30 Haziran 2014 Pazartesi

KIŞ UYKUSU




Her filmin her insana değen sahnesi başkadır. Genel olarak seyrettiğimiz zamandaki ruh halimiz bu sahneleri filmden cımbızlar ve filmi belleğimize o hislerle kaydeder.

Bu nedenledir ki bir filme dair yapılan tüm eleştiriler nesneldir ve aynı kişi başka bir zamanda seyretse farklı noktalara takılabilir. Bunu gözeterek herhangi bir filmi izlemeden önce tanıtım ve fragmanı dışında bilgi edinmek istemem. Sonrasında ben ne görmüşüm, başkaları ne görmüş diye yazılanlara şöyle bir göz atarım.

Bir de tabi marka olan isimler vardır, az çok ne ile karşılaşacağınızı bilirsiniz. Nuri Bilge Ceylan görsellik demektir mesela. Hareket ya da ağır diyalog bekleyenler tercih etmez. Sinemayı sadece bir eğlence aracı olarak görenler asla gitmez. Festivalciler için vazgeçilmezdir, ivedikçiler için katlanılmaz. Bu sebeple beraber gidecek arkadaş bulmakta zorlandığım bir film oldu Kış Uykusu. Aslında neden birini aradım tam olarak da bilmiyorum. Seyircilik işinin bireysel olduğunu düşünen biri olarak böylesi filmlerde yanımdakilerin sadece odaklanmamı zorlaştırdığına inanırım ama bu sefer sanki içine düşeceğim derin hüzün girdabını hissetmişcesine yanımda biri olsun istedim.



Film seyretmeyi seven ve ara sıra da bunlar üzerine karalayan biri olarak çok teknik bir yazı yazmayacağım. Hele de böylesi ödüllü bir yönetmenin bence en iyi filmi olan Kış Uykusu için ahkam kesme haddini kendimde görmüyorum.Bu nedenle burada zihnime çakılı kalan sahnelerden parça parça alıntılar yaparak sesli düşüneceğim.  Sinematografikbakışına hayran olduğum bir arkadaşımın da film üzerine notlar diye başladığı yazıyı görünce diğer eleştirmenlere de göz atayım dedim ve beğenerek seyrettiğim filme yaptıkları basit eleştirileri görünce çoğunun filmdeki mutsuz karakterlerden biriyle kurdukları ruh benzerliği neticesinde aslında kendilerine öfkelendiklerini gördüm.

Azıcık düşünen her insanın kendinden parçalar bulacağı filme yazılan eleştirileri yersiz buldum. Oyuncuların hepsinin ayrı ayrı başarılı olduğunu belirtmeye gerek yok. Görsellik de her zamanki gibi mükemmel. Bu sefer biraz daha fazla diyalog barındıran film, imgelerle birlikte kimi zaman sözcüklerin yakıcılığını kimi zaman tamamlayıcılığını bazen de kurtarıcılığını da alarak yanına farklı bir N.B.Ceylan filmi çıkarmış ortaya. Kelimeleri seven biri olsam da, filmde, imgeleri gölgelemeyen tonda kullanılmış olmasına da sevindim.

Ancak filmde bir nevi münzevi hayatı yaşayan, hayal kırıklıklarının sürüklediği bu yerde böylesi durgun bir hayata alışan, hatta artık her şey için geç olduğunu düşünüp hareket etmekten korkan karakterler içime dokundu. Film, insanın ne kadar çaresiz, ne kadar yalnız, ne kadar fark edilmeye, beğeniye ihtiyacı olduğunu görmek, yaratılışımızda o eksik bırakılan noktalarımızın ruhumuzu gerçekten besleyecek manevi çizgilerle birleştirilmediğinde insanın sanatla da bir yere varamayacağını, ne yaparsa yapsın, ne kadar zengin, eğitimli, kibar, yetenekli olursa olsun her insanın doğasındaki açlıkların ve açıkların kapanmayacağını ve bunların tüm insanlarda aynı olduğunu göstermede başarılıydı.

N.B.Ceylan filmleri için getirilen eleştirilerin başında “Eeee, şimdi noldu” cümlesi gelir. Bir durum tespiti yapar, sizi sorgulamaların içine bırakır ve gider. Çıkış yolu yoktur. Belki de yönetmen de henüz bir yolcu olarak devam ettiği yaşam serüveninde o cevabı bulamamıştır. Bu soru hala ruhunu yakmaktadır ki böyle etkileyici görsel imgelerle seyirciye de sordurmaktadır.

Filmin başında arabanın camına atılan taş hani her şey rutinde giderken birden başımıza gelen ve bizi değişime götürecek yolun başına getiren olaylar vardır ya hayatta, sanki onlara denk geliyordu. Camın kırıkları arasından bakmak ve oradan hayatını seyretmek herkese ağır gelir ama bir taraftan da kısıldığın kapanı fark ettirerek bundan kurtulmanın yolunu aramana vesile olur. Tabi bu kapandan kurtulmak istiyorsan. Taşı atan çocuğa inen tokat, onu atan babanın diğer camı kırması iç içe geçmiş travmaları yansıtırken Aydın’ın olayın geçtiği dış mekandaki estetik yoksunluğuna takılmış olması da insanın kendi içinden dünyaya bakıyor oluşunun, mesleki körlüğünün, belki de bu nedenle başkasının feryadına  hep sağır kalışının en güzel şekilde sunumuydu.

Yazdığı yerel gazetedeki köşe yazısına bir köydeki biçki dikiş öğretmeninden gelen övgü dolu mektubu karısını ve tek arkadaşını çağırarak onlara bunu sesli olarak okuyan ve istenen yardım talebinden ziyade onu fark eden ve beğenen birinin varlığını hissettirmeye çalışan Aydın’ın yalnızlığı bir nevi kendisi gibi nitelikli bir insan olan kız kardeşinin varlığı ile yıkılmaya çalışılsa da herkese en acı lafı bir kerede söyleyen bu kadının dobralığı ve negatif elektiriğiyle Aydın’ın daha da içe kapandığı, yalnızlaştığı ve o bir kış günü zorla ilerledikleri yolda o mektubun geldiği köyün tabelasını görüp uzakta karlar altındaki bu köye özlem dolu bakışı bir küçük şefkate olan ihtiyacını resmediyordu.

Aynı evde farklı odalarda farklı hayatları yaşayan ve neredeyse bir otelin misafirleri gibi yemekten yemeğe birbirini gören bu aile içinde herkesin sevgi açlığı çekmesi doğal. Elbette  başta hiçbir şey böyle değildir o kısımları göremiyoruz ama birbirini severek yola çıkan insanların birbirinden bunca uzağa savrulmasında yine ruhi yabancılaşmanın, ortak ideal yoksunluğunun, birer ulaşılamaz kale haline getirdikleri benliklerinin de katkısı büyük. Tam manasıyla teslim olmadıkları bir yazgıya pasif direniş göstererek karşı da gelmeden yaşıyor gibi yapmak. Varlığın içinde yokluk, yokluğun içinde duyarsızlık, birlikteliğin içinde yalnızlık, yalnızlığın yanında hep gitme duygusu, ama kimsenin bir yere gidememesi. Olumlu ya da olumsuz bir adım atmadan bir kış uykusunu sürdürmesi.

Filmde acı çeken bu karakterlerin içinde en çok şefkate muhtaç olan Aydın. Çünkü o en güçlü, en kibar, en kibirli, en yalnız. Çok sevdiğim bir arkadaşım hep derdi, hayatta zayıflar kadar güçlülerin de şefkate ihtiyacı olduğunu unutma ve bu farkındalığı hiçbir zaman yitirme diye. Oysa bu gerçek, toplumda çok da anlaşılabilmiş değil. Yani ne kadar ortalamanın üzerine çıkar ve güçlenirseniz şefkate olan ihtiyacınız da aynı oranda artar ama kimse sizin buna muhtaç olduğunuzu düşünmeden şefkatini düşkünlere dağıtır. Belki de kibirle vakarı karıştıran insana verilmiş ilahi bir cezadır bu şefkatten uzak yalnızlık. Belki de iç yolculuğunu kısaltmak için verilmiş bir ödül. Nerden baktığınıza bağlı. Tabi bunu bir başkasında seyrederken fark ediyor da insan, bir türlü kendinden çıkıp kendine bu gözle bakamıyor. Hep derim, bir film seyreder gibi seyretsek hayatımızı, teslim olması da daha kolay olacak, çözüme ulaşması da.     

“Kötülüğe karşı koymamak” fikrine saplanan diğer mutsuz karakterin sorgulamaları da yine çıkmazda debelenip durmasının göstergesi. Bize kötülük yapana karşılık vermesek o kötülüğünü anlayıp bundan vazgeçebilir mi, ondan özür dilesek suçlu olduğu halde acaba nasıl bir yaşamımız olurdu” sorularının peşine takılmış bir bezgin Aydın’ın Ablası Necla.


Ve Nihal… Gençliğini, canlılığını bir adamın kanatları altında olmak için terk eden, onun kurallarına göre oynayacağı bir oyuna dahil olup bunu sürdürmekten memnun olmadığı halde bırakıp gidecek gücü olmayan, huzursuz, huzur vermeyen, kocasından en ufak şefkati esirgeyecek kadar ondan nefret eden bir kadın.

Yaşadığı düşünsel değişimle gittiği bir avdan elinde kendi vurduğu tavşanla dönen ve muhtaç olduğu şefkati önce kendisinin karısına göstermesi gerektiğini fark eden bir adam, Aydın.  Morrocom’un çok güzel tespitiyle, filmin başında mantar toplayan adam kadın gibi toplayıcı iken, filmin sonunda vurarak getirdiği hayvanla artık toplayıcı değil doğada makbul erkek figürü gibi avcı olduğunu ispat ediyor ve film Aydın’ın yıllardır yazmayı planladığı kitabın başlığını atmasıyla bitiyor.

Kucağınızda bir sürü sorularla salondan çıkarken cevapları bulmak için esnek olmak gerektiğini hissediyorsunuz.

Her zaman insan denen varlığın tüm özellikleri ile kendini keşfetmesi için çeşitli imtihanlardan geçerek dönüp dolaşıp aynı noktaya geldiğini görüyoruz. Değiştiremeyeceğimiz şeyleri kabul etme huzurunu isteyeceğimiz yegane kapının da yüreğimizden açıldığını lakin şah damarımızdan yakın olan o birlikteliğe ulaşmanın bir ömür alabileceğini hatırlıyoruz.


Filmleriyle bize bizi hatırlatan, güzel sorular sorduran değerli yönetmene teşekkür ederken bir an önce cevapları da bulup yayınlamasını diliyoruz. Meraklısınca birkaç kez bile sıkılmadan izlenecek, Çehov öykülerinden esinlenerek çekilen film için herkese iyi seyirler…     

HANDAN KILIÇ                     

24 Haziran 2014 Salı

İNSAN BİR AKŞAMÜSTÜ ANSIZIN YORULUR...




Kalbiyle yaşamanın en büyük zorluğu kelimelerin zihninizden önce yüreğinize değmesi ve sarsıntılarının o kelimeleri her duyduğunuzda devam etmesidir. Bu bir süre sonra sizi sürekli artçılarla yaşamaya mahkum eder. Her depremden sonra daha güçlü yapılaşacağız, kalpsel dönüşümü sağlayacağız dersiniz ama ülkemizin bize de sirayet eden genel tavrı ile gündem hızla değişir ve yeniden deprem olana kadar kalbinize yapmanız gereken yatırımı ihmal edip onu güçlendirmek yerine dışınızı süslemeyi yeğlersiniz. Olur olmaz yere heykeller diker, fıskiyeli havuzlar yapar, bazen duvarlarınızı yeşile boyayarak sahte bir güzellik oluşturursunuz. Size dışarıdan bakanlar ne kadar güçlü, ne kadar güzel bir şehir olduğunuz yanılgısıyla hayran kalırken o artçı sarsıntılara sebep olan kelime düşünce içinizin çıkmazlarına, enkazın altında kalıverirsiniz. 

Neyse ki sürekli sallanan bir coğrafya da doğup büyüdüm. Kalp binam da şehrim gibi derme çatma olsa da alışığım yıkıntılarıma. Bir şekilde çıkıyorum altından. Ama bu sefer biraz derinden ve uzunca sarsınca daha fazla yara aldım. İnsanın depremi önemsemesini ve dışındansa içini mamur etmesi gerçeğini bir kez daha anladım. 

Yıllanmış mevzulardan bile hüzün duyabiliyormuş insan, bu akşamki sarsıntıyla bunu da fark ettim. Bir arkadaşımın eski bir konuyu ısıtıp söylediğimi tam olarak dinlemeden, hatta tamamen yanlış anlamasından kaynaklanan bir kırgınlığını giderebilmek için yaptığım her şeyi, yanlış anlamasını sürdürerek tavrına devam etmesi karşısında, son beş yıldır aslında beni çok iyi anladığını sandığım bir dostumun beni hiç de anlamadığını, hatta sert bir üslup kullanarak ne kadar kalbiyle yaşayan bir insan olduğumu bilmesine rağmen beni kırmaya devam eden orantısız tepkisiyle karşılaşınca tek kelimeyle yıkıldım. Onu kırmamak için çok ince bir dil kullanarak cevap verdim ama insan şairin dediği gibi haykırmak istiyor:

“Sevmek kimi zaman rezilce korkuludur 
İnsan bir akşam üstü ansızın yorulur 
Tutsak ustura ağzında yaşamaktan 
Kimi zaman ellerini kırar tutkusu 
Bir kaç hayat çıkarır yaşamasından 
Hangi kapıyı çalsa kimi zaman 
Arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu “

Bir söz var hani “kimseyi haklıyken bile özür dileyecek kadar sevmeyin” diye. Artık kimseyi ona kırılacak kadar tanımak istemiyorum. İnsan için sosyal bir varlık derler ya hani, iyi bir şey değil bu, hele de her şeye rağmen insanları seviyor ve kalbinizde yer veriyorsanız daha da zorlaşıyor işiniz. Bir bilgeye “Yalnızlık zor değil mi demişler, o da şu ibretlik cevabı vermiş: İnsanlarla daha zor! “ 

Bir şekilde birbirimize değecek ruhumuz, hep birileriyle kesişecek yolumuz. Kimi zaman bizi kıranlar olacak, bir enkaza çevirip arkasına bile bakmadan dönüp gidenler, yılların hatırının olmadığını size öğretenler, kimi zaman da kalbinizin değerini bilip sizi fark edenler. 

Bize düşen sanırım gitmek isteyenlere yol vermek, kalbimizde sahip olduğu yüzölçümüne bakmadan ondan kalan bu yeri kamulaştırıp içimizde cennetler inşa edecek bir çabaya doğru süzülmek. Okumak ve okuduğunu hazmedecek kadar yalnızlık hakkını kendine vermek. Hayatın heyulası arasında mecburi birliktelikler dışında kendini insanlardan soyutlayarak içine dönmek ve orada her depremde biraz daha hasar oranı artan binaları yıkıp kalpsel dönüşümü sağlamak.

Belki de en doğrusunu büyük sanatçı :) Sibel Can, eski bir şarkısında söylemiştir; "Bence talih, bence şansın bir de aşkın adresi yok
Gideni boş ver, gelene hoş geldin de başka çaresi yok :)" 

HANDAN KILIÇ

15 Haziran 2014 Pazar

SENİ ÇOK SEVİYORUM BABA!



İnsan en zor kendine dair yazar. Bunu zorlaştıran bazen içinde doğduğu coğrafyanın kutsal değerleri, bazen de mahalle baskısının tezahürü, kol kırılır yen içinde kalır görüşünün geniş kitlelerce benimsenmesidir. 

Ama aslında en zor olan insanın kendi içinde başka bir dünyasının olması ve bunu kimseyle hatta kendisiyle dahi paylaşmak istememesidir. Çünkü insanı en çok korkutan kendisidir. Hani çizgi filmlerdeki temsilen çizilen o şeytan ve melek figürleri var ya tıpkı onların tüm filmlere heyecan katan savaşları gibi bir mücadele içinde geçer hayatımız. 

Bazen bireyler kendi içinde en kötü duygulara teslim olmuşken dışarıya karşı meleksi bir izlenim  çizmeye çalışırlar. Bazen de kötü davranırken bile aslında öyle yapmak istemiyorlardır. Ama samimiyet öyle güzel bir turnasol kağıdıdır ki, kalbiyle bakmayı terk etmeyen herkese yol gösterir ve karşımızdakinin rengini belli eder. Ve bizler böylece yolumuzu buluruz. Samimiyetine inandıklarımızla daha perdesiz daha gerçekçi ilişkiler kurarız. Ve işte ancak o tarz diyaloglar kurabildiğimiz insanlar bizi bir nebze daha fazla tanır ve içimizdeki mücadelenin farkındalığı ile bize yardımcı olmaya çalışır. Aslında insanların birbirine destek olurken çoğu zaman yarasını sardığı kendisidir. Ve işte insanlar bu yüzden birbirine temas etmesi gereken sosyal varlıklardır.

Giderek yalnızlaştığımız ve neredeyse tüm yakınlıklarımızı sanal bir bağ üzerinden yürütmemizi sağlayan bir hayata teslim olduğumuz şu zamanlarda sanal alemin gücü tartışılamaz. Ama nimetleri de gözden kaçırılamaz. Bizi mahallemizdeki bir avuç insana mahkum etmeyen de, kalbimize denk kalplerle karşılaşma şansı da veren bu sanal düzendir. Ayrıca insan en çok yazarken soyunur kendisinden ve konuştuğundan daha samimidir sözcükleri yazarken.

Bugün babama dair yazayım istedim. Belirli günler ve haftalar kitaplarıyla büyümüş bir nesilden olunca Babalar Günü konseptine uyayım diyerek böylesi zor bir işe giriştim. Çünkü kendime dair yazmak demekti babamdan bahsetmek. Ve bu yazıyı babam okuduğunda, konuyu amma dağıtmışsın eleştirilerine maruz kalmayı göze almak demekti. Ama bu gece gözüm kara; bakalım bu giriş beni nereye götürecek, Erdem Bayazıt gibi bir giriş yapalım; Bismillah der başlarım bu şiire, bu şiir götürür beni götüreceği yere” diyerek önce selamlarım can parçamı, ilk aşkımı, babamı.

Frued bir bilim adamı olarak neler söylemiştir, Elektra kompleksi diye tanımladığı ruh hallerine ne kadar maruz kalmışımdır bilemem ama doğru söylediği bir şey var ki, her kızın ilk aşkı babasıdır. Ben de neredeyse liseyi bitirene kadar annesinin karşısında bile her konuda babasının haklı olduğunu düşünen, babasının sevdiklerini seven, yerdiklerini yeren bir insandım. İsmet Özel diyor ya Sebeb-i Telif şiirinde;     Başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız 

ve devam ediyor başkalarının hınçlarıyla 

düşmanı gösteriyorlar,ona saldırıyoruz 
siz gidin artık 
düşman dağıldı dedikleri bir anda 
anlaşılıyor 
baştan beri bütün yenik düşenlerle 
aynı kışlaktaymışız 
incecik yas dumanı herkese ulaşıyor 
sevinç günlerine hürya doluştuğumuzda 
tek başınayız.        


Bugünden geriye dönüp bakınca, ne kadar fiziksel olarak benziyorsam, o kadar da babamın okuduklarını, okuttuklarını okuyan kısacası ruhen de onun eseri olan biriyim. Genetik miras olarak tevarüs ettiğim huylarımı da eklersek sanırım ben babamım. Bu nedenle de kişiliğimin oturduğu günlerden beri onunla anlaşamıyorum. Birbirini deli gibi seven ama bir araya geldiğinde o çocukken çok kez bize anlattığı köprüde karşılaşan iki inatçı keçinin sonunu yaşayan ve Allah’a şükür ki sevgili annemin şefkatli kollarına düşen, derin sabrıyla bizi iyileştiren annem sayesinde yine sarmaş dolaş olabilen çılgın aşıklar gibiyiz babamla.

Lafın etrafında dolaşmayı bırakıp bir an önce konuya gireyim; beni sokakta gördüğümde etkileyen iki tablo vardır: Babasının elinden tutmuş ve müthiş bir rahatlıkla yürüyen kız çocukları ile derin bir sevgiyle bağlı olduğu annesinin elini tutan sevimli oğlan çocukları. Çok şükür ki, iki tabloyu da doyasıya yaşadım ve herkesin de bu şansa sahip olmasını dilerim. Olmadıysa da bunun bir hikmeti olduğunu düşünüp hayatımıza kattıklarını da hesap ederek bir muhasebe yapmayı kendim başta olmak üzere herkese tavsiye ederim. Çünkü nimet külfet dengesi hayatın ana kuralıdır ve varlıklarımız bizi zayıflatırken yokluklarımız dirençli bireyler olmamıza sebep olur. Ve bize ne lazımsa bu hayat serüvenimizde o verilmiştir kaderimize.

Lafı dağıttıkça dağıttım yine ama napayım bu huyum da babama çekmiş, onun hayatıma yerleştirdiği çok okumanın, çok yazmanın yan etkileri de böyle oluyor, laf lafı açıyor.

Babama dair yazarken yaşım ilerledikçe fark ettiğim şeylerden de bahsetmek istiyorum: Mesela ben anne ve babaların yaptıkları şeylerin sıradan ebeveyn vazifesi olduğunu düşünür ve bakmayacaklarsa dünyaya getirmeselerdi diyen hatta bugün bundan daha acımasız cümleleri kuran anlayışa destek verirken, yani hiç hayatı bilmezken, çevremi gözlemlediğimde kendi anne babamın ne kadar da muhteşem insanlar olduğunu, bizi yetiştirirken maruz kaldığımız her türlü kuralın aslında sadece bizi korumak için konduğunu, tüm eleştirilerin bizi mükemmele yaklaştırmak için yapıldığını yeni yeni fark ediyorum. 

Belki bunda kısmen anne baba rollerinin üzerimize yapışması ve evde disiplini sağlama adına kötü polis rolünün benim üzerimde olmasının da etkisi vardır. İnsan sınanmadığı acılara dair konuşmamalıdır derler ya bizler ancak sorular bildiğimiz yerden gelirse üzerine düşünüp doğru yanıtlar verebilecek insanlar olduğumuzun farkındalığıyla baktığımızda hayatımıza, anne ve babamızın ne kadar da fedakar olduğunu anlıyoruz. Çünkü psikoloji bile insanın kendinden daha iyi olmasını gönülden isteyeceği tek varlığın kendi evladı olduğunu söylerken bunu anlamamız zaman alıyor.

”Bu hayata bir kez geliyoruz, çocuklar için hayatımızı mı feda edeceğiz “  bencilliğini vicdan taşıyan hiçbir anne babanın söyleyeceğini sanmıyorum ama işte hayatta çeldiriciler o kadar çok ve insanlar bunlara takılmaya o kadar meyilli ki, çocuğundan önce gelen kıymet verdikleri olduğunda bedelini çocuklarını kaybederek yaşıyor. Ve bugün her yerde karşımıza çıkan sorunlar anne ve babaların hayatlarını çocuklarından öne almalarından kaynaklanıyor. Yeterince sevilmemiş çocuklar kendilerini gerçekleştirecek gücü bulmazken, hasbelkader sevgisizlik kırbaç etkisi yaparak hayata tutunanları ise hırsları ile hem kendilerine hem de topluma zarar verirken aile kavramının içinin boşalmasına sebep oluyor ve dolayısıyla en küçük yapı taşı bozulan toplum onulmaz hastalıklarla sarsılıyor. 

Elbette söylemek istediğim, çocuk yetiştirirken kendini unutmak değil ama bu süreçleri yaşarken onların yanında yer almak belki de onlarla beraber bakış açılarımızı geliştirmek ve yüzümüzü karartmayacak hayırlı insanlar olmaları için uğraş vermek gerektiğini unutmamak. 

Bugün olaylara buradan bakınca anne ve babamın hayatımın en büyük şansı olduklarını fark ediyorum. Ne ölçüde onların istediği bir evladım bilemem ama her daim onlara layık bir duruş sergileme gayretindeyim. Hayata dair verdikleri prensiplerden onlardan ayrıldığım günden beri, yani kontrol alanlarının dışında olduğum uzun yıllardan bu yana  ödün vermemeye  çalıştım. Ama hayat bana  bir gerçeği daha öğretti ki, çocuklarımız bizim istediğimiz gibi değil, genetik kodlarındaki gibi bir insan oluyorlar. 

Oğlum dünyaya geldiğinde telaş içindeydim nasıl onu iyi yetiştireceğim diye ve bir uzman olan arkadaşıma danışmıştım, çocuk yetiştirilen bir şey değil, onu çok sev ve tehlikelerden koru demişti. Kendisinin çoçuğu olmayan bu kişinin öğüdünü bugün daha iyi anlıyorum. 

Bizler aslında anne baba olarak dünyaya gelmelerine aracı olduğumuz varlıkların birer yoldaşıyız. Yollar çetin, yollar kıvrımlı. Acıktığında yoldaşımız bizi bulmalı yanında, korktuğunda bizim varlığımızla huzur duymalı. Kaderin izin verdiği ölçüde yanında olmalıyız yoldaşlarımızın ve sanırım onları sevmek, herhalleriyle kabul etmekten başka yapacak bir şeyimiz yok. 

Biz ne kadar iyi ne kadar mükemmel olmalarını istesek de onlar bizim genlerimizi taşıyan kopyalar ve bizden gördüklerini hayata taşıyan kopyacılar. Bu nedenle işte baba ben tıpkı senim, sen de tıpkı ben. Hatta ne kadar düşkün olsan da bütün ömrünce mücadele içinde olduğun ve ben de seni üzüyor diye kayıtsız şartsız karşısında olduğum babaannemsin aslında. Ve nasıl fizik kuralıysa zıtlar çekerken birbirini, aynı olanlar büyük bir güçle itiyorsa biz de bunun için didişip duruyoruz bir araya geldikçe.

Ama işte ben senin eserinim. Küçükken en az dört beş gazeteden gösterip yorumlattığın gibi hala karikatürlerin peşinde, sık sık yarım kalmış ajandalara başlayıp, yazıp çizme gayretinde, nereye gitsem diye düşündüğüm her boş zamanda kendini kitapçılarda bulan, çok çay içen, çok şiir okuyan, çok kalabalık, çok yalnız, çok neşeli, çok kırılgan, sevdiğini çok seven, ısınamadığını hayatına katmak için çok da uğraşmayan, beni seven böyle sevsin, sevmeyene kapı orada diyen, çok fedakar, çok iyi kalpli, sinirlendiğinde gözü kimseyi görmeyen, kovulduğu köy dokuzu aşalı çok olsa da doğruyu söylemekten vazgeçmeyen, kalbi dilinde olan ve bunun için politik olmayı beceremeyen ama kendini belki de en çok bu yanıyla seven, az uyuyan, çok düşünen, içi içine sığmayan bir enerji ile her şeye yetişemeye çalışan, yardım ettiği konular vazifesiymiş gibi hep üzerine kalan, hata çoğu zaman bir teşekkür çok görüldüğü gibi hesap sorulan, herkese koşup kimseye yaranamayan aslında bu hayat öyle böyle geçiyor diyerek çok da sallamayan bir insanım bugün. 

Yani senim, senin o her gece saçlarını okşarken masallar anlatıp dualar okuyarak uyuttuğun, sen yanımızda olduğunda korku nedir bilmeden rahatça gözlerini yuman kızınım. Canımız ne isterse daha söylemeden onu bulup getiren, günde on kere alışverişe gitmeye üşenmeyen, her kızı ile ayrı ayrı yürüyerek onlara insanlara özel zaman ayırmak gerektiğini öğreten, çocukları hayatı olan, sıcacık evimize hem ekmek taşıyıp hem odununu kömürünü kırıp maddi manevi bizi kuşatan sevgisiyle büyüten, böyle büyük bir yüreğimiz olmasının sebebi olan güzel babam iyi ki varsın, uzun ve sağlıklı hayırlı bir yaşamda annemle birlikte hep olasın yanı başımızda. 

Senin kıymetini hiçbir zaman bilemedim, fedakarlıklarının boyutunu, babalarından gördükleri zulümleri gördükçe arkadaşlarımın babalarından öğrendim. 

Babalarından göremedikleri sevgi ve güvensizlik yüzünden bir erkeği hatta insanları sevemediklerini gördüğüm arkadaşlarım oldukça her seferinde senin kızın olarak dünyaya geldiğim için bir kez daha şükrettim. İyi ki ben senin o inatçı, o dili pabuç kadar, huysuz ama bir o kadar da tatlı kızınım ve iyi ki sen de benim huysuz, inatçı, sevimli, şakacı, sinirli, sevmeyi ve sevilmeyi çok seven babamsın. 

Seni anlatmaya ne sayfalar yeter ne de yüreğim, bu nedenle sözün sonuna geleyim:
                      

Annelere daha kolay söylenen, ilk aşkımız olsalar da, erkek deyince aklımıza gelen ve onları sevdiğimizden hep onlar gibi adamları arayıp bulduğumuz şu dünyada, babalara söylemek için geç kalınmış o cümleyi yüksek sesle haykırıyorum bugün en kalbi duygularla; “Seni çok seviyorum baba”                     

HANDAN KILIÇ

13 Haziran 2014 Cuma

SES MERDİVENİ...



Sesini duyduğunuzda canım dostum benim diye seslendiğiniz insanlar vardır hani. 

Böylesi dostların tebessümüyle güler, onların yüzündeki gri bulutlarla sağanak yağmurlara yakalanırsınız. 

Onun umutsuzluğu sizi kederin derin kuyularına atar. Hele de elinizden bir şey gelmeyen hallerde, tek çözüm zamanın iyileştirici nefesinin onun ruhuna değmesini beklemekse, siz de onlar iyi olana kadar çıkamazsınız karanlık kuyulardan.    

Ve ancak dostunuz güneşi görüp size sesinden bir merdiven uzattığında tırmanıverirsiniz umudun basamaklarını bir solukta.

Güldüğünü görünce yeniden gülersiniz onun sesinin dalga boyunun sizin boyunuzu aşmasıyla.

"İyi ki var"lar diyebileceğimiz dostlar varsa etrafınızda, bırakmayın onları hiç bir zaman, sıkıca tutunun varlıklarına.

Bir gün bana ihanet ederse diye korkmayın mesela.

Bırakın kendinizi "an"ın kollarına.

Yaşamak nedir ki, "an"dan başka.

Sevmek varlığımızla hayata karışmaksa akışına bırakın hayatı coşkulu bir sesin rahatlığında.

Selam olsun güzel günlere:)  Güzel dostlara...

11 Haziran 2014 Çarşamba

DENİZ KIYISINDA...



Deniz kenarında bir kentte yaşamanın en güzel yanı, yorulduğunuzda o sonsuz gibi görünen maviliğin yanına koşmak, belki bir ada çayının belki de acı bir kahvenin ya da yeni demlenmiş mis kokulu bir çayın vazgeçilmezliği eşliğinde kalbinizin yükünü boşaltmaktır her rüzgarla kabaran beyaz köpükten bohçaların içine.

Sizi sarıp sarmalamasına izin vermektir, dalganın içinden gözlerinize değen güneş ışığının. Ve denizin üzerinden esen rüzgarın ferahlatıcı nefesiyle kirlerinizden arınmış, yüklerinizden kurtulmuş olarak dönme fırsatı vermesidir kıyı şehirlerinin güzelliği. 

Bunu fark edenler bir daha dönmezler bozkıra ve her daim denize yakın olmak isterler, mavinin sevdasıyla. Ama  bazen de hayatınızı kurmak istediğiniz yeri seçemezsiniz ve gezersiniz kaderinizin sizi taşıdığı bilinmezler boyunca. 

Soluklandığınız her yerde onu ararsınız, o tuzlu kokuyu çekmek istersiniz, onun rüzgarında nefeslenmek, gözünüzü onun serin sularına bırakıp dalıp gitmek istersiniz anılara. 

Bir sevdadan farksızdır denize olan özlem. Bu ateş düşmüşse içinize, bir kere göz göze geldiyseniz o mavilikle ve o şehirden ayrılmak düşmüşse bahtınıza, denizsiz şehirde yaşamak karşılıksız kalmış bir sevda gibi acıtır canınızı.

Yüzünüze değen kuru rüzgar, cildinize verdiği hasardan daha fazlasını verir ruhunuza, içten içe suya hasret yaşadıkça kurur kalbiniz de sizinle birlikte bozkırın sarılığında. 

Dolayısıyla denizin kattığı enerjiyle rahatlamış insanlar yaşarken bir aşkın kenarında, bozkır renksiz, tatsız insanları barındırır bağrında. Kurudur içleri, sönüktür bakışları, nefeslendirmez solukları. Ama böyle sığ yüreklerin biriktiği şehirlerde çok nadiren de olsa gönlü engin bir deniz, kelimeleri nefes, susması güneş olan insanlar da yaşar. 

Onlar durdukları yere denizin coşkusunu verir, kıyısına gelenleri ferahlatmadan bırakmaz. Tıpkı bir deniz gibi dinler sizi sabırla, kötü elektriğinizi alır, sizi umutla dolu gözleriyle ağırlar. Sadece dik duruşuyla bile çok şey anlatır. 

Canını vermekten çekinmeyeceği doğrularına bağlılığıyla nasıl olunması gerektiğini hatırlatır. Tıpkı bir denizin kıyısından ayrılırkenki kadar zor ayrılırsınız yanından. Ama nefeslendiğiniz o kısacık zaman bile yeter ruhunuzu diriltmeye, yola devam edecek gücü tekrar bulursunuz kendinizde.

Ayrılırken yanından ya kirlettiysem gönül kırgınlıklarımla, ya yorduysam anlattıklarımla diye üzülürsünüz lakin onun engin bir deniz olduğunu hatırlayarak ferahlarsınız bir anda. 

Kelimelerinizi deniz kabuklarına sarıp derinlerde saklayacağını, hak etmeyen kimseyle paylaşmayacağını, belki de bir gün kıymetli incilere dönüştüğünde kelimeleriniz, kabuğunu açıp zarif bir şekilde yine size sunacağını bilirsiniz deniz misali güzel insanların. 

Çorak bir Anadolu şehrinde böylesi bir insana rastlamanın nasıl bir şans olduğunu ancak denizi bilenler bilir. Ama işte tıpkı denizin kenarında yaşamak nasıl nasip olmazsa herkese, böylesi insanlara ulaşmak da çok mümkün değildir. Kalabalıktır deniz kıyıları her zaman. Bazen efkarını dağıtmaya gelen bir serkeşe açar bağrını, bazen balık tutmak isteyen menfaatçilere, kimi zaman  boş boş çiğdemini çitleyerek neşesine neşe katmak isteyen avarelere. Hele de güneş varsa gökyüzünde denizi bir başına bulamazsınız, kıyısındaki kalabalık bırakmaz onu biran olsun kendine. 

Ama ne zaman yağmur yağar, şimşekler çakar ve gök de ağlar denizin üzerine işte o zaman bir başına kalır deniz, durduğu yerde duramaz, dalgalarını salar kıyı şeridine. Öfkesinden korkar herkes, kaçar gider etrafından. Böylece biraz dağıtır kederini, kumsalına bırakır içindekileri  ve sakinler onun sıcak nefesiyle. Ama her şeye rağmen başını kaldırmaz bağrına damlalarını salan göğe. Hele de bulutlar perdesini açıp güneşle gülümseyince dirilir yeniden yeni bir güne.

Deniz gibi insanlar ne kadar az bu şehirde. Ama dünya gözüyle denizi görmemiş insanlar varken yeryüzünde, deniz gibi bir insanın kıyısında az bir zaman da olsa nefeslenmek ne güzel bir hediye. 

Yine yeniden mavinin yürek ferahlatacağı, martıdan kelimelerinin özgürlük sunacağı bir deniz gününde o güzel atmosferi yaşamak dileği gönlümde, Akif İnan’ın “Zaman” adlı şiirinden bir bölümle son verelim söze:

Susarak anlattın bütün gizliyi 

Sakladım duygumu ben konuşarak 

İçimde bir düzen kaynaşmaktadır 

Büyük ve çekingen bakışlarından 
En iyi anlatış artık susmaktır 
Anladım bunu ben seni bilince 
Gel denize yaslan yalnız denize 
Sırrını denizler taşır insanın 
Zaman bir hızdır ve yıldızdır akan 
Esneyen günler ve gece üstünden 
Bir uyku bölmezse anılarımı 
Korkarım çıldırtır bu hayal beni 
Gözlerin ne kadar İstanbul öyle “

HANDAN KILIÇ

             

      

6 Haziran 2014 Cuma

GECELER FERAH BENLE, KAPKARA BENSİZ SABAH...



Her insanın bir fıtratı var. Ne zaman buna ters davransa, kendi olmaktan vazgeçse duvara tosluyor. Bir süre ısrar etse de, doğru olan bu yeni durum dese de kendine bir süre söz geçirebiliyor. Bu hal ne kadar uzarsa da o kadar acı çekiyor. En iyisi herkesin kendi doğrusunu önce kendi üzerinde kabul etmesi ve hayatta her şeyin aslına rücü edeceği gerçeğini unutmadan yaşaması.

Ben, annemin dediğine göre gece 23 00 sularında doğmuşum ve neredeyse üç yaşına kadar gece 03 00'ten önce uyumamış, anne ve babamı bu yönüyle epey zorlamışım. Büyüme çağında da gece yarısı olmadan uyuduğumu hatırlamıyorum.Okula gidiyoruz diye akşam 20 00 de yatan arkadaşlarım, kuzenlerim olsa da ben hep uykuya direnmişimdir. Sabah kalkmasını bilmiyorsunuz, akşam yatmasını diyen ünlü ebeveyn atasözünün çok sık muhatabı olsam da anlayacağınız şimdiki gece uykusundan mahrum nesilden çok önceleri, henüz doğarken başlamışım gece hayatına. 

Nerden çıktı şimdi bu konu derseniz, hemen açıklayayım: Bugün, biz doğarken ölmüşüz pardon, uyanmışız diyerek arabeske bağlayacağım bir gün yaşadım. 

Epeydir erken yatmayan biri olarak sabah erken kalkmam gerekeceğinden, bir de faydalı olan gece uykusu, mutlaka almalıyım diyerek ve tabi yine yeniden hayatıma çeki düzen vermek için erkenden yattım. Erken dediğim gece 01 00 suları:) Sabah da yedi civarı kalktım. 

Aslında sabahın erken saatlerini de severim.Hayatın uyanışı hep heyecan verir ama açıkçası çok da şahit olamıyorum. Az olan değerlidir hesabı erken kalktığım günlerin kıymetini biliyorum diyelim.

Bugün biraz rutin bir hayat yaşamak geldi içimden ve erken kalkıp kahvaltı hazırladım. Evi toparladım. Annem gibi sabahtan yemeğimi ocağa koydum. Epeydir uğraştırıcı yemekler yapmıyor, haşlama ve benzeri sağlıklı yiyecekler yiyiyor olmaktan gına gelmiş olmali ki, yemesini sevdiğim ama yapmasına üşendiğim kızartmalı yemeklere giriştim. Tabi sonrası kendimi banyoya zor attım. Kızartma kokusu beynime işlemiş ki hala her yer kızartma koksa da yemeğin lezzeti tartışılmazdı. 

Bunların nesi ilginç  diyeceksiniz; doğru rutin bir ev kadının hatta iş kadının yaptığı şeyler, erken kalk, kahvaltı hazırla, çocuğu okula, eşini işe gönder, ortalığı topla yemek yap, evi temizle, bir çay demle televizyonu aç otur keyifle izle. İşte bu herkesin sıkıldığı rutin dediği ve kırmak istediği hali bu gün epey süre sonra tekrar yaşamış olmak bana iyi geldi. 

Bir arkadaşım mutluluğu rutinin taşması olarak açıklardı. Ama rutin iyidir, yormaz bünyeyi, mutluluk yorucudur diye ilave ederdi. Ben de Nilüfer'in şarkısında da belirttiği gibi "Mutluluk bir çiçektir, bastığın yerde bitmez" gerçeğini tekrar idrak ettim.
   
Bu sabah erken kalkmak sanki hafifletmişti beni ve sek sek sekerekten çay demlemeye kadar olanki rutini yerine getirdim ama televizyon için erken diyerek masanın başına geçtim ve oh mis gibi pırıl pırıl ev, tam dosya okunacak yer ve zaman diyerek oturdum. Masamın yönünü de güne bakan çiçekleri gibi ışığa çevirip camın önüne yerleştim. Hava açıktı. Rutin hayat ne güzel diyerek dosya okumaya koyulmuştum ki, muhtemelen balkanlardan hücüm eden ve ülkeyi kaplayan kara bulutlar gök delinircesine coştu, yeni silinmiş parlak camlarım üstüne. Neyse dedim, havalar nasıl olursa olsun bizim havamız iyi olsun. Biz de okuyalım dosyamızı, bir dosya üzerine de panzehir bir şiir içelim ruhumuza ki dosyadan kalan pas kir üzerimize yapışmadan dökülsün ruhumuzdan ve kirlenmeyelim akmadığımız yerde dura dura diyerek bir gün geçirdim. 

Epey yorulduğumda ve sabahki enerjimden eser kalmadığını fark ettiğimde ve şiirlerin de etkisiyle derin bir hüzün uçurumundan yuvarlanıp denizin kenarına kadar gelince, üzerimden geçen hasret dalgasıyla kendime geldim. 

Ne oluyor dedim, sen gecelerin insanısın, ne oluyor böyle gündüzle bakışmalar. Topla kendini, bırak kanma gündüzün aydınlığına, sakın ola gecenin ışıltılarını kaçırma:) Gün içinde aynada gördüğüm silüetin soluk rengi birden kendime getirdi beni o ışıltıyı aradım gözlerimde. O an deli bir özlemek birikti içime kalktım bir doz ahmet altan attım yüreğime ve tüm özlediklerime itham ettim sitemle;

" Birden özleyiveriyorsunuz...

Çoktan unuttugunuzu sandiginiz
ya da yalnizca bir kere karsilastiginiz
ve özlemek için yeteri kadar tanimadiginiz birini
bir sabah çilginca özleyerek uyaniyorsunuz.
Rüyalariniz, içinizdeki o gizli,
esrarini ele vermez büyücü,
siz çarsaflarinizin arasinda,
bütün tehlikelerden uzak,
güvenle yattiginizi sandiginiz bir anda,
usulca ruhunuza sokulup,
sizden habersiz oralara yigilmis cephanelikleri
birer birer atesleyiveriyor.
infilaklarla sarsilarak uyaniyorsunuz.
Hayatinizda olmayan birini hayatiniza almak,
ona dokunmak,
onun sesini duymak için kivranirken
buluveriyorsunuz kendinizi...
Özlemek, o yakici istek,
bilinen herseyi ve önem sirasini degistiriveriyor.
Özlediginiz ise çok uzaklarda...
Yaninda olmasini istediginiz halde
yaninizda olmayan bir tek kisi,
yaniniza bile yaklasmadan,
hatta onu özlediginizden
ve onu istediginizden haberdar bile olmadan,
bütün hayati,
bütün görüntüleri eritip
baska kiliklara sokuyor...
Ahmet ALTAN"
         
Bu yazının da etkisiyle özlem kuyusunun derinlerinde gezerken bir arkadaşım aradı çık gel bir kahve içelim seninle deyince yağmura aldırış etmeden attım kendimi gönül dostumun iklimine. Nasıl özlemişsem artık, bu yazı seslenmiş gibi ruhuna aramıştı beni hiç beklemediğim bir anda. Koyu bir sohbetle, dertlerimizi takas edip özlemi bölüştük sert bir kahvenin aromasında. Eve dönmek gerekmese sabaha kadar oturabilirdik ama çok şükür ki evde bekleyenlerimiz vardı, istemeye  istemeye kalktık yerimizden ve koyulduk yola. Özlem derin olunca yol anlamadan geçip gitti altımızdan. Vedalaşıp ayrıldık bir daha ne zaman buluşuruz diye düşünerek gecenin ortalarında. 

Eve geldiğimde ise üç yıla yakındır görüşmediğim hallerinden bihaber olduğum bir arkadaşımdan gelen ileti ile karşılaşınca eski posta kutumda yenilendi ruhum ve tekrar doğdum küllerimden adeta. Hani bıraktığın yerden başlarsın ya bazı dostlarla, sıcaklığını yitirmemişti, gönül telimiz zamana inatla. 

Saat 23 00 ü geçerken bütün gün her türlü işi yapmış ve enerjisi tükenmiş biri olarak girdiğim akşamdan gündüzün sancılarını atmış biri olarak doğdum tıpkı yıllar önce dünyaya geldiğim saatte adeta:) 

Ve yine karar verdim, uzmanları değil, vücut saatimi dinleyecek fıtratıma ters düşmeyeceğim bundan sonra. Selam gece, selam sana. 

Işıltılı yıldızların gönlümde kaydıkça seninleyim. 
Nasıl özledim seni bir günde bilsen bereket şalını atardın üzerime, bırakmazdın beni uykunun kollarına. 

Özlemek nasıl güçlü bir duyguysa tüm özlediklerim bir bir çaldı gönül kapımı, gün içinde ferini kaybetmiş gözlerime ışık oldu adeta.

Ve en güzeli özledikleriniz tarafından özlenmek olmalı bu dünyada.

Merhaba gece...Merhaba sana...Özledim seni, gel şöyle bir sarılalım doya doya :)   

4 Haziran 2014 Çarşamba

SANA İÇİMİ DÖKSEM BERABER TOPLAR MIYIZ?


Bugün yeşil bir parkın içinde bir kafede oturdum. Mesai saati olduğundan kısmen dolu olan parkta güvenlik görevlisinden garsona, gençlerden yaşlılara, evli çiftlerden aşkları eskimiş sevgililere kadar herkes bir masanın etrafında ya da bir bankta hatta birbirine temas ederken vücutları, ruhlarıyla orada değildi sanki. Herkes elindeki telefonun dipsiz kuyusunda kendisini arıyordu besbelli. Fotograf çekip paylaşırken andan uzaklaşıyordu. 

O esnada bir masa dikkatimi çekti. Çocuklarını parka getiren kırklı yaşlarda altı  kadın gelen bol köpüklü kahvelerinin yanına keyifle tüttürdükleri sigaralarını yakmışlardı. İnanılmaz bir şeydi ama sadece o masada herkesin telefonu çantasındaydı ve ortada koyu bir muhabbet vardı. 

Tabi bu yaşlarda sahip oldukları roller nispetinde kullandıkları maskeler de artmış kadınlar birbirlerine karşı ne kadar samimi olabilir bu sorgulanabilir olsa da muhabbet edebilmenin hayretle karşılandığı günleri yaşıyor olmak bana epey koydu. 

Hani enfes bir şeyi görürsünüz de canınız çeker ya  işte o anda canım gerçek bir insana temas etmek istedi. Bir kahvenin kokusunu paylaşacağım bir yürek olsaydı karşımda diye düşündüm. Telefonumu çıkardım, kalabalık telefon rehberimden burada olsa keşke diyeceğim birkaç kişi geçti içimden. Arasam dedim, ama sonra vazgeçtim. Hepsinin bu gün burada olmamaları için bir çok haklı mazeretleri olacağı geldi aklıma. Bunun dosyası var, diğerinin çocuğu küçük, öbürünün evi uzak, bir diğerinin arabası tamirde, ötekinin çocuğu okuldan gelmiştir, beriki bu saatte bu tarafın trafiğine girmez ve benzeri bir sürü sebep. Arayıp reddedileceğime yeteyim kendi kendime dedim. Zaten müzakere sonrası kimseyi kaldırmaz kafam diyerek teselli ettim kendimi. Sonra uzaklardaki dostlar geldi aklıma, özlem dolu bir iç çekişle onlara da telefon etmekten vazgeçtim. En iyisi yanımdan hiç ayrılmayan dostlarıma dönmek diyerek çantamı açıp kitabımı çıkardım. Sık sık gelen ve çayınızı tazeleyim mi diyen garsona orta şekerli bir Türk Kahvesi söyleyip fantastik bir dünyaya adım attım. Bir süre okuduktan sonra saatin farkına varıp çocuğumun okul çıkışına yetişmek için kalktım. Arabaya binerken twiteera bakayım dedim ve orada rastladığım bir tweeti de bu yazıya aldımJ “ Şaka maka iyi yalnızız ha. Güzel yalnızız. Baya yalnızız, ama iyi yalnızız Fakat ne yalnızız bee. Kabul edelim güzel yalnızız” diyordu, Gökhanzade.  Ne kadar haklı değil mi?        

Sonra şair İlhan Berk'in bir mısrası çarptı yüreğime ve orada düştü dağıldı sırça köşküm.

 "Sana içimi döksem beraber toplar mıyız? "

Öyle samimi sormuştu ki bu soruyu ne diyeceğimi bilemedim. Herkes kendi kapısının önünü süpürse temiz bir çevremiz olur diye düşünürüz her birimiz. Ama bu kapı önü değil ki, insan içinin kıvrımlarında kendisi bile kaybolurken bir başkasını da almalı mı yanına ya da kendi karanlıklarında birinin elini tutarak ilerlese daha mı kolay olur hayat? 

Herkes kendi çıkardığını katlasa, ya da giderken yanında götürse yüreğimize getirdiği yükleri. Zaten dağılmazdı içimiz, öyle değil mi? Ama o zaman insan olabilir miydik? Birbirimize değmeden geçip giderdik yüreğimize eş yüreklerin yanından. Dokunmadan yaşarsak ne kadar gerçek bir hayatımız olur ki? Herşeyi mış gibi yaparak ilerlersek bu yolculuk bizi nereye götürür?

Peki dostumuz deyip içimizi saçsak döksek ya beraber toplamazsa bırakıp giderse mızıkçı çocuklar gibi oyunun tam ortasında kim toplayacak dağılan bizi? Bırak dağınık kalsın desek nasıl karşılayacağız yeni doğan günü ya gönlümüzün yeni misafirlerini nereye oturtacağız ki. Afedersin bu aralar biraz dağınık içim boş bulduğun yere otur desek ne kadar rahat eder ki? 

Ama gelen gerçekten dostsa tutup elimizden kaldırmaz mı bizi, hadi kalk beraber toplayalım içini demez mi? Önce perdelerini açıp gözümüzün, pencereleri aralar ki havalansın içimiz. Bir güzel siler gözbebeğini ki gönlümüzdeki ışıltı tekrar yansısın, canlansın gözün feri. 

Mevsim döngülerinde hani detaylı bir temizliğe girişilir ya fazlalıklar atılır, küçülenler, gözden çıkarılanlar gönderilir. Aynı bu şekilde temizlemeliyiz belli aralıklarla gönül pencerelerimizi. Gözyaşıyla yıkamalıyız içimizin çıkmaz sokaklarını. Ve bunları yaparken en sahicisinden bir dost olmalı yanımızda. 

Bugün böyle salınımlarla gitti geldi içimin sarkacı, duramadı bir dostun kalbinin önünde. 

Kapınızın önü temiz, eviniz düzenli olabilir, peki ya içiniz.
İçiniz  ne alemde, var mı gerçekten içinizi dökebileceğiniz biri? Bir gün ayrı düşse bile yollarınız gönül toprağına gömdüğü döküntülerinizi gün yüzüne çıkarmayacak biri? 

Sahi en son ne zaman bir dostunuz gönül kapınızdan kafasını uzatıp ne bu ortalığın hali dedi?

HANDAN KILIÇ