamlaşmış, konuşup arkadaşlarım için kitap imzalatmış ve keşkül ile kazandibi paketini takdim etmiştim. Alıp tezgah altına koymuştu, yiyip yemediğini ya da Selim İLERİ gibi hafızasında bir yer edip etmediğini bilmiyorum. ( Daha sonraki karşılaşmalarımız ve sohbetlerimizden edindiğim izlenim hatırlamadığı yönünde idi, yazarların hayranların artması ya da çok fazla yere gidiyor oluşları ya da herkesin hassas olduğu konuların farklı oluşu buna sebep olabilir, olsun... )

Selim İLERİ'nin pazar günüme bir bir ferahlık katan sohbetinden bir nebze olsun buraya yansıtmak istedim. 

Edebiyat bana hep zarafeti anımsatmıştır. Şiire, yazıya ilgisi olan insanların genelde kabalıkları ya da çevrelerine zararları yoktur. İnsan ruhunu incelten bir etkisi vardır, kökü edepten gelen ruh sızıntılarının…


Dilerim karşınıza kalbinizi anlayacak incelikte insanlar çıkar ve edebiyatla edebe riayet eder hale getirdikleri ruhları ile muamele ederler sizlere… Yoksa halimiz harap oluyor bu  incelikler yüzünden…     

HANDAN KILIÇ