13 Haziran 2014 Cuma

SES MERDİVENİ...



Sesini duyduğunuzda canım dostum benim diye seslendiğiniz insanlar vardır hani. 

Böylesi dostların tebessümüyle güler, onların yüzündeki gri bulutlarla sağanak yağmurlara yakalanırsınız. 

Onun umutsuzluğu sizi kederin derin kuyularına atar. Hele de elinizden bir şey gelmeyen hallerde, tek çözüm zamanın iyileştirici nefesinin onun ruhuna değmesini beklemekse, siz de onlar iyi olana kadar çıkamazsınız karanlık kuyulardan.    

Ve ancak dostunuz güneşi görüp size sesinden bir merdiven uzattığında tırmanıverirsiniz umudun basamaklarını bir solukta.

Güldüğünü görünce yeniden gülersiniz onun sesinin dalga boyunun sizin boyunuzu aşmasıyla.

"İyi ki var"lar diyebileceğimiz dostlar varsa etrafınızda, bırakmayın onları hiç bir zaman, sıkıca tutunun varlıklarına.

Bir gün bana ihanet ederse diye korkmayın mesela.

Bırakın kendinizi "an"ın kollarına.

Yaşamak nedir ki, "an"dan başka.

Sevmek varlığımızla hayata karışmaksa akışına bırakın hayatı coşkulu bir sesin rahatlığında.

Selam olsun güzel günlere:)  Güzel dostlara...

11 Haziran 2014 Çarşamba

DENİZ KIYISINDA...



Deniz kenarında bir kentte yaşamanın en güzel yanı, yorulduğunuzda o sonsuz gibi görünen maviliğin yanına koşmak, belki bir ada çayının belki de acı bir kahvenin ya da yeni demlenmiş mis kokulu bir çayın vazgeçilmezliği eşliğinde kalbinizin yükünü boşaltmaktır her rüzgarla kabaran beyaz köpükten bohçaların içine.

Sizi sarıp sarmalamasına izin vermektir, dalganın içinden gözlerinize değen güneş ışığının. Ve denizin üzerinden esen rüzgarın ferahlatıcı nefesiyle kirlerinizden arınmış, yüklerinizden kurtulmuş olarak dönme fırsatı vermesidir kıyı şehirlerinin güzelliği. 

Bunu fark edenler bir daha dönmezler bozkıra ve her daim denize yakın olmak isterler, mavinin sevdasıyla. Ama  bazen de hayatınızı kurmak istediğiniz yeri seçemezsiniz ve gezersiniz kaderinizin sizi taşıdığı bilinmezler boyunca. 

Soluklandığınız her yerde onu ararsınız, o tuzlu kokuyu çekmek istersiniz, onun rüzgarında nefeslenmek, gözünüzü onun serin sularına bırakıp dalıp gitmek istersiniz anılara. 

Bir sevdadan farksızdır denize olan özlem. Bu ateş düşmüşse içinize, bir kere göz göze geldiyseniz o mavilikle ve o şehirden ayrılmak düşmüşse bahtınıza, denizsiz şehirde yaşamak karşılıksız kalmış bir sevda gibi acıtır canınızı.

Yüzünüze değen kuru rüzgar, cildinize verdiği hasardan daha fazlasını verir ruhunuza, içten içe suya hasret yaşadıkça kurur kalbiniz de sizinle birlikte bozkırın sarılığında. 

Dolayısıyla denizin kattığı enerjiyle rahatlamış insanlar yaşarken bir aşkın kenarında, bozkır renksiz, tatsız insanları barındırır bağrında. Kurudur içleri, sönüktür bakışları, nefeslendirmez solukları. Ama böyle sığ yüreklerin biriktiği şehirlerde çok nadiren de olsa gönlü engin bir deniz, kelimeleri nefes, susması güneş olan insanlar da yaşar. 

Onlar durdukları yere denizin coşkusunu verir, kıyısına gelenleri ferahlatmadan bırakmaz. Tıpkı bir deniz gibi dinler sizi sabırla, kötü elektriğinizi alır, sizi umutla dolu gözleriyle ağırlar. Sadece dik duruşuyla bile çok şey anlatır. 

Canını vermekten çekinmeyeceği doğrularına bağlılığıyla nasıl olunması gerektiğini hatırlatır. Tıpkı bir denizin kıyısından ayrılırkenki kadar zor ayrılırsınız yanından. Ama nefeslendiğiniz o kısacık zaman bile yeter ruhunuzu diriltmeye, yola devam edecek gücü tekrar bulursunuz kendinizde.

Ayrılırken yanından ya kirlettiysem gönül kırgınlıklarımla, ya yorduysam anlattıklarımla diye üzülürsünüz lakin onun engin bir deniz olduğunu hatırlayarak ferahlarsınız bir anda. 

Kelimelerinizi deniz kabuklarına sarıp derinlerde saklayacağını, hak etmeyen kimseyle paylaşmayacağını, belki de bir gün kıymetli incilere dönüştüğünde kelimeleriniz, kabuğunu açıp zarif bir şekilde yine size sunacağını bilirsiniz deniz misali güzel insanların. 

Çorak bir Anadolu şehrinde böylesi bir insana rastlamanın nasıl bir şans olduğunu ancak denizi bilenler bilir. Ama işte tıpkı denizin kenarında yaşamak nasıl nasip olmazsa herkese, böylesi insanlara ulaşmak da çok mümkün değildir. Kalabalıktır deniz kıyıları her zaman. Bazen efkarını dağıtmaya gelen bir serkeşe açar bağrını, bazen balık tutmak isteyen menfaatçilere, kimi zaman  boş boş çiğdemini çitleyerek neşesine neşe katmak isteyen avarelere. Hele de güneş varsa gökyüzünde denizi bir başına bulamazsınız, kıyısındaki kalabalık bırakmaz onu biran olsun kendine. 

Ama ne zaman yağmur yağar, şimşekler çakar ve gök de ağlar denizin üzerine işte o zaman bir başına kalır deniz, durduğu yerde duramaz, dalgalarını salar kıyı şeridine. Öfkesinden korkar herkes, kaçar gider etrafından. Böylece biraz dağıtır kederini, kumsalına bırakır içindekileri  ve sakinler onun sıcak nefesiyle. Ama her şeye rağmen başını kaldırmaz bağrına damlalarını salan göğe. Hele de bulutlar perdesini açıp güneşle gülümseyince dirilir yeniden yeni bir güne.

Deniz gibi insanlar ne kadar az bu şehirde. Ama dünya gözüyle denizi görmemiş insanlar varken yeryüzünde, deniz gibi bir insanın kıyısında az bir zaman da olsa nefeslenmek ne güzel bir hediye. 

Yine yeniden mavinin yürek ferahlatacağı, martıdan kelimelerinin özgürlük sunacağı bir deniz gününde o güzel atmosferi yaşamak dileği gönlümde, Akif İnan’ın “Zaman” adlı şiirinden bir bölümle son verelim söze:

Susarak anlattın bütün gizliyi 

Sakladım duygumu ben konuşarak 

İçimde bir düzen kaynaşmaktadır 

Büyük ve çekingen bakışlarından 
En iyi anlatış artık susmaktır 
Anladım bunu ben seni bilince 
Gel denize yaslan yalnız denize 
Sırrını denizler taşır insanın 
Zaman bir hızdır ve yıldızdır akan 
Esneyen günler ve gece üstünden 
Bir uyku bölmezse anılarımı 
Korkarım çıldırtır bu hayal beni 
Gözlerin ne kadar İstanbul öyle “

HANDAN KILIÇ

             

      

6 Haziran 2014 Cuma

GECELER FERAH BENLE, KAPKARA BENSİZ SABAH...



Her insanın bir fıtratı var. Ne zaman buna ters davransa, kendi olmaktan vazgeçse duvara tosluyor. Bir süre ısrar etse de, doğru olan bu yeni durum dese de kendine bir süre söz geçirebiliyor. Bu hal ne kadar uzarsa da o kadar acı çekiyor. En iyisi herkesin kendi doğrusunu önce kendi üzerinde kabul etmesi ve hayatta her şeyin aslına rücü edeceği gerçeğini unutmadan yaşaması.

Ben, annemin dediğine göre gece 23 00 sularında doğmuşum ve neredeyse üç yaşına kadar gece 03 00'ten önce uyumamış, anne ve babamı bu yönüyle epey zorlamışım. Büyüme çağında da gece yarısı olmadan uyuduğumu hatırlamıyorum.Okula gidiyoruz diye akşam 20 00 de yatan arkadaşlarım, kuzenlerim olsa da ben hep uykuya direnmişimdir. Sabah kalkmasını bilmiyorsunuz, akşam yatmasını diyen ünlü ebeveyn atasözünün çok sık muhatabı olsam da anlayacağınız şimdiki gece uykusundan mahrum nesilden çok önceleri, henüz doğarken başlamışım gece hayatına. 

Nerden çıktı şimdi bu konu derseniz, hemen açıklayayım: Bugün, biz doğarken ölmüşüz pardon, uyanmışız diyerek arabeske bağlayacağım bir gün yaşadım. 

Epeydir erken yatmayan biri olarak sabah erken kalkmam gerekeceğinden, bir de faydalı olan gece uykusu, mutlaka almalıyım diyerek ve tabi yine yeniden hayatıma çeki düzen vermek için erkenden yattım. Erken dediğim gece 01 00 suları:) Sabah da yedi civarı kalktım. 

Aslında sabahın erken saatlerini de severim.Hayatın uyanışı hep heyecan verir ama açıkçası çok da şahit olamıyorum. Az olan değerlidir hesabı erken kalktığım günlerin kıymetini biliyorum diyelim.

Bugün biraz rutin bir hayat yaşamak geldi içimden ve erken kalkıp kahvaltı hazırladım. Evi toparladım. Annem gibi sabahtan yemeğimi ocağa koydum. Epeydir uğraştırıcı yemekler yapmıyor, haşlama ve benzeri sağlıklı yiyecekler yiyiyor olmaktan gına gelmiş olmali ki, yemesini sevdiğim ama yapmasına üşendiğim kızartmalı yemeklere giriştim. Tabi sonrası kendimi banyoya zor attım. Kızartma kokusu beynime işlemiş ki hala her yer kızartma koksa da yemeğin lezzeti tartışılmazdı. 

Bunların nesi ilginç  diyeceksiniz; doğru rutin bir ev kadının hatta iş kadının yaptığı şeyler, erken kalk, kahvaltı hazırla, çocuğu okula, eşini işe gönder, ortalığı topla yemek yap, evi temizle, bir çay demle televizyonu aç otur keyifle izle. İşte bu herkesin sıkıldığı rutin dediği ve kırmak istediği hali bu gün epey süre sonra tekrar yaşamış olmak bana iyi geldi. 

Bir arkadaşım mutluluğu rutinin taşması olarak açıklardı. Ama rutin iyidir, yormaz bünyeyi, mutluluk yorucudur diye ilave ederdi. Ben de Nilüfer'in şarkısında da belirttiği gibi "Mutluluk bir çiçektir, bastığın yerde bitmez" gerçeğini tekrar idrak ettim.
   
Bu sabah erken kalkmak sanki hafifletmişti beni ve sek sek sekerekten çay demlemeye kadar olanki rutini yerine getirdim ama televizyon için erken diyerek masanın başına geçtim ve oh mis gibi pırıl pırıl ev, tam dosya okunacak yer ve zaman diyerek oturdum. Masamın yönünü de güne bakan çiçekleri gibi ışığa çevirip camın önüne yerleştim. Hava açıktı. Rutin hayat ne güzel diyerek dosya okumaya koyulmuştum ki, muhtemelen balkanlardan hücüm eden ve ülkeyi kaplayan kara bulutlar gök delinircesine coştu, yeni silinmiş parlak camlarım üstüne. Neyse dedim, havalar nasıl olursa olsun bizim havamız iyi olsun. Biz de okuyalım dosyamızı, bir dosya üzerine de panzehir bir şiir içelim ruhumuza ki dosyadan kalan pas kir üzerimize yapışmadan dökülsün ruhumuzdan ve kirlenmeyelim akmadığımız yerde dura dura diyerek bir gün geçirdim. 

Epey yorulduğumda ve sabahki enerjimden eser kalmadığını fark ettiğimde ve şiirlerin de etkisiyle derin bir hüzün uçurumundan yuvarlanıp denizin kenarına kadar gelince, üzerimden geçen hasret dalgasıyla kendime geldim. 

Ne oluyor dedim, sen gecelerin insanısın, ne oluyor böyle gündüzle bakışmalar. Topla kendini, bırak kanma gündüzün aydınlığına, sakın ola gecenin ışıltılarını kaçırma:) Gün içinde aynada gördüğüm silüetin soluk rengi birden kendime getirdi beni o ışıltıyı aradım gözlerimde. O an deli bir özlemek birikti içime kalktım bir doz ahmet altan attım yüreğime ve tüm özlediklerime itham ettim sitemle;

" Birden özleyiveriyorsunuz...

Çoktan unuttugunuzu sandiginiz
ya da yalnizca bir kere karsilastiginiz
ve özlemek için yeteri kadar tanimadiginiz birini
bir sabah çilginca özleyerek uyaniyorsunuz.
Rüyalariniz, içinizdeki o gizli,
esrarini ele vermez büyücü,
siz çarsaflarinizin arasinda,
bütün tehlikelerden uzak,
güvenle yattiginizi sandiginiz bir anda,
usulca ruhunuza sokulup,
sizden habersiz oralara yigilmis cephanelikleri
birer birer atesleyiveriyor.
infilaklarla sarsilarak uyaniyorsunuz.
Hayatinizda olmayan birini hayatiniza almak,
ona dokunmak,
onun sesini duymak için kivranirken
buluveriyorsunuz kendinizi...
Özlemek, o yakici istek,
bilinen herseyi ve önem sirasini degistiriveriyor.
Özlediginiz ise çok uzaklarda...
Yaninda olmasini istediginiz halde
yaninizda olmayan bir tek kisi,
yaniniza bile yaklasmadan,
hatta onu özlediginizden
ve onu istediginizden haberdar bile olmadan,
bütün hayati,
bütün görüntüleri eritip
baska kiliklara sokuyor...
Ahmet ALTAN"
         
Bu yazının da etkisiyle özlem kuyusunun derinlerinde gezerken bir arkadaşım aradı çık gel bir kahve içelim seninle deyince yağmura aldırış etmeden attım kendimi gönül dostumun iklimine. Nasıl özlemişsem artık, bu yazı seslenmiş gibi ruhuna aramıştı beni hiç beklemediğim bir anda. Koyu bir sohbetle, dertlerimizi takas edip özlemi bölüştük sert bir kahvenin aromasında. Eve dönmek gerekmese sabaha kadar oturabilirdik ama çok şükür ki evde bekleyenlerimiz vardı, istemeye  istemeye kalktık yerimizden ve koyulduk yola. Özlem derin olunca yol anlamadan geçip gitti altımızdan. Vedalaşıp ayrıldık bir daha ne zaman buluşuruz diye düşünerek gecenin ortalarında. 

Eve geldiğimde ise üç yıla yakındır görüşmediğim hallerinden bihaber olduğum bir arkadaşımdan gelen ileti ile karşılaşınca eski posta kutumda yenilendi ruhum ve tekrar doğdum küllerimden adeta. Hani bıraktığın yerden başlarsın ya bazı dostlarla, sıcaklığını yitirmemişti, gönül telimiz zamana inatla. 

Saat 23 00 ü geçerken bütün gün her türlü işi yapmış ve enerjisi tükenmiş biri olarak girdiğim akşamdan gündüzün sancılarını atmış biri olarak doğdum tıpkı yıllar önce dünyaya geldiğim saatte adeta:) 

Ve yine karar verdim, uzmanları değil, vücut saatimi dinleyecek fıtratıma ters düşmeyeceğim bundan sonra. Selam gece, selam sana. 

Işıltılı yıldızların gönlümde kaydıkça seninleyim. 
Nasıl özledim seni bir günde bilsen bereket şalını atardın üzerime, bırakmazdın beni uykunun kollarına. 

Özlemek nasıl güçlü bir duyguysa tüm özlediklerim bir bir çaldı gönül kapımı, gün içinde ferini kaybetmiş gözlerime ışık oldu adeta.

Ve en güzeli özledikleriniz tarafından özlenmek olmalı bu dünyada.

Merhaba gece...Merhaba sana...Özledim seni, gel şöyle bir sarılalım doya doya :)   

4 Haziran 2014 Çarşamba

SANA İÇİMİ DÖKSEM BERABER TOPLAR MIYIZ?


Bugün yeşil bir parkın içinde bir kafede oturdum. Mesai saati olduğundan kısmen dolu olan parkta güvenlik görevlisinden garsona, gençlerden yaşlılara, evli çiftlerden aşkları eskimiş sevgililere kadar herkes bir masanın etrafında ya da bir bankta hatta birbirine temas ederken vücutları, ruhlarıyla orada değildi sanki. Herkes elindeki telefonun dipsiz kuyusunda kendisini arıyordu besbelli. Fotograf çekip paylaşırken andan uzaklaşıyordu. 

O esnada bir masa dikkatimi çekti. Çocuklarını parka getiren kırklı yaşlarda altı  kadın gelen bol köpüklü kahvelerinin yanına keyifle tüttürdükleri sigaralarını yakmışlardı. İnanılmaz bir şeydi ama sadece o masada herkesin telefonu çantasındaydı ve ortada koyu bir muhabbet vardı. 

Tabi bu yaşlarda sahip oldukları roller nispetinde kullandıkları maskeler de artmış kadınlar birbirlerine karşı ne kadar samimi olabilir bu sorgulanabilir olsa da muhabbet edebilmenin hayretle karşılandığı günleri yaşıyor olmak bana epey koydu. 

Hani enfes bir şeyi görürsünüz de canınız çeker ya  işte o anda canım gerçek bir insana temas etmek istedi. Bir kahvenin kokusunu paylaşacağım bir yürek olsaydı karşımda diye düşündüm. Telefonumu çıkardım, kalabalık telefon rehberimden burada olsa keşke diyeceğim birkaç kişi geçti içimden. Arasam dedim, ama sonra vazgeçtim. Hepsinin bu gün burada olmamaları için bir çok haklı mazeretleri olacağı geldi aklıma. Bunun dosyası var, diğerinin çocuğu küçük, öbürünün evi uzak, bir diğerinin arabası tamirde, ötekinin çocuğu okuldan gelmiştir, beriki bu saatte bu tarafın trafiğine girmez ve benzeri bir sürü sebep. Arayıp reddedileceğime yeteyim kendi kendime dedim. Zaten müzakere sonrası kimseyi kaldırmaz kafam diyerek teselli ettim kendimi. Sonra uzaklardaki dostlar geldi aklıma, özlem dolu bir iç çekişle onlara da telefon etmekten vazgeçtim. En iyisi yanımdan hiç ayrılmayan dostlarıma dönmek diyerek çantamı açıp kitabımı çıkardım. Sık sık gelen ve çayınızı tazeleyim mi diyen garsona orta şekerli bir Türk Kahvesi söyleyip fantastik bir dünyaya adım attım. Bir süre okuduktan sonra saatin farkına varıp çocuğumun okul çıkışına yetişmek için kalktım. Arabaya binerken twiteera bakayım dedim ve orada rastladığım bir tweeti de bu yazıya aldımJ “ Şaka maka iyi yalnızız ha. Güzel yalnızız. Baya yalnızız, ama iyi yalnızız Fakat ne yalnızız bee. Kabul edelim güzel yalnızız” diyordu, Gökhanzade.  Ne kadar haklı değil mi?        

Sonra şair İlhan Berk'in bir mısrası çarptı yüreğime ve orada düştü dağıldı sırça köşküm.

 "Sana içimi döksem beraber toplar mıyız? "

Öyle samimi sormuştu ki bu soruyu ne diyeceğimi bilemedim. Herkes kendi kapısının önünü süpürse temiz bir çevremiz olur diye düşünürüz her birimiz. Ama bu kapı önü değil ki, insan içinin kıvrımlarında kendisi bile kaybolurken bir başkasını da almalı mı yanına ya da kendi karanlıklarında birinin elini tutarak ilerlese daha mı kolay olur hayat? 

Herkes kendi çıkardığını katlasa, ya da giderken yanında götürse yüreğimize getirdiği yükleri. Zaten dağılmazdı içimiz, öyle değil mi? Ama o zaman insan olabilir miydik? Birbirimize değmeden geçip giderdik yüreğimize eş yüreklerin yanından. Dokunmadan yaşarsak ne kadar gerçek bir hayatımız olur ki? Herşeyi mış gibi yaparak ilerlersek bu yolculuk bizi nereye götürür?

Peki dostumuz deyip içimizi saçsak döksek ya beraber toplamazsa bırakıp giderse mızıkçı çocuklar gibi oyunun tam ortasında kim toplayacak dağılan bizi? Bırak dağınık kalsın desek nasıl karşılayacağız yeni doğan günü ya gönlümüzün yeni misafirlerini nereye oturtacağız ki. Afedersin bu aralar biraz dağınık içim boş bulduğun yere otur desek ne kadar rahat eder ki? 

Ama gelen gerçekten dostsa tutup elimizden kaldırmaz mı bizi, hadi kalk beraber toplayalım içini demez mi? Önce perdelerini açıp gözümüzün, pencereleri aralar ki havalansın içimiz. Bir güzel siler gözbebeğini ki gönlümüzdeki ışıltı tekrar yansısın, canlansın gözün feri. 

Mevsim döngülerinde hani detaylı bir temizliğe girişilir ya fazlalıklar atılır, küçülenler, gözden çıkarılanlar gönderilir. Aynı bu şekilde temizlemeliyiz belli aralıklarla gönül pencerelerimizi. Gözyaşıyla yıkamalıyız içimizin çıkmaz sokaklarını. Ve bunları yaparken en sahicisinden bir dost olmalı yanımızda. 

Bugün böyle salınımlarla gitti geldi içimin sarkacı, duramadı bir dostun kalbinin önünde. 

Kapınızın önü temiz, eviniz düzenli olabilir, peki ya içiniz.
İçiniz  ne alemde, var mı gerçekten içinizi dökebileceğiniz biri? Bir gün ayrı düşse bile yollarınız gönül toprağına gömdüğü döküntülerinizi gün yüzüne çıkarmayacak biri? 

Sahi en son ne zaman bir dostunuz gönül kapınızdan kafasını uzatıp ne bu ortalığın hali dedi?

HANDAN KILIÇ

24 Mayıs 2014 Cumartesi

ÜZÜLME...



Keyifsizim dedi, ıstırap dolu bir sesle. O an yüreğime değdi acısı. Takma, boşver dedim ama bu sadece onu rahatlatmak için söylenmiş bir söz olduğundan değmedi yüreğine, öylece asılı kaldı havada. Uzun zamandır emek verdiği bir insanla evlilik planları yapıyordu. Neredeyse tarih koyacaklardı ama taraflar arasında çıkan bir anlaşmazlık olayı kopma noktasına getirmişti. Heyecanlı bir bekleyiş hüsranlı bir sessizliğe bürünmüştü. Şu anda ona ne söylesem kar etmeyeceğini biliyordum lakin üzülmesine de yüreğim dayanmıyordu. Bu sebeple ona söyleyeceklerimi buraya yazmak istedim.

Sık sık kullandığım hatta dilime pelesenk ettiğim çok eski bir dostumun cümlesi geldi yine aklıma: “Hayat denen sürprizler ve ihtimaller manzumesinin bizi nereye taşıyacağı belli değil” derdi özlemi burnumda tüten değerli dostum. Bu cümle ne kadar da güzel tarif etmişti hayatı. Bugün bir deprem oldu mesela ve herkesin gündemi bir anda değişti. Soma faciası önceliklerimizi gözden geçirmemize vesile oldu. 

Bu hayata gelme şansına erişmişsek onun getireceği sürprizlere de gönlümüzü açmayı öğrenmeliyiz. Ve dolayısıyla başımıza gelen her olayda bize kazandırdıkları ve kaybettirdikleri üzerinden bir muhasebe yaptığımızda özellikle de belli bir zaman geçip kayıplarımızın acısı azaldığında anlayacağız ki, bizim planlarımızı bertaraf eden o büyük plan bize hazırladığı sürprizleri sunacak bir tünel açmış önümüzde. Bize düşen de yüreğimizi güçlendirecek fiiller yedeğimizde o karanlık tüneli aydınlatarak geçmek ve yeniden güneşi göreceğimiz tünelin sonuna kadar sabretmek. 

Mesela çok sevdiğimiz biri vardır ve onun hep yanımızda olmasını dileriz. Ama işin sonunda belki de bizi en çok üzecek olan o sevdiğimiz olacaktır ve Allah bizi bir şekilde ondan ayırır. Bazen bazı insanların bizden uzakta sadece kalbimizde ince bir sızı olarak kalması bizimle olup yüreğimizi deşecek derecede üzmesinden çok daha iyidir. Böylesi zamanlarda insan kaderine teslim olmayı bilmeli ve gücünü kendini geliştirecek şekilde kullanmalı, kalbine yatırım yapmalı hayatın onun karşısına çıkaracağı güzellikleri beklemelidir. 

Bazen de kalben istemesek bile bizim bir nokta koymamız gerekir yanlış giden bir şeyler olduğunu hissettiğimizde. İşte o zaman tam da kendinize rağmen doğru olduğuna inandığınız yöne ilerlersek bizi bekleyen o sürprizlerin daha da bereketlendiğini ve kaybettiklerimiz/bıraktıklarımızdan daha iyilerinin bizi bulduğunu görürüz. Yeter ki bakmasını bilelim.

Şimdi sen sevgili arkadaşım ! Sen Yaradan’ın seni bu dünyaya gönderme şansını verdiği kıymetli bir insan olduğunu unutmadan kendine dön ve yüreğini ferah tut. Seninle olmak isteyen, sana layık olanlar da senin koluna gelip girecektir zamanın bir yerlerinde, ama vakti saati geldiğinde.

Rahmetli anneannem derdi, hayatta üç şeyin saati değişmezmiş, 
doğum, evlilik ve ölüm! Teslim ol şimdi kaderine, su serp yüreğine ve gülümseyerek bak gökyüzüne, gündüz bulutların arasından bir saklanıp bir gözüken güneş, geceleri ışıl ışıl parlayan yıldızlar hepsi senin için dizilmiş bilesin bu alemde.    

HANDAN KILIÇ

14 Mayıs 2014 Çarşamba

TIPKI O SEDYE GİBİ KİRLENMESİN ÜLKEM…


Hepimizi derinden sarsan bir facia ile daha karşı karşıyayız.Bu nedenle edebi kaideleri düşünmeden içimden nasıl geldiyse öyle yazacağım bu yazıyı. Somadaki bu büyük kaza yürek dayanmayacak boyutta ölü sayısı hızla artıyor, belki daha büyük zorluklar kalanları bekliyor.İçeride hala kurtulmayı bekleyen 120 civarında insan var. Kurtarma ekipleri, savcılar herkes özveri ile çalışıyor. Çevre illerden ölü muayenesi yapmaya gelen savcılar olduğunu duyunca irkildim. Herkes olaylara kendi cephesinden bakar biz de olayın büyüklüğünü buradan anlıyoruz. Bir egeli olarak  da bağrımıza düşen ateş ayrı yakıyor.

Üç günlük milli yas ilan edilmiş. Yapılanlar nedense hep iş işten geçtikten sonra yapılıyor.Ve bu bizim canımızı daha çok yakıyor: Bir sürü eksiği olan, kaza anlarındaki kriz planları yapılmamış, eğitim verilmemiş,1300 tl maaş için 2000 bin metre derinliğe girmeyi göze alanların kendini iş buldum diye şanslı saydığı, sosyal devleti bir türlü gerçekleştirememiş devletine isyan etmeği aklından bile geçirmeden zorluklarla dolu yaşamını süren, alın teriyle helal lokma peşinde olan işçilerimizin çalıştığı bu maden mart ayında denetimde tam not almış.

Dünyanın en büyük maden işletmelerine sahip olan Almanya’da son 20 yılda meydana gelen kazalarda sadece 3 kişinin, bizde ise 900 kişinin ölmesi insanı çileden çıkarıyor. Her şeyi uygunsa niye kaza anında sadece bizim ülkemizde bunca insan ölüyor.İnsanın ilk aklına gelen bir şekilde mevzuatların boşluklarından yararlanıp yolunu bulan işverenlerle menfaat karşılığı eksikleri görmezden gelen denetleyiciler, kurumlar oluyor. Bir terslik olurda hasbelkader bir soruşturma geçirilir, dava falan açılırsa haklarında nasılsa bir şekilde sıyrılır herkes bu ülkede. Hiçbir şey yetişmese zamanaşımı kurtarır sürekli lehine düşünülmek zorunda kalan sanıkları. Ve bir olay daha unutulur gider.

Kalanlara ne olur, üç beş kuruş tazminatla ilk etapta teselli edilen ailelerin yüreğine düşen ateşi kim söndürebilir. Bir kadını çocukları ile bu zor hayat şartlarında  yalnız bırakmaya kimin hakkı vardır? Bir çocuğun ömrünce babasının, ağabeyinin, kardeşinin kokusunu bir daha duyamayacak olmasının bedelini kim öder? Bu ülkede hiç kimse!
Büyük bir faciadan saatler sonra kurtarılan işçinin o karaya bulansa da hak yiyerek şık takımları ile ortada gezen insanlardan daha  ak alnını hangimiz öpmeyiz? Onun o sedye kirlenmesin diyen hassasiyetidir işte bu ülkenin hala batmamasının sebebi. Devletinin malını bu denli düşünen insanların artmasıyla çıkacak Türkiye aydınlık günlere.

Dua edelim, evet ama dua dışında yapılması gerekenleri de yapalım artık bu ülkede. Özellikle denetim görevi yapan, yargı görevi yapan insanlar doğru olmalı, menfaatlere ya da baskı ve zorlamalara, tehditlere boyun eğmemeli ki, bunca insanın vebali üzerine kalmasın. İnsanın hayat prensibi bu dünyadan giderken geride şerefli bir ad bırakmak olmalı. Faydalı işler yapmak, vicdan sahibi olmak, buradaki mahkemeden kurtulsa da bir başka mahkemeden kaçamayacağını bilmek gerekli.  

Ama belki de en güzeli, burada da mahkemelerin fonksiyonunu yerine getirmesi, herkesin gönül rahatlığı ile hukuka  inanması. Bunun için de özellikle ülkenin her yerinde özveri ile çalışan hukuk insanlarına çok iş düşüyor.

Bu ülke adına hepimiz bir şeyler yapabiliriz, herkes bulunduğu yerde işini iyi yapsa, hak yememek birinci önceliği olsa nice sorunları aşarız. Mesela tıpkı o işçinin devletin sedyesini düşündüğü gibi, herkes elindeki imkanları kullanırken kılı kırk yaran bir hassasiyetle  davranmalıdır. Bir kağıdın dahi boşa harcanmadığı şekilde çalışmalı. En basitinden masamızda bulunan ataç ya da iğneler dahi yere düştü mü hemen almalı, yerine koymalı,  onlardan biri boş yere kullanıldığında tüyü bitmemiş yetimin hakkını gasbediyor olabileceğimiz, önümüze sunulan tüm imkanların vergisini ödeyen çalışanların teriyle alınmış olduğunu unutmamalı.

İşte o zaman tıpkı ölümden döndüğü anda bile devletinin malını düşünen o hassas işçi gibi huzurla yiyebiliriz ekmeğimizi. Bu dünyadan kefen dışında bizimle gelen bir şey yok, onun da cebi yok. Öyleyse az bir menfaat için yakmayalım güzel ülkemizi, onurumuzu, şerefimizi .             


12 Mayıs 2014 Pazartesi

Shakespeare'in Aşkı-Shakespeare In Love



Söz insanın neresinden çıkarsa muhatabını oradan yakalarmış. İyi bir eser de bu şekilde giriyor kanımıza. Yusuf Atılgan Aylak Adam adlı romanında sinemadan çıkan insandan bahseder ya, sinemanın dışındakilerden farklı, duygu yüklü, dünyayı değiştirebileceğine inanan bir insandır filmi gören. Adeta bir büyülenme yaşar ve coşkuyla dolar. Ama bu insanın kötü özelliği kısa ömürlü olması, çabucak ölmesidir diye de ilave eder. Çünkü dışarıdakiler daha kalabalık, uyaranlar çok fazla ve dolayısıyla insanın o büyünün etkisinden çıkması çok da uzun sürmüyor.

Bu akşam televizyonda rastladığım ve daha önce kısmen seyrettiğim filmi tıpkı sinemada izlemiş de etkilenmişcesine seyredince sinemadan çıkan insanım ölmeden filmden bahsetmek istedim. 

Aşk kadar insanı büyüleyen bir duygu var mı? Elbette yok! Her ne varsa alemde aşk imiş. Hele de bunu çok güzel anlatmayı başaran bir esere rastlarsak o duygunun içine çabucak giriveriyoruz. 

Sanatın ve sanatçının gücü de buradan geliyor, herkesin yaşadığı, hissettiği ama tarif edemediği şeyleri belki de yaşanılanın güzelliğinin üzerinde anlatarak bunu dinleyen, seyreden, okuyanlara o yaşayıp da unutamadığı anları hatırlama ve aynı duyguları tekrar yaşama arzusu uyandırıyor. 

Uzmanlar, aşka, üç dakika ile üç yıl arasında bir ömür biçedursun, aşk bazen bir kelimenin içinden sesleniyor yüreğimize bazen de bir bakışta saklanıyor, ta derinlerde. Bazen bir kitabın satırlarından atıyor kemendini ruhumuza bazen bir film karesine hapsediyor zihnimizi. Teslim olduğumuzda bu tatlı tutsaklığa o oranda özgür kılıyor ruhumuzu. Ama sonu hep o zirveden düşüşle, aşktan uzaklaşmakla neticeleniyor. Aşka dair kalıcı olanlarsa her zaman yaşanamayanlar oluyor.

Andrey Tarkovski, “Mühürlenmiş Zaman” adlı eserinde “ İki insan, ömürlerinin bir ânında, tek bir lahza dahi olsa aynı şeyi hissederlerse, birbirlerini tümüyle anlayabilirler. İsterse biri tarihin başlangıcında, öbürü sonunda hüküm sürsün. Biri atom çağında, diğeri buzul devrinde yaşasın. Tümüyle. Mümkündür…" diyor. Bu nedenle sanat eserleri bizi sarıp sarmalıyor, yüzyıllar önce yaşayıp bizimle aynı duyguya sahip olan eser sahibine tutkuyla bağlayabiliyor. Ve imkansız olduğundan aşk olarak kalabiliyor. Zaten Ahmet Altan ‘da “Ben bayağıyım ama yazdıklarım değil” adlı yazısında sanatçıların bizler gibi insanlar olmadığını, normalleşmelerini beklemenin sanatı öldürmek olacağını vurgularken onları kendi halleri ile tanısak daha az seveceğimizi söylüyor. Tecrübelerim de bu fikri canı gönülden desteklememi sağlıyor. Bu bağlamda “Yazarsız kalma, yazara yaklaşma” iyi bir felsefe olabilir.  
  
Konu aşk olunca söz bitmez, en iyisi bu yazının müsebbibi filme dönmek.  Aşkı en güzel anlatan, belki de en güzel anlattığını dünyaya duyuran adam Shakespeare'in Romeo ve Juliet i yazışının öyküsünden bir film çıkarmışlar. 1998 ABD yapımı filmin kısaca konusu şöyle:

Elizabeth dönemi İngiltere'sinde geçen bu romantik komedi filminde genç Shakespeare'in aşk hayatı anlatılıyor. Aslında Shakespeare'in son günlerde aşk hayatı hiç iyi gitmiyordur. Yeni oyunu 'Romeo and Ethel the Pirate's Daughter' konusunda ise daha bir satır bile düşünebilmiş ve yazabilmiş değildir. Shakespeare'in hayranlarından zengin ve güzel Viola duygusuz bir adam görünümündeki Lord Wessex ile evlenmek üzeredir.Hayali oyuncu olmak olan Viola, Shakespeare ile tanışınca ikisi yasak bir aşkın heyecanına kapılırlar.  “   


Aşk duygusunu şiirimsi diliyle seyirciye geçiren bu filmin oyuncularının başarısı da tartışılmaz. Tiyatro tadında, bir şairin dilinden aşkı seyretmek isteyenler için uygun bir film. Yorulduğunuzda ya da hala aşkın var olduğuna inanmakta zorlandığınızda seyretmeniz, size hayatın olağan akışında kullanmanız gereken enerjiyi sunacaktır. Zor zamanlarda kırın camı ve bu filmi seyredin. Belki bir kelimesine takılır, yıllar önce yazılmış bir mısrada kendinizi bulur, aşk düğümü ile keder kuyunuzdan çıkarsınız, göğe bakar, aşk var ve bir gün beni de bulacak derseniz. İyi seyirler.