yazar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yazar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Temmuz 2014 Pazar

YARATMA CESARETİ



Bu kitap konusunda çevirmenin bir notunu aktararak başlamak istiyorum: ” Bu kitap topluma hitap etmez. Okurunu oldukça bireyleşmiş kişilerden seçmek zorundadır.”

Zevkli bir eser lakin kolay akmıyor. Çeviri metin olması hasebiyle iyi bir çevirmene denk gelinmiş olması, çevirmenin (ALPER OYSAL) uzun bir sunuş yaparak kitabı ve yazarını tanıtması da bir şans.

Kitabı kısaca özetleyecek olsak şöyle demek yeterli olacaktır: İnsanlar, normal ve anormal (psikolojik hastalık sahibi) olarak ikiye ayrılıyormuş gözükse de bir grup daha vardır ki, yeniden meydana getirme yetisine sahip olan sanatçılardır. Bazen sanatçıların çılgınlıkları nevroz ya da şizoid görüntüsü verse de bu özel yeteneklerinin ortaya çıkmasıdır. Onları sevelim.

Sanatın hangi dalı ile olursa olsun ilgilenen herkese tavsiye edeceğim bu kitabın tanıtım için biraz detaylı bilgi verecek olursak: Kitap 1975 yılında Amerikan varoluşçu psikoterapisinin önemli temsilcilerinden aynı zamanda kendisi de sanatçı olan Rollo May tarafından kaleme alınmıştır.

Varoluşçu psikoterapi insan üzerinde çalışırken onu parçalara bölmeyen ve insanlığını bozmayan bir bilimin olanaklılığı varsayımına dayanır. Teknik kullanmaktan hoşlanmayan varoluşçu psikoterapistler “hastadan hastaya ve tedavinin her safhasında değişebilecek” bir tavır izler.

Yazar bu kitabın adını bulurken esinlendiği eserin PAUL TİLLİCH’in THE COURAGE TO BE = OLMA CESARETİ olduğunu memnuniyetle belirtiyor.
Cesaret nedir sorusuna şu cevabı verebiliriz: umutsuzluğa rağmen ilerleyebilme yetisidir.

Cesaret Çeşitleri’ne gelirsek:
1-Fiziksel Cesaret
2-Moral Cesaret
3-Toplumsal Cesaret
4-Cesaretin Paradoksu
5-Yaratma Cesareti

Yaratma cesaretine sahip olanların dine karşı bir başkaldırı içinde oldukları sanılabilir. Bu bir paradokstur ama dinde en büyük değer kazananlar dalkavuklar ya da statükoya en sıkı sarılanlar değil başkaldıranlar olduğu, tarihte ermiş ile başkaldıran insanın ne kadar sık aynı kişide birleştiğinden anlaşılabilir. Sokrates, Hz.İsa gibi.

Psikanalitik çevrelerde yaratıcılığın sık kullanılan tanımı; egoya hizmet eden bir gerilemedir. Ancak yazar empatik yaklaşmayı benimsediğinden özde nevrozun bir dışavurumu olarak kabul etmiyor. Yaratıcılığın kendi özel kültürlerinde ciddi psikolojik sorunlarla bütünleştiği muhakkaktır diyerek Van Gogh çıldırıya kapıldı. Gaugin içe kapanık (=şizoid)ti, Poe alkolikti, Virgina Woolf ciddi bir çöküntü içindeydi örneklerini sunuyor. Bu durumların yaratıcılığın nevrozun ürünü olduğu anlamına gelmeyeceğini belirterek ikilemden bahsediyor. Yani bu yazarların nevrotik durumları tedavi edilse artık yaratma yetilerini kayıp mı edeceklerdir sorusu zihinleri tırmalıyor. Ve kendisinin de sanatçı olması hasebiyle empati kurarak yeteneğin hastalık, yaratıcılığın nevroz olduğu fikrine karşı durarak kitap boyunca sanatçıların özel insanlar olduklarını ispata çalışıyor.

YARATICI SÜREÇ.

Bu bahse gelindiğinde şöyle bir sıralamaya gidiliyor:
-Karşılaşma. İradi ya da gayri iradi olabilir lakin yoğunlaşmanın sonucudur.
Kaçak yaratıcılık diye adlandırılabilecek bir durum vardır. Burada sanatçı muhteşem bir karşılaşma yaşamaz yeteneği vardır ve bir şeyler meydana getirir. Bir de tersi vardır, yani yetenek değil karşılaşma etkindir. Mesela Amerika’da yüksek düzeyde yaratıcı simalardan biri olan romancı THOMAS WOLFE’un YETENEKSİZ DAHİ olduğu söylenmiştir. Onu böylesine yaratıcı kılan, kendini malzemesinin içine tümüyle fırlatması ve bunu söylemek için gösterdiği mücadeleydi, yani büyüklüğü karşılaşmasının yoğunluğundan geliyordu.

Bu nedenle has yaratıcılığın yoğun bir farkındalık, bir bilinç artışı ile nitelendiğini belirtir. Önemli bir nokta da farkındalığın daha derin yanlarına ulaşmak için kişi kendini karşılaşmaya tam teslim etmelidir. Ancak bu hal sarhoşlukla ya da vitalite(=canlılık, dirilik, yaşam enerjisi) ile karıştırılmamalıdır. Bir nevi vecd halidir. Gerçekten de bir nesneyi ona duygulanımsal bir bağlanışımız olmadan göremeyiz. Bu gerekçe en iyi biçimde vecd durumunda geçerli olabilir.

Herhangi bir tarih döneminin psikolojik ve tinsel mizacını anlamak istiyorsanız bunu sanatın derinlerinde aramaktan daha iyisini yapamazsınız. Dolaysız biçimde eserlerine sembollerle yansır bunlar didaktik ifadelerle olmaz yoksa propaganda vb. hatalara düşülerek verilen eserlerde o ölçüde ifade gücü kırılır, kültürün bilinçdışı düzeyleriyle olan ilişkileri tahrip olur. Dönemsel özellikleri en iyi sanat eserlerinde bulmamızın sebebi de sanatın özünün sanatçıyla dünya arasında güçlü ve canlı bir karşılaşma olmasıdır.

BİLİNÇDIŞI: Bireyin gerçekleyemeyeceği veya gerçeklemeyeceği eylem ve farkındalık gizilgüçleri olarak tanımlıyor yazar.

BİLİNÇDIŞI VE YARATICILIK: Bu durumun aşamaları şöyle sıralanabilir:
1- Zihinde şimşek çakar.
2- Çevresindeki her şey aniden canlılık kazanır.
3- Kavrayış hiçbir zaman ıskalayan ya da denk gelen bir şey değil, kavrayışın belirişi asıl unsurlarından biri de kendimizi verişimiz, bağlayışımız olan bir model uyarınca gerçekleşir. Bu hamle sadece “oluruna bırakarak”, “işi bilinçdışının halletmesine bırakarak” çıkıp gelmez. Kendimizi en yoğun biçimde bağladığımız alanlardaki bilinçdışı düzeylerden doğar.
4- Kavrayışın çalışma ve gevşeme arasındaki bir geçiş anında gelmesi; iradi çabanın kesintiye uğradığı ara zamanlarda olması da dördüncü aşamadır.

Psikolog POİNCARE şu soruyu soruyor: Fikirler ileri fırladıktan sonra zihinde neler oluyor? Cevabı özetlersek bu deneyimin özniteliklerini şöyle sıralarız;

1- Aydınlanmanın birdenbireliği
2- Kavrayışın kişinin kuramlarında bilinçle sarıldığı şeye karşı çıkıp gelişi; bir bakıma da ona karşı gelmek durumunda oluşu
3- Olayın ve onu sarmalayan sahnenin capcanlı oluşu
4- Kavrayışın az ve özlükle ortaya çıkan dolaysız kesinliğinin yaşanması
5- Konu üzerinde bilinçdışı hamle öncesinde harcanan yoğun emek
6- “Bilinçdışı emeğe” kendi başına öne çıkma fırsatının verildiği ve ardından bilinçdışı hamlenin oluşabileceği bir istirahat (ki daha genel olan meselenin özel bir durumudur)
7- İstirahat ve çalışmayı değiştirip durma gerekliliği
İnsanın bu süreçte yapacağı hatalardan biri tek başınalığın kaygısını sürekli kışkırtılan oyalanma ile önlemek olur. Bilinçdışından gelecek kavrayışları yaşamımıza alabilmek için kendimize tek başına olabilme yetisini kazandırmak zorunda olduğumuz aşikardır.
Yaratıcı karşılaşmanın muhteşem örneği iki sanatçının yaptığı bir çalışmada verilmiştir. 

Yazar JAMES LORD ressam ALBERTO GİACOMETTİ’ye poz vermiş ve eserin çizimi esnasında ressamın yaşadıklarını açık açık anlatmıştır.

YARATICILIĞIN SINIRLARI:

Yazar, “insanın olanakları sınırsızdır” tezine katılmıyor ve bunun şevk kırıcı olduğunu söylüyor. Bu birini kayığa oturttuktan sonra “Hadi bakalım, tek sınır gökyüzü!” diyerek İngiltere’ye doğru okyanusa itmeye benzer diye ekliyor.

Oysa kayığın içindeki diğer kaçınılmaz sınırın okyanusun dibi olduğunun da pek tabi farkındadır. Bu da bize sınırların sadece önlenemez değil bir de değerli olduklarını gösterir. Yaratıcılığın kendisi sınırları gerektirir; çünkü yaratıcı edim insanı sınırlayan şeyle birlikte ve ona karşı ortaya çıkar. 

Hasıl-ı kelam; sanat eserinin özgün olabilmesi için karşılaşmadan doğması, yeterince demlenmiş duygu yoğunluğunun olması, bilinçdışını harekete geçirmesi ortaya çıkanın biçimle sınırlanması ama sınırların tutkuların denetiminde biçimlendirilmemesi gerekir.
Yaratıcı süreç biçim için duyulan bu tutkunun dışavurumudur. Parçalanmaya karşı bir mücadeledir yaratıcı süreç: Uyum ve bütünleşmeyi doğuracak olan yeni varlık türlerinin varoluşa getirilmesi mücadelesi.

Platon’un bize özet olacak çarpıcı bir öğüdü var:

Bir yolu hakkınca yürümek isteyen biri gençliğinde güzel biçimleri ziyaret ederek başlamalı; eğer ilk başta eğitmeni tarafından yolu ona bu güzel biçimlerden sadece birini sevecek şekilde doğru olarak gösterilirse, bu tek sevilenden doğru ve güzel düşünceler yaratacaktır; ve sonra o tek olanın biçiminin güzelliğinin bir diğerinin güzelliğine benzer olduğunu ve her biçimdeki güzelliğin tek ve aynı olduğunu kendi kendine algılayacaktı.

-Kitaptan özetlenmiştir.-


24 Haziran 2014 Salı

İNSAN BİR AKŞAMÜSTÜ ANSIZIN YORULUR...




Kalbiyle yaşamanın en büyük zorluğu kelimelerin zihninizden önce yüreğinize değmesi ve sarsıntılarının o kelimeleri her duyduğunuzda devam etmesidir. Bu bir süre sonra sizi sürekli artçılarla yaşamaya mahkum eder. Her depremden sonra daha güçlü yapılaşacağız, kalpsel dönüşümü sağlayacağız dersiniz ama ülkemizin bize de sirayet eden genel tavrı ile gündem hızla değişir ve yeniden deprem olana kadar kalbinize yapmanız gereken yatırımı ihmal edip onu güçlendirmek yerine dışınızı süslemeyi yeğlersiniz. Olur olmaz yere heykeller diker, fıskiyeli havuzlar yapar, bazen duvarlarınızı yeşile boyayarak sahte bir güzellik oluşturursunuz. Size dışarıdan bakanlar ne kadar güçlü, ne kadar güzel bir şehir olduğunuz yanılgısıyla hayran kalırken o artçı sarsıntılara sebep olan kelime düşünce içinizin çıkmazlarına, enkazın altında kalıverirsiniz. 

Neyse ki sürekli sallanan bir coğrafya da doğup büyüdüm. Kalp binam da şehrim gibi derme çatma olsa da alışığım yıkıntılarıma. Bir şekilde çıkıyorum altından. Ama bu sefer biraz derinden ve uzunca sarsınca daha fazla yara aldım. İnsanın depremi önemsemesini ve dışındansa içini mamur etmesi gerçeğini bir kez daha anladım. 

Yıllanmış mevzulardan bile hüzün duyabiliyormuş insan, bu akşamki sarsıntıyla bunu da fark ettim. Bir arkadaşımın eski bir konuyu ısıtıp söylediğimi tam olarak dinlemeden, hatta tamamen yanlış anlamasından kaynaklanan bir kırgınlığını giderebilmek için yaptığım her şeyi, yanlış anlamasını sürdürerek tavrına devam etmesi karşısında, son beş yıldır aslında beni çok iyi anladığını sandığım bir dostumun beni hiç de anlamadığını, hatta sert bir üslup kullanarak ne kadar kalbiyle yaşayan bir insan olduğumu bilmesine rağmen beni kırmaya devam eden orantısız tepkisiyle karşılaşınca tek kelimeyle yıkıldım. Onu kırmamak için çok ince bir dil kullanarak cevap verdim ama insan şairin dediği gibi haykırmak istiyor:

“Sevmek kimi zaman rezilce korkuludur 
İnsan bir akşam üstü ansızın yorulur 
Tutsak ustura ağzında yaşamaktan 
Kimi zaman ellerini kırar tutkusu 
Bir kaç hayat çıkarır yaşamasından 
Hangi kapıyı çalsa kimi zaman 
Arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu “

Bir söz var hani “kimseyi haklıyken bile özür dileyecek kadar sevmeyin” diye. Artık kimseyi ona kırılacak kadar tanımak istemiyorum. İnsan için sosyal bir varlık derler ya hani, iyi bir şey değil bu, hele de her şeye rağmen insanları seviyor ve kalbinizde yer veriyorsanız daha da zorlaşıyor işiniz. Bir bilgeye “Yalnızlık zor değil mi demişler, o da şu ibretlik cevabı vermiş: İnsanlarla daha zor! “ 

Bir şekilde birbirimize değecek ruhumuz, hep birileriyle kesişecek yolumuz. Kimi zaman bizi kıranlar olacak, bir enkaza çevirip arkasına bile bakmadan dönüp gidenler, yılların hatırının olmadığını size öğretenler, kimi zaman da kalbinizin değerini bilip sizi fark edenler. 

Bize düşen sanırım gitmek isteyenlere yol vermek, kalbimizde sahip olduğu yüzölçümüne bakmadan ondan kalan bu yeri kamulaştırıp içimizde cennetler inşa edecek bir çabaya doğru süzülmek. Okumak ve okuduğunu hazmedecek kadar yalnızlık hakkını kendine vermek. Hayatın heyulası arasında mecburi birliktelikler dışında kendini insanlardan soyutlayarak içine dönmek ve orada her depremde biraz daha hasar oranı artan binaları yıkıp kalpsel dönüşümü sağlamak.

Belki de en doğrusunu büyük sanatçı :) Sibel Can, eski bir şarkısında söylemiştir; "Bence talih, bence şansın bir de aşkın adresi yok
Gideni boş ver, gelene hoş geldin de başka çaresi yok :)" 

HANDAN KILIÇ

6 Haziran 2014 Cuma

GECELER FERAH BENLE, KAPKARA BENSİZ SABAH...



Her insanın bir fıtratı var. Ne zaman buna ters davransa, kendi olmaktan vazgeçse duvara tosluyor. Bir süre ısrar etse de, doğru olan bu yeni durum dese de kendine bir süre söz geçirebiliyor. Bu hal ne kadar uzarsa da o kadar acı çekiyor. En iyisi herkesin kendi doğrusunu önce kendi üzerinde kabul etmesi ve hayatta her şeyin aslına rücü edeceği gerçeğini unutmadan yaşaması.

Ben, annemin dediğine göre gece 23 00 sularında doğmuşum ve neredeyse üç yaşına kadar gece 03 00'ten önce uyumamış, anne ve babamı bu yönüyle epey zorlamışım. Büyüme çağında da gece yarısı olmadan uyuduğumu hatırlamıyorum.Okula gidiyoruz diye akşam 20 00 de yatan arkadaşlarım, kuzenlerim olsa da ben hep uykuya direnmişimdir. Sabah kalkmasını bilmiyorsunuz, akşam yatmasını diyen ünlü ebeveyn atasözünün çok sık muhatabı olsam da anlayacağınız şimdiki gece uykusundan mahrum nesilden çok önceleri, henüz doğarken başlamışım gece hayatına. 

Nerden çıktı şimdi bu konu derseniz, hemen açıklayayım: Bugün, biz doğarken ölmüşüz pardon, uyanmışız diyerek arabeske bağlayacağım bir gün yaşadım. 

Epeydir erken yatmayan biri olarak sabah erken kalkmam gerekeceğinden, bir de faydalı olan gece uykusu, mutlaka almalıyım diyerek ve tabi yine yeniden hayatıma çeki düzen vermek için erkenden yattım. Erken dediğim gece 01 00 suları:) Sabah da yedi civarı kalktım. 

Aslında sabahın erken saatlerini de severim.Hayatın uyanışı hep heyecan verir ama açıkçası çok da şahit olamıyorum. Az olan değerlidir hesabı erken kalktığım günlerin kıymetini biliyorum diyelim.

Bugün biraz rutin bir hayat yaşamak geldi içimden ve erken kalkıp kahvaltı hazırladım. Evi toparladım. Annem gibi sabahtan yemeğimi ocağa koydum. Epeydir uğraştırıcı yemekler yapmıyor, haşlama ve benzeri sağlıklı yiyecekler yiyiyor olmaktan gına gelmiş olmali ki, yemesini sevdiğim ama yapmasına üşendiğim kızartmalı yemeklere giriştim. Tabi sonrası kendimi banyoya zor attım. Kızartma kokusu beynime işlemiş ki hala her yer kızartma koksa da yemeğin lezzeti tartışılmazdı. 

Bunların nesi ilginç  diyeceksiniz; doğru rutin bir ev kadının hatta iş kadının yaptığı şeyler, erken kalk, kahvaltı hazırla, çocuğu okula, eşini işe gönder, ortalığı topla yemek yap, evi temizle, bir çay demle televizyonu aç otur keyifle izle. İşte bu herkesin sıkıldığı rutin dediği ve kırmak istediği hali bu gün epey süre sonra tekrar yaşamış olmak bana iyi geldi. 

Bir arkadaşım mutluluğu rutinin taşması olarak açıklardı. Ama rutin iyidir, yormaz bünyeyi, mutluluk yorucudur diye ilave ederdi. Ben de Nilüfer'in şarkısında da belirttiği gibi "Mutluluk bir çiçektir, bastığın yerde bitmez" gerçeğini tekrar idrak ettim.
   
Bu sabah erken kalkmak sanki hafifletmişti beni ve sek sek sekerekten çay demlemeye kadar olanki rutini yerine getirdim ama televizyon için erken diyerek masanın başına geçtim ve oh mis gibi pırıl pırıl ev, tam dosya okunacak yer ve zaman diyerek oturdum. Masamın yönünü de güne bakan çiçekleri gibi ışığa çevirip camın önüne yerleştim. Hava açıktı. Rutin hayat ne güzel diyerek dosya okumaya koyulmuştum ki, muhtemelen balkanlardan hücüm eden ve ülkeyi kaplayan kara bulutlar gök delinircesine coştu, yeni silinmiş parlak camlarım üstüne. Neyse dedim, havalar nasıl olursa olsun bizim havamız iyi olsun. Biz de okuyalım dosyamızı, bir dosya üzerine de panzehir bir şiir içelim ruhumuza ki dosyadan kalan pas kir üzerimize yapışmadan dökülsün ruhumuzdan ve kirlenmeyelim akmadığımız yerde dura dura diyerek bir gün geçirdim. 

Epey yorulduğumda ve sabahki enerjimden eser kalmadığını fark ettiğimde ve şiirlerin de etkisiyle derin bir hüzün uçurumundan yuvarlanıp denizin kenarına kadar gelince, üzerimden geçen hasret dalgasıyla kendime geldim. 

Ne oluyor dedim, sen gecelerin insanısın, ne oluyor böyle gündüzle bakışmalar. Topla kendini, bırak kanma gündüzün aydınlığına, sakın ola gecenin ışıltılarını kaçırma:) Gün içinde aynada gördüğüm silüetin soluk rengi birden kendime getirdi beni o ışıltıyı aradım gözlerimde. O an deli bir özlemek birikti içime kalktım bir doz ahmet altan attım yüreğime ve tüm özlediklerime itham ettim sitemle;

" Birden özleyiveriyorsunuz...

Çoktan unuttugunuzu sandiginiz
ya da yalnizca bir kere karsilastiginiz
ve özlemek için yeteri kadar tanimadiginiz birini
bir sabah çilginca özleyerek uyaniyorsunuz.
Rüyalariniz, içinizdeki o gizli,
esrarini ele vermez büyücü,
siz çarsaflarinizin arasinda,
bütün tehlikelerden uzak,
güvenle yattiginizi sandiginiz bir anda,
usulca ruhunuza sokulup,
sizden habersiz oralara yigilmis cephanelikleri
birer birer atesleyiveriyor.
infilaklarla sarsilarak uyaniyorsunuz.
Hayatinizda olmayan birini hayatiniza almak,
ona dokunmak,
onun sesini duymak için kivranirken
buluveriyorsunuz kendinizi...
Özlemek, o yakici istek,
bilinen herseyi ve önem sirasini degistiriveriyor.
Özlediginiz ise çok uzaklarda...
Yaninda olmasini istediginiz halde
yaninizda olmayan bir tek kisi,
yaniniza bile yaklasmadan,
hatta onu özlediginizden
ve onu istediginizden haberdar bile olmadan,
bütün hayati,
bütün görüntüleri eritip
baska kiliklara sokuyor...
Ahmet ALTAN"
         
Bu yazının da etkisiyle özlem kuyusunun derinlerinde gezerken bir arkadaşım aradı çık gel bir kahve içelim seninle deyince yağmura aldırış etmeden attım kendimi gönül dostumun iklimine. Nasıl özlemişsem artık, bu yazı seslenmiş gibi ruhuna aramıştı beni hiç beklemediğim bir anda. Koyu bir sohbetle, dertlerimizi takas edip özlemi bölüştük sert bir kahvenin aromasında. Eve dönmek gerekmese sabaha kadar oturabilirdik ama çok şükür ki evde bekleyenlerimiz vardı, istemeye  istemeye kalktık yerimizden ve koyulduk yola. Özlem derin olunca yol anlamadan geçip gitti altımızdan. Vedalaşıp ayrıldık bir daha ne zaman buluşuruz diye düşünerek gecenin ortalarında. 

Eve geldiğimde ise üç yıla yakındır görüşmediğim hallerinden bihaber olduğum bir arkadaşımdan gelen ileti ile karşılaşınca eski posta kutumda yenilendi ruhum ve tekrar doğdum küllerimden adeta. Hani bıraktığın yerden başlarsın ya bazı dostlarla, sıcaklığını yitirmemişti, gönül telimiz zamana inatla. 

Saat 23 00 ü geçerken bütün gün her türlü işi yapmış ve enerjisi tükenmiş biri olarak girdiğim akşamdan gündüzün sancılarını atmış biri olarak doğdum tıpkı yıllar önce dünyaya geldiğim saatte adeta:) 

Ve yine karar verdim, uzmanları değil, vücut saatimi dinleyecek fıtratıma ters düşmeyeceğim bundan sonra. Selam gece, selam sana. 

Işıltılı yıldızların gönlümde kaydıkça seninleyim. 
Nasıl özledim seni bir günde bilsen bereket şalını atardın üzerime, bırakmazdın beni uykunun kollarına. 

Özlemek nasıl güçlü bir duyguysa tüm özlediklerim bir bir çaldı gönül kapımı, gün içinde ferini kaybetmiş gözlerime ışık oldu adeta.

Ve en güzeli özledikleriniz tarafından özlenmek olmalı bu dünyada.

Merhaba gece...Merhaba sana...Özledim seni, gel şöyle bir sarılalım doya doya :)   

24 Mayıs 2014 Cumartesi

ÜZÜLME...



Keyifsizim dedi, ıstırap dolu bir sesle. O an yüreğime değdi acısı. Takma, boşver dedim ama bu sadece onu rahatlatmak için söylenmiş bir söz olduğundan değmedi yüreğine, öylece asılı kaldı havada. Uzun zamandır emek verdiği bir insanla evlilik planları yapıyordu. Neredeyse tarih koyacaklardı ama taraflar arasında çıkan bir anlaşmazlık olayı kopma noktasına getirmişti. Heyecanlı bir bekleyiş hüsranlı bir sessizliğe bürünmüştü. Şu anda ona ne söylesem kar etmeyeceğini biliyordum lakin üzülmesine de yüreğim dayanmıyordu. Bu sebeple ona söyleyeceklerimi buraya yazmak istedim.

Sık sık kullandığım hatta dilime pelesenk ettiğim çok eski bir dostumun cümlesi geldi yine aklıma: “Hayat denen sürprizler ve ihtimaller manzumesinin bizi nereye taşıyacağı belli değil” derdi özlemi burnumda tüten değerli dostum. Bu cümle ne kadar da güzel tarif etmişti hayatı. Bugün bir deprem oldu mesela ve herkesin gündemi bir anda değişti. Soma faciası önceliklerimizi gözden geçirmemize vesile oldu. 

Bu hayata gelme şansına erişmişsek onun getireceği sürprizlere de gönlümüzü açmayı öğrenmeliyiz. Ve dolayısıyla başımıza gelen her olayda bize kazandırdıkları ve kaybettirdikleri üzerinden bir muhasebe yaptığımızda özellikle de belli bir zaman geçip kayıplarımızın acısı azaldığında anlayacağız ki, bizim planlarımızı bertaraf eden o büyük plan bize hazırladığı sürprizleri sunacak bir tünel açmış önümüzde. Bize düşen de yüreğimizi güçlendirecek fiiller yedeğimizde o karanlık tüneli aydınlatarak geçmek ve yeniden güneşi göreceğimiz tünelin sonuna kadar sabretmek. 

Mesela çok sevdiğimiz biri vardır ve onun hep yanımızda olmasını dileriz. Ama işin sonunda belki de bizi en çok üzecek olan o sevdiğimiz olacaktır ve Allah bizi bir şekilde ondan ayırır. Bazen bazı insanların bizden uzakta sadece kalbimizde ince bir sızı olarak kalması bizimle olup yüreğimizi deşecek derecede üzmesinden çok daha iyidir. Böylesi zamanlarda insan kaderine teslim olmayı bilmeli ve gücünü kendini geliştirecek şekilde kullanmalı, kalbine yatırım yapmalı hayatın onun karşısına çıkaracağı güzellikleri beklemelidir. 

Bazen de kalben istemesek bile bizim bir nokta koymamız gerekir yanlış giden bir şeyler olduğunu hissettiğimizde. İşte o zaman tam da kendinize rağmen doğru olduğuna inandığınız yöne ilerlersek bizi bekleyen o sürprizlerin daha da bereketlendiğini ve kaybettiklerimiz/bıraktıklarımızdan daha iyilerinin bizi bulduğunu görürüz. Yeter ki bakmasını bilelim.

Şimdi sen sevgili arkadaşım ! Sen Yaradan’ın seni bu dünyaya gönderme şansını verdiği kıymetli bir insan olduğunu unutmadan kendine dön ve yüreğini ferah tut. Seninle olmak isteyen, sana layık olanlar da senin koluna gelip girecektir zamanın bir yerlerinde, ama vakti saati geldiğinde.

Rahmetli anneannem derdi, hayatta üç şeyin saati değişmezmiş, 
doğum, evlilik ve ölüm! Teslim ol şimdi kaderine, su serp yüreğine ve gülümseyerek bak gökyüzüne, gündüz bulutların arasından bir saklanıp bir gözüken güneş, geceleri ışıl ışıl parlayan yıldızlar hepsi senin için dizilmiş bilesin bu alemde.    

HANDAN KILIÇ

12 Mayıs 2014 Pazartesi

Shakespeare'in Aşkı-Shakespeare In Love



Söz insanın neresinden çıkarsa muhatabını oradan yakalarmış. İyi bir eser de bu şekilde giriyor kanımıza. Yusuf Atılgan Aylak Adam adlı romanında sinemadan çıkan insandan bahseder ya, sinemanın dışındakilerden farklı, duygu yüklü, dünyayı değiştirebileceğine inanan bir insandır filmi gören. Adeta bir büyülenme yaşar ve coşkuyla dolar. Ama bu insanın kötü özelliği kısa ömürlü olması, çabucak ölmesidir diye de ilave eder. Çünkü dışarıdakiler daha kalabalık, uyaranlar çok fazla ve dolayısıyla insanın o büyünün etkisinden çıkması çok da uzun sürmüyor.

Bu akşam televizyonda rastladığım ve daha önce kısmen seyrettiğim filmi tıpkı sinemada izlemiş de etkilenmişcesine seyredince sinemadan çıkan insanım ölmeden filmden bahsetmek istedim. 

Aşk kadar insanı büyüleyen bir duygu var mı? Elbette yok! Her ne varsa alemde aşk imiş. Hele de bunu çok güzel anlatmayı başaran bir esere rastlarsak o duygunun içine çabucak giriveriyoruz. 

Sanatın ve sanatçının gücü de buradan geliyor, herkesin yaşadığı, hissettiği ama tarif edemediği şeyleri belki de yaşanılanın güzelliğinin üzerinde anlatarak bunu dinleyen, seyreden, okuyanlara o yaşayıp da unutamadığı anları hatırlama ve aynı duyguları tekrar yaşama arzusu uyandırıyor. 

Uzmanlar, aşka, üç dakika ile üç yıl arasında bir ömür biçedursun, aşk bazen bir kelimenin içinden sesleniyor yüreğimize bazen de bir bakışta saklanıyor, ta derinlerde. Bazen bir kitabın satırlarından atıyor kemendini ruhumuza bazen bir film karesine hapsediyor zihnimizi. Teslim olduğumuzda bu tatlı tutsaklığa o oranda özgür kılıyor ruhumuzu. Ama sonu hep o zirveden düşüşle, aşktan uzaklaşmakla neticeleniyor. Aşka dair kalıcı olanlarsa her zaman yaşanamayanlar oluyor.

Andrey Tarkovski, “Mühürlenmiş Zaman” adlı eserinde “ İki insan, ömürlerinin bir ânında, tek bir lahza dahi olsa aynı şeyi hissederlerse, birbirlerini tümüyle anlayabilirler. İsterse biri tarihin başlangıcında, öbürü sonunda hüküm sürsün. Biri atom çağında, diğeri buzul devrinde yaşasın. Tümüyle. Mümkündür…" diyor. Bu nedenle sanat eserleri bizi sarıp sarmalıyor, yüzyıllar önce yaşayıp bizimle aynı duyguya sahip olan eser sahibine tutkuyla bağlayabiliyor. Ve imkansız olduğundan aşk olarak kalabiliyor. Zaten Ahmet Altan ‘da “Ben bayağıyım ama yazdıklarım değil” adlı yazısında sanatçıların bizler gibi insanlar olmadığını, normalleşmelerini beklemenin sanatı öldürmek olacağını vurgularken onları kendi halleri ile tanısak daha az seveceğimizi söylüyor. Tecrübelerim de bu fikri canı gönülden desteklememi sağlıyor. Bu bağlamda “Yazarsız kalma, yazara yaklaşma” iyi bir felsefe olabilir.  
  
Konu aşk olunca söz bitmez, en iyisi bu yazının müsebbibi filme dönmek.  Aşkı en güzel anlatan, belki de en güzel anlattığını dünyaya duyuran adam Shakespeare'in Romeo ve Juliet i yazışının öyküsünden bir film çıkarmışlar. 1998 ABD yapımı filmin kısaca konusu şöyle:

Elizabeth dönemi İngiltere'sinde geçen bu romantik komedi filminde genç Shakespeare'in aşk hayatı anlatılıyor. Aslında Shakespeare'in son günlerde aşk hayatı hiç iyi gitmiyordur. Yeni oyunu 'Romeo and Ethel the Pirate's Daughter' konusunda ise daha bir satır bile düşünebilmiş ve yazabilmiş değildir. Shakespeare'in hayranlarından zengin ve güzel Viola duygusuz bir adam görünümündeki Lord Wessex ile evlenmek üzeredir.Hayali oyuncu olmak olan Viola, Shakespeare ile tanışınca ikisi yasak bir aşkın heyecanına kapılırlar.  “   


Aşk duygusunu şiirimsi diliyle seyirciye geçiren bu filmin oyuncularının başarısı da tartışılmaz. Tiyatro tadında, bir şairin dilinden aşkı seyretmek isteyenler için uygun bir film. Yorulduğunuzda ya da hala aşkın var olduğuna inanmakta zorlandığınızda seyretmeniz, size hayatın olağan akışında kullanmanız gereken enerjiyi sunacaktır. Zor zamanlarda kırın camı ve bu filmi seyredin. Belki bir kelimesine takılır, yıllar önce yazılmış bir mısrada kendinizi bulur, aşk düğümü ile keder kuyunuzdan çıkarsınız, göğe bakar, aşk var ve bir gün beni de bulacak derseniz. İyi seyirler.     


4 Mayıs 2014 Pazar

YANMAK İÇİN SIRASINI BEKLEYEN KURUMUŞ TÜTÜN YAPRAKLARI KADAR YALNIZSINIZ…


                                                                                  
                          “Ve anladı ki, yalnızdı... Ama yapayalnız da değil...
                           Yaşıyordu beraberce, karşısındaki hiç kimseyle...”
                                                                                                                                                                                             (Cemal Süreya)

Siz hiç aşık oldunuz mu?
Sabahın nasıl olduğunu anlamadığınız sancılı, uzun gecelerden geçtiniz mi?
Onu kısacık da olsa görebilmek için aylarca bekleyip hayaliyle yaşadınız mı?

Baktığınız her şeyde onu görüp, yediğiniz her lokmanın lezzetini ona da tattıramamanın burukluğu acılaştırdı mı aldığınız zevki?
Yalnızken bile iki kişilik attı mı kalbiniz? Endişelendiniz mi onun için, nerede şimdi, ne yapıyor acaba diye düşünüp dua ettiniz mi hiç, aşkın gücüyle?

O’nun sizin aşkınızın farkında olmadığı zamanlarda bile coşkunuzdan bir şey yitirmeden içinizde büyüttünüz mü hayalini?
En kalabalık yerlerden ya da yalnız gecelerden onun yanına kaçtınız mı? Günlerce gecelerce konuştunuz mu onunla içinizden, şahidi kıldınız mı hayatınızın ?

İçinizin ona ait vadilerinde dolaştırdınız mı ellerinden tutarak, uçurumlarınızı, rüzgarlarını, bulutlarını gösterdiniz mi?
Durmadan yeni görüntülerin saldırısına uğrayan algınız, değiştirip dönüştürürken sizi, unutma rüzgarı, zihinden kalbe uzanan o çileli yolda, bir onun adının olduğu semte uğrayamadan çekip gitti mi?
İçten dışa, dıştan içe kasırgalardan geçerken yaşamınız, bir tebessümüyle ateş büyürken içinizde, hiç tutmadığınız ellerine kenetlenip olduğunuz yerde durabildiniz mi?

Üzdüğünde sizi hayat, onun kucağına yatıp hıçkıra hıçkıra ağlamak istediniz mi?
Sevindiğinizde, hani çıkarken bulutların üstüne, yanınızda bir onun olmasını dilediniz mi?   
Sayfalarca süren sayısız mektuplar yazdınız mı? Her mektupta  “hayallerinize giydirdiğiniz esvap” a tutkun akıp gitti mi kelimeleriniz? Oturduğunuz kalktığınız, gezdiğiniz gördüğünüz yerlerden büyük bir heyecanla bahsettiniz mi ona? Ama onsuz her resmin eksik olduğu notunu düştünüz mü her defasında?

Aşkınızdan başka her şeyin, herkesin görüntüsünü yitirdiği vakitlerin cenderesinden geçtiniz mi?
Ve bir gün kelimelerin bittiği o yere geldiniz mi?
Sözcükleri rahat bırakalım bu gece dediğinde size eşlik eden hayali,  tereddütsüz kabul edip teklifini, zihninizin gürültülerden arınmasına izin verdiniz mi?
Her şeyi örttüğü gibi, sizi de örtsün gece şefkatiyle diye dilediniz mi yıldızlara bakarken?
Evlerin ışıklarının tek tek kapandığı saatlerde, bir kaçışa sığındığında insanlar, siz ve flu suretli hayaliniz,  yani o ve kendiniz  sustunuz mu bütün gece?

Gömdünüz mü iki nokta üst üste binmiş hallerdeki köşeye sıkışmışlığı en derinlere…
Virgülün yükünü aldınız mı sırtından, birleştirmeye uğraştığı ama bir türlü beceremediği cümlelerden azade kılıp, üç gün kafa izni verdiniz mi…
Nokta, bakarken gözünüze… Hadi sen de git bakalım dediniz mi?
Üç nokta, ezile büzüle çıkınca huzurunuza, bakınca yalvaran gözlerle…Yok …Sen gidemezsin…Bu gece nöbetçisin dediniz mi?
Okulun bitiş zili çaldığında, mutlulukla koşan çocuklar gibi kelimeler, özgürlüğün rüzgarıyla savruldular mı evrene, konuşmadığınız o gece…

Ve farkına vardınız mı içinizdeki yalnızı susturmak için ne çok kelimeyi tutsak ediyormuşsunuz gündüzlerde…
Birden “Az gittik uz gittik, dere tepe düz gittik… Bir de ne görelim…Bir arpa boyu yol gittik” hakikatine tosladınız mı sessizlikte… Camdan kalbinizin içindeki hayal, paramparça olup kavuşma arzunuzu biranda alıp götürdü mü siz bakarken ardından hüzünle?

Bir kez daha çuvalladınız mı hatırladığınız hakikatler önünde…
İçinizde kurduğunuz şehirler enkaza çevrildi mi? Ve sonra moloz yığınlarının üzerine nerden geldiğini anlayamadığınız bir kara delik yerleşip sizi, onu, her türlü sanrıyı içine çekti mi?
Girdiğiniz anaforda tüm kelimeler, hayaller, arzular, yalanlar, doğrular her şey ama her şey anlamını yitirdi mi?

Günlerce bom boş baktınız mı eşyaya? İçinizde boşalan o koca yeri dolduracak hiçbir şey yokken etrafınızda, mecburi diyaloglara verdiğiniz kısa evet, hayırlar dışında ağzınızı bıçak açmadığı zamanlar yaşadınız mı?
Şiir okuyayım deyip sarıldığınızda kitaplara, saçma sapan geldi mi şairlerin kendilerine ait olmayan bir hayatı pervasızca sunuşları karşısında duran sevda adlı yalana?

Oysa bir arpa boyu dahi gidemediğinizi anladığınız günden kısa bir zaman önce her gece oturmuşsunuzdur  içinizdeki hayalin silueti ile, yıldız kümeleri sürekli yer değiştirirken gökyüzünde…
Onu izlemişsinizdir bütün gece… Belki bir sigara yakıp tutkuyla içmiştir gözleri gözlerinizde… Tutkuyu içselleştirmesini gördüğünüzde  bir an, sigara kağıdına sarılmış bir tütün olmak geçmiştir içinizden… Derin bir nefeste dış dünyadan sıyrılmak, onun içinde hızlıca yol alıp kalbine ulaşmak, gönül hanesinde bir iz bırakmak, bazen gelen bir öksürükle kendinizi hatırlatmak istemişsinizdir…

Her nefes alışverişte yeni bir heyecanla deveran etmek kanında, sizken, o olmak geçmiştir içinizden.
Ölesiye bir tutkuyla sevsin sizi istemişsinizdir. Gittiği yere kadar sürsün, o var oldukça içinde kalayım, sonra da onunla döngüsel dengeye karışayım demişsinizdir…    
Sigarasının küllerine bakıp nefesinin ateşinde yanınca nasıl da hafiflediklerini görmüşsünüzdür  tütün yapraklarının. Öyle ki, karışmak için toprağa hafif bir esinti yetiyordur havalanmalarına. 

Gri kelebekler gibi uçuyorlardır kısacık ömürlerine aşkı, yanmayı sığdırmışlığın hülyasıyla.
Hülya, rüya… Oyun, eğlence, şiir, şarkı,hikaye… Hepsi düşüyor üzerinizden arpa boyu gittiğinizi anladığınız,  duvara çarptığınız o dakika içinde… Ruhunuz enkaz altından çıkamıyor, moloz yığınlarıyla beraber çekiliyorsunuz bir kara deliğe… Sonra dua eli yakalayıp alıyor tekrar hayatın içine, O’nun aşk yörüngesine gözünüzü diktiğinizde… 
Ve oradan bakınca hayata; aşkınlaşmak bu olsa gerek, diye düşünüyor insan: Kokudan, korkudan, yakıcılıktan, yanmaktan sıyrılmak…
Geldiğin gibi toprağa karışmak için boyun eğmek kadere, güçlü bir kabullenişle.

Sarıldığınız ince bir sigara kağıdı gibi yaşam.
Ve siz, yanmak için sırasını bekleyen kurutulmuş tütün yaprakları kadar yalnızsınız aslında.
Kuruyup arzularınızdan arının diye kırdılar sizi bir sabah erkenden, görmeden güneşi daha.
Şişlediler sonra yüreğinizi, dizdiler hepinizi bir boyda… Bıraktılar sonra aşkın sıcağına.
 Renginizi kaybettiniz önce, kokunuzu, can damarınızdaki suyu emdiler sizi hazırlarken ölüme.
Ölürken öldürmeyi öğrettiler size… Oysa yaşarken ölmekti gaye, oyun bitmeden önce aşmak, aşkınlaşmak gerekmekte.

Siz hiç aşık oldunuz mu?
Geçtiniz mi aşkın duraklarını, merhale merhale?
Ve bir gün “aşkım” dediğiniz varlık da yitirdi mi anlamını, kavuşmak için gözünüzü diktiğinizde “O” yare?  
Tercihlerinizi zor olandan yana kullanıp “Dar kapı” dan geçerek girdiniz mi, kalbinizi tatmin edecek aşkın istikametine? 


Handan Kılıç

30 Nisan 2014 Çarşamba

ÖYKÜ(CÜ)



Zamanı yarıp girerdi bir rüyanın içine.

Işıklı dilimde, durmaksızın yol alan bir küheylanın dizginlerini sıkıca tutardı parmakları.

Kalabalığın zehrini çekerken içine, sigarasının yedeğinde, yalnızlığın koynunda geçireceği geceyi düşlerdi yüreğinde.

Sonra düşerdi ışıltılı karanlığın içine: Yüzlerinde peçe beklerken heyecanla harfler bir köşede, bembeyaz sayfaların karşısında dizginleyemezdi şehvetini, kalemi de alınca eline.
Kelimelerinin içine girebilme, yokluktan varlığa geçebilme telaşındaydı heceler.

Yelkovan, kırıp dizini otururdu önünde. Akrebin başı yerde… Saniyeler el ele, kaynayan yüreğin lavları akarken sıcak ve derinden, kaçışırdı saliseler önünden.

Kalbinin sarkacı, rüyayla yakazanın arasında gidip gelirken çekiştirmeye başlardı vücut libası, ağrılı iğnelerle acıtırken.

Karanlığın beşiğinde tatlı, küçük bir ölüme çağırırdı gözkapakları. Direnişi, yağmurun toprağın teninde bıraktığı o koku ile tazelenen sabaha kadar sürer, sonra da kağıdın üzerine düşürdüğü duygularını demlenmeye, başını yastığın sıcağına bırakırdı.

Boyanın kitre ile dansı gibi müphem, yeni bir günde, insanlardan bir insan olma gayesiyle karışacağı hayata, gülümserdi gözleri uyandığında. Bazen dayanılmaz olunca ağrıları şikayet ederdi dili. Kalbi diline çıkışıp Sahibi’ne saygısızlık ettiğini hatırlatınca af dilerdi kelimeleri. Dua niyetine birkaç ağrı kesici atar, aroması etrafa yayılan enfes bir kahveyi, sigarasıyla yudumlardı.

Ve yine başlardı öykücü yazmaya, yatışmayan bir heyecanla, her gün yeniden… Kalbinden damıttığı kelimeler, öyküleriyle yol bulup saplanıverirlerdi, adını, ruhunu, sevdasını bilmediği birilerinin en acıyan yerlerine. Kimi zaman yara, kimi zaman merhem niyetine.

Zamanı yarıp girerdi bir rüyanın içine.

Hoş bir seda bırakma arzusuyla durduğu şu alemde.

HANDAN KILIC

1 Şubat 2014 Cumartesi

DÖNGÜYE KATIL, DÖN SEN DE...





Yüksek lisans derslerimden biri (ki, en çok merak ettiğim dersti) YARATICILIK VE YENİLİK idi. Dolayısıyla dersin ilk konusu da değişim üzerineydi. Kimseyi teknik detaylarla yormak niyetinde değilim ama bireysel değişimin süreçleri üzerinde biraz durmak istiyorum:

Bireysel değişim ŞOK'larla ortaya çıkarmış. Mevcut yapı çöker ve insan şok yaşarmış. Önce inanmak istemezmiş. İnançsızlık sürecini depresyon izlermiş. Sonunda gerçeğin kabulü aşamasına gelinir, yeni beceriler elde edilir, rasyonellik sürecine erişilirmiş. Bu noktadan sonra yeni duruma uyum sağlanır ve bu bir süre böyle devam eder ardından ikinci şok gelir ve yeni bir değişim süreci başlarmış. Periyodik olarak bu dünyanın ekonomisinden bireyin yaşamına kadar uzanan bir döngü imiş.

Hayatın da döngüsel olduğu söylenir ya, hiçbir şey birbirinden bağımsız değildir. Benden yaşça epey büyük bir arkadaşımın hayatını izlerken çıkardığım dersleri bir gün ona anlattığımda düşüncelerimi zaten bilse de, ben anlatırken bir şey yakaladığını ifade etti: Kendi oluşum-değişim sürecini yaşarken haberi olmadan bir şekilde teması olan herkesi ve her yeri etkilediğinin farkındalığına erişmişti anlattıklarım üzerinden.

Mevlana da en önemli unsurun tekrar olduğunu ve dünyadaki herşeyin bir devinim içinde olduğunu anlatır ya. İşte bir zamandır ben de dikkat ediyorum, dinlediklerim, okuduklarım, yazdıklarım sanki hep birbirinin devamı. Oysa hiçbirini ben seçmedim. Hatta bu satırlar da planladığım konular değildi ama galiba insan süreçlere bırakmalı kendini ve ne olursa olsun dibe vurduktan sonra zirveyi göreceğini unutmamalı. Zirvede ise daima kalamayacağının bilincinde olmalı.

Yüksek lisans Hocamız, dersini anlatırken, kendini değiştirmek isteyenlerin, hayal gücü, vicdan ve öz bilinçe sahip olmaları gerektiğini de ifade etmişti. Bu noktada ELİF ŞAFAK'ın en çok satan romanlarından olan AŞK'ın kahramanı ELLA geldi hatırıma. Değişim öncesi sancıyı ciddi boyutlarda yaşaması ve dibe vuruşuna rağmen içinde değişime direnç gösteren negatif tepkilere yenilmişti önce. Kırk yaşındaydı, değişmek istiyordu ama değişimin getireceklerini istese de götürecekleri onu ürkütüyordu.Yıllardır saç modelini bile değiştirmemesi onun hayata bakışını yansıtmak için kullanılan bir imge olarak çıkıyordu karşımıza.

Ve sonra birgün bir "şok" ile düştü değişim çarkının içine. Niye o kadar beklemişti? Çünkü değişimin gerçekleşmesi için sürecin dolması gerekliydi. Ve bu noktada dua etti Ella." Bana hakiki bir aşk ver- ver ki kurtulayım bu sıkıntıdan, sıkışmışlıktan- ya da beni öyle duyarsız yap ki hayatımda aşk olmayışını umursamayayım."

İşte böyle, 18. Kuralda diyor ya Elif Şafak; "Tüm kainat olanca katmanları ve karmaşasıyla insanın içinde gizlenmiştir." Evet yeryüzünde ve uzayda yer alan tüm sistemlerden ekonomiye, işletmelerdeki süreçsel döngüden, insanın maddi manevi imtihanları olan ruhsal devinime kadar hepsi mükemmel bir düzende işlemekte ve birbirinin örnekleri olmaktadır.Yani kısacası herşey birbirine bağlanmıştır. Domino taşları gibi yerinden oynatılan her taş bir diğerini etkilemektedir. Kirletilen çevre sağlığı bozmakta, sağlık harcamaları artarken çalışma performansı düşmekte, ekonomi yavaşlamasın diye teknik yatırımlar artırılmakta, böylece daha az insana ihtiyaç olduğundan işsizlik ortaya çıkmakta, sanayileşme arttıkça çevre daha da çok kirlenmektedir ve bir şekilde bu devinim böyle sürüp gitmektedir.

Öyleyse değişime direnmemeli, değişmek isteyip de değişemediğimize hayıflanmamalı, eskiler gibi demeli, her şeyin bir vakti, saati var... Dilerim ihtiyacımız neyse vakti çabuk gelir ve değişimi kabullenmek zihnimizin içinde bir ferahlık sağlayarak kalbimizi güçlendirir. 

HANDAN KILIÇ  

17 Kasım 2013 Pazar

İNCELİKLER YÜZÜNDEN...



Bazı insanlar, henüz onları tanımadan, sadece hayattaki duruşlarıyla bile bizi etkiler. Dinginlik ve mütevazilik günümüzde pek rağbet görmese de işte bu duruşu en sağlam kılan hasletlerden olup benim üzerimde çekici bir etkisi vardır. İnsanlara isimlerinin tınısının da sirayet etiği söylenir ya, işte “Selim “ ismi de bana hep öyle naif bir ruhu hissettirmiştir ki hani bugün bir oğlum olsa adını Selim koyarım diyecek kadar sevdiğim bir isimdir. 

İsminin yanında uslubunu da sevdiğim bir yazar olan Selim İLERİ’yi  bu sabah “Yaşasın Haftasonu” adlı programda İclal Aydın’ın zarif sunumu ile beraber izleme şansını yakaladım, ki Selim İLERİ öyle sıkça televizyona çıkan biri değildir.

Selim ileri sırf duruşunu çok sevdiğim bir yazardır, ki dilinin gücü de tartışmadan varestedir. Kendisini, yağmurlu bir günde, yalnız başıma gittiğim İstanbul’da küçük çaplı bir organizasyonda canlı olarak dinlemiş, kısa bir sohbet imkanından sonra “Annem İçin” adlı kitabını imzalatmış, ardından zarafetinden etkilenerek yüzümde kocaman bir gülümsemeyle Çemberlitaş’in sokaklarında yağmurun elleri üzerimde uzun uzun yürümüştüm.

Bugünkü programda aslında önceden böyle bir duruşu olmadığını, hatta kibirli bir insan olduğunu söyleyen yazar değişimini şöyle anlattı: “Ancak annemin 1970’lerde alzheimer hastası olması ve çocuğu konumunda olduğunuz insanın birden sizin çocuğunuz haline gelmesi üzerine ilişkimizin birbirimizi kırmak yerine anlamak üzerine gelişmesiyle çok değiştim. 1980 de annemi de kaybedince kavgaların gereksizliğine inandım.Edebiyatta kavgalı olduğu söylenen yazarları birileri bir araya getirip konuştursaydı kavgalarına devam edeceklerini de sanmıyorum doğrusu. Hatta ben de Kerime Nadir için çok gençken bir yazımda çok kötü bir romancı diye yazmışım, daha sonra Kerime NADİR’in bir başka kitabını okurken çok sık adımın geçtiğini görünce o zamanki telefon rehberlerinden numarasını bulup aradım. Ne istiyorsunuz diye sert bir sesle cevap verdi. Onu ne kadar kırdığımı anlayınca telefonda ağlamaya başladım ve ardından sohbet etmeye başladık sonrasında sıkı bir dostluğumuz oldu. Ancak bir kez bile buluşamadık çünkü ona kanser teşhisi konmuştu ve bu süreçte sık sık telefonla görüşsek de iyileşeceğim o zaman görüşeceğiz dediğinden yanına gidemedim. Ancak iyileşemedi ve bana da cenazesine gitmek nasip oldu. “dedi.

Hukuk Fakultesini kendini tamamen yazıya vermek için bırakan Selim ileri faturalarını ödeyebilmek için başladığı yemek yazıları sonrasında okurlardan aldığı dönüşlerden duyduğu memnuniyeti de programda şöyle anlattı: ”En çok etkilendiğim olaylardan biri de sevdiğim şekerlemeleri yazdığım yazıdan sonra o zamanlarda yurt dışında bulunan bu şekerlemeyi Fransa'dan bir okurum bulup göndermişti, bunu hiç unutamadım.”

Bu anısını paylaşan yazar, beni biranda hatıraların kollarına fırlattı. Epey gerilere giderek sevdiğim bir yazarı hatırladım. Bundan 10-12 yıl önceydi. Değerli yazarım bir zamanlar yaşadığı şehir olan İzmir’e kitap fuarı münasebetiyle imza günü için gelecekti. Bir yazısında Hisarönü'nün en eski pastahanelerinden olan MENNAN’ın tatlılarını çok sevdiğini yazmıştı. Ben de Basmane'deki Fuara gitmeden önce Konak’a gidip Mennan’ı bulmuş yazarımın yanında belki arkadaşları da vardır diyerek birkaç paket keşkül ve kazandibi almış, fuara öyle gitmiştim. Oldukça sakin olan fuarda yayınevinin stand sorumlusu ile oturup muhabbet eden yazarımın yanına yaklaşıp selamlaşmış, konuşup arkadaşlarım için kitap imzalatmış ve keşkül ile kazandibi paketini takdim etmiştim. Alıp tezgah altına koymuştu, yiyip yemediğini ya da Selim İLERİ gibi hafızasında bir yer edip etmediğini bilmiyorum. ( Daha sonraki karşılaşmalarımız ve sohbetlerimizden edindiğim izlenim hatırlamadığı yönünde idi, yazarların hayranların artması ya da çok fazla yere gidiyor oluşları ya da herkesin hassas olduğu konuların farklı oluşu buna sebep olabilir, olsun... )

Selim İLERİ'nin pazar günüme bir bir ferahlık katan sohbetinden bir nebze olsun buraya yansıtmak istedim. 

Edebiyat bana hep zarafeti anımsatmıştır. Şiire, yazıya ilgisi olan insanların genelde kabalıkları ya da çevrelerine zararları yoktur. İnsan ruhunu incelten bir etkisi vardır, kökü edepten gelen ruh sızıntılarının…


Dilerim karşınıza kalbinizi anlayacak incelikte insanlar çıkar ve edebiyatla edebe riayet eder hale getirdikleri ruhları ile muamele ederler sizlere… Yoksa halimiz harap oluyor bu  incelikler yüzünden…     

HANDAN KILIÇ