22 Temmuz 2014 Salı

SENDEN UZAKTA, HEP BİR ŞEYLER EKSİK...



İnsan büyük bir sevme potansiyeliyle başlıyor hayata.Yanı başında bulduğu annesine bağlanıyor önce, sonra babasının elinden tutarak çıkıyor hayatın içine. Tabi bu şans ya da bakış açısına göre şansızlık herkese verilmiyor. Bu şansa sahip olanlar daha korunaklı bir hayattan kurtlar sofrasına düşünce bocalarken, hayata anne-baba gibi asli unsurların eksikliği ile başlayanlar, kendi başına ayakta durmasını daha kolay öğreniyor ve çoğu zaman diğerlerinden daha başarılı bile olabiliyor. Bu nedenle olanda hayır vardır derler ya, dağına göre gelen kar, yağmur, güneş hepsi bizi ayrı sınıyor.

Kimsenin hayatı kimseden kolay değil. Görünen hiçbir şey göründüğü gibi değil. Herkes o güzel maskelerin ardında, o yakışıklı duruşların gerisinde koca koca enkazlar olarak dolaşıyor hayatın içinde. Dimdik ayakta duruyor belki ama o sevme potansiyeli, o eksik parça tamamlanmadıkça en ufak bir rüzgarda kökünden sökülebilen içi kurumuş ağaçlar gibi yıkılıyor yere. Kimse görmeden bazen uzun bazen kısa sürelerde öylece kıpırtısız kalıyor, yalnız ve kimsesizliğinin soğuğunda. Bazen bir sürü kişi arasındayken düşüyor yere insan, sevdikleri yanındayken, göz göze bakarken ama onlar bile görmüyor düşüşünü ya da kalkmak istemeyişinin verdiği bıkkınlıkla artık önemsemiyor  yerde oluşunu.

İnsan denen varlığın sanırım en önemli özelliği bu, bir yanının hep eksik olması. Hayatımız boyunca o eksik yanımızı tamamlamak için uğraşıp duruyoruz. Ve zaman içinde yeni yeni tatmin vasıtaları deneyip tükettikçe iç resmimizdeki o boşluğa denk gelecek yap boz parçasını bulamamanın acısıyla dozu arttırıyoruz.  İçimizdeki sesi susturamadıkça, eksiksin, yalnızsın kelimelerinin çıldırtan yankısında kendimizi çok çeşitli vasıtalarla uyuşturmanın yollarını arıyoruz. Bu hususu geçen yaz yapılan bir uyuşturucu operasyonunda gözaltına alınan ülkenin en yakışıklı iki kişisinden biri olarak gösterilen beyefendi oyuncunun görüntülerini izlerken düşünmüştüm. İnsan daha ne ister demiştim, bunca varlığın, nimetin arasında neydi eksik olan. Koca bir toplum senin sahip olduğun şeylerden birine sahip olsa, mutlu olacağını düşünürken, bunun için tüm hayatını adamış şekilde çalışırken, sen bize neyi anlatmak istiyorsun? Ya da dünyaca ünlü güzellerin bütün dünya onları ve bulundukları konumları arzularken, bunca sevilirken nedir ki onları hayatını sonlandıracak noktaya getiren.

İnsan tertemiz geliyor dünyaya. Onun için seviyoruz bebekleri, mis kokularını, çocukların masum duruşlarını. Ama öyle ağırlaşıyor ki zamanla, hani o masumiyetini yitirdikçe, bilinçaltına empoze edilen “kirlenmek güzeldir”  yalanları ile kandırılıp “sen buna değersin” kışkırtmalarıyla çarklarını döndüren ekonomik sistemlerin kurbanı oluyor. Kendi egosunun altında  kalıyor, içsesini susturamadıkça dış seslere daha çok konsantre olmaya çalışıyor. Ve en çok da kendiyle baş başa kalıp berrak bir zihin ile düşündüğünde kısır döngüsünü fark ediyor ama artık çok geç her şey için diyerek kısıldığı yerde ölümü beklemeyi seçiyor.

Tabi ölüm öyle hemen gelmiyor, yaşam da bir yandan devam ederken o eksik parçanın ızdırabı ruhunda büyüdükçe insanın mutsuzluğu artıyor. Günümüz görünme çağı olduğundan insan bu yılgın ruhu dışarıya yansıtamıyor ve gerek reelde gerekse sanal alemde mutlu mesut bir tablo çizerek önce kendini, sonra çevresindekileri kandırmaya devam ediyor. Eğer şanslıysa, yani; kalbinde bunun ızdırabını gerçekten duyup dindirmek arzusunu taşıyorsa o şans ona bir krizle veriliyor, dibe vurduğu noktadan suyun yüzeyine çıkmayı başarabiliyor ya da şansını kullanmayıp daha derinlere gömüyor kendini.

Hasılı kelam insan yaşarken, yaşlanırken aynı noktada dönüp duruyor. Oysa yapmamız gereken hepimizi ayrı noktadan yakalamış kısır döngümüzdeki imtihanımızı kırıp hayat yoluna girmek. Hermann HesseHer insanın hayatı onu kendisine götüren bir yoldur “derken tam da bunu kastediyor, önemli olan bir yolda yürümek ve amacı kendini bulmak olan hayat yolculuğunun hakkını vermekse kısır döngümüzü kıracak gücü toplamalıyız yıllar içinde.

Sanırım insanın kalp yapbozunu tamamlayacak o parça bu dünya nimetleri içinde yer almıyor. Aşkla tatmin olan kalp kimi sevse daha fazla yaralanıyor. Başka sevmeler insana kısa süreli mutluluk, anlık hazlar ve uzun ayrılık acıları dışında bir şey getirmiyor. Ev, araba, mal, mülk, evlat hiç bir şey o boşluğu doldurmuyor. Bu gerçeği kutsal öğretiler sürekli hatırlatıyor ama her nedense biz, bir şişenin dolu olup olmadığını anlamak için gördüğü ile yetinmeyen yaramaz çocuklar gibi, önümüze gelen her şişeye parmağımızı daldırıyoruz. Oysa kalp kabını, her sabah güneşi doğdurup bize yeni bir gün hediye eden, tekrar tekrar hatalarımıza rağmen yine bize nimet veren her şeyin sahibi O Yüce Varlık’ın sevgisi ile doldurmak gerekiyor. 

Söylesenize bir kap gerçekten doluysa onun üzerine gelen her şey kendiliğinden akıp gitmez mi? Hem de kaptakine zarar vermeden, onu eksiltmeden uzaklaşmaz mı içimizden? Kabımız dolu olsa kime kırılabiliriz, güler geçeriz bize saldıranlara, bize saadet getirmeyen yolculuklara çıkmayız boş yere. Karşımızdakinin gözünde kazanamadığımız, saf olarak nitelendirildiğimiz de olur belki ama bizim kabımız doluysa, onun hiçbir şeyine muhtaç değilsek varlığı ya da yokluğu bizi etkilemiyorsa acıdan da, beklentiden de kurtulmuş olmaz mıyız?

Aşk derken, o eksik resmi gerçek sahibinin ismiyle dolduralım derken şekilcilikten bahsetmiyorum. Kutsal değerlere sahip olmak elbette bazı şekil değişiklilklerine sebep olabilir. Ama görünenden önce görünmeyen boşluklarımızı doldurmalıyız. Buna niyetlenip önce dışına bakım yapan ama kalbine hiç yatırım yapmayan insanların hatalı duruşlarına, insan olamayışlarına bakarak kutsal değerlerden uzak durmak yerine kaynağından suyu alıp kabımızı doldurmak gerekir diye düşünüyorum. Yoksa insanlar baştan aşağı hatalarla doludur ve kimin kabının kimden daha dolu olduğuna dışarıdan bakarak karar veremeyiz. Zaten kimsenin kabının ne kadar dolu olup olmadığına bakmak kimsenin haddi değildir. Hesap vermek zorunda olduğumuz yer de burası değildir.

İnsan düştüğü yerden kalkarmış. Bu dünyaya düşürüldük yine buradan yükseleceğiz kalbimizin yanına. Hepimiz farklı renklerde farklı eksikliklerle, başka fazlalıklarla maruz olduğumuz bu yolculukta kendi balonumuzu  uçurmakla sorumluyuz. Kapadokya'yı düşünün; renk renk balonlar yükselirken göğe birbirine zarar vermeden, kimse kimsenin rengini gölgelemeden nasıl güzel bir tablo oluşturuyorlar. Birlikte ama hür bir yolculukta manzaraya yukarıdan bakıyorlar. 

Hiçbir şey aşağıdan göründüğü gibi değildir, yukarılarda. Resmin bütününü görmek için uçmalıyız gönül balonumuzla. Tabi yükselmenin fizik kanunlarını da gözeterek başlamalıyız yolculuğa. Nasıl balonun içindeki ağırlıklar bırakılır önce bir bir aşağıya, onun gibi insan da yükselir fazlalıklarından kurtuldukça. Ama bir noktadan sonra daha yukarı çıkmak için helyum gazı gereklidir. Bu da içimizdeki boş kabı dolduracak aşk iksirleridir. Nasıl aşık olduğumuzda şarkılar, şiirler alır götürür bizi sevdiğimizin iklimine, sürekli onun adını anarız gündüz gece, dilimiz söylemese bile her hücremiz nasıl sayıklarsa onun adını ve insan nasıl kendisi büyütürse aşkını,  kendi kalp göğüne yükselirken de O kabı dolduracak gerçek sevgilinin adını anarak büyütmeli aşkını. 

Eksiği neyse, hayattan beklediği, özlemini çektiği, yanındayken onu hissedemeyenlerin acıttığı yerlerini onun adının merhemi ile iyileştirmeli insan.

Annemiz yeterince sevmemiş olabilir, babamız çok sevmiş sonra bırakıp gitmiş olabilir. İlk aşkımız gözümüzün yaşına bakmamış, karımız istediğimiz gibi çıkmamış, kocamız kendini başka yerlerde unutmuş olabilir. Bir hastalık gelip vücut tahtımıza oturmuş, yıllar olmuş gitmemiş, gitmeyecek olabilir. Evladımız istediğimiz özelliklere sahip olmamış, bizi zorlamış olabilir ya da mükemmele yakın bir çocuk bize rağmen yetişmiş olabilir, hiç çocuğumuz da olmamış olabilir. İşyerinde mutsuz olabiliriz, işimiz de olmayabilir.  

Eksikliklerimiz bir değil bin de olabilir ama imtihanlarımızın bıraktığı boşlukları onu yapanların doldurmayacağı gerçeğini kavrayarak Bir’e yönelmek gerektiğini anlamamız için daha kaç belaya maruz kalmamız gerekecek? Bu arada kalben sevgiliye teslim olunca belalar biter demiyorum. Hayat zaten başlı başına bir bela tüneli değil mi? Ama işte kalp kabını doldurunca üstüne gelenlerden daha az etkileniyorsa insan, hayata karşı yapabileceğimiz tek şey eksikliğimizi kısa yol yapıp bizi kalbi doygunluk seviyesine ulaştıracak bir Aşk’a talip olmak değil mi? Sen bir adım attığında sana koşarak gelen, trip attın diye gitmeyen, seni kanatmayan, kalbini incitmeyen sadece seni kendiyle bütünleyerek büyüten kaç aşk olabilir ki bu dünyada?


İnsan sosyal bir varlık, başkasının aynasında görürüz çoğu zaman kendimizi. Ötekinin sesinden dinleriz içimizden yükseltemediklerimizi. Bu nedenle hayattan soyutlanmış bir muhabbet değil de bize nefes aldıran, hayatımıza ümit, şevk, enerji olarak dönen, kabımızın boşluğundan değil, karşımızdakinin kalbinin suyunu merak ettiğimizden bizi beraberliğe götüren birlikteliklerimizin şans olarak sunulması, kalplerimizin o eşsiz aşk şarkılarını bir ömür mırıldanması dileğiyle…   

HANDAN KILIÇ                        

10 yorum:

  1. Bir yandan aşkı ve sevgiyi yaşarken diğer yandan hissedilen eksiklikleri ve nedenlerini anlatan aktaran çok duru ve akıcı anlatım... elinize sağlık.

    insan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya; Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya. Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak; Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak. N.F Kısakürek.

    YanıtlaSil
  2. teşekkürler kızıl deniz
    negüzel şiirdir sakarya her zaman okurum

    YanıtlaSil
  3. Neredeyse bugune kadar okudugum en guzel yaziniz diyebilirim... kalp sarkacim yaziyla birlikte bir o yana bir bu yana gitti geldi... aldi goturdu beni kendi sahilime... hayat denizim sahile vurmus parcalari geldi bir bir gozumun onune... etegimde ne varsa dokuldu birden onume... bugunlerdeki cabalarim anlamlasti hayat yolunu kat etme adina.... yureginize kaleminize saglik...

    YanıtlaSil
  4. mai sağolasın sürekli okuyucularımın olması ve onlarca yorumlanmak da çok kıymetli gelişimi görmek açısından

    YanıtlaSil
  5. Şiir gibi akıcı bir yazı olmuş, özellikle sonu çok güzel bağlanmış, eline sağlık.

    YanıtlaSil
  6. Bir sarki da soyle der: "Omrumce hep adim adim her yerde seni aradim. Ben kalbimden baska yerde inan seni bulamadim". O'nu bulamayinca her sey eksik hersey anlamsiz... Kalemine saglik.

    YanıtlaSil
  7. sağol betül şarkı ne güzel söylemiş:))

    YanıtlaSil
  8. meraklısına betülden şarkı:)) http://www.youtube.com/watch?v=Y9df5EoHNTo

    YanıtlaSil
  9. çok beğendim ...kalemine sağlık. Hermann Hesse de ne güzel demiş; “Her insanın hayatı onu kendisine götüren bir yoldur “ sayende öğrendim :) şebnem

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. sağol şebnemcim ancak gördüm yorumunu

      Sil